5. bölüm · Vatan İçin
4.Bölüm: Geçmişin Gölgesi
Asker olmak, bu dünyada sadece bir meslek değil, bir varoluş biçimiydi. Şerefim üzerine yemin ederken, o soğuk metalin ve bayrağın ağırlığını ruhumda hissetmiştim. Herkesin ailesi sevinç gözyaşlarıyla birbirine sarılırken, benim yanımda sadece Merve vardı. O kalabalığın içinde, köksüz bir ağaç gibi ama dimdik duruyordum.
Abim... Onunla gurur duymaktan bir an bile vazgeçmemiştim. O toprağın altına girmiş olsa da, kokusu hala pusatımdaydı. Şehit olmak benim en büyük hayalimdi; bu hayata sığmayan ruhumun tek kurtuluş biletiydi. Belki de bu sefer başarmıştım.
Gözlerimi açtığımda, o meşhur "beyaz tavan" ile karşılaştım. Hastane kokusu genzimi yaktı. Yine olmamıştı. Kader, beni bir kez daha bu dünyanın karmaşasına geri itmişti. Susuzluktan kavrulan boğazımı rahatlatmak için komodinin üzerindeki bardağa uzandım, ama koluma saplanan keskin ağrı nefesimi kesti.
"Yorma kendini Umay."
Bu ses... Hafızamın derinliklerinden gelen ama burada olmaması gereken o sert ve güven veren tını. Başımı çevirdiğimde, yeşil gözleri yorgunluktan kanlanmış Yiğit'i gördüm.
"Senin burada ne işin var?" diye fısıldadım. Sesim, çatlamış bir toprak gibi pürüzlüydü. "Merve nerede?"
Yiğit’in kaşları çatıldı, bakışlarında anlam veremediğim bir gölge belirdi. "Merve kim?" Ya sabır! O sırada kapı çaldı.
"Umay! Bu sefer seni bir kaşık suda bozacağım." Merve gelmişti. Yüzümü buruşturdum.
"Merve çok konuşma. Bana su ver." Merve alacağı sıra Yiğit'te atladı. Elleri birbirine değdi.
"Pardon. Siz buyurun lütfen..." Merve tanımazlıktan geldi. Yiğit ona elini uzattı.
"Kıdemli Üsteğmen Yiğit Kurt. Siz?" Merve, Yiğit'in elini sıktı.
"Kadın-doğum uzmanı Merve Aksoy. Aynı zamanda Umay'ın en yakın arkadaşıyım. Hatta arkadaştan bile öte."
"Tanıştığıma memnun oldum Merve Hanım."
"Hanım demeyin. Hoşlanmam."
Kesinlikle öyledir Merve.
"Siz verin lütfen. Benim işim var." Bana döndü. "Seninle daha sonra görüşürüz." Ardından odadan çıktı. Gerçekten sabrımı sınıyor du.
Yiğit suyu alarak yatakta yanıma oturdu. Elindeki suyu aldım. Kana kana suyu içtim.
"Neden yanımda kaldın? Yani ne zamandır buradasın?"
"Geldiğimizden beri."
"Ben," dedim şaşkın bir sesle. "Kaç gündür buradayım?"
"Daha bir gün oldu. Ne o? Çok mu merak ettin beni?" dedi sakince.
İki dakikadır sinir etmiyordu. Gıcık şey.
"Ne merak edeceğim ben seni? Senden banane. Hem uyandığıma göre gidebilirsin. Kendi başımın çaresine bakarım."
"Gitmem Umay. Bir kere gittim ama bir daha gitmem."
Allah'ım sen bana sabır ver yarabbim.
"Gerek yok. Şuana kadar kendi başıma çaremin başına baktım. Hem Merve var. O beni yalnız bırakmaz. Eve git."
Tabii Merve Aksoy tarafından yine vurulmaşam.
"Umay zorlama. Gitmeyeceğim." Tartıştığımız sırada odanın kapısı tıklanarak içeri birisi girdi.
Anladığım kadar doktor gelmişti.
"Nasılsın Umay?"
"İyiyim. Kolum ne zamana kadar alçı da kalacak?"
