6. bölüm · VATAN VE SEN
VATAN GÜZELİ
Aradan iki hafta geçmişti.
Vera'nın yarası iyileşmeye başlamıştı.
Kurşunun bıraktığı iz hâlâ omzundaydı.
Ama yüzündeki gülümseme geri dönmüştü.
Ve benim için önemli olan da buydu.
Sabah erkenden eğitim alanına çıkmıştım.
Tolga da yanımdaydı.
Her zamanki gibi boş boş konuşuyordu.
"Demir."
"Ne var?"
"Doktor hanım geliyor."
Bir anda kafamı kaldırdım.
Tolga kahkahaya boğuldu.
"Ulan refleks olmuş."
"Kes sesini."
"Vallahi çok komiksin."
Tam ağzımı açacaktım ki...
Vera göründü.
Kumral saçlarını toplamıştı.
Askerî üniforması üzerindeydi.
Omzundaki yara yüzünden kolunu dikkatli kullanıyordu.
Ama yine de gülümsüyordu.
Ve her zamanki gibi...
Dünyadaki bütün sesler bir anda kesiliyordu.
İçimden istemsizce bir cümle geçti.
Benim vatan güzelim...
Bir an durdum.
Sonra kendi kendime güldüm.
Saçma gelmişti.
Ama hoşuma gitmişti.
Çünkü Vera'yı düşününce aklıma hep aynı şey geliyordu.
Ayçiçekleri.
Gün batımı.
Huzur.
Ve ev.
"Demir?"
Vera'nın sesiyle kendime geldim.
"Evet?"
"Sen dalıyor."
"Biraz."
"Yine mi?"
"Yine."
Gülümsedi.
"Çok düşünüyor."
"Suçlu sensin."
"Ben?"
"Evet."
"Neden?"
"Sorun uzun."
Vera güldü.
Benim en sevdiğim seslerden biri olmuştu o gülüş.
Öğleden sonra hepimiz yemekhanedeydik.
Tolga.
Mert.
Emre.
Ve diğerleri.
Vera da bizim masadaydı.
Normalde sessiz olurdu.
Ama son zamanlarda daha çok konuşmaya başlamıştı.
Türkçesi de düzeliyordu.
Yine de bazı kelimelerde zorlanıyordu.
Bu da ona ayrı bir tatlılık katıyordu.
"Bugün hava güzel."
dedi.
Tolga gülümsedi.
"Evet yenge."
Vera kaşlarını kaldırdı.
"Yenge?"
Benim elimdeki çatal düştü.
"Tolga!"
"Ne var?"
"Ağzına sıçarım."
"Ben ne yaptım?"
Masadakiler gülmeye başladı.
Vera ise anlamamıştı.
"Yenge ne?"
diye sordu.
Tolga cevap vermek için ağzını açtı.
Ben ona öyle bir baktım ki sustu.
"Bir şey değil."
dedim.
"Türkçe kelime."
Vera şüpheli gözlerle bana baktı.
"Yalan."
dedi.
Masadaki herkes kahkaha attı.
Akşam nöbetimiz yoktu.
Bu büyük bir mucizeydi.
Vera'yla birlikte yürüyüşe çıktık.
Askeriyenin arka tarafındaki küçük tepeye çıktık.
Orası sessizdi.
Ve gökyüzü yıldızlarla doluydu.Vera yanımda oturuyordu.
Başını omzuma yaslamıştı.
Ben ise yıldızlara bakıyordum.
Aslında bakmıyordum.
Düşünüyordum.
Hayatımı.
Annemi.
Çocukluğumu.
Ve Vera'yı.
---
Annem öldüğünde...
Dünyam sessizleşmişti.
Ama onu kaybetmem, bir hastalık yüzünden olmamıştı.
Bir kaza da değildi.
Onu...
Babam öldürmüştü.
Bu gerçeği öğrendiğim gün, çocukluğum da bitmişti.
O günden sonra kimseye kolay kolay güvenemedim.
Kimseye bağlanamadım.
Çünkü sevdiğim insanları kaybetmekten korkuyordum.
Ve bir gün...
