6. bölüm · Vardır Bir Yolu

5.BÖLÜM: ACI RESİM

Diyar Ak

Hilal, başı önünde eğik bir şekilde gözyaşlarına boğulmuştu. Ne konuşabiliyor ne de Araz'ın yüzüne bakabiliyordu. Araz ise konuyu bildiği halde onun konuşmasını bekliyordu. Çünkü onu buraya çağıran Hilal'di ve konuyu bilmiyor da olabilirdi. Onun korkup paniklemesini istemiyordu; çünkü kıyamazdı Hilal'e, kalbine bir şey olacağından korkardı. Ama eğer tahmin ettiği şeyse, eğer olayı biliyorsa, onu sakinleştirmekten başka çaresi yoktu şimdilik.
“Konuşacak mısın artık, Hilal? Kes ağlamayı ve anlat,” diye olaya girmişti Araz.
Hilal, ne kadar istemese de başını yerden kaldırdı. Gözlerinin buğusundan karşısındaki dostunu göremiyordu. Araz, masanın üzerindeki peçeteye uzandı ve gözyaşlarını silmesi için Hilal'e uzattı. Aldığı peçeteyle gözyaşlarını silen Hilal, nereden başlayacağını bilmeyerek konuşmaya başladı.
“Asu,” diyebildi sadece ve tekrar hıçkırıklara boğuldu.
“Neredeyse iki gündür kayıp Asu ve sen bana bunu şimdi söylüyorsun, öyle mi?” diyen Araz'ın sesiyle kaskatı kesilmişti Hilal. Nereden bildiğini sorguladı içinden ve içinde tutamadı:
“Nereden biliyorsun?” diye sordu ve ardından devam etti sorularına: “Nerede Asu? Biliyor musun? İyi mi? Cevap ver!” “
Araz'ın da kalbinin ortasına bir taş oturmuştu. Nerede olduğunu biliyordu ama iyi mi bilmiyordu. Her saniye düşünüyordu: Canı yandı mı hiç? Çok ağladı mı? Aç mı, susuz mu? Çıkmıyordu aklından. Ne kadar soğukkanlı davransa da cayır cayır yanıyordu içi.
“Nerede olduğunu biliyorum ama iyi mi bilmiyorum, Hilal,” diyebildi sadece. Bilmiyordu çünkü haber alamamıştı henüz.
“Nasıl yani? Ne demek biliyorum yerini? Nerede peki?”
Artık zamanı gelmişti. Neredeyse on yıldır kimse onun nerede, ne yaptığını bilmiyordu. Sadece bir işinin olduğunu ve kalabileceği bir yerin olduğunu, güvende olduğunu söylemişti. Kimse onun hakkında bir şey bilmiyordu, en yakınları bile.
“Hilal, bak güzelim, bu anlatacaklarım sadece ikimizin arasında kalacak, tamam mı? Ben şu an karşımda bir polis değil, bir dost, bir kardeş istiyorum.”
Bir süre emin olmak için Hilal'in ağlamaktan kızarmış gözlerine odaklandı. Emin olduğunda yanındaki boş sandalyeye avucunu vurarak yanına gelmesini işaret etti. Zavallı kızın ağlamaktan gözleri öyle şişmişti ki önünü dahi zor görüyordu. Bu kadar üzüntü ve stres ona fazlaydı; kalbi kaldıramayabilirdi.
Araz'ın karşısındaki yerinden yavaşça kalktı ve masanın etrafından dikkatli adımlarla dönerek yanına oturdu. Bir süre baktılar birbirlerine ve sıkı sıkı sarıldı kardeşine. Araz özlemişti onu. Sık görüşemiyorlardı. Çünkü Araz öyle bir hayat yaşıyordu ki sevdiklerinden, özel hayatından mahrumdu.
Ayrıldıklarında avuçlarının arasına aldı Hilal'in yüzünü, sildi gözlerinin yaşını, sanki güçlü durmasını istermiş gibi. Elini masanın üzerindeki sigara paketine attı. Bir dal dudaklarının arasına yerleştirirken bir dal da Hilal'e uzatmıştı. Hilal de cebinden çıkardı babasının çakmağıyla. Önce onun sigarasını yakmıştı. İkisi de derin bir nefes çektiler ellerindeki zehirden ve ardından anlatmaya başladı Araz:
“Hatırlıyor musun, yıllar önce Diyarbakır’dayken İstanbul’a gelmeye karar vermiştim. Kızmıştınız bana; sen bir yandan, Asu bir yandan saatlerce ağlamıştınız beni ikna etmek için.”
Hilal, anladığını belli etmek için başını hafifçe salladı.
“Buraya ilk geldiğimde hiç olmamam gereken yerlerdeydim, olmamam gereken ortamlarda, yanlış insanlarlaydım.” Sigarasından son nefesini de alıp söndürdü. Bıraktığı nefes, aynı hayatı gibi buğulu bir dumandı. “Sonra biriyle tanıştım işlek bir gece kulübü önünde. Ona yardım ettim, hayatını kurtardım.”
“Kim o?”
“Ezel Kuzgun.”
Genç kızın yüzündeki şaşkınlık bariz bir şekilde okunuyordu. Dili tutulmuşçasına ne diyeceğini bilemedi.
“Evet, Ezel Kuzgun,” diye devam etti Araz.
Hilal’in ise anlayamadığı şey, Asu’nun bunlarla ne ilgisi olduğu. Araza ayrı bir kızıyordu tabii. Böylesine tehlikeli ve derin bir adamın yanında ne işi olduğunu sorguluyordu.
“Ve o günden sonra onunla çalışmaya başladım. Onun adamından çok dostu gibiydim ki hâlâ öyle.”
Hilal dayanamayarak araya girdi: “İnan, bunu nasıl başardığını bilmiyorum ama aklımda tek bir soru var, Araz. Asu’nun bunlarla ne gibi bir alakası olabilir, anlamıyorum.”
Derin bir nefes aldı ve ellerini tuttu Hilal’in. Ağzından o can acıtan kelimeler döküldü:
“Hilal, Asu Ezel’in düşmanının elinde ve neden kaçırdığını bilmiyoruz ama araştırıyoruz. Haber gelir bira--”
Hilal’in öfkeli sesiyle yarım kaldı cümlesi. Bir damla yaş döküldü gözünden deyip kalktı bir hışımla oturduğu yerden “Beni o adama götür Araz, hemen,” deyip hızla çay bahçesinin çıkışına doğru yürüdü.