"En fazla iki hafta. Kurşun sinirle zarar vermiş. Biraz ağrı olabilir. Ağrın var mı? Bide gelene kadar fazlasıyla kan kaybetmişsin."
"Yok. Ne zaman çıkabilirim?" Bir an önce şu saçmalıktan kurtulmak istiyordum.
"Bu akşam burada kal. Yarın sabahki durumuna göre bakarız. Bide yalnız kalmamaya özen göster. Kolun biraz seni zorlayacak. O yüzden yalnız kalma." Ben konuşmadan Yiğit atladı.
"Aynısını bende dedim doktor hanım. Ama beni dinleyen yok."
"Bu sorunu aranızda çözün. Ama Umay Hanım'ı yormadan." Yiğit gülümsedi.
"O iş bende. Teşekkür ederiz."
"Ben görevimi yaptım. Umay Hanım biraz daha dikkatli olsun sorun kalmaz. Geçmiş olsun." Ardından odadan çıktı. Bir an önce eve gitmek istiyordum.
Tekrar kapı açılınca oraya baktım. Aybike ve Merve gelmişti.
"Bu burada bitmedi." Arkasından ağzını taklit ettim. Aybike yanıma oturdu.
"Alacağın olsun Umay. Yine yaptın yapacağını."
"Söylenip durmayın benim yanımda. Zaten sinirlerimi yeterince bozdu."
"O yataktan kalktığın an görürsün sen."
"Merve," dedim isyan eder gibi. "Yoruldum. Anlayın artık beni. İkinizin de kötü bile olsa gideceği bir yer var bu dünyada. Ama benim yok. Hiç olmadı. Olmayacak. Tek seçeneğim var o da şehit olmak." Ondan sonra abime kavuşacaktım.
Yirmi dört senedir hasretini çektiğim abimime.
"Yaşamayı hiç denemedin bile. Bir kere denesen sende göreceksin olacakları. Ama denebiliyorsun bile."
"Merve iki kişiydiniz üç oldunuz. Daha var mı artıran?"
"Bizi de ekleyin o listeye komutanım." Ses gelince arkama döndüm. Mert ve Eren gelmişti.
"Sizin burada ne işiniz var?"
"Sizin için geldik komutanım." Emre bizi sessizce izliyordu.
"Umay komutan'ım korktunuz bizi."
"Korkacak bir şey yok Emre. Ben her zaman buradayım." Kader bir türlü benden yana olmuyordu.
"Komutanım bizim için deneyin.Yiğit komutan'ım size çok güzel bakıyor. Ama sunu da unutmayın biraz zamana ihtiyacınız var." Ardından Merve'ye döndü. "Umay komutan'ıma biraz zaman verin Merve Hanım. Eminim kendisi için en iyi olanı karar verecek."
Merve kabul etmek zorunda kaldı.
"Şimdilik böyle olsun. Hadi sen dinlen daha sonra tekrar konuşuruz. Herkes dışarı." Merve ile herkes dışarı çıktı. Tam yalnız kaldım diye sevinecekken odaya Yiğit girdi.
"Sen niye gitmedin?" Karşımda olan koltuğa oturdu.
"Doktorun dediğine göre yalnız kalmaman gerekiyor. Onun için."
"Benden uzak dur Yiğit."
"Neden Umay?" Ben lanetliyim diyemedim. Hiçbir şey söylemeden uyudum.
Yiğit'ten...
Yatakta uyuyan kadına baktım. Uyurken bile acı çekiyordu. Daha fazla dayanamarak yatakta yavaşça yanına yattım. Saçlarını sevmeye başladım. Küçükken de en sevdiğim şey buydu.
Umay beni hatırlamamıştı. Zaten bunu beklemiyordum. Ama ben onu açık kahve gözlerinden, saçlarından ve o güzel sesinden tanımıştım. Zaten hiç unutmamıştım. Onu unutmak mümkün olmamıştı.
Umay benim hayatımda gördüğüm ve tanıdığım en güçlü ve en özel kadındı. Ben bütün hayallerimi onunla birlikte kurmuştum.
Telefonum çaldı. Arayan annem di.
"Efendim anne?" dedim sessizce. Umay'ın uyanmasını istemiyordum.
"Ne yapıyorsun oğlum?"
