3. bölüm · Vatan İçin
2.Bölüm:Kırık Kanatlar ve Eski Yaralar
Emeklerin boşa gitmesi... Bu, insanın göğüs kafesine atılan en ağır düğümdür. Onca uykusuz gece, dökülen ter ve verilen mücadeleden sonra avucunu açtığında elinde kalan tek şeyin koca bir "hiç" olduğunu görmek. O an insanı yiyip bitiren o zehirli soru zihne düşer: “Ben nerede yanlış yaptım?” Ya da daha beteri: “Hala nerede yanlış yapıyorum?” Bu soruların yanıtlarını ararken ruhun, parmaklarının arasından kum gibi kayıp gider.
Peki ya ben? Ben nerede hata yapmıştım da "tim" dediğim o can damarlarım elimden kayıp gitmişti? Onlar benim için sadece birer asker, birer omuzdaş değildi. Onlar, enkaz halindeki hayatımın üzerine kurduğum tek yuvaydı; gerçek ailemdi.
Şimdi ise tepemde, hiçbir şey olmamış gibi o yuvayı dağıtan adam duruyordu. Geleli bir hafta olmuştu ama ben yüzüne bakmıyorsam, bu sadece emirlerini yerine getirdiğim içindi. Ötesi yoktu, rüyasında görse hayra yormayacağı bir duvardım artık karşısında.
Gözlerimin feri sönmüş, kenarları sızlamaya başlamıştı. Kaç gündür uyumadığımı, zamanın hangi diliminde asılı kaldığımı bilmiyordum. Uyku, benim için dinlenmek değil; kabuslarla dolu bir infaz mangasının önüne çıkmaktı. Ama bugün... Bugün dizlerimin bağı çözülüyordu.
"Umay, iyi misin?" Aybike’nin sesi, daldığım o karanlık kuyudan çekip çıkardı beni. Bir haftadır yemekten kesilmiş, yaşayan bir ölüye dönmüştüm.
"Bilmiyorum Aybike," dedim sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek. "Artık neye üzüldüğümü, hangi yaramın daha çok kanadığını bile bilmiyorum. Sadece içimde devasa bir boşluk var, hepsi bu."
"O mektubu okudun mu?" diye sordu çekinerek. Başımı sertçe iki yana salladım. Onlarla, o geçmişle artık bir işim yoktu. Daha fazla bu sorgulayan bakışlara maruz kalmamak için odama geçtim. Odaya girdiğimde ikisi de oradaydı; masalarına gömülmüş çalışıyorlardı. Üsteğmenlik rütbesinin getirdiği o kaçınılmaz zorunluluk: Aynı odayı solumak. Elimde olsa bu odada bir saniye değil, bir nefes bile durmazdım.
Onun gözleri anında beni buldu. Keskin, buz gibi bir bakışla karşıladım onu. Ardından aynı sertlikle Taha’ya döndüm. Taha, aradaki bu elektrikli havadan nasibini almış, ne yapacağını bilemez halde bana bakıyordu. Yiğit ile aralarındaki o kadim dostluk, şu an benim gözümde sadece bir hedef tahtasıydı. Masadaki telefonun tiz sesi sessizliği bıçak gibi kesti.
"Umay Komutanım, telefonunuz çalıyor..." dedi Taha, sesi çekingendi.
"Görüyorum Taha," dedim, sesimdeki öfke odayı titretti. "Kör değilim. Bilerek açmıyorum."
Taha yutkunup kendi köşesine sindi. Telefon susmadı. Merve, inadıyla meşhurdu; ikinci kez aramaya başlayınca hışımla açtım.
"Ne var Merve?" Artık o da alışmıştı benim sinirli halime.
"Neredesin sen?"
"Sence nerede olabilirim? Karargahtayım."
"İyi, o zaman bahçeye gel. Seni bekliyorum, içeri girene kadar canım çıktı zaten."
"Sen kafayı mı yedin?" dedim hayretle. Bu kadın gerçekten sınır tanımıyordu.
"Yo, neden ki? Hadi bekletme."
Telefonu kapatıp kapıya yöneldiğimde, o tanıdık, tok ses arkamdan yankılandı:
"İzin aldınız mı Umay Üsteğmenim?"
Duraksadım. Yumruklarımı sıktım, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sakin kalmalıydım. Yavaşça arkama döndüm ve gözlerimi doğrudan onun yeşil harelerine diktim. Sesimdeki imayı zehir gibi akıtarak konuştum:
"Arkadaşım gelmiş... Gidebilir miyim komutanım?"
"Tabii ki Üsteğmenim," dedi, sesinde çözemediğim bir tonla.