Benim de babam gibi biri olmaktan korkuyordum.
Bu yüzden insanlardan uzak durmuştum.
Sert olmuştum.
Sinirli olmuştum.
Ağzım bozulmuştu.
Çünkü içimdeki öfkeyi başka türlü susturamıyordum.
Ama sonra...
Rus aksanıyla Türkçe konuşan...
Ayçiçeklerini çocuklar gibi seven...
İnatçı...
Tatlı...
Ve dünyanın en güzel gözlerine sahip bir kız çıktı karşıma.
Vera.
Benim Vera'm.
Benim ayçiçeğim.
Benim huzurum.
Ve...
Benim vatan güzelim.
---
Rüzgâr hafifçe esiyordu.
Vera hâlâ omzuma yaslanmıştı.
Ben ise yıldızlara bakıyordum.
Ama aklım çok uzaklardaydı.
Çocukluğumda.
Hatırlamak istemediğim yerde.
---
Küçüktüm.
Çok küçüktüm.
Annemi severdim.
Hem de dünyadaki her şeyden çok.
O güldüğünde ev güzelleşirdi.
Ben gülerdim.
Ama babam...
Babam hiçbir zaman iyi biri olmamıştı.
Bağırırdı.
Sinirlenirdi.
Annem susardı.
Ben korkardım.
---
Sonra bir gece...
Hayatım değişti.
Ve çocukluğum bitti.
Babam...
Annemi elimden aldı.
O günden sonra "anne" kelimesi bile canımı yakmaya başladı.
Babamı da o gün kaybettim.
Çünkü benim gözümde o gün öldü.
---
Yıllar boyunca nefret ettim.
Her şeyden.
Herkesten.
Kendimden bile.
İnsanlara güvenmedim.
Kimseyi sevmedim.
Çünkü korkuyordum.
Ya bir gün onları da kaybedersem?
Ya bir gün ben de babam gibi olursam?
Bu düşünce...
Benim en büyük korkum olmuştu.
---
"Demir?"
Vera'nın sesiyle kendime geldim.
Bana bakıyordu.
"Evet?"
"Üzgün."
dedi.
"Hayır."
"Yalan."
İstemsizce gülümsedim.
Bu kız...
Benim yüzümden ne geçtiğini anlamaya başlamıştı.
---
"Biraz düşünüyordum."
dedim.
"Neyi?"
"Geçmişi."
Başını hafifçe kaldırdı.
"Anlatmak istiyor?"
Bir süre sustum.
Normalde kimseye anlatmazdım.
Kimseye.
Tolga'ya bile.
Ama o Vera'ydı.
---
"Babam..."
dedim.
"Annemi öldürdü."
Vera'nın gözleri büyüdü.
Bir anda doğruldu.
"Demir..."
Sesinde üzüntü vardı.
Ama acıma yoktu.
Bunu seviyordum.
Bana acımamasını.
---
"Ben küçükken oldu."
dedim.
"O yüzden..."
"İnsanlardan uzak durdum."
"O yüzden sinirliyim."
"O yüzden bazen ağzım bozuk."
Gülümsedim.
"Hatta bayağı bozuk."
Vera'nın gözleri dolmuştu.
"Demir."
dedi sessizce.
"Bak."
Başını kaldırdı.
"Sen baban değil."
Kalbim durdu.
---
"Ne?"
"Sen."
Parmağını göğsüme koydu.
"Sen Demir."
"Başka."
"İyi."
"Kalp güzel."
Türkçeyi toparlamaya çalışıyordu.
Ama buna gerek yoktu.
Çünkü her kelimesini hissediyordum.
---
"Sen korkuyor."
dedi.
"Bu yüzden iyi insan."
"Gerçek kötü insan korkmuyor."
Bir damla yaş yanağımdan süzüldü.
Yıllardır...
Yıllardır kimse bana böyle bir şey söylememişti.
---
Vera bunu görünce telaşlandı.
"Ben yanlış söyledi?"
dedi.
Kafamı salladım.
"Hayır."
Sesim titriyordu.
"Hayır Vera."
"Tam tersine."
Bir kahkaha attım.