"İşteyim anne," dedim sakince. Şuan onlara hiçbir şey söylemem gerekiyor du. Ne olacağını bende bilmiyordum.
"Bu saat mi?"
"Evet anne. Askeriz biz. Belli bir saati ya da günü yok, sen biliyorsun." Başta hiç asker olamamı istemememişti. Bu vatana bir kardeş bir de eş gönmüştü. Onu anlayabiliyordum. Beni de kaybedecek diye korkuyordu.
Dayım ben doğmadan önce şehit olmuş. Babam ise ben sekiz yaşındayken. Ablam ise on iki yaşındaydı. Geride iki evlat bir de eş bırakmıştı. Babam gittikten sonra asla bir daha eskisi gibi olamadık. Hep bir yanımız buruktu.
"Abi ne olur gitme," Umay rüyasında sayıklıyor du. Büyük ihtimalle kabus görüyordu.
"Anne ben kapatıyorum. Yine ararım."
"Tamam oğlum. Dikkat et kendine."
"Sizde anne," diyerek telefonu kapattım.
"Umay hadi güzelim geçti. Kendine gel." Halen ağlıyordu. Gözyaşlarını sildim. Saçlarından öptüm.
"Geçti Umay. Ben buradayım. Sana zarar veremez." Saçlarını sevdim. "Sakin ol güzelim." Beş dakika sonra sakinleşmiş ti. Umay sakinleşince dışarı çıktım. Sigaramı yakarak içmeye başladım.
Umay'a zarar gelen her şeyden uzak tutmak istiyordum.
"Efendim komutanım?"
"Durum nedir Aybike?"
"Pusuyu kuran kişileri bulduk komutanım. Sizin emrinizi bekliyoruz." Umay'ı burada tek başına bırakmazdım. Bu çok tehlikeli olurdu.
"Ben seni arayacağım. Karargahtan sakin ayrılmayın."
"Emredersiniz komutanım." Ardından telefonu kapatarak asıl aramam kişiyi aradım. Telefon sonuna kadar çaldı ama açmadı.
"Off Taha!" Bir daha aradım. Bu sefer son çalışta açtı.
"Ne yapıyorsun?"
"Gecenin bu saatinde ne yapılıyorsa onu. Bence sende yap."
"Taha," dedim sakince. "Ben senden bir şey istiyorum."
"Gecenin bu saatinde ne var? Eğer birisi vurulmadıysa vurulan sen olacaksın."
"Taha hiç söylenme. Şimdi o yataktan kalkarak karargaha gidiyorsun."
"Benim bu saatte karargahta ne bok işim var?" Bunu ona alıştıra alıştıra söylemem gerekiyor du.
"Çünkü timi alıp operasyona gideceksin." Bunu anladığı an bağırmaya başladı.
Bu konuda ona olan güvenim sonsuz du. Çünkü bazen benden bile daha iyi oluyordu.
"Sen iyice saçmalamaya başladın," diye çıkıştı.
"Hayır Taha. Gayet ciddiyim. On dakika içinde karargahta ol."
"Kabul etmiyorum. Hadi görüşürüz."
"Taha," diye bağırdım. "Kabul etmemen diye bir seçenek sana sunmadım. Umay'ı burada yalnız bırakamam." Elimdeki fırsatı değerlendirmem gerekiyor du.
"Aybike gelsin yanına. Ya da geçen yanına bir arkadaşı geldi ya ona söyle. Ama bana bunu yaptırma." Onları boş yere tehlikeye atamazdım.
"Olmaz. Benim burada daha önemli işlerim var."
"Senin önemli işinin içine sıçayım. Sen neredesin şerefsiz herif?" Cevap vermeden telefonu kapattım.
"Efendim komutanım?"
"Yanınıza Taha komutan'ınız gelecek. Onunla birlikte gidin."
"Emredersiniz komutanım." Telefonu kapatıp odaya Umay'ın yanına gittim. Uyanmıştı.
"Umay noldu?" İyi gözükmüyor du.
"Kabus gördüm. Önemli bir şey yok." Umay'ı iyiyleştiren ben olacaktım. Ve her şeyden onu ben koruyacaktım. Umay Türk benim her şeyim di. Her şeyim olarak kalacaktı.
Umay'dan...