🐦⬛

Sabah güneşi, Afrika savanasını yavaşça ısıtmaya başlıyordu.
Ufuk çizgisine yayılan solgun turuncu ışık, uyanan doğaya hayat veriyordu.
Ve işte su kenarına yaklaşan narin bir ceylan. Geceden kalan çiy damlaları, hâlâ otların ucunda titreyerek parıldıyordu. Ceylan, kulaklarını dikmiş, dikkatle etrafı süzüyordu. Kalbi çılgınca atıyor ama görünürde hiçbir tehdit yoktu. Yine de içgüdüleri onu uyarıyordu… çünkü gözden kaçırdığı bir şey vardı.
Uzaktaki otların arasında, neredeyse görünmez hâlde yatan bir aslan.
Kasları yay gibi gerilmiş, gözleri hedefe kilitlenmişti. Soluk alışları sessizdi, varlığı bile doğadan gizlenmişti. Sabırla ve mutlak bir kararlılıkla bekliyordu. Zaman onun yanındaydı.
Ve işte o an.
Aslan yıldırım gibi fırladı. Otlar dağıldı, toprak savruldu, ceylanın gözleri korkuyla büyüdü. Kaçtı ama kader nefes alacak kadar bile zaman tanımıyordu.
Doğa, her sabah aynı öyküyü yeniden yazıyordu: Hayatta kalma senaryosu. Sessiz bir savaş.
Ezel, derinleşen nefesiyle irkildi. Belgeselin ritmine kendini kaptırmışken çalan telefonla sarsıldı.
Arayan Araz’dı. Hiç beklemeden açtı.
“Alo Ezel, Hilal’e engel olamadım. Seninle görüşmek istiyor. Ne yaptıysam dinlemedi.”
Ezel’in göz kapakları ağırlaştı. Beklediği şeydi bu. Eğer Araz, Faruk’un onun düşmanı olduğunu söylediyse Hilal şimdi Ezel’i suçlayacaktı.
Ama bu karşılaşmaya hazırdı. Hazırlıklı olmak zorundaydı. Bu savaşta açık vermek zayıflıktı.
“Sıkıntı yok, konuşabiliriz. Hem, belki onu kurtarmamıza yardımcı olacak bir şeyler biliyordur. Malikaneye geçin, ben de birazdan çıkıyorum.”
Sesi sakindi ama içinde bir kasırga kopuyordu. Hilal’le ters düşmek istemiyordu. Çünkü o, dengesizdi. Tek bir kırılma, tüm planları yerle bir edebilirdi.
“Peki… bir haber var mı Ezel?”
“Hayır, henüz yok. Adamlar araştırıyor. En ufak bir şeyde ararlar.”
Yalan.
Gerçekler beklemeye alınmıştı. Çünkü zamanlama her şeydi. Her bilgi, doğru anda konuşmalıydı.
Telefonu kapattı. Gözleri tekrar televizyona döndü. Ceylan, kaçmayı başarmıştı.
Ama bu, başka bir avcının hedefi olmayacağı anlamına gelmiyordu.
Kurtulmak bazen sadece kısa bir ara vermekti.
Ezel, ceylanın yaşamasını dileyerek ekranı kapattı. İçindeki sıkıntıyla ceketini aldı ve ofisten çıktı.
Asansöre doğru ilerlerken, tanıdık bir ses duydu.
Demir.
Serseri gülümsemesiyle yaklaşıyordu. Onu gören Ezel, içten içe “şimdi sırası mıydı?” diye geçirse de belli etmedi.
“Bazen beni gördüğünde kalbin filan tekliyor değil mi? Cazibeme dayanamıyorsun be kuzgun.”
Peşine takıldı. Ezel, ona sadece kısa ve soğuk bir bakış attı.
“Seni gördüğüm an lügatıma yeni küfürler ekleniyor Demir. İnan bana konunun cazibenle hiçbir alakası yok.”
“Bence bana aşıksın Ezel. İtiraf et artık kardeşim.”
“Bence sen ağır Gerizekâlısın Demir. Kabul et kardeşim.”
Asansörde yankılanan sözlerinin ardından beraberce binadan çıktılar.
Esmer, her zamanki gibi dakikti. Aracın kapısını açmış, onları bekliyordu.
Ezel hızlı adımlarla araca yöneldi. Demir hâlâ peşindeydi.
“Nereye lan böyle alelacele? Bir problem mi var?”
Demir, Ezel’in normaldeki hızına alışkındı. Ama bu sefer, onun üzerinde başka bir şey sezmişti. Gerginlik ya da daha derin bir şey.
“Anladığım kadarıyla sen de benimle geliyorsun Demir. Bin arabaya. Gidince görürsün.”
Ezel, arka koltuğa yerleşti. Demir de yerleştiği anda Esmer kontağı çevirdi.
“Azıcık anlatsan? Çünkü sana güvenmiyorum, her an bir otel odasında ırzıma geçebilirsin.”
Kendi tarzıydı bu. İletişim biçimi buydu. Ezel bile artık alışmıştı.
Yine de cevabı sertti:
“Kapa çeneni Demir. İş ciddi. Büyük bir sorun var. Şu an bir misafirim var. Ve beni bekliyor. Ya ciddiyet modunu açarsın ya da motorunu ateşe veririm.”
Sözleri sertti ama gözlerinde başka bir şey daha vardı. Yorgunluk.
Demir, nihayet ciddileşti. Motoru kırmızı çizgisiydi.
“Kim bu misafir? Tanıyor muyuz?”
“Ben de ilk kez tanışacağım. Ama senin daha önce gördüğüne eminim.”
Camdan dışarı bakarak konuşuyordu. Gözleri uzak bir noktaya sabitlenmişti.
İçindeki hesaplar, birbirine dolanmıştı.
“Kimmiş o? Tanıma ihtimalim olan misafir?”
Beklenen cevabı verdi:
“Komiser Hilal Polat.”
Araçtaki sessizliği yalnızca Demir’in patlayan tepkisi bozdu:
“Siktir!”
Yol boyunca başka hiçbir kelime edilmedi. İki adam da sessizliğe gömülmüştü.
Ama Ezel’in zihni, o hiç susmuyordu.
Ama ezelin beyni ona yine meydan okuyordu. Arada kaldığı iki seçenek onu çıkmaza sürüklüyordu. Ne sonuca varabiliyordu ne de sonuçsuz bırakabiliyordu. Bir süreliğine zihnini sessize aldı. Çünkü gidişat ona ne gösterirdi bilmiyordu. Ona göre bir yol çizmeliydi yoksa bilmediği bir yolda kaybolması olasıydı. Zekice ve mantıklı hareket etmesi gerekiyordu. Bunun için elindeki tüm kartları değerine göre oynamalı ve bu kumardan zararsız ve kârla ayrılmalıydı.

