12. bölüm · Vardır Bir Yolu

11. BÖLÜM: UNUTULAN

Diyar Ak

Ekim soğuğunun keskinliği omzumdan aşağı sızarken, kamelyanın tahta bankı her zamankinden daha sert, daha uzak bir şey gibi geliyor. Bir ay önce burada oturduğumda nefesim yumuşaktı. Şimdi nefes bile içimde yankı yapıyor. Hırkamı sıktıkça, sanki kendi göğsümü boğuyorum. Üşüdüğüm için değil… içimde bir yer, çoktan donmuş. Buz tutmuş bir boşluğu ısıtmak mümkün olmuyor.
Bir ay. O kelimeyi düşünmek bile ağır. Zaman “geçmiyor” değil, üzerime birikiyor. Toprak kayması gibi. Her gün, bir önceki günün küfünü taşıyarak geldi. Ve ben her sabah aynı soruyla uyandım: Ben ne ara bu hâle geldim? Sanki sinirlerimi biri ince bir cımbızla çekip aldı. Tepki veremeyen, kızamayan, ağlayamayan bir gövde kaldı geriye. Kendimi böyle görmek midemi bulandırıyor. Yüzüm, aynada tanıyamadığım kadar donuk; bakışlarımda bir insanın sahip olması gereken o kıvılcım yok. Hiçbir şey yok.
Ezel’in aradığı günlerden biri hâlâ aklıma saplanmış duruyor. Telefonu açtım. Sesini duydum. Kalbim belki bir yarım saniye hızlandı. Sonra söylediği ilk şey şu oldu: “Günlük ne durumda?” Kısacık bir duraksama yaşadım o an. Sanki göğsüme değen bir el vardı da aniden çekilmişti. Ne bir “nasılsın”, ne bir “dayanabiliyor musun?” Sadece bilgi istedi, aldı, kapattı. Bir insana böyle konuşulduğunda içinden bir şey sökülüyor. Eksiliyorsun. O gün şunu anladım: Ben kimsenin önceliği değilim. Sadece bir araç, bir adım, bir ihtimal.
Faruk’un gölgesi zaten bir ay boyunca her şeyin üzerindeydi. Attığım nefesi bile duyuyordu. Onun odasına çağırdığı o sabah, damarına bastığımı düşündüğü an. Bir kelime bile söylemedim aslında. Ama yine de elinin yüzüme indiği saniyede, dünya bir anlığına benden uzaklaştı. Sesim çıkmadı. Tepki veremedim. Kendime en çok o an kızdım. Bir insanın içi nasıl böyle boşalır? Nasıl kendini savunmaya mecbur bile hissetmez? Sanki irademi biri çalıp gitmiş. Bedenim bana ait ama ruhum, ruhum o odada kaldı.
Sonra bana “şüphe uyandırma” dedi. Anneni ara, dedi. Sanki hâlâ normal bir kızmışım gibi. Sanki yüzümde morluk yokmuş gibi. Annemin sesini duyduğumda içim büzülüyor artık. Bir şey saklarken sesinin titremesi insanı insanlıktan çıkarıyor. Hilal’i aradım sonra. Cümlelerimi dikkatle seçtim, Faruk dinliyor diye değil, Hilal’in kırılacağını biliyordum. Ona da hiçbir şey anlatamadım. Sessizlik böyle bir şey işte; sadece seni değil, çevrendeki herkesi kemiriyor.
Geceleri bahçede dolaştım. Bir hayalet gibi. Bazen rüzgâr hırkamı çekiştiriyor, ben ona bile sessiz kalıyordum. Ayak izlerim bile sanki benden bağımsızdı. Bir insan içinden bu kadar soyunabilir mi? Görünmezliğin bile bir ağırlığı varmış, meğer.
Babama gelince, mezarının nerede olduğunu hâlâ bilmiyorum. Öldüğünü biliyorum, nasıl öldürüldüğünü. Ama bir taş yok. Bir toprak yok. Bir dua bile okuyamadım. Mezarsız bir öfke, sahibini içten çürütüyor. Eğer gidecek bir yerim olsaydı, belki ağlayabilirdim. Belki bağırabilirdim. Ama elimde hiçbir şey yok; yas bile lüks.
Şimdi burada oturuyorum. Hava kaba bir gri. Bulutlar sanki üstüme yığılmış gibi. Rüzgârın sesi ince, sinir bozucu bir uğultuya benziyor. Bu bahçe bile beni tanıyamıyormuş gibi duruyor.
Bir ay boyunca hiçbir şeye ait hissetmedim. Kendime bile, çünkü iç sesim bile beni terk etmiş gibi. Ama bu sabah anlamını bilmediğim çok küçük bir sızı var içimde. Kıpırdamaya korktuğum bir şey. Belki umut değil. Belki öfke. Belki kırılma anının kendisi.
Ne olduğunu bilmiyorum. Ama bugün bir şey değişecek gibi.
Odağımı saatlerdir izlediğim ağaçtan çektiğimde, bir an bulanıklaşan görüşümle afalladım. Bahçeye açılan mutfak girişinden Eylül’ün elinde bir tepsiyle yanıma yaklaştığını gördüğümde derin bir nefes aldım ve oturduğum bankta biraz daha dikeldim. Rüzgârın yüzüme örttüğü saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. O bana doğru yaklaşırken ben de onu inceliyordum. Uzun boyluydu ve oldukça zayıftı. Gözünün etrafında yer edinen morluk ve içeri çökmüş yanakları, sanki büyük bir hastalığın son evresindeymiş gibi hissettiriyordu. Uzun kemerli burnu daha da belirginleşmiş ve kalp şeklindeki dudakları, en az gök yüzündeki bulutlar kadar grileşmişti. Elindeki tepsiyi önümdeki masaya bıraktıktan sonra hafifçe gülümseyip, rüzgârdan uçuşan sarıya çalan kumral saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Hava serinledi iyice, belki iyi gelir diye bitki çayı hazırladım efendim,” dedi ve tepsinin üzerindeki cam fincan ile tabağa koyduğu iki kurabiyeyi önüme bıraktı. Çaydan ve kurabiyelerden gelen yoğun zencefil ve tarçın kokusu, esen rüzgâra rağmen burnuma buram buram geliyordu.
“Teşekkür ederim, Eylül. Ama yemek istediğimi sanmıyorum,” diyerek reddetmiştim. Açlıktan guruldayan karnım bunu geri çevirmemem gerektiğini söylüyordu; bir yandan da bulanan midem, tam tersini söyleyen kramplarla boğuşuyordu.
“Ama Asu hanım, doğru düzgün bir şeyler yemiyorsunuz, ayrıca havalar soğudu. Bağışıklığınız düşerse hasta olursunuz.”
Sözleriyle çelimsiz ve güçsüz bedeni arasında çelişki vardı. Aniden aklıma gelenlerle sanki beynimin üzerindeki tozları esen rüzgâr süpürüp gitmişti. Ve tekrar yaşadığına dair emareler bırakmıştı ardında.
Düşünüyormuş gibi yapıp, “Peki o zaman, bir fincan da sen al da gel birlikte içelim. Belki biraz sohbet ederiz,” dedim. Dikkatle yüzünü incelerken endişe adeta bir bayrak misali suratında dalgalanıyordu.
“Nezaketiniz için teşekkür ederim Asu Hanım fakat sizinle fazladan iletişim kurmam bile yasak. Faruk Bey’in kesin emri var,” dedi.
Şaşırmamıştım. Ama pek de umurumda olduğu söylenemezdi. “Sorun değil, ben konuşurum Faruk’la. Hem bana da değişiklik olur, size alışamam gerekiyor; ne de olsa bu eve size,” başımı kapının girişinde bekleyen beli silahlı korumalara çevirdim, “bu penguen tipli adamlara.” Ömer’e takıldı gözlerim. O da her zamanki gibi beni izliyordu.
Eylül tekrar konuşacağı sırada mutfaktan gelen telefon sesiyle sersemlik bozuldu. Hızla mutfağa ilerledi. Birkaç saniye sonra telefonun çalan sesi kesildi; Eylül buraya yaklaşan adım sesleriyle geri döndü.
“Faruk Bey, sizinle görüşmek istiyor efendim,” dedi telefonu uzatırken. Elindeki birkaç derin yara parmak boğumlarında göze çarpıyordu. Nazikçe telefonu kulağıma yaslayıp derin bir nefes çektim.
“Efendim,” dediğimde sesim ruhsuzdu. Karşı taraftan gelen “Sevgilim,” sözü, esen rüzgârın üşütmediği kadar üşütmüştü beni. Bu bir aylık zaman diliminde neredeyse her günüm böyle geçmişti.
“Akşam bir şeyler yapalım diyorum, baş başa yemeğe çıkalım, hem sana da değişiklik olur,” dedi Faruk, mutlu bir çiftmişiz gibi.
Karşılığını verirse eğer neden olmasındı. Bu teklifini fırsat bilerek konuya girdim. “Olur biraz insan içine karışsam iyi olur gibi. Bende senden bir şey isteyecektim araman isabet oldu.” Derken sesim ne soğuk nede sıcaktı. Tamda amaçladığım gibi ona alıştığımı sanıyordu.
“Evet ne istiyormuşsun bakalım. Umarım bizi yakınlaştıracak şeylerdir.” Dedi. Cümlesinin arasına sıkıştırdığı iğrenç gülüşler tüylerimi diken diken etmişti. “Eylül’le biraz sohbet edelim dedik ama senin buna izin vermediğini söyledi. Belki biraz kafa dağıtmak bana iyi gelebilir.” Sesimde barındırdım yumuşaklık onu da etkisi altına almış olmalı ki, “peki çok uzamaması şartıyla.” Diyerek izin vermişti fakat Sanki “onu rahat bırak” diyen bir ton vardı içinde.