Uyandığım da ortalık karanlıktı. Halen geceydi. Yiğit yoktu. Merve neredeydi acaba? Aniden kapı çaldı. Yiğit gelmişti.
"Umay noldu?"
"Kabus gördüm. Önemli bir şey yok." Ağrım vardı. Kolum zorluyor du.
"Ağrın mı var?" Yüzümden anlamıştı.
"Çok az. Ama gerek yok."
"Emin misin?"
"Eminim. Beni bu kadar düşünme. Kendini düşün." Çünkü ben sevdiğim herkese zarar veriyordum. Gözlerim kara takıldı. Çok güzel yağıyor du.
"Neden Umay? Nedeni söyle seni serbest çıkaracağım." Konuşmadım. Konuşmayı sevmezdim. Çünkü o adam sesimden beni bulurdu. Beni bulmasını istemiyordum.
Bütün kelimeleri yuttum. Ne ben konuştum ne de o. Bir süre sonra telefonu çaldığı için dışarı çıktı.
Odada yalnız kaldım. Kapı tekrar açıldı. Gelen kişiye baktım. Merve gelmişti. Yatakta yanıma oturdu.
"Neden yaptın diye sormayacağım. Artık ezberledim." Sessizliğime devam ettim. "Sadece başka bir soru sormak istiyorum." Yüzüne baktım.
"Eğer o adam lanetli olduğunu söylemeseydi Yiğit ile birlikte olur muydun?"
"Bilmiyorum." Tek bildiğim çok yorgun olduğum du. İnsan bazen çok yoruluyor du. Merve elimi tutu.
"O adam sana yalan söylüyor. Kendinden nefret etmeni istediği için söylüyor." Zaten kendimden nefret ediyordum. "O düşünceyi hemen kafandan at. Öyle bir şey yok. Hem şuan ben senin sayende yaşıyorum."
"Ama benim yüzümden hayallerin gitti. Ben hayatına-" derken sinirle cümlemi kesti.
"Eğer o cümleyi tamamla Umay. Bu sefer seni tam kalbinden vurmayan kişinin adı Merve olmasın." Merve sinirle arkasına bakmadan çekip gitti.
"Noluyor?"
Bu adam neden olup olmak yerlerden çıkıyor? Bu benim sınavım mı?
"Sanane!" diye bağırdım.
"Tamam, demedim bir şey."
"Aybike'yi ara. Gelmesi gerekiyor. Kıyafet getirsin bana." Yüzüne bakmıyordum.
"Söylüyorum." On beş dakika sonra yanıma gelmişti. O gelince Yiğit dışarı çıktı.
"Umay noluyor?" dedi şaşkın bir sesle.
"Bir şey olduğu yok Aybike," dedim musursamaz bir sesle.
"Kesinlikle öyledir Umay."
"Bana laf söyleyeceğine önce kendine bak."
Aramızda bu konudaki en şanslı kişiydi. Çünkü kendisi yaklaşık bir yıldır seviliyor du. Hem de gözlerimin önünde. Belki farkında değildi. Belki de biliyordu. Görmezden geliyordu. Bilmiyordum.
Bu şanslı kişi ile Alparslan dı. Nasıl olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Bunu bir tesadüf eseri öğrenmiştim. Her operasyona çıktığımız da onu koruyordu. Yaralandığı zaman her zaman yanında olması gerçekten sevdiğini gösteriyordu. Bunlar hariç bile Aybike'nin yanında olmaya çalışıyordu.
Ona bunu sorduğumda daha yeni olduğunu söylemişti. Ama o zaman bile gözlerinin içinde nasıl parladığını ve sevgi olduğunu görmüştüm. O duygular asla sönmemişti. Tam tersine günden güne daha fazla artıyordu. Ama Aybike onu görmezden geliyordu.
Onu anlayabiliyordum. Çünkü bizim geçmişimiz berbattı. Aybike aynı benim gibi kız çocuğu olduğu için babasından psikolojik olsada (Bu insana verebilecek en büyük cezalardan biri) şiddet görmüştü. Onu en azından annesi korumuştu. Ve kardeşi. Ama o bende dahi yoktu.
Küçükken sevgi bilmeyen bir kişi için zaman gerekiyor du.