⚖️

Saatlerdir tek yaptığım şey ağlamaktı. Nefes almak bile ciğerlerime eziyet gibi geliyordu. Hâlâ hiçbir şey bilmiyordum. Ne beni kaçırıp alıkoyan adamın adını ne de kim olduğunu. Bildiğim tek şey, şizofrenin önde gideni olduğu ve benden ona bir bebek vermemi istediğiydi. Kalbimin derinliklerinde yanan bir ateş vardı. Bu ateşi yakan da yıllarca görmediğim, gördüğümde de tanımadığım babamdı. Ölmeden önce sarf ettiği o acı dolu sözler, içimdeki yangını harlamıştı.
Kendime kızmamaya söz vermiştim çünkü hiçbir şey hissedemiyordum. Ne yaparsam yapayım, içimde ona karşı bir sevgi kırıntısı bile bulamıyordum. Canımı yakan şey de buydu zaten. Onu sevememek. Ölümüne üzülememek. Biliyordum, bu adamın amacı o bahsettikleri mallar değildi. Yoksa çoktan kafama sıkmıştı. Başka bir şey vardı. Bilmediğim, anlamlandıramadığım başka bir sebep. Kimse, ona ihanet etmiş bir adamın kızından çocuk istemezdi. "Ya bizi tanıyorsa Asu... Ya daha önce gördüyse?" Belki de. Bilmiyorum.
Başım hâlâ zonkluyordu. Ve hâlâ bir yudum bile su içmemiştim. Duyduklarımın ardından tek yaptığım geldiğim odaya dönmek ve saatlerce tavana boş gözlerle bakmak olmuştu. Yavaşça doğruldum yerimden. Başım yine şiddetle döndü ama aldırmadım. Komodinin üzerindeki sürahiye uzandım, ellerim titriyordu. Zor da olsa bardağı doldurmayı başardım. Titreyen elim ağzımı bulmakta zorlanıyordu. Su boğazımdan geçerken içimde bir şeylerin hâlâ yanmakta olduğunu fark ettim.
Tam bardağı bırakacakken kapının sesiyle irkildim. Ardından içeri adımladı. Duruşunda açıklanamaz bir dengesizlik vardı. Sanki suyuna gidersem melek, zıtlaşırsam bir şeytan gibi cehennemi bu dünyada yaşatacak gibiydi. Ellerini ceplerine yerleştirip karşımda dikildi.
"Biraz daha iyi misin?"
Dalga geçiyor gibiydi.
"İyi miyim?" dedim inanamaz bir ses tonuyla. "Sence iyi miyim, ha? Kaçırıldım, saatlerce bir depoda elim kolum bağlı kaldım. Gözümün önünde babam öldürüldü. Sonra gözlerimi lüks bir odada açtım ve beni kaçıran bir psikopat benden çocuk istediğini söylüyor. SENCE İYİ MİYİM, GERİZEKALI!"
Sabır falan kalmamıştı. Ölüme depar atıyordum. Ama aklımı yitiriyordum artık. Algılarım devre dışı gibiydi. Tek hissedebildiğim şey öfkeydi. Sinirim damarlarımdan akıyor, tenimi yakıyordu.
"Sakinleşmen gerek. Bu şekilde sağlıklı bir iletişim kuramayız Asu. Amacım senin ya da sevdiklerinin canını yakmak değil. Bunu ben değil, o yapar."
Sözleri karışıktı. Başka birinden bahsediyor gibiydi ama biliyordum ki bahsettiği kişi yine kendisiydi. Dissosiyatif kişilik bozukluğuna sahipti. Azrail’imin ellerindeydim ve kendime sürekli hatırlatmam gereken şey, Azrail’in de bir melek olduğuydu.
"Sen iyi değilsin. Kim olduğunu bilmiyorum ama ağır bir akıl hastası olduğundan eminim."
İşin ciddiyetinin farkındaydım. Bana neler yapabileceğinin de. Daha önce yaşadığım ağır psikolojik sorunlar bana bu tür insanları tanımayı öğretmişti.
"Bunu bilmen güzel, avukat. Zaten sakladığım bir şey değil."
Kendinden emin ve rahat konuşuyordu. En kötüsü de buydu. Ne olduğunu bilerek yapıyordu. Kötü düşünmemeye çalıştıkça kelimeler birer düğüm gibi boğazıma yerleşiyordu. Gözyaşlarım göz kapaklarımı yakarken son kez yönelttim cevap alamadığım soruyu.
"Benden ne istiyorsun? Artık cevap ver. Beni ne kadar tanıyorsun?"
Sesim yorgun, tükenmişti. Artık sormaya bile takatim kalmamıştı. Çünkü hiçbir cevap beni tatmin etmiyordu.
"Artık bir şeyleri açıklığa kavuşturmanın vakti geldi, avukat."
Elini ceketinin iç cebine uzattı ve bir kâğıt parçası çıkardı. Uzatmadan önce parmaklarını gezdirdi üzerinde. Bu bir fotoğraftı.
Uzattığında dumura uğradım. Gözlerim dondu. Fotoğrafta iki farklı yaşta ama aynı kişi vardı. Biri iki buçuk yaşında, babasının dizlerinde kocaman gülümseyen bir Asu. Diğeri, mezuniyetinde sevdikleriyle omuz omuza gülümseyen genç bir Asu.
"Seni bu fotoğrafı gördüğüm ilk andan beri tanıyorum, Asu."
Zaman akmayı unuttu sanki. Geçmiş, beni şimdiye itekliyordu. Takıntılıydı. Ve ben artık biliyordum, bu işin içinden çıkmak kolay olmayacaktı. Fotoğrafı elimden aldı, ceketinin cebine geri sıkıştırdı.
"Dolapta giymen için kıyafetler var. İstersen bir duş al. Bir saat sonra aşağıda, yemek salonunda ol. Sana merak ettiğin her şeyi anlatacağım."
Artık köşeye sıkışmıştım. Gerçekler, er ya da geç yakalayacaktı beni. Ondan kaçamazdım. Bir yol çizmeliydim. Gerçekleri öğrenerek bu yolu yürünebilir kılmalıydım.
Kafamı ağır ağır salladım. Odanın kapısını kapatıp kilitledim. Daha önce birçok zorlukla başa çıkmıştım ama bu, başka bir seviyedeydi. Bu evde, bu adamın ellerinde aldığım her nefes ecelime biraz daha yaklaştırıyordu beni.
Yavaş, sarsak adımlarla banyoya ilerledim. Fayans zemine bastığımda vücudum ürperdi. Aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm tek şey, bir enkazdı. Aklıma gelen şeyle hızla bileğimi kontrol ettim. Bileziğimi hala kolumda görünce derin bir nefes alamadan edemedim. Bu bana hediyeydi. Annemin en yakın arkadaşının hediyesi. Küçüklükten beri hiç kolumdan çıkarmıyordum. O çok güzel bir kadındı bende küçüklüğümden beri bu bileziği hep takarsam onun kadar güzel olabileceğimi düşünürdüm. Aynaya baktığımda göremediğim tek şeyse güzelliğimdi. Ne derin gamzelerim yerindeydi. Ne de gülen gözlerim.
Geceliğimin ip askılarını omuzlarımdan sıyırdım. Kumaş yere düştü. Duşa yöneldim. Suyu açtığımda tenime değen soğuk damlalarla birlikte ciğerlerime dolan derin bir nefesle sarsıldım.
Arınmak istediğim şey, kir değildi. Üzerimdeki acıydı. Uyuşukluktu.
Aşağı indiğimde her şey farklı olacaktı, bunu biliyordum. Ama tek isteğim ailemin zarar görmemesiydi. Her şeyi feda etmeye razıydım. Buna bedenim ve geleceğim de dâhildi.