Cevap vermeden odadan çıktım, kapıyı arkamdan sanki menteşelerinden sökecekmişçesine çarptım. Bahçeye çıktığımda Merve, binadaki odamızdan en net görünen masaya kurulmuştu. Yanına gidip sıkıca sarıldım ona. O benim bu hayattaki tek sağlam kalemdi.
"Anlat bakalım Merve Hanım, hangi rüzgar attı seni buraya?"
Önüme, özenle hazırlanmış bir saklama kabı koydu. "Yine bir deri bir kemik kalmışsın Umay. Biraz kilo al da kendine gel."
Gözlerimi devirip başımı kaldırdığımda, üst katın camında iki karaltı gördüm. Yiğit ve Taha... Bizi izliyorlardı. Bakışlarımı hızla kaçırdım. Merve merakla arkasına dönmeye kalkınca onu omuzlarından tutup önündeki yemeğe sabitledim.
"Oraya bakma. Zaten her an gözümün önünde, sinir katsayımı artırıyor."
"Hangisi komutan?" dedi Merve, muzip bir gülümsemeyle.
Acaba bu bilgi ile ne yapacaktı? Galiba bir yerine tıpa. Gözlerimi devirdim.
"Yeşil gözlü olan," dedim iğneleyici bir tonla. "Diğeri de yaveri. Sen onları boşver, izin günün mü bugün?"
"Evet. Peki ya senin? Ne zaman izin kullanacaksın?"
"Cevap basit: Hiçbir zaman." Çatalı hırsla yemeğe daldırdım. Kokusu iştahımı kabartsa da içimdeki huzursuzluk midemi bulandırıyordu.
"Senin canın dayak istiyor herhalde," dedi Merve, sesini ciddileştirerek. "Ya kendin izin alırsın ya da ben senin suyuna o kadar kuvvetli bir uyku ilacı karıştırırım ki, bir hafta boyunca mışıl mışıl uyursun."
Lokmam boğazımda kaldı. Öksürerek ona baktım. "Bana onlar da fayda etmez Merve. Bana hiçbir şey fayda etmez."
Zihnim aniden karanlık sulara gömüldü. Geçmişin gölgesi masaya düştü. Sırf kız olduğum için benden nefret eden o adam, benim yüzümden ölümün kıyısından dönen o kadın... Ben lanetliydim. Kimi sevsem, kime dokunsam ya yaralanıyor ya da yok oluyordu.
"Umay, kendine gel!" Merve elimi sertçe dürttü. Çatalı tabağa bıraktım. Doymuştum, ya da öyle hissediyordum.
"İşimin başına dönmem lazım, yoksa o tepedeki adam beni izlemekten vazgeçmeyecek."
Kalkmaya yeltendiğimde Merve kolumu tuttu. "Umay, seni biliyorum. Yine o karanlık kuyulara inip kendine yükleniyorsun. Ama geçmiş geçmişte kaldı. Biz kendimize yeni bir hayat kurduk. Tadını çıkar, bu hayata bir daha gelmeyeceksin."
"Gelmek isteyeceğimi kim söyledi?" dedim fısıltıyla. Onun bir hayatı vardı ama benimki sadece bir görevden ibaretti.
Vedalaşıp odaya döndüm. İçerideki sessizliği bozmadım, işime gömüldüm. Mesai bittiğinde, üzerimdeki üniformanın ağırlığını soyunma odasında bırakıp kendimi eve attım. Sıcak suyun altında dakikalarca bekledim; havalar soğuyordu, ruhum gibi.
Kalın pijamalarımı giyip, sıcak çikolatamı hazırladım. Saçlarımı kuruturken aynadaki yorgun yüzüme baktım; saçlarımı ıslak bıraksam anında şifayı kapacak kadar hassas bir bünyem vardı. Kitabımı alıp koltuğa kıvrıldım ama alt kattan gelen sesler dikkatimi dağıttı. Alt kat aylardır boştu.
Şüpheyle ayağa kalktım. Önce feneri, sonra da ayrılmaz parçam olan silahımı aldım. Emniyeti yavaşça açtım ve sessiz adımlarla aşağı indim. Kapı aralıktı.
"Kim var orada?" diye seslendim, fenerin ışığını karanlığa tutarak. Gördüğüm yüzle olduğum yerde çivilendim.
"Senin burada ne işin var Yiğit Kurt?"
"Umay, senin ne işin var burada?" dedi, şaşkınlığı sesinden okunuyordu.
Hayatta en sinir olduğum insan tipi. Soruma soruyla cevap verenler.
"Ben evimdeyim!" dedim dişlerimin arasından. "Soruma soruyla cevap verme. Senin burada ne işin var?"
