6. bölüm · Vatan İçin
5.bölüm; Kırık Camlar ve Paslı Çiviler
Bu hayatta herkesin açıldığı için en az nefret ettiği bir konu vardır. Bu fark etmiyordu. Arkadaşlık olabilirdi, anne konusu ya da benim gibi baba.
Asla bu konuda şanslı olmamıştım. Bir abim vardı. Onu da bu vatan almıştı. Ama üzülmüyordum. Belki ben ona kavuşurdum.
Uyamadığım için odada öylece duruyordum. Sadece gece bir iki saat uyku uymuştum. Gerisi yine kabus. Aynı hayatım gibi. Kolum da biraz ağrı vardı. Onun dışında iyi di. Hiçbir sorun yoktu.
Bazı şeyler dışında. Odamın kapısı tıklanarak açıldı.
"Günaydın. Kahvaltı hazır."
"Tamam," diyerek geçiştirdim. Tuvalete işim bitince dışarı çıktım. Taha ortalık da gözükmüyor du.
"Çay içersin diye düşünüyorum."
"Bir Karadeniz'liye söyleyince en büyük hakaretlerden biri." Yiğit çayı koyup masaya oturdu.
O kahvaltısını yapmaya başladı. Ben ise öylece duruyordum. Yemek içimden gelmiyor du. O sırada kapı çaldı.
"Mutfaktayız," diyerek bağırdı. Taha mutfağa geldi. Galiba nöbete kalmıştı. Bu aklıma gelince Merve geldi. Bugün canıma okuyacak tı.
"Uymaya gidiyorum. Uyandırma beni. Ayrıca bunu baş başa konuşalım."
"Taha siktir git."
"Görürsün sen." Ardından gitti.
"Neden yiyemiyorsun? Başka bir şey yapabilirim."
"Yemek ile aram yok. Özellikle kahvaltı ile." Çünkü o adam bana kahvaltı yapmama izin vermezdi. Verse bile iki lokmayı geçmezdi. O yüzden nefret ediyordum. Zaten onun yüzünü görmektense açık kalmayı tercih ederdim.
"Ama ilacını içmen gerekiyor. En azından iki lokma bir şey ye." Bunu deyince olduğum yerden çıktım. Ne olduğunu anlayamamıştı. Eşyalarımı alarak kapıya gittim.
"Özür dilerim. Seni kırdıysam."
"Kırmadın beni. Beni kimse kıramaz." Kırılacak yerim kalmamıştı.
"Öyle durmuyorsun Umay. İzin ver toparlayım." Ona baktım.
"Anla artık. İstemiyorum. İstesem kendim yaparım ama istemiyorum. Seni de istemiyorum,
toparlanmakta. Anlayın bunu." Yeşil gözleri titredi.
"Pekala. İstediğin her zaman buradayım ve gelebilirsin. Bu kapı sadece sana açık." Arkama bakmadan oradan çıktım. Çıkmam ile durdum. Çünkü Merve'yi gördüm.
"Umay," dedi şaşkın bir sesle. "Noluyor?" Kendi evime gittim.
"Umay dedim. Bir açıklama yapmak zorundasın." Elimdeki anahtar yere düştü. Bende yere çöktüm.
"Umay lütfen bir şey söyle."
"Her şey sarpa sardı. Her gün biraz daha olaylar karmaşık bir hal alıyor. Artık ne yapacağımı bilmez haldeyim."
"Buradayım Umay. Her ne olursa olsun gitmeyeceğim. Sen biliyorsun. Sorun Yiğit mi?" Sorun bendim.
"O adam burada. Her şeyi mah etmek üzere." Merve'nin kaşları çatıldı. Bir süre düşündü. Ve kimden bahsettiğimi anladı.
"Nasıl bulmuş seni?"
"Bilmiyorum Merve. Tek istediğim bir an önce bu saçmalığın bitmesi."
"Bana gidelim ister misin?"
"Hayır," dedim düşünmeden. Onu tehlikeye atamazdım. "Burada iyiyim."
"Tamam. O zaman ben seninle kalırım."
"Merve yapma."