🐦⬛

Bütün yolu düzensiz kalp atışları ve kesik nefeslerle geçirmişti Hilal. Üzüntü ve stres ona hiç iyi gelmemişti. Uzun bir süredir dindiğini düşündüğü hastalığı yeniden nüksetmişti. Korkuyordu, hem de çok. Bin bir zorlukla geldiği konumdan, hayalindeki meslekten men edilmekten korkuyordu. Biliyordu, eğer hastalığı biraz daha ilerlerse her şey bitecekti.
Yaptığı şey yanlıştı ama kontrollerde sıkıntı çıktıkça bunu değiştiriyordu. Sağlık durumu gitgide kötüleşiyordu. Önceki raporlarda ilerleme kötüye gidince saha görevlerinden alınmıştı. Oysa en başta trafik polisliğine atanmıştı. Sonra masa başına geçmek zorunda kalmıştı. Şimdi sırada ne olduğunu biliyordu. Bu yüzden raporlarla oynamıştı.
Salonda oturduğu evi bile doğru düzgün incelememişti. Kalbi de beyni de susmuyordu. Vücudu ona karşı bir ayaklanma başlatmış gibiydi. Sonunda ikisini de susturup etrafı inceledi. Siyah ve kırmızının koyu tonlarıyla dekore edilmiş salonun kasvetli bir havası vardı. Duvarlardaki el yapımı tablolar farklı bir dokunuş katmıştı. İlk bakışta bir vampirin evi gibi görünebilirdi ama renkler iyi bir uyum yakalamıştı.
Adım seslerine döndüğünde evin çalışanı salonun girişindeydi.
“Ne alırdınız efendim? Bir şeyler içmek ister misiniz?”
Hilal cevap vermedi. Düşünecek hâlde değildi. Araz yanıtladı.
“Sen bize su ver, Ece.”
Bir süre sonra Ece suları getirip masaya bıraktı. Araz, masadaki bardaklardan birini alıp Hilal’e uzattı. O da birkaç yudum aldıktan sonra bardağı yerine koydu.
“Biraz daha iyi misin?”
Hilal, ona döndü. Sabahtan beri salonun ortasında durmadan volta atan Araz’a baktı. Başı dönmüştü artık.
“Ben değil de, sen iyi değil gibisin. Otur artık. Durmadan birilerini arayıp duruyorsun ama elimizde hâlâ hiçbir şey yok. Ayrıca nerede kaldı bu adam? Sabaha kadar onu mu bekleyeceğiz?”
Cümlesi biter bitmez kapı açıldı. Ezel içeri girmişti. Yanında gelen adam, Hilal’in dikkatini çekmişti. Tanıyordu onu.
“Üzgünüm, bekletmek istemezdim. Malum İstanbul trafiği.”
Diyerek Hilal’e doğru adımladı Ezel. Elini uzattı. Hilal de elini uzattı ama gözünü hâlâ Demir’den ayırmıyordu.
“Anlaşılan arabayı süren Demir Bey değilmiş, Yoksa çoktan burada olurdunuz. Malum, kendisi pek trafik kurallarına uyan biri değil.”
Demir’e laf sokmuştu. Daha önce defalarca karşılaşmışlardı onunla. Trafik polisliği yaptığı dönemlerde bu adama pek çok kez ceza yazmıştı.
Ezel’e döndü.
“Hilal Polat. Polis memuruyum.”
Ezel hafifçe gülümsedi.
“Memnun oldum, Hilal Hanım. Ezel Kuzgun.”
Hilal’in dikkatini çeken şey Ezel’in yüzündeki yara olmuştu. Ürpertici bir izdi ama yüzüne farklı bir hava katmıştı. Onu daha önce televizyondan ve sosyal medyadan görmüştü ama bu kadar yakından ilk kez görüyordu. Koyu saçları, beyaz teni, açık kahve gözleri ve uzun boyu dikkat çekiciydi.
Ardından Demir’e döndü. Elini uzattı.
“Tekrardan merhaba, Demir Bey.”
Başka şeylerle ilgileniyormuş gibi yapan Demir, Hilal’in sesiyle ona dönmek zorunda kaldı.
“Tekrardan merhaba, komiserim.”
Hilal’in boyu, Demir’e göre oldukça kısaydı. Yukarıdan ona bakarken eğleniyor gibiydi. Karşısında küçük bir kız çocuğu gibi duruyordu. Sarı saçları ve mavi gözleriyle etkileyici görünüyordu ama önceki hâline göre oldukça zayıflamıştı.
Araz’ın sesiyle herkes ona döndü.
“Ezel, bir haber var mı? Sabahtan beri kimi aradıysam ‘bir şey yok’ deyip duruyorlar.”