"Galiba hayatımda duyduğum en güzel şeylerden birini söyledin."
---
Sonra hiç düşünmeden...
Vera'ya sarıldım.
Ve o da bana sarıldı.
Sağlam koluyla.
Sessizce.
Sıcacık.
---
"Ben burada."
dedi.
"Tamam mı?"
"Tamam."
"Sen yalnız değil."
"Tamam."
"Ben gitmiyor."
Gülümsedim.
"Tamam."
---
Ve o an...
Yıllardır içimde taşıdığım yük...
Biraz hafiflemişti.
Belki tamamen geçmeyecekti.
Belki annemi özlemeyi hiç bırakmayacaktım.
Ama ilk kez...
İlk kez geleceğe bakınca korkmuyordum.
Çünkü yanımda Vera vardı.
Rus aksanıyla Türkçe konuşan...
Ayçiçeklerini çocuklar gibi seven...
İnatçı.
Tatlı.
Ve kalbi dünyanın en güzel insanlarından biri olan kız.
Benim ayçiçeğim.
Benim huzurum.
Ve içimden yine aynı cümle geçti.
Ömrüm boyunca bıkmadan söyleyebileceğim o cümle.
Benim vatan güzelim.
---
Ama kader...
Bize biraz mutluluk verdikten sonra...
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte...
Her şeyi değiştirecek haberi getirmek üzereydi... :::
:
Gece ilerlemişti.
Kampın ışıkları tek tek sönüyordu.
Sadece nöbet kulelerinin loş lambaları kalmıştı.
Ben hâlâ ayaktaydım.
Uyku yoktu.
Olmuyordu.
Olmayacaktı da.
---
Tolga çadırın girişine oturmuştu.
Beni izliyordu.
Bir süre sustu.
Sonra yine dayanamadı.
"Demir."
"Ne var?"
"Sen niye uyumuyorsun?"
"Uyuyorum."
"Yalan."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Ne istiyorsun lan?"
Tolga sırıttı.
"Hiç."
Ama bakışları her şeyi söylüyordu.
---
Yanıma geldi.
Sessizce sigara yaktı.
Bir süre birlikte sustuk.
Sonra dumanı havaya bıraktı.
"Bak."
dedi.
"Ben sana bir şey diyeyim."
"Söyle."
"Senin kafan başka yerde."
"Buradayım."
"Değilsin."
Sustum.
Çünkü haklıydı.
---
Tolga ayağıyla toprağı eşeledi.
"Eskiden böyle değildin."
"Nasıl?"
"Boş."
Bir an durdu.
"Yani… serttin."
"Şimdi de sertim."
"Değilsin."
Bana baktı.
"Şimdi yumuşaksın."
Kaşlarımı çattım.
"Saçmalama."
Tolga güldü.
"Saçma değil."
"Sen bunu görmüyorsun."
"Ama herkes görüyor."
---
Bir süre sessizlik oldu.
Rüzgâr geçti.
Uzaktan bir nöbetçi öksürdü.
Kamp hâlâ yaşıyordu.
Ama benim içim durmuş gibiydi.
---
"Demir."
dedi Tolga tekrar.
"Ne?"
"Bu iş seni bitiriyor."
"Neyin işi?"
"Onu düşünme işi."
Bir an sustum.
Sonra nefes verdim.
"Ben kontrol ediyorum."
"Hayır."
"Ediyorum."
Tolga başını salladı.
"Kontrol ettiğini sanıyorsun."
---
Cebimdeki ayçiçeği kolyesine dokundum.
Soğuktu.
Ama bırakmak istemedim.
---
"Bak."
dedi Tolga.
"Ben sana düşman değilim."
"Biliyorum."
"Ama seni izliyorum."
"Neden?"
"Çünkü düşersen ben tutacağım."
Gülümsedim.
"Sen mi?"
"Evet."
"Zor iş."
"Ben alışığım."
---
Bir süre daha sustuk.
Sonra Tolga sigarasını yere attı.
Bu kez ezmedi.
Sadece baktı.
"Demir."
"Evet?"
"Bir şey söyleyeceğim."
"Söyle."
Ciddileşti.