Bunu duyunca nefesimi tuttum. “Bu evde ki tek hemcinsim, o yüzden biraz kafa boşaltmak istedim.” dedim. “Çay içeriz belki. Hem, buraya alışıyorum. İnsan yüzü görmek iyi geliyor.”
Sessizlik.
Adamın bu anlarda düşündüğünü bilmek bile içimi bulandırıyordu.
Sonra mekanik bir “Tamam.” geldi. Ama o tamamın içinde kıskançlık da vardı, şüphe de, emir de. “Ama dediğim gibi fazla uzatmayın.”
Telefonu yüzümden milim uzaklaştıracakken sesi tekrar duyuldu. “Bir saniye.”
Sesindeki tını değişmişti. Birine azarlayacak babacanlıkla sevecenlik arasında sıkışmış bir buyurganlık.
“Eylül’e ver telefonu.”
İçimdeki tüm alarmlar aynı anda çaldı. Telefona bir an baktım. Bu küçük cihaz bile bana tuzak gibi geliyordu artık. Sonra Eylül’e uzattım. Eylül telefonu alırken elinin titrediğini gördüm. Parmak boğumlarındaki kesiklerin kenarı gerilmiş, teni solmuş gibiydi. Telefonu kulağına götürürken omuzları hafifçe çöktü.
Biz duyamıyorduk ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. Bir an gözleri büyüdü. Sonra hemen aşağı indi. Dudakları gerildi. Boynu kasıldı.
Bu evde “tamam” kelimesinin bile bazen işkence anlamına geldiğini bir kez daha hatırladım.
Telefonu kapatıp hırkasının cebine koyduğunda yüzüne suni bir tebessüm yapıştırmıştı. Ağzında kibar bir gülümseme vardı ama gözleri… Gözleri paramparça bir cam gibi titrekti.
“İzin verdi efendim.” dedi.
Efendim.
Her defasında midemi bulandıran kelime.
Tepsi hâlâ masadaydı. Hızla mutfağa gidip bir bardak alıp gelmişti. Bir hareketle sandalye çekip yanımda oturdu. Oturur oturmaz ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Bir insan ancak bu kadar “tedirgin” oturabilirdi.
“İsterseniz çayınızı birlikte içeriz.” Dedi.
Sanki az önce Faruk tarafından tehdit edilmemiş gibi davranıyordu. Bu evde herkes sahne sanatçısıydı. Bir tek ben rol yapamıyordum.
Isınmak için avucuma hapsettiğim bardaktan koca bir yudum aldım. Zencefil tadı boğazımı yaktı. Ama şeytanlığın tadını zencefil bile bastıramamıştı. Ne olacağını biliyordum, bile bile de içmiştim. Rüzgâr saç uçlarıma takılırken Eylül’e baktım. Kuru bir yaprak gibi duruyordu karşımda. Hangi rüzgârın onu nereye uçuracağı belli değildi.
“Kaç yıldır buradasın Eylül?” diye sordum. Açık bir merakla değil; bir ipuçlarını toplama hissiyle.
“Üç.” dedi. Ama gözlerinde üç yıl değil, bir ömür saklıydı.
“Faruk’la nasıl tanıştınız peki? Benimki kadar trajik değildir umarım?” diye sorarken tavrım sakin ve ironik, amacım sadece sohbet etmekmiş gibi konuşuyordum.
Aynı anda başını hafif eğdi. Gülümsemeye benzeyen ama daha çok acıya benzeyen bir ifade belirdi yüzünde.
“Bir tanıdık aracılığıyla.” dedi. Çok temiz bir yalandı. Bir insan doğruyu söylemeye bu kadar uzak durabilirdi. “Neden sürekli yorgun duruyorsun. Sanki biri ruhunu çekmiş gibi?”
Parmağımla işaret etmeden sormuştum. Zayıf yanaklarının altında gölge gibi duran o eski darbenin kalıntısı. “Ah… ben… uykusuzluktandır.” dedi. Sesi titredi. Yine yalan.
“Peki ya hastalık olabilir mi? Hiç kontrole gitmedin mi bunun için?” biraz bodoslama dalmış gibi olmuştu ama içimdeki, gerçeğe susamış varlık kandırılmalara çoktan doymuştu.
“Nereden çıkardınız efendim?” dedi. Gülümsemesi genişledi ama gözleri kısılmadı. Gerçek bir gülümseme gözleri de değiştirir. Bu hiçbir şey değiştirmiyordu.
“Bilmiyorum.” dedim. “Çok solgunsun. Kusura bakma böyle sorunca da ayıp oldu.” Derken mahcup bir ifade takınmıştım.
“Estağfurullah efendim. Yorgunluktan bu halim.” diye fısıldadı. “Son zamanlarda işler çoğaldı.”
Bu cümledeki “işler” kelimesinin içinde korku, baskı ve tükenmişlik vardı. Ama o bunları temizleyip pak bir kutuya sığdırmaya çalışıyordu. Konuşurken elleri hiç durmuyordu.
Bazen parmaklarını birbirine geçiriyor, bazen düğmelerini yokluyor, bazen de dizindeki kumaşı düzeltiyordu. Bir insan ancak korktuğunda bu kadar kendisiyle uğraşırdı.
Ben de onu izlerken kendi içimde aynı soruyu tekrar tekrar mırıldandım: Bu kızın başına neler geldi? Ve daha önemlisi, benim başıma gelecek olanları ne kadar biliyor?
Eylül göz ucuyla kapının yanında bekleyen Ömer’e bakıp sonra tekrar bana döndü.
“Siz burada güvendesiniz.” dedi. Sanki kendine söylemiş gibi.
Sanki kendine inanmak istiyormuş gibi.
Güvende. Bu evde. Faruk’un gölgesinin uzandığı her yerde.
Bir an içimde bir şey bıçak gibi döndü. Belki de sadece acı, belki de sadece gerçek.
Çaydan bir yudum aldım. Boğazım yandı. Eylül de bardağını masadan alıp aynı hareketi yaptı. Elinin titremesini saklamak için çayı iki eliyle tutuyordu. Ben ona bakarken o kaçıyordu. Sorularım havada asılı duruyor, o ise her seferinde başka bir yöne bakıyordu.
“Eylül” dedim.
Sesim önce kararlıydı. Sonra kırıldı.
“Burada gerçekten mutlu musun?” İlk defa nefesi kesilir gibi durdu.
Bir anlık boşluk oluştu yüzünde. Bir anlık gerçeğin çığlığı.
Ama sonra, yine o lanetli gülümseme geldi. “Elbette.” dedi. “Burası benim için bir şans.”
Şans. Benim için cehennem olan bir yere şans demek. İnsanın köşeye sıkıştığında nasıl bir canlıya dönüştüğünü gösteriyordu. Ben de sustum. Çünkü bazı gerçekler söylenmez. Bazen sadece dudaklarınızdaki titrek bir nefes olur. Bazen sadece gözleriniz konuşur. Bazen de hiç konuşmazsınız.
Rüzgâr yine yüzüme çarptı. Eylül’ün saçlarını dağıttı. Ve o an içimde çok net bir his oluştu: Bu kız yalan söylüyor. Ama belki de başka türlüsünü söylemeye gücü yetmiyordur.
Öylesine dalmıştım ki eylülün sesiyle aniden silkelendim.
“Asu Hanım iyi misiniz, isterseniz içeri geçelim?” diye sordu Eylül, sesi ürkek ama samimiydi. Gözleri saklamaya çalıştığı bir merakla titredi.
“Yok.” dedim. “Hava çarptı sadece.” Tam bir yalandı.
Eylül tepsiyi toparlayıp içeri götürmek için döndü. Ömer’le göz göze geldik. O da hiçbir şey olmamış gibi kafasını hafifçe eğdi. Bu evde herkes bir şey biliyor ama kimse hiçbir şey söylemiyordu.
Banktan kalktım. Çaydan çıkan buharın kokusu hâlâ havada ağır ağır dağılırken aklımın içinde aynı cümle yankılanıyordu:
Sekizde çıkıyoruz.
Bahçeden içeri adım atarken soğuk beni değil, Faruk’un sesindeki o sahte şefkat üşütüyordu. Sanki dünyanın bütün pencereleri kapalı, bütün kapıları kilitli ve tek ışık kaynağı kötü bir adamın elinde duran kibrit gibi.
Kapıdan içeri girdiğimde nefesim hafif hafif kesiliyordu. Boğazım düğümlendi. Koridorun loş ışığında duvarlar bile bana bakıyormuş gibi hissettirdi bir an. Ayağımın altındaki halı bile sessizce fısıldıyordu sanki: “planı değiştir.”
Mutfağın önünden geçip merdivenlere yönelirken hissettiğim tek şey şuydu: bir akşam yemeği, normal insanlar için sıradan bir aktivitedir. Benim içinse idam sehpasına yürümekten pek farklı değildi. Plan değişmişti. “Asu neden Faruk’u arayıp, bu geceyi evde baş başa geçirmenizin daha güzel olacağını söylemiyorsun?” neden olmasındı, belki de yemekleri kendi ellerimle yapmalıyım.