"Burasını tuttum," dedi sakin bir sesle. "Bir süreliğine buradayım."
Olduğum yerde kaldım. Şaka gibiydi. Tam o an, şakaklarımdan içeri sızan o tanıdık ağrı kendini hatırlattı. Migrenim...
"İyi misin?" diye bir adım attı bana doğru.
"Sorun yok," dedim elimle onu durdurarak. "İyi geceler."
Kendi evime kaçar gibi çıktım. İlaçlarımı yutup yatağa girdim. Günler sonra, ilacın ağırlığıyla derin bir uykuya daldım. Ama uyanışım bir sıçrayışla oldu. Saat sabahın beşiydi. Ter içindeydim.
Yatağın içinde öylece oturup duvardaki fotoğrafa baktım. Abim... Benden yirmi dört yıl önce gitmişti. Benim için en büyük rütbe şehitlikti ama bu lanet hayat beni bir türlü yanına almıyordu. Fotoğraftaki kahve gözleri tıpkı benimkilerdi. Burnumuz, yanaklarımız... Ama sesi? Sesini hatırlamıyordum. Tek hatırladığım, onun şehadet haberini getiren adamın o buz gibi sesi ve yüzündeki o donuk ifadeydi.
Gözyaşımı hızla sildim. Zayıflığa yer yoktu. Evden çıkıp aşağı indiğimde, arabasının benimkinin hemen yanına park edildiğini gördüm. Bilerek yapıyordu, adım gibi emindim.
"Gıcık," diye mırıldandım. "Gıcığın önde gideni."
Karargaha geçip çalışmaya başladım. Bir saat sonra Taha
içeri girdi. "Günaydın Umay Komutanım."
"Sana da."
Yarım saat sonra "o" geldi. Taha’ya dönüp, "Akşama ev hazır olur, küçük bir işim vardı hallettim," dedi.
"İyi," dedi Taha gülerek. "Arabada yatmaktan kurtulduk."
Dosyaları sertçe kapatıp bahçeye çıktım. Onların ev arkadaşlığı muhabbetini çekecek halim yoktu. On dakikada içtimayı bitirip dönecekken, yine o çıktı karşıma.
"Umay, sadece iki dakika... Söz veriyorum, daha fazla değil."
"Benim seninle konuşacak bir şeyim yok. Sen beni tanımıyorsun, ben de seni."
O yeşil gözler, ruhumun en ücra köşelerini tarar gibi baktı bana. "Dinle beni, sonra karar ver. Söz veriyorum kararına saygı duyacağım."
"Senden tek bir isteğim var Yiğit Kurt," dedim, sesimdeki kararlılıkla. "Benden vazgeç. Ben sana istediğini veremem. Ben sadece kırarım, yaralarım. Benim lanetim bu.
Arkamı dönüp yürümeye başladım. Ama sesi, rüzgarı bile delip geçti:
"Yirmi dört sene Umay! Koskoca yirmi dört sene seni aradım. Bir saniye bile unutmadım. Senin varlığınla hayatta kaldım ben. Şimdi seni bulmuşken gitmene izin vermem!"
Yavaşça döndüm. Gözlerindeki o yoğun sevgi, bana dünyadaki en yabancı dildi.
"Benden vazgeç diyorsun... Ben sevdiğim kadından vazgeçmem Umay. Seni şimdi serbest bırakıyorum ama bil ki her zaman buradayım. Nereden yara aldıysan orayı kapatmak için, seni iyileştirmek için..."
İnanmak istedim ama kalbimdeki o nasır izin vermedi. Hiçbir şey demeden odaya kaçtım.
Akşam eve geçtiğimde, kapım o malum şiddetle çalındı. Gelen Merve’ydi, elinde yine yiyeceklerle dolup taşan poşetler vardı. "Yine yemek yemedin değil mi?" diye çıkıştı.
"Dün yedim ya Merve!" diyerek sigaramı yaktım. Balkondan aşağı bakarken Taha’nın apartmana girdiğini gördüm. Bir bu eksikti...
Bir süre sonra kapı tekrar çaldı. Bu sefer Taha elinde bir tabakla duruyordu karşımda. Sırıtarak, "Kokmuştur, Yiğit dedi ki..."
Lafını ağzına tıkadım. "O arkadaşına söyle, çok bilmişlik yapmasın. Peşimi bıraksın! Elimden timimi aldığı yetti zaten!"
Kapıyı suratına çarpıp içeri döndüm. Merve kahkahalarla koltuğa yığılmıştı.
"Gülme Merve, sıra sana da gelecek!"