"Ne bakıyorsun öyle?" dedi ardından yanıma oturdu.
"Hiç, öylesine," dedim sakince. Gözlerimi kapatıp başımı arkama koydum.
"Umay?" Gözlerimi açıp ona baktım.
"Hı?"
"Benim sana bir şey söylemem gerekiyor."
"Seni dinliyorum Aybike." Sıkıntıyla nefes verdi.
"Sabah sen burdayken karargaha baban geldi." Ne? Bunca yıl sonra derdi ne? Benden ne istiyordu? "Seni sordu. Olmadığını söyleyince nerede olduğunu sordu?" Ne yapmaya çalışıyordu? Ondan nefret ettiğimi biliyordu.
"Ona nerede olduğumu söyledin mi?"
"Hayır. Evin adresini istediği zaman ağzının payını allınca gitti."
"Teşekkür ederim."
"Sen Yiğit Üsteğmen ile niye kavga ettin?"
"Gereksiz bir konu. Kafana takma. Merve'yi gördün mü?"
"Hayır. Onunla da mı kavga ettin?"
"Pek kavga sayılmaz. Küçük bir atışma oldu."
"Arada yaşanır. Canını sıkma. Ben gideyim."
"Gitme," dedim anında. "Sen kal benim yanımda."
"Yiğit var yanında."
"Aybike," dedim dişlerimi sıkarak. "Zaten ondan kurtulmak için dedim." Şak diye kapı açıldı. Yiğit gelmişti.
"Aybike işin bittiyse seni karagaha alabiliriz. Hal edilmesi gereken işler var."
"Emredersiniz komutanım." Ben ise yine uymaya devam ettim. Kabus göreceğimi bildiğim halde.
🇹🇷
İnsan vatan olunca var oluyordu. Vatan olmadan bir ülkenin anlamı kalmıyordu. Biz bir vatan da yaşıyorduk. Bayrağımız da şehitlerin kanı vardı. Kaç anne ve babanın evladı vardı. Sayısız kahramanlar vardı. Vatan için ölmek haktır derler. Çok da doğru. Yoksa şehit olmanın bir anlamı kalmıyordu.
Hareket Timi iste bu yüzden vardı. Soysuzların soyunu kurtmak için.
Taha timi almış ve Yiğit'in emri ile operasyona çıkmıştı. Kutsal görev Taha'ya kalmıştı. Sayısız görev ve operasyonlarda yan yana olmuşlardı. Asla birbirini bırakmımışlardı. Onlar sadece arkadaş değildi. Onlar kardeşti. Hiçbir zaman silah arkadaşı olmamış ondan bile öteye gitmişlerdi. Ama şuan Yiğit'in Taha'ya yaptığı şey gerçekten Taha'nın sabrını taşırmıştı.
"Kadermin içine sıçayım. Beyefendimiz bir tanecik sevdiği kadın ile vakit geçirsin biz burada it peşinde koşalım." Sigarasını yakarak içmeye başladı.
"Taha komutan'ım?"
"Ne var lan?"
"Özel değilse bir şey sormak istiyorum." Taha içinden sabır çekti.
"Sor."
"Yiğit komutan'ım nerede? Ve Umay komutan'ıma neden öyle bakıyor?"
"Bilmiyorum. Yiğit komutan'ızın işi varmış. Onu bırakamazmış," diye kendi kendine söylendi.
"Ne işi komutanım?" Galiba eceline susuyordu.
"Sanane lan!"
"Emredersiniz komutanım." Emre herkesi şaşıracak bir soru sordu.
"Yiğit komutan'ım Umay komutan'ıma aşık değil mi? Anladığım kadarıyla öyle. Siz yakın arkadaşınız, biliyorsunuzdur." Taha bu karşısında afalladı. Zeki çocuktu.
"Bu kadar erken fark edeceğini düşünmedim." Taha'nın bu cevabı herkesi şaşırtmaya yetti.
"Kaç yıldır komutanım? Eğer Umay komutan'ım böyle bir şey olduğunu bilseydi bu zamana kadar değişirdi. Bunu anlardık." Umay ve Yiğit'in aşkı daha küçüklükten başlayan bir aşktı. Bunu Yiğit dışında kimse doğru bir şekilde bilmiyordu.