"Hayır Umay. Tek başına kalmayacaksın. Hem bu kol ile nasıl olacak?"
"Hepiniz gıcıksınız." Merve güldü.
"Söyle, yola gel. Hem sen neden oradan çıktın?"
"Çünkü akşam orada kaldım." Merve'nin ağzı kocaman açıldı.
"Bana neden anlatmadın? Nasıldı? Sevdin mi?"
"Merve," dedim kızarak. "Çok merak ediyorsan arkadaşını da sen al tam olsun."
"Tamam, sustum." Birlikte içeri girdik. Merve ile vakit geçirmek iyi gelmişti. Merve beni iyileştiriyor du. Merve bana verilmiş en güzel hediye di.
Yiğit'ten...
Elimdeki fotoğrafı kenara bıraktım. Yine olmamıştı. Umay yine benden gitmişti. Hem de gözlerimin önünde gitmişti. Yine benim elimden hiçbir şey gelmemiş öylece izlemiştim.
"Bana ne zaman gelecek baba?" Salih Kurt bu dünyada ki en iyi babalardan biriydi. Özellikle ablama karşı. Benim de en büyük hayalim kız babası olmaktı. Ama Umay'dan istiyordum. O yoksa hiçbir şeyin anlamı kalmıyordu.
"Sence bir gün Umay ve benim kızım olur mu?" Umay bu dünyada ki en güzel anne olacaktı. Kendi içinde yaşayamadığı ne varsa hepsini kızımız yaşayacak tı. Telefonum çalınca dikkatim dağıldı. Ablam arıyordu.
"Efendim?"
"Ne yapıyorsun?"
"Hiç. Takılıyorum öyle."
"Sen bunu dediysen kesinlikle bir halt çeviriyorsun. Dökül bakalım."
"Ne çevireceğim ben? Uydurup durmayın."
"Tamam, demedim bir şey say. Ben sana bir şey söylemem gerekiyor."
"Söyle," dedim sakince.
"Bana bir kaç gün ulaşmaya bilirsiniz." Kaşlarım çatıldı.
"Neden?"
"Yurt dışına çıkıyorum. Ama iş için. En fazla bir hafta sonra geleceğim."
"Annem ne olacak?"
"Babaanemin yanına gidecek. Bana bu konuda söz verdi. Hem Taha nerede? Sabah onunla konuştum ama şimdi neden telefona cevap vermiyor."
"Uyuyor çünkü. İnsana hiçbir şey söylemiyor."
"Acaba kime çekmiş?"
"Abla," dedim dişlerimi sıkarak. Zaten sinirlerim yeterince bozulmuştu. "Ne zaman gideceksin?"
"Bu akşam. Umut ile gidiyorum. Onunla birlikte geri döneceğim."
"Tamam. Dikkat et kendine."
"Sende." Başka bir şey söylemeden telefonu kapattı. Umay işini daha hızlı çözmem gerekiyordu. Artık onları daha fazla yalnız bırakmak istemiyordum.
Ama Umay'ın inadını nasıl kırıcaktım bilmiyordum. Bir şekilde yapacaktım. Zorlu olan ise ablam ve annemden uzak kalmaktı.
Onlara bir şey olursa kendimi af etmezdim.
Taha'nın odasına girdim. Halen uyuyordu.
"Kalk lan!" Tepki vermedi.
"Taha uyan." Kolunu sıktım. Gözlerini araladı.
"Noluyor be? Git Umay ile baş başa kal. Bana dokunma." Yatakta diğer tarafta döndü.
"Onu daha sonra konuşacağız. Şimdi farklı bir konu."
"Söyle lan." Bana döndü.
"Ablam yurt dışına gidiyormuş. Neden söylemiyorsun?"
"Umay vardı. Bozmak istemedim. Kim söyledi ki?"
"Ablam. Daha demin aradı. Aramasa haberimiz olmayacak."
"Uyandığım zaman söylecektim. Umay nerede? Yoksa sen Aslı ablanın telefonu açmazdın. Bide yanıma gelmezdin."
"Gitti."
"Nereye?" Ters ters Taha'ya baktım.