"Bu kız..."
Durdu.
Sonra devam etti.
"Seni ya kurtaracak."
Ya da bitirecek.
---
O cümle havada kaldı.
Kimse cevap vermedi.
Çünkü ikimiz de biliyorduk.
Cevap yoktu.
Sadece zaman vardı.
---
Tolga çadırına geri döndü.
Ben ise yalnız kaldım.
Gökyüzüne baktım.
Yıldızlar aynıydı.
Ama ben aynı değildim.
---
İçimden tek bir cümle geçti.
Sessizce.
Kimse duymadan.
Ama en çok ben duyarak.
“Ben bittim.”
Ama bu bir çöküş değil…
Bir başlangıçtı.
---
Ve ilk kez bunu fark ettim.
Bir insan sadece savaşta değil…
Bir bakışta da kaybedebilirdi kendini.
Ben ise çoktan kaybetmiştim.
Ve bunu kaybettiğim şeyin adı belliydi.
Vera değildi sadece.
Hayır.
O daha büyüktü.
Daha derindi.
Daha tehlikeliydi.
---
O benim artık geri dönemeyeceğim yerdi.
Ve ben…
Oraya çoktan teslim olmuştum. :::
---
:
Tolga sigarasını yere bastırdı.
Bir süre sustu.
Sonra bana baktı.
"Boşuna kasma."
dedi.
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne kasması?"
Tolga güldü.
"Rol yapma."
Sustum.
Bu sefer o devam etti.
"Ben zaten biliyorum."
"Neyi?"
Tolga gözlerini kısarak baktı.
"Senin neyi sevdiğini."
Bir an cevap vermedim.
Çünkü inkâr etmenin anlamı yoktu.
---
"Sen zaten söylemiştin."
dedi Tolga.
Hatırladım.
O gün kantinde ağzımdan çıkanları.
Kontrolsüz.
Dürüst.
Ham.
Sessiz kaldım.
Tolga omzuma vurdu.
"Aferin."
"Ne aferini lan?"
"İtiraf ettin ya."
"Kes sesini."
Güldü.
Ama dalga geçmiyordu.
---
"Bak Demir."
dedi.
"Ciddiyim."
"Neyine ciddiyim?"
"Sen o kız için değiştin."
"İyi mi kötü mü?"
Tolga bir süre düşündü.
Sonra omuz silkti.
"İyi."
Ama hemen ekledi:
"Ama tehlikeli."
"Ne açıdan?"
Tolga gözlerini kısarak baktı.
"Sen ilk defa bir şeye bağlandın."
Sustum.
Çünkü doğruydu.
---
"Bağlanmak kötü mü?"
dedim.
Tolga kafasını salladı.
"Değil."
"Ama sen asker adamsın."
"Kaybetmeye alışkınsın."
Bir an durdu.
"Sevmeye alışık değilsin."
Bu cümle ağırdı.
Ama yalan değildi.
---
Cebimdeki ayçiçeği kolyesine dokundum.
Sıkı sıkı tuttum.
Tolga fark etti.
Ama yorum yapmadı.
İlk kez.
---
"Ben ne yapacağım?"
dedim sessizce.
Tolga bana baktı.
Bu kez dalga geçmedi.
Ciddiydi.
"Hiçbir şey yapmayacaksın."
"Ne demek o?"
"Sadece devam edeceksin."
"Neye?"
"Hayata."
Bir nefes verdi.
"Ve onu koruyacaksın."
"Zaten yapıyorum."
"Biliyorum."
Sonra kısa bir sessizlik oldu.
"Zor olan bu değil."
dedi Tolga.
"Nedir?"
"Kaybetmemek."
---
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü söyleyecek hiçbir şey yoktu.
---
Uzaktan nöbet değişimi sesi geldi.
Tolga ayağa kalktı.
Gitmeden önce bana baktı.
"Demir."
"Evet?"
"Sakın aptal olma."
"Ne demek o?"
Tolga gülümsedi.
"Seviyorsun diye kendini yakma."
Sonra yürüdü gitti.
---
Ben kaldım.
Yalnız.
Gökyüzüne baktım.