Hilal, evin salonunda oturuyordu. Geniş pencerenin önünden sızan loş gün ışığı, odadaki ağır havayı kesmeye yetmiyordu. Zeynep’in kahve fincanını karıştırırken çıkardığı hafif tıkırtı bile Hilal’in sinirlerini gergin bir tel gibi titretiyordu. Son günlerde üzerinde taşıdığı ağırlık, sanki görünmez bir çuval dolusu taşın omuzlarına bağlanmış hâliydi ne adım atabiliyor ne nefes alıp verebiliyordu.
Salonun ortasında, eski halının üzerinde birbirine karışan gölgeler, Hilal’in zihnindeki karmaşıklığın aynası gibiydi. Her şey hem çok hızlı hem çok yavaş ilerliyordu. Asu’nun kayboluşu, yalanlar, saklanan gerçekler. Araz’ın öfkesi, Ezel’in planlarında büyüyen karanlık. Ve Faruk’un o evin duvarları arasına hapsettiği hayat. Hilal, elindeki kahveyi masaya ses çıkarmadan bırakırken içinden geçen tek düşünce; “Bu iş böyle devam ederse hepimiz çökeceğiz.” Oldu.
Zeynep karşısına oturdu. Kadının yüzünde haftalardır süren uykusuzluğun izleri vardı. Gözlerinin çevresi solgundu, yanakları çökmüştü, ama hepsinden önemlisi bakışında tuhaf bir sezgi vardı. Bir şeylerin ters gittiğini biliyor ama adını koyamıyordu.
“Sen çok sessizsin bugün,” dedi Zeynep. Sesi yumuşaktı ama içindeki endişe kolayca fark ediliyordu.
“Biraz yorgunum,” dedi Hilal. “Gerçekten, biraz fazla yorgunum.” Yalan değildi. Ama gerçek de değildi. Yorgunluk, olup bitenin yalnızca en yüzey kısmıydı; altında kaynayan korku, kızgınlık, çaresizlik ve suçluluk dalga dalga büyüyordu.
Zeynep bir süre Hilal’i inceledi. “Asuyu mu özledin?” diye sordu şefkatle.
Hilal başını kaldırdı. Zeynep’in ağzından bu ismin çıkması, göğsünde bir anlık sıkışmaya sebep oldu.
“Asu… evet. Onu çok özledim.”
“Bir süredir haber vermiyor. Arıyorum, ulaşamıyorum. Mesaj atmıyor. Sen bir şey biliyor musun?” Zeynep’in sesi çatladı. Kırılgan bir ipe dokunmuş gibi titriyordu.
Hilal bakışlarını kaçırdı. Yalan söylemek artık günlük bir rutin hâline gelmişti ama her seferinde midesinde küçük bir düğüm oluşuyordu. “Bir işi vardı,” dedi sakin bir tonda. “Biraz yoğundu. Kafa dinlemek istedi. Çok üstüne gitme.”
“Ben zaten gitmem,” dedi Zeynep, ama gözleri dolmuştu. “O benim yavrum. Evin sessizliği bile tuhaf geliyor şimdi. Yemeğini yapıyorum, giysilerini topluyorum ama ortada yok. Böyle olunca insanın içi sıkışıyor.”
Hilal yutkundu. Zeynep’in her kelimesi keskin bir bıçak gibiydi; gerçeğin kenarlarında dolaşan ama asla dokunamayan bir annenin feryadı. Asu evi hiçbir zaman gerçek anlamda terk etmemişti. Ama geri dönmesinin garantisi yoktu.
“Merak etme,” dedi Hilal. “Yakında arar.”
Zeynep’in yüzünde beliren umut, Hilal’in kalbine daha da ağır bir yük bindirdi. Çünkü umut, bu evde herkes için bir lüks hâline gelmişti.
Bir süre sessizlik oldu. İkisi de aynı anda konuşmayı kesmiş, birbirlerinin nefesini dinler gibi durmuşlardı. Dışarıdan geçen araçların sesi bile bu sessizliğin gerginliğini bozamıyordu. Zeynep sonunda derin bir nefes aldı.
“Hilal,” dedi, “Asu ile ilgili bilmediğim bir şey mi var?”
Hilal’in parmakları bardağın kenarına dokundu. Soğumuş kahvenin keskin kokusu burnunu doldurdu. Gözlerini yavaşça Zeynep’e kaldırdı.
“Hayır teyzem, olur mu öyle şey.”
Kadının omuzları hafifçe çöktü. “Sanki bir şey olmuşta söylemiyorsun gibi.”
“Aa zeynoş ben senden neden bir şey saklayayım? Ağzını hayra aç ayrıca, ne o öyle kötü bir şey olmuş gibi.” dedi Hilal yumuşak ama keskin bir tonda. “Geçen aradı beraber konuştuk ya, iyiyim dedi, işler umduğumdan daha da uzadı dedi, o yüzden sıkma canını aklını da kötü şeylerle meşgul etme.”
Zeynep’in gözleri bu kez tamamen doldu. Elleri titredi, dudaklarını ısırdı. Hilal, karşısındaki kırılganlığın ağırlığını kendi omuzlarında hissetti. Zeynep’i korumak istiyordu; ama aynı zamanda gerçeğin ağırlığından uzak tutmak zorundaydı.
Tam o sırada Zeynep’in telefonundan tanıdık bir titreşim sesi geldi. Kadın telaşla koltuğa bırakılmış telefonunu aldı. Ekrana baktı, bir an nefesi durdu.
“Asaf arıyor,” dedi fısıltıyla.
Hilal başını kaldırdı. Zeynep’in gözlerindeki heyecanla karışık endişe tanıdıktı. Asaf, evden ayrıldığından beri tüm dünya Zeynep için hem gurur hem korku kaynağıydı.
Zeynep hızlıca açtı. “Alo, oğlum?”
Asaf’ın sesi telefondan metalik bir hafifliğe karışarak yayıldı ama içindeki yorgunluk bile gizlenemiyordu. “Annem, nasılsın? Nasıl gidiyor?”
Zeynep’in yüzüne hafif bir gülümseme yerleşti. “İyiyim kuzum, sen nasılsın? Oralar nasıl? Çok zorlamıyorlar değil mi?”
Asaf kısa bir nefes aldı. “Alıştım anne. Merak etme, iyiyim. Sadece bu aralar yoğunum. Anca fırsat bulup aradım zaten.”
Hilal, Zeynep’in parmaklarının titrediğini fark etti. Kadının sesi bir anda yumuşadı. “İyi ki aradın oğlum. Çok özledim.”
Birkaç saniyelik anne-oğul sessizliği oldu. Ardından Asaf’ın sesi biraz daha ciddi bir tona büründü.
“Anne, Asu ablama ulaşamıyorum, ikidir arıyorum açan yok. Bir şey mi oldu?”
Zeynep anında Hilal’e baktı. Gözlerindeki panik açıkça okunuyordu. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti. Hilalin söylediklerine rağmen içindeki kötü his gitmemişti ve oğluna da ne diyeceğini bilemiyordu. Hilal hafifçe başıyla “Bana ver” işareti yaptı.
Zeynep telefonu ona uzattı.
Hilal cihazı kulağına götürdü. “Asaf?”
“Hilal abla? Asu nerede?”
Hilal burnundan sert bir nefes aldı; yalan söylemek için bir saniyelik hazırlık gerekiyordu, en fazla. “Asu iyi. Bir iş için yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Acele bir durumdu. Telefonu kapalı kalabilir bir süre.”
Asaf sessizleşti. O sessizlikte yirmi yaşında bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağırlık vardı. “Neden bana da söylemedi? Merak ediyorum onu da. Ayrıca bir aydır neyin işi bu gelmek bilmedi.”
“Çok ani oldu,” dedi Hilal, sanki her kelimeyi tartarak. “Yoğun bir dönemden geçiyor. Seni merak ettirmeyi istememiştir. Bide ben buradayım lan, ablan değil miyim bende, yedek şarjör gibi düşün.”
Asaf’ın kıkırtısı gelince derin bir nefes almıştı hilal. “Ben sadece iyi mi diye bilmek istedim. İyiyse sıkıntı yok. Sen nasılsın bu arada komiserim yolunda mı işler?”
“İyi,” dedi Hilal. “Maalesef ki iyi. Bu aralar herkes de suça sürüklenir oldu. Kimse de sorgulamıyor ne hikmetse.” Hilalin sarf ettiği ima dolu cümlenin ardından, Asaf da istemeden kıkırdamıştı.
Asaf birkaç saniye sustu. Ardından sesi biraz daha toparlanmış çıktı. “Tamam Hilal abla. Kendine iyi bak, Asu ablama da Ulaştın mı ona dersin aradığımı, merak ettiğimi söyle.”
Hilal’in boğazı hafifçe yandı. “Söylerim.”
Asaf’ın sesi yumuşadı. “Sana emanetler… anneme de iyi bak olur mu?”
Hilal gözlerini Zeynep’e çevirdi. Kadın elindeki mendili sıkıyordu, gözleri kızarmıştı. “Merak etme,” dedi Hilal. “Onlar bana emanet.”
“Asu’ya ulaşınca mutlaka haber ver bak yedek şarjör. Lütfen.”
“Tamam tamam,” dedi Hilal gülerek. “Haber vereceğim.”
Telefondan kısa bir klik sesi geldi. Bağlantı kesildi.
Hilal telefonu masaya bıraktığında, Zeynep oturduğu yerden doğrulmuş, sessizce mutfağa doğru ilerlemişti. Kapı aralığından gelen tabak sesi, evin içindeki ağır havayı daha da belirginleştiriyordu. Hilal, salonun ortasında tek başına kalmıştı şimdi.