Burada toplanma sebepleri Asu’ydu. Herkes yerine geçip oturdu. Ezel ayakta kaldı. Söyleyeceği şeyler vardı. Artık bazı şeyler açığa çıkmalıydı.
“Var.”
Dediğinde salondaki herkes ona odaklandı.
“Nasıl peki? Durumu iyi mi?” diye atıldı Hilal.
Araz, ifadesizce Ezel’i dinliyordu. Korkuyordu. Alacağı haber onu ürkütüyordu. Ezel’in gözlerine bakarken dudaklarından dökülecek kelimelere hazırlanıyordu.
“Şimdi beni iyi dinleyin. Asu iyi.”
Bu sözle birlikte hem Hilal hem Araz derin bir nefes aldı. Demir ise hâlâ durumu anlamaya çalışıyordu.
“Ama bu, psikolojik olarak da iyi olduğu anlamına gelmez. Şu an bir psikopatın elinde. Eğer Asu zeki bir kızsa onunla nasıl başa çıkacağını biliyordur.”
Ezel konuştukça Hilal’in içindeki tedirginlik artıyordu.
“Peki neden kaçırmış? Asu ona ne yapmış olabilir?”
Diye sordu Araz. Çünkü içinde taşıdığı korku, onun yüzünden orada olabileceği ihtimaliydi.
“Asu bir avukat. Sizin gibi pek çok insanın davasına baktı. Kaçırıldığı gün bile bir mafyanın avukatlığını yaptı. İşin içinde bu adamlardan biri olabilir.”
Hilal tedirgindi. Ama bu sözler Ezel’in aklında bir ışık yaktı.
“Şöyle ki, Araz bana gelip önce Faruk’un bir kızı alıkoyduğunu söylediğinde, o kızın Ünal’ın kızı olabileceğini söylemişti. Ama sonra gelip ‘Asu’ olduğunu söylediğinde, onun babası yüzünden kaçırılmış olabileceğini dile getirmedi.”
Bu sözlerden sonra hem Araz hem Hilal donup kaldı. İkisinin de aklında aynı soru dönüyordu.
“Evet, biliyorum. Sizin için imkânsız gibi duran bir durum ama gerçek bu. Yıllardır Faruk’a çalışan Ünal. Asu’nun babası Ünal.”
Ezel konuştukça, ikisinin de içinde büyüyen yangın daha da alevleniyordu. Hilal’in gözlerinde yaş birikmişti. Araz ise öfkesini kontrol edemiyordu.
“İçeride bir adamımız var uzun süredir. Ve şu an elimizdeki tek bilgi şu: Faruk, Ünal’ı Asu’nun gözleri önünde öldürdü. Ve hâlâ onu esir tutuyor.”
Bir süre sustu. Elleri ceplerindeydi, çenesini hafif yukarı kaldırdı.
“Başlangıçta Asu’yu kaçırmasının nedeni Ünal’ın malları bir başkasına satmış olmasıymış. Ama sonra Ünal’ı öldürdü. Ve Asu hâlâ onun elinde.”
Demir yerinden doğruldu. Ağzından sadece bir kelime döküldü:
“Siktir.”
Evet, tam anlamıyla koca bir "siktir" di. Araz yerinden fırladı, salondan çıkmak üzere hızla adımladı. Ama kolunu tutan Ezel onu durdurdu.
“Bırak Ezel! Ona zarar verecek, bırak gideyim alayım!”
“Hayır, olmaz. Biliyorsun Araz. Düşmanımızı tanıyorsun. Eğer bir ihtimal zarar vermeyecekse bile senin gidişin onu buna iter.”
Araz’ın gözleri dolmuştu. Seviyordu onu. Ve sevdiği kadının bir canavarın ellerinde olması içini parçalıyor, nefesini kesiyordu.
“Yapamam. Onu orada bırakamam. Ezel, onu orada bırakamayız!”
Hilal hızla yerinden kalktı. Ezel’e doğru yürüdü. Önünde durup gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.
“Bana bak Kuzgun. Madem öyle, kardeşimi kurtaracaksın. Duydun mu? Eğer Asu’nun kılına zarar gelirse senden bilirim, ona göre!”
Deyip hızla malikaneden ayrıldı. Kapının önündeki korumalar bile içeride dönenin ne kadar ciddi olduğunu anlamaya yetiyordu. Burası tehlikenin tam ortasıydı. Ve kardeşi bu karanlığın tam içinde sıkışıp kalmıştı.
Hilal derin bir nefes aldı. Geride bıraktıklarını umursamadan motoruna atladı ve eve doğru yola çıktı. Güneş batmaya yüz tutmuştu. Zihnini toparlamaya çalışıyordu. Eve gider gitmez yapması gereken tek şey vardı: derin bir araştırma. Aksi takdirde parçaları birleştirmek hiç olmadığı kadar zor olacaktı.