Ve ilk kez fark ettim.
Sevmek...
Bir güç değildi sadece.
Bir zayıflık da değildi.
Sevmek…
Bir sorumluluktu.
Ve ben artık o sorumluluğun içindeydim.
İstemeden.
Ama geri dönüşsüz.
Ve içimden tek bir şey geçti:
Ben onu seviyorum.
Ve bu sefer…
Bunu inkâr etmeye bile çalışmıyorum. :::
---
Sabah erken saatlerdi.
Kamp hâlâ yarı uykudaydı.
Herkes kendi işindeydi.
Ben ise yine onu görmeye gidiyordum.
Sebep yoktu.
Bahane yoktu.
Sadece ihtiyaç vardı.
---
Vera revire yakın küçük bankta oturuyordu.
Omzundaki bandaj hâlâ duruyordu.
Ama yüzü eskisinden daha canlıydı.
Beni görünce hafifçe gülümsedi.
"Demir."
"Ne yapıyorsun burada?"
"Bekliyor."
"Neyi?"
"Seni."
Bir an durdum.
Sonra gözlerimi kaçırdım.
"İşin yok mu?"
"Var."
"Ama geldin."
"…Evet."
---
Yanına oturdum.
Aramızda kısa bir sessizlik oldu.
Rüzgâr hafifti.
Vera elindeki küçük taşla oynuyordu.
Sonra konuştu.
"Sen çok düşünür."
"Kim dedi?"
"Yüzün."
İstemsizce güldüm.
"Yüzüm konuşuyor demek."
"Evet."
"Çok problemli yüz."
Vera da güldü.
---
Bir süre sustuk.
Sonra Vera yavaşça bana döndü.
"Demir."
"Evet?"
"Sen neden hep kaçıyor?"
"Nereden kaçıyorum?"
"Benden."
Kaşlarımı çattım.
"Kaçmıyorum."
"Kaçıyorsun."
"Hayır."
Vera gözlerini kıstı.
"Bak bana."
Baktım.
---
Sessizlik uzadı.
Bu kez kaçmadım.
O da kaçmadı.
Gözleri netti.
Benimkiler karışıktı.
---
"Ben korkuyorum."
dedim aniden.
Vera başını eğdi.
"Neden?"
Bir nefes aldım.
"Çünkü biri önemli olunca..."
Duraksadım.
"Onu kaybetmek daha kolay oluyor."
Vera sessiz kaldı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Ben zaten kırıldım."
"Biliyorum."
"Ama hâlâ buradayım."
Bir an sustum.
---
Vera elini yavaşça bana uzattı.
Parmaklarımı tuttu.
Sert değildi.
Ama gerçekti.
"Demir."
"Evet?"
"Ben gitmiyor."
"Ben de gitmiyorum."
"İyi."
"İyi."
---
Bir süre öyle kaldık.
Kimse konuşmadı.
Ama sessizlik bile rahatsız etmiyordu.
İlk kez.
---
Vera başını hafifçe omzuma yasladı.
Ben irkildim.
Ama geri çekilmedim.
Sadece nefes aldım.
Derin.
Ağır.
Gerçek.
---
"Demir."
"Evet?"
"Sen sıcak."
İstemsizce güldüm.
"Saçmalama."
"Gerçek."
"Sen de soğuksun."
"Ben mi?"
"Evet."
"Sen ısıtıyor."
Bu cümle basitti.
Ama içimde bir şeyi kırdı.
---
Bir süre sonra Vera fısıldadı.
"Sen benim yanında iyi."
"Sen de benim yanımda çok konuşuyorsun."
Vera güldü.
"İyi şey."
"Öyle mi?"
"Evet."
---
Rüzgâr biraz sertleşti.
Ama biz kıpırdamadık.
Sanki dünya biraz geride kalmıştı.
Sadece ikimiz kalmıştık.
Ve aramızda söylenmeyen şeyler.
Ama hissedilen çok şey vardı.
---
Vera elimi biraz daha sıktı.
"Demir."
"Evet?"
"Sen benim güven."
Bir an sustum.
Boğazım düğümlendi.