Derin bir nefes aldı. Göğsünün tam ortasında, sanki üst üste yığılmış taşlar vardı. O an hem Zeynep’in içine çöken o sessiz hüznü hem Asaf’ın telefondaki bastırılmış endişesini hem de Asu’nun adını bile söyleyemediği o sessiz çığlığı aynı anda taşıyormuş gibi hissetti. Ve bu yük daha yolun başındaydı.
Telefonuna düşen bildirimle irkildi. Hırkasının cebinden çıkardığı telefonuna baktığında mesajın Araz’dan geldiğini gördü.
Neredesin?
Kalbi bir an hızlandı. İçine, Asu’dan bir haber alma umudu doldu. Ama bu umut, neredeyse aynı anda yerini daha karanlık bir ihtimale bıraktı. Oyalanmadan yazdı.
Evdeyim. Bir sorun mu var?
Ekranda beliren “yazıyor…” ibaresi, içindeki huzursuzluğu katladı. Son bir aydır hayatında sorun, stres ve felaket birbirine karışmıştı. Hangisi hangisini doğurmuştu, ayırt edemiyordu artık. Stresle bacağını sallarken, Araz’ın mesajı aniden ekrana düştü.
1 saate her zamanki yerde ol.
Hilal’in parmakları bir an duraksadı, sonra tek kelime yazdı.
Tamam.
Mesajı gönderdiği an ayağa fırladı. Odasına geçip çantasını ve ceketini aldı. Dış kapıya doğru yürüdü, ayakkabısını giymeye çalışırken mutfakta olan Zeynep’e seslendi.
“Teyze, ben çıkıyorum. Biraz işim var, sonra da emniyete geçeceğim.”
Zeynep’ten gelen “Tamam kızım, dikkat et,” sesi, Hilal’in sırtında kısa bir ürperti bıraktı. Kapıyı çekip hızla evden çıktı. Merdivenleri ikişer ikişer inip motoruna yöneldi. Anahtarı takıp motoru çalıştırdı, kaskını başına geçirdi ve düşüncelerini arkasında bırakmaya çalışarak yola koyuldu.
Ama düşünceler bırakılmıyordu.
Aksine, yol aldıkça çoğalıyorlardı.
Aklında binlerce soru vardı. Bu sorular zihninde döndükçe çoğalıyor, çoğaldıkça ondan bir parça alıp götürüyordu. Umudu, işlerin daha da kötüye gitmemiş olmasıydı. Çünkü bunu kaldıracak ne gücü kalmıştı ne de kalbi. Kalbi, gün geçtikçe ona meydan okuyor, ölümü saat başı hatırlatıyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra Araz’ın çağırdığı yere vardı. Daha fazla ilerlemeden motoru büyük çınar ağacının yanına çekip durdurdu. İndiğinde, mekânın tanıdıklığı içini acıttı.
Burası, üçünün de kafa dağıtmak için keşfettikleri uğrak yerlerden biriydi. Burada gülmüşlerdi, burada ağlamışlardı. Burada küsüp burada barışmışlardı. İstanbul’a geldiklerinde kendilerini hem yalnız hem de güvende hissedebildikleri nadir yerlerden biriydi burası.
Geniş, birkaç ağaçla çevrili bir yamacın ucundaydılar. Uçurumun birkaç metre gerisinde eski bir bank, karşısında ise sonsuzmuş gibi uzanan deniz ve ağır ağır kararan gökyüzü vardı.
Hilal, ellerini deri ceketinin ceplerine sokup yavaş adımlarla banka doğru yürüdü. Araz çoktan gelmişti. Bankta oturmuş, önüne bakıyordu. Parmaklarının arasındaki sigaradan yükselen duman, rüzgârla birlikte dağılıyordu.
Hilal yanına oturdu. Bir bacağını diğerinin üzerine attı. Gözlerini karşıya dikti.
İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Asu’yu.
Dakikalar geçti. Deniz karardı, rüzgâr serinledi ama sessizlik bozulmadı. İlk konuşan Hilal oldu. Sesi, farkında olmadan yalvarır gibi çıkmıştı.
“Araz… onun iyi olduğunu söyle.”
Bu cümleyle birlikte hem cevap almamaktan hem de alacağı cevaptan korktuğunu hissetti. Araz derin bir nefes aldı. Karşıya bakmaya devam ederken, sanki kafasında kelimeleri tartıyordu. Yüzünde kederden çok karmaşa vardı. Ne hissedeceğini bilememek gibi.
“O iyi,” dedi sonunda. “Merak etme.”
Ama söylediğine kendisi de tam inanmıyordu. Çünkü onun bildiği de buydu. Ona söylenen buydu.
Hilal bir anda ona döndü. Gözlerinde biriken yaşları saklayamıyordu artık.
“Nereye kadar böyle olacak Araz?” dedi. “Nereye kadar sadece bu bilgiyle yetineceğiz? Anlamıyor musun, korkuyorum. Ona bir şey olacak diye ödüm kopuyor. Sen yazdığında, aradığında elim ayağım titriyor. Kötü bir haber alacağım diye.”
Araz başını eğmişti. Hilal birkaç saniye onu öyle izledi, sonra devam etti.
“Ben bu kadar acı çekerken, sen ne yaşıyorsun Araz?”
Bu soru, Araz’ın göğsüne saplanan bir buz sarkıtı gibiydi. Haftalardır kendine sorduğu soruyu, başkasının ağzından duymak ağır geldi. Kendinden kaçabiliyordu belki ama Hilal’den kaçamazdı.
“Ben de bu kadar biliyorum Hilal,” dedi kısık bir sesle. “Elimden bir şey gelmiyor. Sana yemin ederim, ona bir kez sarılmak için canımı veririm.”
Başını kaldırdı, acıyla dolu gözlerle Hilal’e baktı.
“O bile yasak bana. Senin sevgin ona zarar verir diyorlar.”
Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.
“Benim sevgim ölüm getirirmiş,” dedi acıyla. “Öyle dedi Ezel.”
Hilal, bir an bile düşünmeden ona doğru eğildi ve sıkıca sarıldı. Kendi acısını değil, onun acısını da taşıyabilmek için. Yükünü biraz olsun hafifletmek için.
“Ne olursa olsun,” dedi kararlılıkla, “onu oradan sağ çıkaracağız. Başka bir ihtimali düşünmüyorum.”
Bir süre öyle kaldılar. Rüzgâr saçlarını savururken, deniz aşağıda aynı sabırla dalgalanıyordu. Kimse konuşmadı. Çünkü bazı acılar kelime kabul etmiyordu.
Hilal sonunda geri çekildi. Gözlerini aceleyle sildi, derin bir nefes aldı. Kalbi hâlâ göğsünü zorlayarak atıyordu. İçinde tuttuğu bir şey vardı; söylemezse boğazına düğümlenecek, söylerse her şeyi daha da karmaşık hale getirecekti. Yine de susamadı.
Alacağı tepkiden korkarak bir soru daha yöneltti Araz’a. Dileği, kızmamasıydı.
“O broşu Ezel’e verdiğim için kızdın mı?” diye sordu.
Sesi farkında olmadan kısılmıştı. Gözlerini Araz’ın yüzünden ayıramıyordu. Kızmasını istemiyordu. Çünkü o da yaptığının ne kadar yanlış olduğunu, yaptıktan sonra anlamıştı. O broş, Asu’dan geriye kalan son somut şeydi. Ve Hilal, istemeden de olsa onu Ezel’in ellerine bırakmıştı.
“Gerçekten isteyerek vermedim,” dedi hemen, sanki kendini savunmazsa suçlu ilan edilecekmiş gibi. “Bulduğumdan beri yanımda taşıyordum. Ezel beni onunla gördü. Tanıdı broşu. Çünkü mahkeme günü, yani kaçırıldığı gün onu takıyordu.”
Konuşurken elleriyle oynuyordu. Tırnak etlerini yolduğunu fark etti ama duramadı. Araz’dan bir tepki beklerken, içi içini yiyordu.
“Neden verdin peki ona?” dedi Araz.
Sesi kırgındı. Öfkeden çok incinmiş gibiydi. Bir parça da değersiz hissetmişti kendini, bu tonu Hilal hemen sezdi. Yine de sustu. Belki de geçerli bir sebebi vardı.
Hilal yutkundu.
“Bana o gün bu gece önemli bir davet veriyorum dedi,” dedi. “Faruk’la Asu’nun da katılacağını…”
Durdu. Göğsü sıkıştı. Derin bir nefes aldı.
“Eğer broşu verirsem, onu Asu’ya ulaştıracağını ve bu gece takmasını isteyeceğini söyledi. Ve eğer istersem, davete gelebileceğimi.”
Cümlelerin sonuna doğru sesi iyice kısılmıştı. Gözlerini kaldırıp Araz’a baktı. Onun yüzünde patlayacak bir öfke, sert bir çıkış, belki de ağır bir suçlama bekliyordu.
Ama Araz onu şaşırtarak konuştu.
“Sence de çok güzel olmamış mıydı?”
Hilal bir an ne diyeceğini bilemedi. Bu, beklediği hiçbir tepkiye benzemiyordu. Araz başını tekrar denize çevirmişti. Gözleri uzak bir noktaya takılıydı.
“O broş,” diye devam etti, “Asu’nun üzerinde başka duruyordu. Sanki sadece bir takı değilmiş gibi. Sanki onun bir parçasıymış gibi.”
Sesi kısıktı ama nettı. İçinde bastırdığı her şey bu cümlelerin arasından sızıyordu.
Araz başını hafifçe salladı.