"Tamam, demedim bir şey say. Evde mi?"
"Galiba. Yanına arkadaşı geldi."
"Bu yüzden yanına gidemiyorsun. Moralin bozuldu. Üstüne Aslı abla yurt dışına gidince sinirlendin."
"Tam on ikiden vurdun." Taha güldü.
"Bizim de bir karizmamız var Yiğit Bey."
"Karizmanın içine sıçayım."
"Bugünleri de gördüğüm ya ölsem gam yemem artık."
"Ne günlerini Taha?"
"Aşk acısı çektiğin günleri. Aslı abla da öğrenirse çok güzel olur. " Ardından kahkaha attı.
"Aklının ucundan dahi geçirme Taha. Önüme çıkan ilk kızı sana ayarlarim." O sırada kapı çaldı.
"Şerefsiz herif! Ağzının içine sıçayım." Taha'dan önce kapıyı açtım.
"Özür dilerim ama küçük bir sorun var." Gülümsedim.
"Sorun yok Merve. Sorun ne?"
"Umay'ın ilacı burada mı?"
"Bekle, ben geliyorum." Umay'ın kaldığı odaya girdim. Tokası da kalmıştı. Ama onu vermeyecektim. İlacı alıp Merve'ye verdim.
"Umay nasıl?"
"İdare ediyor. Size ne oldu?"
"Galiba yanlış bir kelime kullandım. Ona sinirlendi." Merve güldü.
"Umay her şeye sinirliyor. Takma kafana. Umay'ın biraz zamana ihtiyacı var. Ona biraz zaman ver. Yoksa iki kişi olacağız."
"Tamam Merve. Umay'ı yalnız bırakma."
"O iş bende komutanım." Güldüm. Merve gidince kapıyı kapattım. Arkama dönünce Taha ile göz göze geldik.
"N'oldu?"
"Hiç."
"Olmuş bir şey Taha. Söyle bana." Yüzü hüzünle baktı.
"Hani dedin ya bir seferinde seninde kız arkadaşın olur diye. Gerçekten olur mu?" Taha'nın zor bir geçmişi vardı. Omzunu sıktım.
"Olacak tabi. Sende en az benim kadar güzel seveceksin. Çünkü benim kardeşimsin. En az Umay kadar şanslı olacak."
"Yiğit iyi ki varsın. İyi ki Ankara'ya gelmişim."
"İyi ki kardeşim. Hadi bir şeyler hazırlayalım." Ardından günü orada kapattık. Sabah olduğunda işe gitmek için hazırlandım. Dışarı çıktığımda yukarıdan Merve'nin sesi geliyor du. Ardından aşağı Umay indi.
"Nereye?" Sinirle bağırdı.
"Sanane! Benden hesap sormayı kesin." Merve yanımıza geldi.
"Bu kol ile hiçbir yere gidemezsin. Evde kalıp dinleyeceksin."
"Merve sabrımı zorlama."
"Noluyor burada?" Umay ile aynı anda cevap verdik.
"Sanane Taha!"
"Onun için demedim. Apartmanda sesiz çok çıkıyor. Komşular duyacak."
"Pardon da siz kim oluyorsunuz?" Merve'ye güldüm. Taha bana kızgın bir bakış attı.
"Kendisi arkadaşım. Aynı sizin gibi." Bu sefer Merve utandı.
"Özür dilerim."
"Sorun değil." Umay kaş ile göz arasında aşağı inmişti.
"Yapacağınız işin içine." Koşarak merdivenden indim.
"Umay," diye arkasından bağırdım. "Umay aç şu camı." Açmadı.
"Git başımdan."
"Bu kol ile hiçbir yere gitmene izin vermiyorum. İn şu arabadan." Sinirle arabadan çıktı.
"Pardon da kim olarak? Sevgilin mi? Arkadaşım mı? Sen benim gözümde hiçbir şeysin. Bir yabancıdan farkın yok." Kahve gözlerinin içine baktım. Sadece acı vardı. Yutkunarak konuştum.