"Yirmi dört," dedi Taha. O bile bunu öğrenince kendisini arkadaşı konusunda sorgulamıştı.
"Komutanım haraketlik var."
"Herkes kendi yerlerine. Hata istemiyorum." Yoksa faturası Taha'ya kalacaktı.
"Emredersiniz komutanım," dediler aynı anda.
"Adamı görebilen var mı?"
"Ben komutanım," dedi Aylice.
"Gel benimle." Taha ve Aylice adamı olmak için arka tarafa dolaştılar. Yiğit'in istediği gibi adamı aldılar. Zor kısımlarından birisi bitmişti.
"Herkes iyi mi?"
"İyiyiz komutanım."
"Alparslan sıra sende." Alparslan verilen emir ile bombayı attı. Birkaç saniye içinde her yer toz dumana karıştı. Birkaç dakika boyunca sessizlik hakim oldu.
"Madem böyle bir şeyin vardı. Neden bizi uğraştırdın?"
"Eren kes sesini!" herkes aynı anda dediler.
"Aman be! Size de öneri sunulmuyor. Bu tim de kıymetim bilinmiyor. Başka time gideceğim. Başka time gittiğim zaman 'Eren ne olur geri dön' dediğiniz zaman ise ben gelmeyeceğim." Bu konuşma kimsenin umurunda olmadı. Mert dışında.
"Kesinlikle öyledir Eren," dedi alaya alarak.
"Toparlanın geri dönüyoruz." Taha'nın arması ve hesap sorması gereken başka birisi vardı.
"Geliyor musunuz?"
"Evet. İnşallah geçerli bir sebebin vardır. Yoksa kötü olacak." Yiğit güldü.
"Gelince anlatırım."
"Daha beterini sana yapacağım."
"Önce bul da sonra yaparsın."
"Yiğit kapat şu telefonu." Yiğit kahkaha attı.
"Sana kız mı yok be? Ben kardeşime en güzelini bulurum. Ama öncesinde şu meseleyi hal edelim."
"Biraz daha dalga geçersen Aslı ablayı arayıp her şeyi olduğu gibi anlatırım."
"Tamam, sustum. Ne zamana kadar gelirsiniz?"
"Bir saate oradayız. Sana zahmet olacak ama karagaha gelmen gerekiyor."
"Yarım saat kaldığında mesaj at. Ben gelirim."
"Zahmet olacak paşam." Yiğit hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı. Plandığı gibi bir saat sonra Türkiye sınırlarına girmişler di. Üstünden çok geçmeden karargaha gelmişlerdi.
"N'oldu? Neymiş acil ol iş?" Yiğit sigarasını içmeye başladı.
"Galiba Umay'ın babası burada. Bir yandan da bu mesele. İkisini aynı anda bakamıyorum. O yüzden senden rica ettim."
"Hatırlıyor musun?"
"Çok az. Zaten kimse o adamı sevmezdi. Sağlam bir tip değil."
"Abisi? O da mı öyleydi?"
"Hayır. Onur abi bu dünyada ki en güzel insandı. Umay'a çok güzel abi olmuştu. Şuan burada olsa belki çoktan evlenmiştik. Belki yine ayrı düşücektik ama Umay bu kadar yara almış olmayacaktı."
"Aklında ne var?"
"Önce burası. Ondan sonra babası. O yüzden bırakmak istemedim."
"Gel hal edelim. Şimdi kim var yanında?"
"Merve." Taha'nın kaşları çatıldı.
"Merve kim?"
"Umay'ın arkadaşı. Yakın arkadaşıymış. Şuan bunları bırakalım. Hal edilmesi gereken işler var."
Yiğit sorgu odasına giderken Taha ise onu izlemeye başladı. Kapı açılınca Taha şaşırdı. Eren Mert ve Emre aynı anda odaya girmişti.
"Komutanım gelebilir miyiz?"
"Gelin de burada olduğumuzu kim söyledi?" Hepsi içeri girdi.
"Duyduğumuza göre Yiğit komutan'ımın sorguları meşurmuş." Taha yarım bir şekilde güldü.
"Doğru. İzleyin bakalım sevecek misiniz?" Yiğit içeri girdiğinde herkes sessizlik hakim oldu.