Sonra sadece şunu söyleyebildim:
"Sen de benim riskimsin."
Vera başını kaldırdı.
Gülümsedi.
"Ben seviyor risk."
Ben de güldüm.
İlk kez gerçekten.
---
Ve o an anladım.
Savaş sadece dışarıda değildi.
İçimde de vardı.
Ama bu kez korkmuyordum.
Çünkü yanımda o vardı.
Benim vatan güzelim.
Benim ayçiçeğim. :::
Rüzgâr yavaşlamıştı.
Kampın sesi uzaktan geliyordu.
Ama biz hâlâ oradaydık.
Bankta.
Sessizliğin içinde.
---
Vera başını omzuma yaslamıştı.
Elim hâlâ onun elindeydi.
Kimse konuşmuyordu.
Ama bu sessizlik ağır değildi.
Garip bir şekilde huzurluydu.
---
Bir süre sonra Vera başını kaldırdı.
Bana baktı.
Uzun uzun.
Bu bakış farklıydı.
Normal değildi.
"Ne?"
dedim.
Vera cevap vermedi.
Sadece yaklaştı.
Biraz daha.
Biraz daha.
---
Kalbim hızlandı.
Ama geri çekilmedim.
Sadece bekledim.
---
Vera nefes aldı.
"Demir."
"Evet?"
Bir şey söyleyecek sandım.
Ama söylemedi.
---
Bana daha da yaklaştı.
Yüzü artık çok yakındı.
Gözleri gözlerimdeydi.
O an zaman yavaşladı.
Her şey sustu.
---
Ve sonra…
Hiç beklemediğim bir şey oldu.
Vera, yavaşça eğildi.
Ve dudakları kısa bir anlığına bana değdi.
---
Dünya durdu.
Gerçekten durdu.
Ses yoktu.
Rüzgâr yoktu.
Sadece o an vardı.
---
Vera geri çekildi.
Ama tamamen değil.
Hâlâ çok yakındı.
Gözleri hafifçe titriyordu.
"Ben…"
dedi.
Türkçesi yine karışmıştı.
"Ben yapmak istiyor."
Sonra sustu.
Sanki doğru kelimeyi bulamıyordu.
---
Ben konuşamadım.
Bir saniye bile.
Boğazım kurumuştu.
Kalbim deli gibi atıyordu.
---
Sonra nihayet fısıldadım.
"Niye?"
Vera hafifçe başını eğdi.
"Çünkü…"
Durdu.
Sonra gözlerime baktı.
"Çünkü ben seviyor."
---
Bu cümle…
Basit bir cümleydi.
Ama içimde bir şeyi yerinden oynattı.
---
Ellerim fark etmeden onun ellerini daha sıkı tuttu.
"Vera…"
dedim.
Sesim bile düzgün çıkmadı.
Ama o yine de anladı.
---
Vera hafifçe gülümsedi.
"Sen kızıyor?"
"Hayır."
"İyi."
"Ben…"
Duraksadım.
"Ben sadece şaşırdım."
Vera güldü.
"Ben de."
---
Bir süre hiç konuşmadık.
Ama bu sefer sessizlik farklıydı.
Daha ağır.
Daha anlamlı.
---
Sonra Vera tekrar bana yaklaştı.
Ama bu kez daha yavaş.
Daha dikkatli.
Sanki izin istiyordu.
Ve ben…
Geri çekilmedim.
---
Başını tekrar omzuma yasladı.
"Demir."
"Evet?"
"Sen şimdi ne düşünür?"
Bir an sustum.
Sonra dürüst oldum.
"Hiçbir şey."
Vera güldü.
"Yalan."
"Biraz fazla şey düşünüyorum."
"Ben de."
---
Rüzgâr tekrar esmeye başladı.
Ama artık soğuk değildi.
---
İçimden tek bir şey geçti.
Net.
Sade.
Ve geri dönüşsüz.
Ben bu kızı kaybetmeyi göze alamam.
---
Ve Vera orada, sessizce ekledi:
"Ben senin yanında kalıyor."
Ben de fısıldadım:
"Ben de bırakmıyorum."
:::