"Komutanın olarak. Sadece komutanın olarak Umay. Buna ne diyeceksin?" Yüzüme tokadı yapıştırdı. Sadece yutkundum.
"Sakin. Bir daha hayatıma müdahale etmeye kalkma. Yoksa olacaklardan sorumlu değilim."
Gözlerim başka bir yere takıldı. Sokağın başında bir adam vardı. Bir yerde görmüştüm nerede gördüğümü hatırlamaya çalıştım. Buldum. Umay'ın babasıydı. Ne yapmam gerektiğini bilemedim.
"Ne bakıyorsun öyle?" Benim baktığım yere baktı. Babası sayesinde kendisini sakladı. Umay bir şey göremedi. Umay'a baktım.
"Bugün de evde kalıyorsun hiçbir yere gelmiyorsun." Elinde duran anahtarı aldım. Ardından kendi arabama bindim. Taha kendi arabası ile gelebilirdi.
"Seni öldüreceğim! Görürsün sen!" Eline taş alarak arabaya attı. Ve arka tarafın camı kırıldı. Tuzla buz oldu.
"Yapacak bir şey yok," diye kendi kendime söylendim. Umay'ın bu kadar inatçı olduğunu asla tahmin etmemişti. O minik kız büyümüş ve tam bir inatçı keçi olmuştu.
"Onur abi kardeşin tam bir inatçı keçi. Aynı senin istediğin gibi." Gülümsedim. Umay elinde sonunda benim karım olacaktı. Bundan kaçışı yoktu.
Umay'dan...
"Onu öldüreceğim! Hatta daha beterini yapacağım."
"Yaparsın ama önce iyileş. Sonra yap." Merve halen dalga geçiyordu.
"Sende geç dalganı. Sana da gelir sıra." O sırada gözüme Taha çarptı. Evden çıkarak aşağı indim.
"Nerede?"
"Kim nerede?" Ruh ve sinir hastalıkları hastanesine gitmeme az kaldı.
"Sence Taha? Kim benim peşimi bırakmıyor?"
"Yiğit'i soruyorsan karargahta. Beni bile beklememiş. Ne biçim arkadaş?"
"O arkadaşına söyle eğer ölmek istiyorsa peşimi bırakmasın ama ölmek istemiyorsa bir an önce siktir olsun gitsin. Aynen dediğimi ilet. Kesintisiz bir şekilde." Taha yutkundu.
"Emredersiniz komutanım." Eve çıktım. Merve'nin işi olduğu o da gitti. Öylece oturuyordum.
"Aybike neredesin?"
"Karagahta. Sen nasıl gelmedin? Yoksa durmazdın." Sabah olanları hatırlayınca bir kere daha sinirlendim.
"Boşver. O nerede?"
"Burada. Ayrıca çok sinirli. Sabah ne olduysa sinirini burada çıkıyor." Ona bir yabancıdan farkı olmadığını söylemiştim. Benden intikamını almıştı.
Telefonu kapatıp dışarı çıktım. Hava almaya ihtiyacım vardı. Bu sefer işin içinden nasıl çıkacaktım bilmiyordum.
Tek istediğim şehit olmak ve abime kavuşmaktı. Abim dışında kimse gerçekten beni sevmemişti.
Gözlerim kara takıldı. Aklıma abim geldi.
"Abi?"
"Efendim Miniğim?" Ben hep abimin miniği olmuştum.
"Birlikte kardan adam yapalım mı? Bide kar topu oynalıyım." Abim yanağımdan kocaman öptü.
"Oynarız Miniğim. Yeter ki sen iste minik kardeşim." Birlikte yağan karı izliyorduk.
"Abi ben seni çok seviyorum. Beni hiç bırakma olur mu?"Abim saçlarımdan öptü.
"Bende seni seviyorum Miniğim." Ama sorduğum soruya cevap vermedi. O zaman cevap vermediği için kızmıştım. Ama büyünce neden cevap vermediğini anlamıştım.
"Umay?" Arkama dönüp gelen kişiye baktım.
"Dokunma bana!" Yine karşıma çıkmıştı.
"Umay sadece iki dakika. Lütfen kızım."