"Anlat bakalım emri kim verdi?"
"Kimse."
"Kaldı iki hakkın. Bunları da iyi kullanmasan olacaklardan sorumlu değilim. Bir daha soruyorum. Emri kim verdi?"
"Kims-" diyecekken Yiğit adamın ensesinden tutuğu gibi masaya yapıştırdı.
"Şimdi cevap ver lan!" Adamı geri çekip yüzüne yumruk attı. Taha bunu sırıtarak izliyordu.
"Yiğit komutan'ım neymiş? Benim şuan öğrenmem çok kötü."
"Adam sana gelip böyle bir özelliğini olduğunu neden söylesin?"
"Beraber girerdik o yüzden dedim."
"Eren bugün yine çok konuştun. Bence biraz çeneni kapalı tut."
"Emre ben çok konuşmuyorum. Sen çok sessizin kardeşim." Emre cevap vermedi. Konuşmayı çok sevmezdi. Aynı Umay gibi. O yüzden Umay ve Emre çok iyi anlaşır dı. Sadece bu açıdan da değil.
Emre, Umay gibi Trabzon'luy du. Neredeyse birlike büyümüş gibiydiler.
"Tamam," diye bağırdı adam. "Yeter ki dur." Adamın yüzü kan içinde kalmıştı.
"Söyle!"
"Berdan. Emri veren o."
"Soy ismi?"
"Bilmiyorum. Yemin ederim ki bilmiyorum. Ama neden yaptığını biliyorum."
"Söyle. Uğraştırma adamı."
"Kız kardeşini öldürdü. Bunun intikamını almak istiyor. Zaten karısını öldüren komutanın peşini bırakmadı." Yiğit ve Taha bunun ardından durdu.
Çünkü karısını Yiğit öldürmüştü. Buda oluyor ki Umay her türlü tehlikede.
"Nerede? Berdan nerede?"
"Sınırı geçti. O zamandan beri haber yok."
"Şansımın içine sıçayım." Yiğit sinirle dışarı çıktı.
"Komutanım ne oldu?" Taha dışında kimse ne olduğunu anlayamamıştı.
"Olmadı ama olacak." Yiğit'in arkasından ise Taha çıktı. Yanlış bir şey yapacak diye korkuyordu.
"Yiğit! Lan beklesene beni."
"Taha ne bok yapacağım şimdi?"
"Önce sakin olacaksın. Umay'ı korumak istiyorsan önce sakin olacaksın."
"Ablam ve annem. Umay yanımda. Ya onlara bir şey yaparsa?"
"Olmayacak. Berdan'nın tek amacı sensin. Bide Umay. Aslı ablaya verdiğin sözü hatırla." Yiğit Taha'ya baktı.
"Her ne olursa olsun kendini ateşe atmayacaksın. Bunu sözünü verdin. Hem Umay ile ne olacağın belli değil."
"Tamam Taha. Kes. Gidiyorum ben. Burası sende." Yiğit bildiği aşk ile yine Umay'a gitti.
Umay'dan...
"Merve yeter artık," diye bağırdım. Sabahtan beri canımı okuyordu.
"Sadece iki dakika Umay. Lütfen." Gözlerimi devirdim.
"Ne yapacaksın sen Yiğit ile?"
"Hiç. Küçücük bir soru soracağım. Çok merak ediyorum."
"Ben önce öğrensem sana anlatsam." Merve sağlam olan koluma vurdu.
"Anlatmasın. Onu da geçtim öğrenmesin. Ben sana anlatırım."
"Çünkü kendisi umrumda değil. Zaten timi aldığım zaman gideceği için öğrenmek istemiyorum."
"Off be. Ne yaparsan yap." Odanın kapısı açıldı. Yine gelmişti.
"Kendim gidebilirim. Sana gerek yok."
"Aynı yere gidiyoruz."
"Merve'nin yanına gideceğim. Gerek yok."
"Bundan haberim yok." Merve'ye döndüm.
"Şuan aldım bu kararı. Hem kaç zamandır beni çağırıyorsun. Şuan gelmeye karar verdim."
"Olmaz. Ev müsait değil."