⛓️

Çok uzun bir sürenin ardından kendimi duştan çıkarabilmiştim. Başımdan aşağı akan sulara karışmıştı gözyaşlarım, saatlerce. Öyle ki gözlerimin şişliğinden önümü göremez olmuştum. Odayı inceleme fırsatını duş sonrası yatağın üzerinde öylece otururken bulmuştum. Ve incelerken fark ettiğim şeyler beni şoke etmişti. Zira bu oda benim zevkime ve konforuma uygun dekore edilmişti. Yapbozun bir parçası daha yerine oturmuştu. Evet, bu adamın uzun zamandır radarı altındaydım. Bu kesindi.
Aklıma birçok şey geliyordu. Bana takıntılı olabilirdi. Ki zaten akli dengesi yerinde değildi, bunu o da kabul ediyordu. Bana gösterdiği o fotoğrafın etkisinden hâlâ çıkabilmiş değildim. Eğer babam ona uzun yıllar boyu çalıştıysa, beni babam sayesinde tanımış olabilirdi. Onu tanımıyordum. Ve bana kendini tanıtmamakta ısrarcı gibiydi. Bu gece her şeyi öğrenmeliydim. Onun gibi bir psikopatla nasıl başa çıkabileceğimin bilincindeydim. Bu ilk değildi.
Yerimden kalkarak odanın diğer ucundaki giyinme odasına doğru ilerledim. Odaya girdiğimde otomatik yanan ışıklar yolumu aydınlatmıştı. Etrafı incelerken şaşkınlığımı gizleyememiştim. Bu koca giyinme odası neredeyse benim kendi odamın iki katıydı. Az ilerlediğimde ağzına kadar dolu elbise dolapları gayet şık duruyordu. İlerleyip cam kapağını araladığımda onlarca çanta bana göz kırpmıştı adeta. Hepsi bilinen ünlü ve pahalı markalardandı. Hemen yan tarafında ayakkabılarla dolu raflar vardı ve hepsi beni yansıtan ayakkabılardı.
Biraz daha ilerleyerek giysi dolabını bulmaya çalıştım. Bulduğumda kapağını araladım ve karşıma çıkan onlarca kumaş pantolon ve zarif gömleklerdi. Benim için ayarlamıştı bu odayı. Burada geçici değildim. Bana verdiği mesaj buydu. Beni uzun bir süre burada tutacağından emindim çünkü bir sonraki dolapta kaban ve montlar vardı. Biz daha yazdaydık.
Boğazımı zorlayan yumru gözyaşı olarak gözlerimden süzüldü. "Kahretsin. Neyin peşindesin?" Fısıltıyla çıkan isyanım dışardan duyulmasa da yüreğimde kopan büyük bir çığlıktı.
Dolaptan elime geçirdiğim siyah bir eşofman takımını ve beyaz bir tişörtü hızla üzerime geçirdim. Ayaklarım çıplaktı ve ayakkabı giymem gerekiyordu. Bu ihtişamlı koca malikânede çıplak ayakla dolaştıklarını sanmıyordum.
Gözümdeki yaşları silerek çekmeceye doğru ilerledim. Çorap arıyordum ama yanlış çekmeceyi açmıştım. Gördüklerimse bir darbe daha vurmuştu bana. Bir sürü broş. Beni bırakmayacaktı. Ve sanki sonsuza dek onunla kalacakmışım gibi her şeyi ayarlamıştı.
Elim bir anlığına göğsüme gitti. Kaçırıldığımda o an ki arbedede uğurum diye taktığım broşum düşmüştü. Ona da ayrı yanıyordum
“Kesin o Kuzgun denen adamın gözü kaldı Asu benden demesi.” Belki de. Zaten bir tuhaf bakıyordu.
Hızla çekmeceyi kapattım ve bulduğum spor ayakkabılarını da giyerek giyinme odasından ayrıldım.
Tekrar yatak odasına döndüğümde odadaki pencereye doğru ilerledim. Aşağıya doğru baktığımda gözüme çarpan ilk şey onlarca koruma olmuştu. Neredeyse her beş metrede bir koruma vardı. Ve bu işimi oldukça zorlaştıracak gibi duruyordu. Akşam saatleri olduğundan bahçe minik ışıklarla aydınlatılmıştı.
Aniden çalınan kapıyla olduğum yerde sıçradım. Kapı kilitliydi. Açmadığım sürece giremezdi. Kapıya doğru ilerlerken korkuyordum. "Kimsin?" diye seslenişimin ardından yükselen kadın sesiyle bir nebze de olsa rahatlamıştım.
"Efendim Faruk Bey sizi aşağıda bekliyor. Hemen yemek salonuna insin yoksa ben yemeği odaya taşırım ve bunu asla istemez dedi."
Ayak üstü tehdit edilmiştim. "Tamam iniyorum birazdan." Ağlamaktan titrek ve kısık çıkan sesim korkumun yansımasıydı.
"Tamamdır efendim. Bir şeye ihtiyacınız var mı?"
"Yok teşekkürler, gidebilirsin."
Uzaklaşan adım seslerinin ardından yavaşça kilidi döndürdüm. Kapıyı açtığımda yoğun bir kasvet karşılamıştı beni. Aşağı indiğimde bir sürü yemekle donatılmış masanın başında beni beklediğini gördüm. Kapıdan içeri girdiğimde hızla yerinden kalkıp beni karşıladı. Sandalyemi çekmiş beni bekliyordu. Ondan korkuyordum ama ona itaat edecek kadar değil.
İlerleyip onun çektiği sandalyeye değil başka birine oturdum. Bakışlarımı çevirdiğimde sıktığı dişlerinden öfkesini görebiliyordum. Elindeki sandalyeyi sürterek rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Tekrar yerine yerleştirip bana doğru adımladı. Her biraz daha yaklaştığında kalp atışlarım hızlanıyordu. Tam arkamda durduğunda gözlerimi sıkı sıkı kapatarak nefesimi tuttum.
"Ya yine saçımızı çekerse Asu? Biliyorsun, sevmiyorum."
Bir sen eksiktin gerçekten.
Omuzlarımda hissettiğim elleri tenime baskı yapıyordu. Nefesi kulağımdaydı.
"Beni çok beklettin avukat. Yemekler soğudu ve o soğuk yemeklerden nefret eder."
Diyen sesi de öyle. Bahsettiği yine kendisiydi. Neler olacağını tahmin ediyordum. Bana eziyet edecek ve ardından ben yapmadım o yaptı diyecekti.
"Yine aynı senaryo Asu? Bu sefer akıl sağlığını koruyabilir misin?"
Bilmiyordum.
Elleri saçlarıma gitmişti. Daha da sıktım göz kapaklarımı.
“Saçların, her zaman böyle mi kokar? Biliyor musun, soğuk yemek gibi ıslak saçtan da nefret ederim. Ama olsun. Bu da seni ısıtmak için bir sebep olur.”