"Ben senin kızın falan değilim! Bana kızım deme. Senin hiçbir zaman kızın olmadı."
"Umay bilmen gereken bir gerçek var." Ne gerçeği?
"Sana güvenmiyorum. Hayatımdan çık."
"Hastayım. Eline geçen mektubu okudun mu?" Okumamıştım. "Yaklaşık bir yıldır kanserim."
"Beni mi suçlayacaksın? Bu yüzden mi geldin buraya?" Bana lanetli olduğumu söyleyen oydu. "Peşimden gelmeye kalkma. Yoksa olacaklardan sorumlu değilim." Arkama bakmadan oradan gittim.
Kapıyı kapatıp arkasına yaslandım. Gözlerim solunu buldu. Sonra masanın üzerindeki o zarfa gözüm çarptı. Günlerdir orada duruyordu. Okumaya korktuğum, varlığını görmezden geldiğim o kâğıt parçası şimdi bir mahkeme ilamı gibi bana bakıyordu. Eğer o haklıysa, eğer gerçekten ölüp gidiyorsa; belki de bende ölecektim.
Masaya doğru yaklaştım. Zarfın kenarı hafifçe yırtılmıştı, sanki daha önce açmaya yeltenmiş ama son anda vazgeçmişim gibi. Titreyen parmaklarımla kağıdı çıkardım. Onun düzgün, her zaman biraz yukarı doğru eğilen el yazısını gördüğümde boğazım düğümlendi.
"Bunu okuduğunda muhtemelen benden nefret etmeye devam ediyor olacaksın. Belki de haklısın. Sana o gün 'lanetli' dediğimde, aslında kendi içimdeki karanlığı sana yansıtmıştım. İnsan, taşıyamayacağı kadar büyük bir acıyla karşılaştığında ilk önce en sevdiklerini yakarmış; ben seni küle çevirdim.
Hastalık haberi geldiğinde ilk seni aramak istedim. Ama sonra düşündüm; seni bir kez daha hayatımla zehirlemeye hakkım var mı? Bu mektup bir af dileme metni değil. Sadece bilmeni istedim: Lanetli olan sen değildin, bendim. Ve bu lanet şimdi beni yanına çağırıyor. Eğer bir gün beni tekrar görmek istersen, nerede olduğumu biliyorsun. Ama gelmezsen de seni anlarım..."
Bütün yazdıklarına güldüm. O beni hiç sevmemişti. Bir anda o güne döndüm.
(Flashback)
Abim gittikten on gün sonraydı. Eve sarhoş olarak gelmişti. Odamın kapısı aniden açılmıştı.
Sırtım kapının soğuk yüzeyine değerken gözlerimi sıkıca kapattım. Ama karanlık, beni korumak yerine o güne, her şeyin paramparça olduğu o yağmurlu öğleden sonrasına fırlattı.
Zihnimde canlanan sahnede, yine karşılıklıydık. Ama bu kez yüzünde hastalık solgunluğu değil, kontrol edilemez bir öfke vardı. Evi saran o ağır sessizliği yırtan sesi hala kulaklarımdaydı.
"Dokunduğun her şeyi kurutuyorsun!" diye bağırmıştı, sesi titreyerek. Elindeki bardağı yere fırlatmış, cam kırıkları ayaklarımın dibine birer kristal mermi gibi saçılmıştı. "Sadece kendine değil, etrafındaki herkese zarar veriyorsun. Seninle bağ kuran herkes bir bedel ödüyor."
Gözlerimin içine bakarken duraksamış, o zehirli kelimeyi dudaklarının arasından bir lanet okur gibi çıkarmıştı:
"Sen lanetlisin. Kendi karanlığında boğulurken bizi de yanında sürüklüyorsun. Git buradan ve bir daha kimsenin hayatına dokunma."
O gün, o kelime kalbime paslı bir çivi gibi çakılmıştı. Beni suçladığı her şeyin suçluluğunu sırtıma yükleyip çıkmıştım o kapıdan. Yıllarca kendimi bir vebalı gibi saklamış, kimseye yaklaşmaya cesaret edememiştim; çünkü o haklıydı, ben "lanetliydim".