“Kızmadım,” dedi sonunda. “Kırıldım belki. Korktum. Ama kızmadım.”
Hilal’in omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi oldu. Yine de içindeki suçluluk kolay kolay dağılmıyordu.
“Ya bir şey olursa?” dedi. “Ya Faruk fark ederse? Ya Ezel sandığımız gibi biri değilse?”
Araz bu kez Hilal’e döndü.
“Hilal inan bana şu hayatta güvendiğim birkaç insan arasındadır Ezel,” dedi. “Öyle ya da böyle bir şekilde alacağız asuyu. Ve inan bana ezel, ne kadar kabul edemesem de haklı. O bir kontrol adamı, tedbirsiz hiçbir şey yapmaz konu sevdikleri ve ailesi olsa bile. Bana güveniyorsan, ona da güvenebilirsin.” Arazın bu sözleri öylesine değildi. Aradan geçen yıllara, dostluğa ve yaşanmışlıklara dayanıyordu. Hilal araza güvenmeyi seçerek ezele de güvenmeye çalışacaktı, işin içinde ne kadar çıkar olsa da. Başka yolu yoktu.
Bir süre daha konuştular. Daha doğrusu, konuşmadan aynı şeyleri düşündüler. Asu’nun adını anmadan, varlığını her cümlede hissederek.
Gece iyice çökmüştü. Deniz karanlıklaşmış, rüzgâr daha da sertleşmişti. Ama ikisi de kalkmadı. Çünkü kalkarlarsa, gerçek hayata dönmek zorunda kalacaklardı. Ve gerçek hayat, Asu’nun olmadığı bir yerdi.

⚖️

Hava tamamen kararmıştı. Saatlerdir mutfakta çeşit çeşit yemek ve meze yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Bunları hazırlarken kimi zaman iç sesimle kavga etmiş, kimi zaman soğan doğrarken içimi dökmüştüm. Eylül’ün yardım etmesine izin vermemiş, her şeyi iğneden ipliğe kendim yapmıştım. Evet, Ömer aracılığıyla Faruk’u aramış, dışarı çıkmak istemediğimi ve bu boş zamanı evde değerlendirmek istediğimi söylemiştim. Faruk ise hiç düşünmeden kabul etmişti. Şaşırmamıştım elbette. Elinde olsa beni ceketinin cebine koyar, gittiği her yere yanında taşırdı.
Ben ise bu gece ikinci adıma geçmeyi planlıyordum. Güven konusunu büyük ölçüde halletmiş sayılırdım; zira bu akşam yaptığım yemekleri yerse, ikinci adıma çok daha rahat geçebilecektim. Tehlikeli miydi? Sayılırdı. Ama bu vazgeçmem için bir sebep miydi? Asla. Bu gece kendi eteğimdeki taşların bir kısmını dökecek, onun da dökmesi için eteğinden çekiştirecektim. Aksi halde bu iş gittikçe uzayacak gibiydi. Günler birbirinin aynısı geçiyor, ben ise elimde koca bir hiçle öylece kalıyordum.
Ama içimdeki gereksiz cesaret, bu evde dönenleri de bilmek istiyordu. Faruk’un hayat hikâyesini, babamın mezarının nerede olduğunu, Eylül’ün neden bu durumda olduğunu… İçimden bir ses, Eylül’ün burada kendi rızasıyla kalmadığını fısıldıyor gibiydi ve eğer onu da kendimle birlikte kurtarabilecek bir fırsatım varsa, bunu hiç düşünmeden yapardım. Bana mı kalmıştı bunu yapmak? Elbette hayır. Ama böyle bir şeye gözlerimi kapatıp kulağımı sağır edersem, insanlığımdan şüphe ederdim.
Babamın mezarına gelince. Açıkçası onun bile bir kesinliği yoktu. Boş umutlarla doldurmuştum içimi. Onun bir mezarı olacağını varsayarak etmiştim aptallığı.
Odamın yolunu tuttum. Üzerime sinen yemek kokusundan arınmak için hızlı bir duş aldım, ardından saçlarımı kurutup hafifçe şekil verdim. Giyinme odasına ilerlerken bir yandan da tedirginlikle atan kalbimi sakinleştirmeye çalışıyordum. En fazla ne olabilirdi ki, diye düşünüyor; düşündükçe dehşete düşüyordum.
Dolaba vardığımda kötü düşünceleri savuşturmak istercesine başımı iki yana salladım ve derin bir nefesi ciğerlerime doldurdum. Bu gece isteğim hem şık hem sade olmaktı; davetkâr ama bir o kadar da mesafeli. Süreci, hayati risk taşıyan bir hastanın koluna bağlı seruma benzetmiştim zihnimde. Her damlanın işkence gibi yavaş akması ama sonunda kana karışması gibi. Ölmemişti ama yaşıyor da sayılmazdı. Yapılacak tek şey vardı: beklemek. Serumun bitmesini, her bir zerresinin kana karışmasını beklemek.
Askıdan aldığım düz, kalın askılı kırmızı elbiseyi aynada üzerime doğru tuttum. Dizin altında biten düz kesim eteği bu gece için idealdi. Oyalanmadan üzerimdeki havluyu bir kenara bıraktım; önce çamaşırlarımı, ardından dikkatle elbiseyi giydim. Uzun uğraşlar sonunda fermuarını kapatıp aynanın karşısına geçtim. Neredeyse elbiseyle bir bütün olmuştum. Kare kesim yakası göğüslerimi daha belirgin gösteriyordu. Belimi sarması gereken gövde kısmıysa biraz bol duruyordu. Zayıflamıştım.
Hafifçe yan dönüp arkasını inceledim. Sırt dekoltesi abartılı değildi; eteğinde yürümemi kolaylaştıracak derin bir yırtmaç vardı. Ayakkabı dolabında gözüme çarpan kırmızı ayakkabıları da ayağıma geçirip makyaj masasına ilerledim. Puf koltuğu çekip oturdum ve bir süre nereden başlamam gerektiğini düşünerek makyaj malzemelerine baktım. O an, beni kendine çeken bir anıya teslim oldum.

Asu, büyük bir heyecanla akşamki randevusu için hazırlanıyor, aynanın karşısında makyaj yapıyordu. Hukuk fakültesinde tanıştığı bu çocukla uzun zaman önce flört etmeye başlamışlardı. Ama Asu’nun aklında ve kalbinde hâlâ başka biri vardı. Buna rağmen çocuk, onun gönlüne girebilmek için epey çabalamış ve sonunda bunu başarmıştı. Bugün, işte o çabanın sonucuydu.
Makyaj malzemelerini karıştırırken gözü, Hilal’in yeni aldığı o pahalı allığa kaydı. Kullandığını anlarsa Hilal’in onu kesinlikle öldüreceğini biliyordu. Ama nedense bu ihtimal Asu’nun pek de umurunda değil gibiydi. Fırçayı allığa daldırmak üzereydi ki kapı aniden açıldı ve olduğu yerde kala kaldı.
Hilal gelmişti.
Asu refleksle elindekileri arkasına sakladı ve yüzüne kocaman, sahte bir gülümseme kondurdu. Hilal ise deri ceketini ve çantasını yatağın üzerine bırakmış, kafası karışık bir ifadeyle onu izliyordu. Bir an sonra Asu, coşkuyla lafa girdi.
“Kuzen, hoş geldin. Seni bu kadar erken beklemiyordum.”
Hilal yavaş adımlarla ona yaklaştı.
“Bir: Neden bu kadar süslendin?” dedi ve bir adım daha attı.
Asu, Hilal yaklaştıkça farkında olmadan geriye doğru kaçıyordu.
“İki,” diye devam etti Hilal. “Neden salak gibi sırıtıyorsun?”
Gözleri aynadan, Asu’nun arkasında saklamaya çalıştığı allığa kaydı.
“Ve üç… allığımın sende ne işi var?”
Asu dumura uğramıştı. İçinden, “Nereden anladı lan?” diye geçirirken dışarıya çaktırmamaya çalışıyordu.
“Ne allığı be, delirdin mi? Bende falan değil allığın.”
“Ya sen harbi salaksın ya,” dedi Hilal. “Arkanda ayna var. Elinde olduğu gayet net görünüyor, Asu.”
Asu bir anda arkasını döndü, aynayı fark etti. “Aaa,” diye mırıldandı.
Hilal onu büyük bir hayal kırıklığıyla süzdü.
“Biliyor musun, sana değil de seni bu zekâyla hukuk fakültesine kabul edenlere kızgınım ben.” Yanına gelip makyaj malzemesini elinden çekip aldı, masanın üzerinde bir şeyler aranmaya başladı.
“Aman be,” dedi Asu. “Yemedik eşyanı. Ölür müsün biraz paylaşsan?”
“Ben bu allığı alana kadar yaz boyunca götüm çıktı çalışmaktan,” dedi Hilal ters bir bakış fırlatarak. “Ondan olabilir mi acaba?” Sonra tekrar Asu’ya döndü.
“İkinci ve üçüncü sorumun cevabını aldığıma göre birincinin cevabını da alayım. Nereye böyle?”
Çantasından allığına özel aldığı fırçayı buldu. Asu cevap verdi. “Kenan’la buluşacağız. Akşam yemeğine davet etti beni. Ben de neden olmasın dedim.”
Konuşurken ellerini önünde birleştirmiş, hafif hafif sağa sola kıvırıyordu. Küçük bir kız çocuğu gibiydi. Hilal ise hiçbir şey demeden fırçayı allığa batırdı ve ürünü yavaşça Asu’nun yanaklarına sürmeye başladı.