Bu böyle devam edemezdi. Bu kuşatmayı bir şekilde yarmam lazımdı ama nasıl?
Yiğit'ten...
"Taha, o kutuyu bana ver."
Taha, sanki içinde dünyanın en kırılgan porseleni varmış gibi kutuyu uzattı. Parmaklarımın ucuna değen o sert ahşap dokusu, geçmişin tüm ağırlığını odaya taşıdı. Bu kutu benim için sadece bir nesne değil, yirmi dört yıllık bir bekleyişin mührüydü.
Taha, endişeyle yüzüme baktı. "Sen emin misin Yiğit? Bu planın işe yarayacağından, her şeyi göze aldığından emin misin?"
Gözlerimi kutudan ayırmadan fısıldadım: "Başka seçenek yok, Taha. Geriye bakarak yürüyemezsin."
Umay Türk. Daha beş yaşındayken kalbime mühürlenen o isim. Yirmi dört koca sene boyunca onu aramıştım. Sonunda bulmuştum ya, sanki dünya yeniden dönmeye başlamıştı. Geldiğim günden beri gölgemle bile onu ürkütmekten korkarak uzaktan izliyordum. Benim sekiz yaşımda bıraktığım o ürkek kız çocuğu gitmiş, yerine hüzünlü bir zarafetle kuşanmış, dünyalar güzeli bir kadın gelmişti.
Bugün onunla konuşmuştum. Sadece birkaç kelime... Ama o kısa anda bile gözlerindeki cam kırıklarını görmüştüm. O kadar çok yara almış, o kadar çok hırpalanmıştı ki; güven kelimesi onun lügatinden silinmiş gibiydi. Bakışlarında "yaklaşma, canım yanıyor" diyen bir savunma duvarı vardı.
"Lan sana diyorum! Aklın yine Umay’a mı gitti?"
Taha’nın gür sesi odanın sessizliğini bıçak gibi kesti. Ona ters bir bakış attım; bakışlarımdaki o keskin ifadeyle hemen susup geri çekildi. Kutuyu göğsüme bastırarak odaya geçtim.
Onu en güvenli yere, dolabın en üst rafına kaldırdım. Henüz zamanı değildi. Ama vakti geldiğinde, o kutu asıl sahibinin ellerinde parlayacaktı.
"Çok az kaldı Umay," diye fısıldadım karanlığa doğru. "Seni o karanlık kuyudan ben çıkaracağım."
"Yiğit, gel yemek hazır!"
"Geliyorum."
Mutfağa geçtiğimde Taha sofrayı kurmuştu. Sessizce yedik. Her lokma boğazımda düğümleniyordu, sanki Umay açken benim doymam suçmuş gibi. Yemekten sonra oturma odasına geçtik, tam o sırada telefonum titredi.
Ekrandaki "Ablam" yazısını görünce yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu.
Aramızda dört yaş vardı ama o benim hem sırdaşım hem sığınağımdı. Babamın şehit düşmesinden sonra ikimiz birbirimize nefes olmuştuk. Bekletmeden açtım.
"Efendim, ablam?"
"Ne yapıyorsun Yiğit? Sesin yorgun geliyor.
"Yemek yedik, oturuyoruz abla. Bir yorgunluk yok."
"Evi hallettiniz mi peki? Yerleştiniz mi?"
"Ettik abla, her şey yolunda. Siz ne yaptınız?"Sınırada olmamamı istemiyordu. Şark görevini yapmıştım. İstesem Ankara'ya geçebiliyordum. Ama, bunu Umay bana gelince yapacaktım.
"Hiç, annemle oturuyoruz öyle... Aslında sana bir şey sormak için aramıştım."
"Dinliyorum abla, söyle."
"Kıyafetlerin arasına baksana bir. Benim beyaz kısa kollu tişörtümle mavi kot pantolonum yanlışlıkla senin valize mi girdi?"
İçeri odama girdim. Kıyafetler yatağın üstünde duruyordu.
"Bendeler abla. İstersen gönderebilirim."
"Gerek yok Yiğit. Dursun sende, ben bir ara almaya yanına gelirim." Yatağın üstüne oturdum. Bu konuşmanın nereye geleceğini biliyordum. Artık her seferinde ezberlemiştim.
"Yiğit..." dedi sesi titreyerek. "Neden gelmiyorsun yanımıza? İstesen tek bir dilekçeyle yanımızda olabilirsin."
Çünkü Umay burada abla, diyemedim. Çünkü benim kalbim burada atıyor.