Allah'ım en acilinden bana sabır ver. Bunların arasında kafayı yemek üzereyim.
"İkinizde beni rahat bırakın. Gitmiyorum kimseye. Kendi evime gidiyorum." Odadan çıktım. Bu kol ile nasıl olacaktı bende bilmiyordum.
Omzunların üzerine ceket bırakıldı. Arkama dönüp ona baktım.
"Hava soğuk. Hem de fazlasıyla. Hasta olmanı istemem."
"Bana bunu neden yapıyorsun? Senden tek istediğim şey hayatımdan çıkman. Ya da hiç hayatı hakkında bilgi bilmediğin bir kadını sevmemen."
"Umay bunları evde konuşalım. Sana şuan bunu söylemek istiyorum."
"Sadece konuşacağız. İlerisi olmayacak."
"Tamam. Şuanlık için olur."
Halen şuanlık diyor. Ciddi anlamda sabır ve mantık.
Arabaya binerek eve gittik. Yol sessiz geçmişti. O neredeydi? Nerede yaşadığımı öğrenmiş miydi? Burada yaşadığımı kim söylemişti?
Evin önününe gelince arabadan inerek kendi evimin olduğu kata çıktım.
"Bende konuşalım. Daha iyi olur." Sinirle oraya gittim. Eve girdim. Salona girince koltuğa oturarak gelmesini bekledim.
"Çabuk ama. Sabaha kadar bekleyemem." O da karşıma oturdu.
"Haklısın. Hayatına birden bire bir kişi giriyor ve seni sevdiğini söylüyor. Bende senin yerinde olsam aynısını yapardım."
"Kısa kes. İşlerim var."
"Trabzon'da geçirdiğim bir saniye unatamıyorum. Özellikle seni." Kaşlarım çatıldı. Bu ne demek oluyordu?
"Ne demek istiyorsun?" dedim merakla.
"Babam Trabzon'da şehit oldu. 1997 yılında Trabzon'a geldik. Babamın görevi için. Yaklaşık üç yıl orada kaldık. Babam şehit olduğu için memlekete geri döndük." Gözlerimin içine baktı.
"Seni orada sevdim. Bir daha da unutamadım. Denedim ama olmadı. İnsan kendisinden çok kolay vazgeçiyor ama konu sevdiği kişi olunca olmuyor."
"Sana nasıl güveneyim? Var mı elinde kanıtın?"
"Hemen geliyorum." Tek dileğim o kişinin ben olmasıydı.
Elinde bir fotoğraf ile geldi. Bana verdi. Erkek çocuğu ve bir kız çocuğu vardı. O kız çocuğu bendim. Erkek çocuğun gözlerine baktım. Ardından ise Yiğit'in gözlerine. Aynıydı.
"Bunu hatırlamıyorum. Hatırlasam ben olurdum." Elimdeki fotoğrafı bıraktım.
"O fotoğrafı Onur abi çekti." Ne? Ne kadar saçma bir oyunun içine düşmüştüm? Ayağa kalktım. Peşimden o da kalktı.
"Gelme. Düşünmek istiyorum."
"Eve gitme. En azından burada kal. Aldığım kadarıyla baban peşinde."
"Hatırlıyor musun?"
"Çok az. Ama seni hiç unutmadım. Bir de Onur abiyi."
Kafayı yemek üzereyim. Lütfen bunların hepsi kabus olsun.
Bir karar vermek zorundaydım. Ya burada kalıp o adamdan kaçacaktım ya da onunla birlikte kalacaktım. Hangisi daha kötüydü bende bilmiyordum.
"Aynı odada yatmam. Salon da yatarım."
"Boş oda var orada yat." Beni boş odaya eletti.
"Bir şeye ihtiyacın olursa seslen. Gelirim anında."
"Tamam," dedim sadece. Odadan çıktı. Ne yapacağımı bilemedim. Hayat sanki bana bu sefer büyük bir oyun oynuyor du. Sanki bu oyun sonucunda ya kazanacaktım ya da tamamen ölecektim. Hangisi olacaktı bende bilmiyordum.
Beğenmeyi ve takip etmeyin unutmayın. Sizi seviyorum 🫶
Sudenuraydiin1. Instagram hesabım. 😘🫶