“İzin versen yeterdi,” dedi Asu sırıtıp. “Kendim de sürebilirdim.”
“Sen bir şeyleri adam akıllı kullanamadığın için bu riski alamam,” dedi Hilal. Sonra gözlerini aynadan ayırmadan ekledi:
“Sen onu bunu boşver de… Araz duyarsa ne olacak?”
Bu soru Asu’nun yüzünü düşürdü. Birleştirdiği ellerini istemeden sıkmaya başladı.
“Araz artık umurumda değil,” dedi. “O beni hep görmezden geldi. Başkası hayatımda olmasın, ben hep onu seveyim istedi. Onsuzluğa olan sadakatimi bile hak etmedi, Hilal.”
Hilal hak veriyordu ama korkuyordu. Çünkü biliyordu: kalbi kırık bir kadın, her zaman olduğundan daha savunmasızdır.

Geçmişin kollarından sıyrıldığımda, çoktan makyaj işini hallettiğimi fark etmiştim. Ve Hilal’i çok özlediğimi. Şimdi en pahalı şeyler elimin altındaydı ama hiçbirini sürerken o anın huzurunu hissetmemiştim. Bir anlığına elimde bir zaman makinası olsun ve o güne gideyim istedim. Kollarımı ona sarıp zamanı orada durdurmak, asla bu günlere bir daha gelememek istedim.
Son olarak bulduğum ilk kırmızı ruju dudaklarıma sürüp iyice yedirdim ve boynuma bulduğum ilk parfümü hafifçe sıktım.
Yatak odasına girdiğimde ilk dikkatimi çeken, yağmurun sesi ve pencerenin camına çarpan damlalar oldu. Yağmur yağıyordu. Cama doğru ilerleyip pencereyi açtım ve yağmurla karışan toprak kokusunun içeri girmesine izin verdim.
Girişe göz gezdirdiğimde Ömer’in orada olmadığını, onun yerine başka bir korumanın geçtiğini gördüm. Nöbet değişimi olmalıydı. Giriş kapısı büyük bir sesle aralanırken dikkatimi o yöne verdim. Arka arkaya üç araba malikanenin avlusuna girerken aklımdan geçen tek şey şuydu: Faruk korkak bir adamdı. Hem de her gün iki araba korumayla gezerken.
Biliyordum, benim için kolay olmayacaktı. Zaten bu zamana kadar hiçbir şeyim kolay olmamıştı. Ama bu seferki farklıydı. Hem benim hem de ailemin hayatı söz konusuydu. Bu oyunu kazanmaktan başka şansım yoktu. Zira bu oyunun ödülü olduğu gibi cezası da vardı. Bu ceza ise idamı aratmayacak türdendi.
“Bence ölmek için çok genciz, Asu.”
Dudaklarımda sinsi bir gülümseme belirdi.
“Bence de.”
Arabalar durmuştu. Adamlar hızlıca Faruk’un bulunduğu araca ulaşmıştı; biri şemsiye tutarken diğeri kapıyı açıyordu. Faruk hızla arabadan inip şemsiyenin altına girdi. Her zamanki gibi giydiği beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolon onu ne kadar karizmatik gösterse de, karakterinden tek bir iz bile taşımıyordu. Onu bugüne dek hiç farklı kıyafetlerle görmemiştim. Hep beyaz pantolon, üzerine kusursuz ütülü beyaz bir gömlek. O kadar uzun boylu bir adam değildi ama kendine has bir karizması vardı. Kirli sakalı, kısa kesilmiş siyah saçlarıyla uyumluydu. Her bakan kızın dönüp bakacağı bir tipti. Fakat benim cehennemde bile görmek istemediğim o adamdı.
Başını kaldırıp bulunduğum cama baktığında adımları aniden durdu. Bir dakikaya varan bir süre boyunca beni izledi. Bir anlığına kendimi bulunduğum pencereden atmak istemiştim ama kendimi zor tutmuştum. O sürenin sonunda hafifçe gülümsedi ve hızlı adımlarla evin kapısına doğru yürüdü.
Ben de pencereden ayrılıp, odadaki boy aynasına doğru ilerledim; kendime son kez bakmak için. Yüzüme sürdüğüm makyaj, görünmez bir savaş boyasından halliceydi. Elimdeki silahımın ise şansımdan başka bir şey olmadığı kesindi. Ya batacaktım ya çıkacaktım.
Terleyen avuç içlerimi elbisemin yanlarına sürttüm, son kez derin bir nefes alıp aşağı inmek için odadan çıktım. Stres, tüm saç tellerime işlemiş gibiydi.
Aşağı indiğimde Faruk da tam yukarı çıkmak üzereydi. Beni görünce olduğu yere adeta çakıldı. Baştan aşağı, işkence edercesine öyle bir süzdü ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Neyse ki bakışları benimkilerle kesiştiğinde,
“Çok güzel olmuşsun,” dedi.
Çatallı çıkan sesi, şaşkınlığını yeterince ele veriyordu. Nazikçe gülümsedim.
“Teşekkür ederim. Umarım yaptığım yemekleri de beğenirsin,” dedim ve ikinci bir şoka sebep oldum.
İki ağır adımla yaklaşıp önüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Kaşlarını çatmış, yüzümü karış karış inceliyordu. Tuttuğum nefes ciğerlerime sığmayacak gibi olduğunda,
“Güzelim, sen iyisin değil mi?” diye sordu.
Elbette değildim. Beni bu hâle getiren o olmasına rağmen bunu ciddi ciddi soruyordu bir de. Tekrar gülümsedim.
“İyiyim, merak etme. Sadece birbirimize alışmanın başka yollarından biri.”
Koluna dokundum.
“Hadi içeri geçelim, yemekler soğumasın,” diyerek onu yemek salonuna yönlendirdim. Ne kadar saklamaya çalışsam da kalbim deli gibi atıyordu. Umarım anlamazdı.
Yemek masasına yaklaştığımızda, üzerinden atamadığı şaşkınlıkla sofraya göz gezdirdi. Eylül’den öğrendiğim, sevdiği birkaç yemeği yapmaya çalışmıştım. Ellerini masanın kenarlarına yaslamış, bir bana bir de yemeklere bakıyordu.
“Otur.”
Bu beklenmedik emir beni ürküttü. İkiletmeden, hemen sağındaki sandalyeyi çekip oturdum. Birkaç saniye sonra doğrulup elini gömleğinin manşetine attı. Acelesizce düğmeleri açtı ve kollarını dirseklerine kadar sıvadı. Bunu yaparken gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadı.
Koca bir nefesi içime çekerken, alttan korkulu gözlerle onu izliyordum.
“Bunca hazırlık, bunca zahmet ne için, sevgilim?”
Merakını anlıyordum. Her gün yaptığım bir şey değildi.
Faruk sandalyeye yerleştiğinde, verdiğim nefesle masanın üzerindeki mum titredi. Alevin gölgesi yüzüne vurduğunda, bir anlığına onu olduğundan daha sert, daha keskin gösterdi. Sonra ışık geri çekildi. Geriye sadece iyi giyimli, kendini güçlü sanan bir adam kaldı.
Bu adam yüzünden kaç gecedir uyumuyordum.
“Bakışların dalıp gidiyor,” dedi. Sesinde o tanıdık ton vardı. Şefkatle merak arasında gidip gelen, ama sonunda her zaman sahiplenmeye varan o ton. “Aklından ne geçiyor?”
Çatalımı yavaşça tabağa bıraktım. Camın içinden ona baktım. Cam gibiydim bu gece. Kırılabilirdim ama şeffaftım. Ne düşündüğümü göstermeden, her şeyi gösterecek kadar.
“Yarın,” dedim.
“Yarın ne?”
“Yarın her şeyin daha kolay olmasını istiyorum.”
Bu cevap onu rahatlattı. Çünkü Faruk geleceği severdi. Planlanmış, kontrol edilmiş, kendi elleriyle biçim verilmiş bir gelecek. Belirsizlikten hoşlanmazdı. Belirsizlikte gücü yoktu.
“Kolay,” diye tekrar etti. Şarabından bir yudum aldı. “Senin için mi?”
Başımı hafifçe eğdim.
“Hepimiz için.”
İşte bu kelime. Hepimiz.
Bunu sevdi. Çünkü içine kendini koyabildiği her cümle onun için bir zaferdi.
Yemekler ilerledikçe soruları da derinleşti. Ama bunlar bağırarak sorulan sorular değildi. Küçük, masum görünen, ama cevabı yanlış verilirse can alan sorulardı.
“Son zamanlarda çok sessizsin,” dedi.
“Yoruldum.”
“Neden?”
“İnsan aynı korkuyu uzun süre taşıyınca yoruluyor.”
Bir an durdu. Gözlerini kıstı.
“Hangi korku?”
Kalbim tam o anda sertçe vurdu. Ama yüzümdeki ifade değişmedi. Çünkü korku dediğimde onun aklına gelenle benim düşündüğüm şey aynı değildi.
“Benliğimi kaybetme korkusu,” dedim.
Bu yalan değildi. Sadece eksikti. Ve eksik gerçekler, bazen tam yalanlardan daha güvenilir durur.
Sandalyede biraz daha yaklaştı. Dirseklerini masaya koydu. Sesini alçalttı.
“benliğini kaybetmek istemiyorsun ama beni, kendi ellerinle hazırladığın sofraya ve özenle hazırladığın kendine davet ediyorsun.” Bir süre tereddütle inceledi yüzümü. “Sence de söylediklerinde çelişki yok mu sevgilim?”
“İkisi aynı şey değil,” dedim.