Saçlarında gezinen parmakları bir kör makas gibiydi. Her dokunuşunda içimde bir yerler kesiliyordu sanki. Başımın üzerine kondurduğu o öpücükse midemi ağzıma getirmişti. Gözümden süzülen yaşlar artık sessiz değildi, içimde kopan fırtınaların yansımasıydı. Daha da sindim oturduğum sandalyeye. Öyle bir sıkıyordum ki elimin altındaki kolçağı, avuçlarıma kan gitmiyordu. Evet, korkuyordum. Hem de çok. Tek isteğim aileme ulaşabilmek, kavuşabilmekti. Ama bu ihtimal her geçen saniye biraz daha uzaklaşıyordu benden.
Benden uzaklaşan adım sesleriyle araladım gözlerimi. Masanın üzerindeki şarap şişesine ilerleyip kadehlere doldurmaya başlamıştı.
“Sauvignon Blanc. En sevdiğin beyaz şarap,” dedi.
Şaşkınlığımın üstüne bir yenisi daha eklenmişti.
“Gerçi sen zaten hep beyaz şarap içersin,” diye devam etti. Her cümlesi daha da karanlık bir gerçeğe sürüklüyordu beni.
“Ne zamandan beri takip ediyorsun beni?” Sesim sinirle karışık bir korkuyla titriyordu ama elimden geldiğince sakindim. Bu gece bir sır perdesini aralamalıydım. Aksi halde nefes alacak tek bir ışık bile kalmayacaktı.
Yarısına kadar doldurduğu kadehi önüme doğru itti. Ardından yerine geçip oturdu ve başıyla hizmetliye yemekleri servis etmesini işaret etti. Bakışlarımı ondan ayırmıyordum. Bu, ona korktuğumu belli etmemek için verdiğim son savaştı.
“Bir süredir, Avukat uzun bir süredir.” Gözlerini kaçırmadan söyledi bunu.
O an damarlarıma yayılan öfke, beynimi kavuruyordu. Hizmetli yemekleri bıraktıktan sonra çıktı. Şimdi evde, bu malikânede, yalnızdık. Sadece o ve ben. Ve içimde yankılanan korkularım.
“Korkuyorum Asu, ya bize kötü şeyler yaparsa...” Ses yine içimdeki çocuktu. Susturmam gerekiyordu.
“Başla.” Sesi tok ve buyurgandı.
Başımı kaldırdım. Peçetesini dizine yerleştiriyor, çatal ve bıçağı usulca kavrıyordu. Bense önüme konan yemeğe bakıyordum. Mantar sote. Boğazıma bir yumru oturdu.
Bir damla yaş, yavaşça tabaktaki zehre karıştı. Biliyordu. Elbette biliyordu. Şarap markasını bilecek kadar beni tanıyan bir adam, mantara alerjim olduğunu da biliyordu.
“Yemeğe başla Asu.”
Yalvarırcasına baktım ona. Gözlerimle anlatmaya çalışıyordum. Yapamazdım. Yemem demek, zehirlenmekti. Biliyordu ama yine de susuyordu.
“Yapamam, yiyemem, öldürür bu beni.” Kelimelerim hıçkırıklarla kesiliyordu. Bu bir yalvarıştı ama aynı zamanda hayata tutunma çabası.
Aniden sandalyesinden fırladı. Bende korkuyla ayaklandım. Masa örtüsünü kavradığı gibi bir hışımla çekti. Çığlığım kırılan camların, yere düşen tabakların gürültüsüne karıştı. Gözümün önünde her şey yavaş çekimde parçalanıyordu.
“NE SANIYORSUN SEN HA?! BURADA KİMİN KURALLARI GEÇERLİ, SÖYLE!” Diye bağırdı.
Korkudan titriyordum. Yerimden fırlayıp geldiğim odaya kaçmak için koşmaya başladım ama ayağım kaydı, dizlerimin üzerine düştüm. Ellerim yerdeydi, cama basmıştım. Avuçlarım yanıyordu. Bir çığlık daha koptu içimden.
Çaresizliğimle ilk kez yüzleşmiştim.
Kaçmaya çalıştıkça yara alıyordum. Ve her yara beni yeniden kaçmaya zorluyordu. Nefesim kesiliyordu artık. Ağlamaktan sesim çıkmıyordu.
Saçlarıma yapışan elleri bir kez daha kendini hatırlattı.
“BANA İTAAT ETMEYİ ÖĞRENECEKSİN!” Bağırışı evin duvarlarında yankılandı. Tüm ev, tüm karanlık onun sesiyle titredi.
Beni sürükleyerek merdivenlere kadar getirmişti. Son gücümle öne atıldım ve... evet... tüm nefretimi dişlerime yükledim. Boynuna geçirdim.
“AHH!” Bu kez o bağırdı. Acı dolu bir nida.
Elini gevşetmesiyle kendimi kurtardım ve var gücümle merdivenlere tırmandım. Basamakları ikişer üçer çıkıyordum.
“SENİ PİŞMAN EDECEĞİM ASU!” diye bağırıyordu arkamdan. Bağırıyordu ama artık peşinden gelen adımlarına kulak veriyordum.
Odaya girdiğim gibi kapıyı kapatmaya çalıştım ama geç kalmıştım. Ardına kadar açılan kapının ardından karanlık bir siluet içeriye doldu.
“Buraya kadar Asu. Nereye kaçabiliriz ki artık?”
Haklıydı. Yolun sonuydu. Ne kaçacak ne de saklanacak bir yer kalmıştı. Avuçlarımdan süzülen kanlar yere damlıyordu. Gözyaşlarım da onlara eşlik ediyordu.
Sırt üstü yere yığıldım. Üzerime yürüyordu. Tam yakaladığında omzuna dirseğimle bir darbe indirdim. Dengesi bozuldu. O fırsatla bedenini itip yere devirdim. O anda ayağa kalkıp kapıyı son kez hızla kapattım. Bu kez kilitlemeyi başardım. O an araza bir kez daha minnettar olmuştum. Bana da hilale de kendimizi korumamız için çok şey öğretmişti.
Kapının ardındaki öfkeli yumruklara kulaklarımı tıkadım.
Derin bir nefesle yere çöktüm. Cam parçalarını elimden temizlemek için banyoya yürüdüm. Avuçlarım sızlıyordu ama acı artık tanıdık bir histi. Kendimi bile şaşırtacak kadar sakindim.
Her bir cam parçasını titreyen parmaklarımla tek tek topladım. Kanın lavaboya karışmasını izledim bir süre. Sonra bir pamuk bulup sardım ellerimi. Ağrılar umurumda değildi.
Yatağa yürüdüm. Yorganın altına girdim ve cenin pozisyonunda büzüldüm.
Annemi düşündüm. Sıcak kokusunu, yumuşacık sesini...
Ve mırıldanmaya başladım. Kendi kendime, titrek bir sesle. Tıpkı çocukken annemin bana söylediği gibi.