Taha dışında kimse gerçeği bilmiyordu. Annem ve ablam için Trabzon çocukluğumuzda kalan bir anıydı, unutalı yıllar olmuştu. Ama ben, o yağmurlu şehirde geçirdiğim tek bir saniyeyi bile unutmamıştım. Hele ki o minicik kız çocuğunu... Umay Türk’ü.
"Abla" dedim sakin bir sesle. Onu kırmak istemiyordum. Hayatta istediğim en son şey dahilde bile değil di.
"Konuşmuştuk bu konuları. Bende sizden ayrılmak istemiyorum ama ancak bu kadar oluyor. Sende biliyorsun bunu."
"Her neyse, Ankara'ya gelirsen tekrar konuşuruz. Tabii bundan sonradaki yere tahinin çıktığı zaman."
"Tamam, abla. En kısa zamanda geleceğim."
"Kaç yıl sonra, Yiğit?" Arkadan annem bağırdı.
"Aslı, kardeşini rahat bırak artık." Güldüm.
"Sen iyi gül Yiğit Kurt. Son gülen, iyi gülermiş."
"Ne yaptım ben şimdi?"
"Ankara'ya gel, seninle hesaplaştığımız zaman öğrenirsin."
"Anladım ben abla. Sana iyi geceler."
"Sana da iyi geceler, Yiğit. Kendine çok dikkat olur mu? Bize çok lazımsın." Babam gibi gideceğim den
korkuyordu. Ama ben ona verdiğim sözü tutardım.
"Tamam, abla. Sizde dikkat edin kendinize" diyerek telefonu kapattım. İçeri geçtim. Taha yoktu.
"Taha, neredesin?" İçerden ses geldi.
"Burdayım." Mutfağa gittim.
"Aslı abla ile mi konuştun?" Başımı salladım.
"Geç oldu,yatalım." Daha fazla oyalanmadan yatmağa gittik. Ben hemen uyumadım. Aklım Umay'da kalmıştı.
Acaba ne yapmıştı? Sigara içmek için balkona çıktım. Havalar giderek soğuk oluyordu. Keşke yanında olabilseydim. Onu ne kadar sevdiğimi görmüşmüydü?
Sigarayı içerek içeri girdim. O an kendime bir söz verdim. Ne olursa olsun Umay bana aşık olacaktı.
Onu aynı hayalimdeki gibi karım yapacaktım.
Umay'ı iyileştirin ben olacaktım.
"Sana söz veriyorum, Umay. Ne kadar yara aldıysan hepsini kapacağım. En çok sen yaşayacaksın."
Umay'dan...
"Umay,hadi uyan. Kahvaltı hazır." Yatakdan zorla kalkarak, uykusuzluktan şişmiş gözlerime baktım.
Gece boyunca kabus görürdüğüm için doğru düzgün uyamamıştım.
Üstümü değiştirip dışarı çıktım. Merve kahvaltıyı hazırlamıştı. Ama benim en nefret ettiğim öğün kahvaltıy dı. Neden sürekli olarak yemek yiyorduk?
Sandalyeyi çekip,masaya oturdum.
"Yine uymadın mı?"
"Uymadım değil Merve, uyanıyorum." Merve gözlerimin içine baktı.
"Umay, inat etme sana da doktorum dan randevu alayım." Kendisi de benim gibi babasından yara almıştı. Merve'nin en azından annesi vardı. Ben de o da yoktu. Bir tek bundan yirmi dört sene önce şehit olmuş abim vardı. Bide askeri liseye başlamadan önce toprağın altına koyduğum babaannem.
"İstemiyorum, Merve. Ben böyle iyiyim."
"Bok iyisin,Umay. Her geçen gün daha kötü oluyorsun." Sinirlenmeye başlıyordum.
"Merve, senden rica ediyorum bu konuyu kapat. Ben şehit olunca zaten iyi olacağım. Bu dünyada iyi olmuşum,bi sikime yaramıyor." Abime kavuştuğum zaman ben zaten gerçekten yaşayacaktım.
"Böyle devam et,Umay. Eline bir şey geçeçek zannediyorsun. Ama olmayacak. Sen yaşıyacaksın." Güldüm ama sinirden.
"Öyle mi, Merve? Gerçekten yaşacak mıyım? Çok beklersin. Eğer şehit olduğum zaman arkamdan ağar ya da gelmeye çalışırsan işte seni o zaman affetmem." Arkama bakmadan evden çıktım.
Karargaha gelir gelmez üstümü değiştirmeye gittim. Kimse ile uğraşacak ne vaktim vardı,nede sabrım. Buraya kadar dı. Kararımı vermiştim. Ya bu operasyon da şehit olacaktım, ya da tamemen yaşamayı öğrenecektim. Nasıl olacaktı bende bilmiyordum.