“Benim için öyle.”
Gülümsedim. Yumuşak. Onu ikna eden türden.
“Senin için her şey aynı Faruk. Ya senindir ya da tehdit.” Bu cümle riskliydi. Ama tonumu doğru ayarladım. Suçlayıcı değil. Kabul edici. Onu olduğu gibi kabul eden bir kadın gibi.
Beklediğim gibi oldu. Güldü. Sessiz bir kahkaha. “Beni çok iyi tanıyorsun.”
Hayır. Seni çok iyi çözdüm.
Yemek bittiğinde omuzlarının gevşediğini fark ettim. Çatalı artık eskisi kadar sıkı tutmuyordu. Konuşurken kelimeler arasında boşluklar oluşuyordu. Yemeğin ağırlığı değil, gecenin rehaveti çökmüştü üstüne. Ayağa kalktı. Yanıma geldi. Elini belime koydu. Çok tanıdık, çok sahiplenen bir temas. Ama bu sefer elinin ağırlığını hissettim. Eskisi kadar kontrollü değildi.
“Bu gece benim oluyorsun,” dedi. Emir gibi değil. Karar gibi.
Başımı cilveli bir edayla kaldırdım. Önce dudaklarına ardından gözlerine odaklandım. Adeta nabzı yükselmiş, nefesleri sıklaşmıştı.
“Ona bakacağız.” Derken ne kesin konuşmuştum ne de açık. Keskin bir belirsizlik. Göz kapaklarına yığılan derin bir uyku misali.
Elimi tuttu. Parmakları sıcaktı. Benimkiler serin. Her zaman kinin tam aksine. Merdivenlerden çıkarken arkamdan baktığını hissediyordum. Elbisenin sırtımdaki çizgisine. Omuzlarıma. Adımlarımın kararlılığına.
Kendi odasına girdiğimizde ışığı yakmadı. Perdeler kapalıydı. Yatak odası yarı karanlıktı. Onun sevdiği gibi. Kontrolün onda olduğu, ama benim de kaybolabileceğim kadar loş.
Bana güvenmiyordu.
Bana hayır diyemiyordu.
Ben onun büyük zaafıydım. Öleceğini de bilse bu davete icabet ederdi. İşte bu da benim en büyük kozumdu.
Ben onun zaafı, o ise benim kozumdu.
“Bu gece…” dedi ve sustu. Cümleyi tamamlamadı. Çünkü zihninde çoktan tamamlamıştı.
Beni yatağın kenarına oturttu. Dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini dizlerime koydu. Bakışları artık saklamıyordu. Arzusu nettir Faruk’un. Gizlemez, gizlemesi gerekmezdi. Çünkü bugüne kadar hiçbir bedel ödememişti.
“Elini çek,” dedim yumuşakça.
Kaşları kalktı.
“Neden?”
“Yavaş.”
Bu kelimeyi duyunca durdu. Çünkü Faruk beklemeyi sever. Beklerken kendini daha güçlü hissederdi.
Gömleğinin düğmelerini çözerken gözleri ağırlaşmıştı. Alkol ve yemek nihayet işini yapıyordu ve benim küçük sırrım. Yatağa uzandığında beni yanına çekti. Kısa bir yakınlık. Fazlası değil. Dudakları saçlarıma değdi. Nefesi ağırdı. Bir süre sonra kelimeleri bozulmaya başladı. Cümleler yarım kaldı. Eli omzumdan kaydı. Nefesi derinleşti.
Uyku.
Dakikalarca kıpırdamadım. Onun gerçekten uyuduğundan emin olmadan hareket etmedim. Sonunda nefesi düzenli hale geldiğinde yavaşça doğruldum. Oda büyük ama düzenliydi. Faruk karmaşadan hoşlanmazdı. Her şey yerli yerindeydi. Ama bu düzenin içinde saklanan boşluklar vardır. Gizli çekmeceler. Kilitli dolaplar. Duvarın arkasında yankı yapan bir alan. Dolabı açtım. Kıyafetler. Saatler. Belgeler. Ama önemli olanlar burada değildi. Masanın çekmecelerini kontrol ettim. Kilitliydi. Anahtar yoktu.
Duvara dokundum. Bir yerde ses farklı çıktı. Ama bastıramadım. Orası daha sonra. Her şeyi aklıma kazıdım. Nerenin önemli olduğunu, nerenin sadece gösteriş olduğunu. Sonra sessizce odadan çıktım.
Kendi odama girdiğimde kapıyı kilitledim. Yatağın altındaki boşluğu açtım. Telefonu elime aldım. Ekran aydınlandığında kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
Ezel’in adını tuşlamadan önce derin bir nefes aldım.

🐦⬛

Eski çelik fabrikası, gecenin ortasında unutulmuş bir hayvan iskeleti gibi duruyordu. Duvarları pasla kabuk bağlamış, tavanındaki metal kirişler yılların yükünü taşıyamayıp eğrilmişti. İçeride yanan birkaç bozuk lamba vardı. Işıkları titrek, rengi kirliydi. Aydınlatmaktan çok gölgeleri çoğaltıyordu bu lambalar.
Fabrikanın ortasında, tavandan sarkan kalın zincirlerle asılı bir adam vardı. Kolları yukarıda, bilekleri demire sürtünmekten kanamıştı. Ayakları yerle temas etmiyordu. Omuzları çökmüş, başı öne düşmüştü ama bilinci hâlâ yerindeydi. Her nefes alışında göğsü hırıltıyla inip kalkıyordu.
Tam karşısında, birkaç metre ötede, metal bir sandalyeye bacak bacak üstüne atmış halde oturan Ezel vardı. Elinde neredeyse bitmiş bir şarap şişesi. Şişenin içindeki son yudumlar, lambaların altında koyu kırmızı parlıyordu. Ezel şişeyi ağır ağır sallıyor, sanki içindeki sıvının hareketini izlemekten keyif alıyordu.
Sesini yükseltmeden konuşuyordu. Acele etmiyordu. Zaten kimsenin gidecek yeri yoktu.
“Burası,” dedi sakin bir tonla, “bir zamanlar şehrin kalbiydi.”
Zincirdeki adam başını zorla kaldırdı. Gözleri kan çanağıydı. Dudakları çatlamıştı ama dinliyordu. Çünkü konuşmak ona yasaktı. Çünkü konuşmak artık ona bir şey kazandırmayacaktı.
Ezel devam etti.
“Bin dokuz yüz yetmişlerde kuruldu bu fabrika. Çelik üretirdi. Ray dökerdi. Köprülerin kemiklerini burada şekillendirdiler. Binlerce insan çalıştı burada. Sabah girip gece çıktılar. Ciğerlerine metal tozu doldu. Elleri kesildi. Omuzları çöktü.” Bir yudum aldı şaraptan. Şişede ki içki biraz daha azalmıştı.
“Sonra ne oldu biliyor musun?” Sustu. Cevap beklemedi. “Patron değişti.”
Sol tarafta, uzun bir masanın üzerinde uzanmış olan Demir, elindeki küçük tenis topunu duvara fırlattı. Top sert bir sesle çarptı ve geri sekti. Demir refleksle yakaladı. Tekrar attı. Ses, fabrikanın boşluğunda yankılandı. Ritmik. Sinir bozucu.
“Patron değişince her şey değişir,” dedi Demir, esneyerek. “İnsanlar, makineler, vicdanlar.”
Ezel gözünü zincirdeki adamdan ayırmadan cevap verdi. “Özellikle vicdanlar.”
Sağ tarafta, duvara yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş halde Araz duruyordu. Sessizdi. Yüzü ifadesizdi ama gözleri sahneyi kaçırmıyordu. Her kelimeyi, her hareketi kaydediyordu zihnine.
Ezel tekrar konuştu.
“Yeni patron maliyeti düşürmek istedi. Güvenliği kesti. Bakımı kesti. İnsan hayatını kalem kalem çıkardı muhasebeden.”
Bir an durdu.
“Sonra bir gece…”
Demir topu tekrar attı.
“Bum.”
Ezel başını hafifçe salladı.
“Bir gece, bir kazan patladı. On yedi işçi. O gece burada öldü. Cesetler bu zeminden toplandı. Kan, yağmurla birlikte şu köşeden aktı.” Başını hafifçe yana eğip zemini işaret etti.
Zincirdeki adam titredi. Gözlerini kapatmaya çalıştı ama beceremedi.
“Devlet geldi,” dedi Ezel. “Dosya kapandı. Patron kaçtı. Fabrika terk edildi. Ve işte,” şişeyi kaldırdı, etrafı gösterdi, “geriye sadece pas kaldı.”
Demir topu tutmayı bırakıp masadan doğruldu. Dirseklerinin üzerinde dönerek Araz’a ve adama baktı. “Ben hikâyeyi sevdim,” dedi. “Ama sanki bir yerde tempo düşüyor.”
Ezel şişedeki son yudumu ağır ağır içti. Şarap bitti. Şişeyi elinde tarttı. Gözleri hâlâ adamdaydı.
Araz sonunda konuştu.
“Bitti mi?”
Ezel cevap vermedi. Sandalyede hâlâ otururken şişeyi ağzından tuttu. Alt kısmını sertçe beton zemine vurdu. Cam patladı. Ses fabrikayı doldurdu. Şişenin altı paramparça oldu. Ezel’in elinde, keskin ağızlı bir cam parçası kaldı.
Onu, hiçbir şey söylemeden Araz’a uzattı. Araz bir an bile tereddüt etmedi. Camı kaptığı gibi zincirdeki adama doğru yürüdü. Adımlarında öfke yoktu. Alışkanlık vardı. Ve bir de yapmak isteyip de yapamadıkları.