“Çamlı belden çıktım yayan...”
Bir damla göz yaşı biraz da hıçkırık.
“Dayan ey dizlerim dayan…”
Gözyaşlarım yastığımı ıslatırken içimden kopan tüm kırıklar o ninninin içine döküldü. Uyuyabilmek için, dayanabilmek için... sadece o sesi taklit ettim. Sadece annemi çağırdım içimden.
Ve o gece... bu koca malikaneyi çığlıklarımla süslemiştim.
Son kalan gücümle gözyaşlarıma sarılarak uyudum.

🐦⬛

İnsan bazen gözünün önündekini göremeyebiliyordu. Ya da o şey, insana görünmemek için her türlü yola başvurabiliyordu. Tam da bu olmuştu. Yıllarca gözümün önündekini nasıl da görememişim, demişti Hilal kendi kendine.
Eve geldiğinde teyzesinin tüm sorularını yalanlarla cevaplamış, kendine gelebilmek için soğuk bir duş alıp odasında saatlerce araştırma yapmıştı. Her öğrendiği yeni bilgiyle tekrar tekrar şaşırıyor, sinirleniyor, üzülüyordu. Ama bunların yanı sıra, içinde yanan ateş tüm bu pervasız duyguları perdeliyordu. Evet, Asu’dan hâlâ haber yoktu ve bu, onun içindeki yangını her geçen dakika biraz daha harlıyordu.
Elinde olduğu adam Faruk Deveci bir psikopattı. Kendisi zengin bir iş adamıydı ve magazinde çok kez yer almıştı. Büyük gemi lojistiği olan şirketi yıllarca büyük bir yükselişteyken, son birkaç aydır düşüşteydi. Son zamanlarda kaybolan sevkiyatlar, onun iş ilişkilerini zedelemiş, ciddi maddi kayıplara yol açmıştı. Edindiği bu bilgiler, Hilal’in aklına bir hain olabileceği ihtimalini getirmişti. Bir an Ezel’in söyledikleri aklında canlandı.

“Şöyle ki, Araz bana gelip önce Faruk’un bir kızı alıkoyduğunu söylediğinde, o kızın Ünal’ın kızı olabileceğini söylemişti. Ama sonra gelip ‘Asu’ olduğunu söylediğinde, onun babası yüzünden kaçırılmış olabileceğini dile getirmedi.”
Bu sözlerden sonra hem Araz hem Hilal donup kalmıştı. İkisinin de aklında aynı soru dönüyordu.
“Evet, biliyorum. Sizin için imkânsız gibi duran bir durum ama gerçek bu. Yıllardır Faruk’a çalışan Ünal, Asu’nun babası Ünal.”
Ezel konuştukça, ikisinin de içinde büyüyen yangın daha da alevleniyordu. Hilal’in gözlerinde yaş birikmişti. Araz ise öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu.
“İçeride bir adamımız var uzun süredir. Ve şu an elimizdeki tek bilgi şu: Faruk, Ünal’ı Asu’nun gözleri önünde öldürdü. Ve hâlâ onu esir tutuyor.”
Bir süre sustu. Elleri ceplerindeydi, çenesini hafif yukarı kaldırdı.
“Başlangıçta Asu’yu kaçırmasının nedeni, Ünal’ın malları bir başkasına satmış olmasıymış. Ama sonra Ünal’ı öldürdü. Ve Asu hâlâ onun elinde.”
Artık bir şeyler daha anlaşılırdı Hilal için. Ünal’ın, yani Asu’nun babasının, Faruk’u nasıl bulduğuydu. Zeynep o adamdan neredeyse hiç bahsetmezdi. Adını andığında da bela ve hakaretlerle anardı. Bir anlığına kalkıp teyzesiyle bu konu hakkında bir şeyler konuşmak istedi ama uyuduğunu anımsayınca hemen vazgeçti bu karardan.
Asıl ağzını açık bırakan diğer bilgi ise, Ezel Kuzgun ile Araz’ın arasındaki bağdı. Hâlâ inanmakta zorluk çeken Hilal, yine birkaç araştırmasında bir şeyler bulabilmişti. Araz’ın anlattığına göre İstanbul’a geldiği zamanlarda rastlamıştı Ezel’e. Onu bir kavganın ortasından çıkarmış, ölmek üzereyken kurtarmış ve o günden sonra Ezel ile çok yakın iki dost olmuş. İnternette bu söylediğini destekler nitelikte birkaç magazinsel fotoğraf ve haber başlıklarına rastlamıştı. Ve yıllar sonrasında çekilmiş birkaç fotoğrafta da Araz’ın Ezel’le yan yana olduğu görülüyordu.
“Bunu bizden yıllarca nasıl saklarsın Araz?” diyerek yakındı kendi kendine. Ama artık çok geçti, biliyordu. Ne isyan etmenin ne de hesap sormanın zamanıydı.
Asıl merak ettiği Ezel’di. Hakkında az çok bir şeyler bilse de, kendini araştırmaktan alıkoyamadı. Onun hakkında bilgi veren bir haber başlığında şunlar yazıyordu:
“Ünlü iş adamı Ezel Kuzgun, abisi Engin Kuzgun ile yönettiği silah fabrikaları ile ilgili çekilmek istenen belgesele verdiği onay ile tüm camiayı şoke etti. Yıllarca yaptığı işi sergilemekten kaçınan genç iş adamı, çıkan dedikodulara verdiği onay ile yanıt verdi. Çekilen belgeselden bir kesitte ise şu şekilde açıklama yaptı:
‘Uzun zamandır konuşulanların farkındayım ve bu konuşulanlara bu şekilde yanıt vermek istedim. Benim insanlardan sakındığım bir şey yok ve olamaz da. Sadece işimizi yapmaktayız. Ben de sevgili abim de işleri profesyonelce yürütmekteyiz. Şunu da söylemek isterim ki işimiz konusunda tereddüt eden kim varsa kendisini fabrikalarımızda ağırlamaktan şeref duyarız. Hem belki birkaç atış talimi yaparak ürünlerimizi de test etmiş oluruz.’”
Diyen Ezel Kuzgun, konuyu açıklığa kavuşturmuştu.
Hilal, okuduğu haberde bir şey fark etmişti. O da Ezel’in gizli tehdidiydi. Son cümlesinde kullandığı kelimeler, bariz bir şekilde tehdit içeriyordu. Biraz daha aşağıya indiğinde yeni bir haberle daha karşılaşmıştı. Hem de çok yakın bir tarihten bir haber.
Üç gün önceye ait bir fotoğraf. Ve fotoğraftaki tanıdık yüz.
Asu.
“Siktir. Siktir. Siktir...”
O gün gittiği dava Ezel Kuzgunun davasıydı. Ve Kuzgun onlara bundan bahsetmemişti.
Aniden kalktı uzandığı yataktan. Aklına gelen ihtimaller, midesinin kasılmasına neden oluyordu. Hızla ilerleyip odasındaki camı açtı. Ve bir sigara yaktı. İçine çektiği dumanla rahatlamayı bekledi ama vücudunda değişen tek şey, hızlanan kalp atışlarıydı. Ellerini başının arasına alıp cama yaslandı. Gözleri uzaklara dalarken, kendi kendini dizginlemek için sayıkladı:
“Yarına kadar sabret Hilal. Sabah her şeyi açıklığa kavuşturacağız...”

Aman allahım neler oluyorrr.

sizce Ezelin amacı ne?