Haklıydı. Merve'ye de zarar vermiştim.
Günümüz
"Lanetli değilmişim, öyle mi?" diye fısıldadım boşluğa doğru. Sesi hala kulaklarımdaydı; o gün beni hayatından bir enkaz gibi dışarı atan, bugün ise merhamet dilenmek için kapıma dayanan o aynı sesti. Sinirden güldüm.
Mektubu hızla, hiç düşünmeden çöpe attım. Onunla alakalı hiçbir şey istemiyordum.
"Geç kaldın," dedim sesim artık titsemiyordu. "Ben gerçekten öldüm. Gerçekten bittim. Bunu anlaman için elimden gelenin fazlasını yapacağım."
Biraz daha oyalandım. Evin önüne arabası ile geldi. Anladığım kadarıyla siniri halen vardı. Aşağı indim.
"Anahtarımı ver. Bir daha bunu sakin yapma."
"Nedeni söylemek zorundasın. Yoksa..." diyecekken sözünü kestim.
"Ne yaparsın? Vuracak mısın? Vur."
"Hayır. Seni öperim. Hem de dudaklarından üstüne herkesin içinde." Yüzüne tokat atacakken elimi tutu.
"Beni tehdit edip durma!"
"Neden Umay? Bana nedenini söyle."
"Lanetliyim ben," diye bağırdım. Artık sabrım yoktu. "Ben sevdiklerime zarar veriyorum. Onları yaralamaktan başka hiçbir şey yapmıyorum. Anla bunu. Ailen için benden uzak dur." Bunu beklemediği açıktı. Avucumu gösterdim.
"Buradaki kan sana da bulaşmasın. Herkese bulaştı sana bulaşmasın. Bunu ailen için yap. Benden uzak dur. Oldu mu? İstediğine kavuştun mu?"
Yiğit elimi tuttu.
"Birlikte yanalım Umay. Gerekirse birlikte ölelim.
Ama benden bir daha gitme."
Sanki duvara konuşuyordum. Keşke ona konuşsaydım o bile anlardı. Ama bu kıt beyinli anlamıyordu.
"Bulaştı bile," dedi Yiğit, gözlerimin içine dimdik bakarak. "Şimdi ne olacak? Lanetin beni de mi vuracak? Vursun. Eğer seninle yanacaksam, tek başıma üşümekten iyidir."
"Yapamam, Yiğit. Bunu ailen için yap."
"Bana bak Umay," dedi sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar sarsılmazdı. "Ailemi korumak benim işim. Ama seni kendinden korumak... Sanırım bu da benim işim haline geldi."
Elimi hızla geri çekmeye çalıştı ama Yiğit bileğimi bırakmadı. "Bırak beni Yiğit! Duymadın mı? Zarar veriyorum diyorum! Anla bunu! Abime zarar verdim! Merve'ye zarar verdim! Sana da zarar vermek istemiyorum anla artık!"
Beklemediğim bir hamle. Kendi elini avucumun üzerine kapattı. Kan, artık ikimizin tenindeydi.
"O zaman bende lanetli olurum." Sıcacık eli elimi ısıttı. İlk defa sıcak bir ten değdi elime.
İlk ve son defa yeşil gözlerine baktım. "Eğer şimdi peşimi bırakmansan ölürsün. Sen karar ver Yiğit Kurt. Seni gerçekten seven bir ailen ile yaşamak mı? Yoksa sürekli laneti üstün gelecek ve seni öldürecek bir kadın mı? Bence aileni bırakma Yiğit. Aile bu dünyada ki her şeye bedel bir varlık." Ben de asla olmayacak bir şey. "Taha bile gözlerinin içine bakıyor. Vazgeç diye." Elimi geri çektim.
Göz bebekleri titredi.
"Son sözün bu mu?"
"Bu," dedim gözlerinin içine bakarak. "Hayatımdan bir an önce çık." Arkama bakmadan oradan gittim.
Bu sefer kazanan hayat değil ben olacaktım. Hepsi bunu er ya da öğrenecek ti.