Demir masadan tamamen dönüp oturdu, ayaklarını sallandırdı. Yüzü aydınlandı. Kahkahayı bastı.
“İşte hikâyenin en sevdiğim kısmı,” dedi yüksek sesle. “Uygulamalı anlatım.”
Tribündeki bir taraftar gibi Araz’a seslendi.
“Göster kendini koçum.”
Adamın ilk çığlığı, dışarıdaki yağmurla aynı anda patlayan bir şimşekle karıştı. Ses, fabrikanın içini doldurdu. Metal duvarlar yankıyı geri gönderdi.
Ezel cebinden bir sigara çıkardı. Dudaklarının arasına yerleştirdi. Ayağa kalktı. O sırada Demir masadan atlayıp yanına geldi. Çakmağını çıkardı. Önce Ezel’in sigarasını yaktı. Sonra Ezel’in uzattığı sigarayı aldı, kendi dudaklarına götürdü ve onu da yaktı.
Duman, paslı havaya karıştı.
Tam o anda Ezel’in telefonu çaldı. Ezel sigarayı ağzında tutarak telefonu çıkardı. Ekrana baktı. Engin.
Açtı.
“Efsun inmek üzere,” dedi Engin’in sesi telefondan. “İşiniz bitmedi mi?” Telefondan, arka plandaki çığlıklar duyuldu. Engin kısa bir duraksamadan sonra konuştu.
“Anlaşılan bitmemiş. Bence uyarı olarak kafasına sıkın. Tekrarlarsa topuğuna sıkarsınız.”
Ezel güldü. Sessiz, kısa bir gülüş.
“Tamam,” dedi.
Telefonu kapattı. Cebine koydu. Sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı ciğerlerine doldurdu. Sonra adama doğru yürümeye başladı. Her adımı ölçülüydü. Sakinliği, ortamdaki en korkutucu şeydi.
Ezel adamın tam karşısında durdu. Eğildi. Yüzünü adamın yüzüne yaklaştırdı.
“Bir kuzguna,” dedi alçak bir sesle, “değil dokunmak …” Sigaradan tekrar nefes çekti. Dumanı adamın yüzüne üfledi.
“…bu denli yaklaşmak bile,” duman adamın ağzına doldu, adam öksürdü, “ne kadar büyük bir cahil cesareti.”
Adam acı içinde inliyordu. Araz geri çekilmişti. Elleri kan içindeydi. Avuçlarını pantolonuna silerken mırıldandı. “Sokma akıl böyle bir şey işte.”
Adam boğuluyormuş gibi öksürdü.
Ezel başını yana eğdi. “Ne o?” dedi. “Rahatsız mı oldun dumandan?” Bir an durdu.
“Uyuşturucuya bağışıklığın yüksek ama. Kafayı çekerken bu kadar öksürdüğünü düşünmüyorum.”
Başını Araz’a çevirdi.
“Araz, ne yaptınız? Tineri fazla mı içirdiniz arkadaşa? Ciğerler pert gibi”
Araz omuz silkti.
“Yok ya,” dedi rahatça. “Elli milim falan içti. Bir şey olmaz.”
Ezel sigarasının sonuna geldi. Hiç tereddüt etmeden, adamın göğsündeki açık yaraya bastırdı. Etin yandığı ses, adamın çığlığına karıştı. Fabrika bu sesi de yuttu. Ezel sigarayı bastırmaya devam etti. Adamın boynuna uzandı. Parmaklarını sıkıca doladı. Adamın nefesi kesildi.
Ezel kulağına eğildi.
“Şimdi beni dinle,” dedi fısıltıyla. “Sik kafalı köpek.” Parmakları biraz daha sıkıldı.
“Eğer bir kuzgunun inine girersen,” sesi buz gibiydi, “unutmaman gereken tek bir şey var.” Adamın bedeni titredi. “Kaçarsan, saklanırsan, dua edersen bile…” Bir an durdu.
“Bu kuzgun bir gün senin leşini bulur.”
Adamın gözleri karardı. Nefesi düzensizleşti. Ezel son sözlerini söyledi.
“Ben Ezel,” dedi. “Ama bugün sana ecelim.”
gözlerini büyük bir nefretle adama çevirdi.
“Ve inan bana bir gün sahibinin de eceli olacağım.”
Adamın bedeni gevşedi. Baş öne düştü. Zincirler hafifçe sallandı. Ses kesildi. Ezel elini bıraktı. Geri geri birkaç adım attı. Üzerine bulaşan kanı umursamadı.
“Temizleyin buraları,” dedi.
Telefonu tekrar çaldı. Ezel aramaya bakmadan fabrikanın dış kapısına doğru yürümeye başladı.
Arkasından Demir söyleniyordu.
“İşte,” dedi, “hikâyenin en sevmediğim kısmı.”
Esmer’e döndü.
“Esmer, hadi aslanım,” dedi sırıtarak. “Benim takım yeni,” dedi üzerindeki ceketinin yakasını düzelterek “Kan falan olur vallahi kahrolurum.”
Esmer gülerek adama doğru yürüdü.

Ezel kapının önünde durduğunda oyalanmadan çalan telefonu cevapladı.
“Alo.”
Ses Asu’ya aitti. “Alo, avukat. Bir problem mi var?” diye sordu. Ezel, karşıdan gelecek cevabı merakla beklerken Asu’nun derin ve sıkıntılı nefesini işitti.
“Keşke bir problemimiz olsa, Ezel.” Sesindeki hayal kırıklığı ve yorgunluk gizlenemiyordu. Ezel’in içine, sebebini tam olarak çözemediği ağır bir sıkıntı çöktü.
“Binlerce problemim var,” diye devam etti Asu, “ve hiçbirine çözümüm yok.” Alaylı gülüşünün sesi Ezel’in ensesini ürpertti.
“Haklısın,” dedi Ezel soğukkanlılıkla. “Ama bu bir anlaşmaydı, avukat. O günlüğü bulm-”
Asu’nun sözü aniden kesmesiyle Ezel’in ağzındaki kelimeler boğazına dizildi.
“Burada tutulduğumdan beri bana ağır kırmızı reçeteli ilaçlar verdiklerinden haberin var mı, Ezel?” Bir saniye kadar sustu. “Neredeyse her gün yediğim dayaklardan?”
Ezel gözlerini sıkıca yumdu.
“Peki ya,” dedi Asu, sesi daha da sertleşerek, “bu ilaçlar yüzünden tüm bu dayaklara, hakaretlere, tacizlere boyun eğdiğimden? Söylesene Ezel… sırf senin o sikik günlüğün için Faruk’un koynuna girmekten son anda kurtulduğumdan?”
“Asu, bak, dinl-”
“Asıl sen beni dinle!”
Asu’nun sesi öfkeyle yükselmişti. “Ben bu ilaçları ilk defa içmiyorum. Bu dayakları ilk defa yemiyorum. Ruhumu da ilk defa kaybetmiyorum, kuzgun.”
Ezel’in çenesi kasıldı. “Eğer bir gün,” diye devam etti Asu, “beni kurtarma zahmetinde bulunursan, oturur anlatırım sana hayat hikâyemi.”
Derin bir nefes aldı.
“Sana en fazla bir ay veriyorum. Eğer beni buradan çıkarmazsan… kendimi de bu evi de içinde o günlükle birlikte yakarım.”
Ezel, kafasında yankılanan binlerce soruya rağmen tek bir cümle kurdu. Sesi sakindi ama keskinliği tartışmasızdı.
“Bana sadece düşmanlarım kuzgun der, Asu. Bir daha sakın bana kuzgun deme.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu. Asu bir şey söyleyemedi. Ne diyeceğini bilemedi. Kalp kırıklarına bir yenisi daha eklenmişti. Kapatmadan önce son bir kez konuştu.
“Günlük Faruk’un odasında olmalı. Elimden geldiğince her yere baktım. Birkaç kilitli çekmece var ve duvarın belli bir bölümünde bir boşluk fark ettim. Bunlar hakkında bilgi toplamaya çalışacağım.” Kısa bir an duraksadı.
“Fırsatını bulduğum an o duvarın arkasına ulaşacağım. Merak etme o günlüğü bulacağım. Sende sakın bu söylediklerimi araza söyleme, maazallah plan falan bozulur da günlük eline geçmez, yani şeytan kulağına kurşun.”
Tam telefonu kapatacaktı ki aklına bir şey daha geldi.
“Ha, bu arada…”
Sesi buz gibiydi.
“Allah belanı versin, Ezel.” Telefon kapandı.
Ezel elinde tuttuğu telefona bir süre baktı. Dudaklarının kenarında belirsiz bir gülümseme belirdi. “En azından kuzgun demedi,” diye mırıldandı.
Telefonu cebine koyup ilerideki arabasına doğru yürüdü.
Evde onu bekleyen baş belası bir kız kardeşi vardı. Ve çekmesi gereken ağır bir vicdan azabı. Kalbinde yeşermeye çalışan acı tohumunu görmezden geliyordu ama onu sulayan biri vardı.
Asu’nun gözyaşları. Damarlarında dolaşan öfke ve intikam duygusu, bir gün Faruk’un kanıyla akıp gidecekti. Ve o güne kadar Ezel’in yapması gereken tek bir şey vardı:
Asu’nun acılarını hafifletmek ve onu, ne olursa olsun, korumak.

ayyy ben geldimmmm.

düşüncelerinizi şuraya alalım efenimm.