3. bölüm · Vardır Bir Yolu

2.BÖLÜM: KİMSİN?

Diyar Ak

Meltem'in estiği gökyüzünde seni bekleyen özgürlük var gel gör ki sen; "ya düşersem?" diye sorup duruyorsun. Peki canımın içi ya uçarsan? (Eric Hanson).

Keyifli okumalar. 📜

1989\ DİYARBAKIR
Erkin Koray- çöpçüler

Aşktan yana şansım yok
Ağlıyorum derdim çok
Aşktan yana şansım yok
Ağlıyorum derdim çok

Aşkımı kaybetmişim
Sordum sordum bulan yok
Aşkımı kaybetmişim
Sordum sordum bulan yok

Dün gece çok aradım
Aradım bulamadım
Kör olası çöpçüler
Aşkımı süpürmüşler...

Genç kız, radyodan yükselen ezgiler eşliğinde evin damında yün çırpıyordu. Hayallerin usulca sarıp sarmaladığı bir anın içindeydi. Öylece dalmış, kendi iç dünyasında kaybolmuştu ki, ona seslenen kız kardeşinin sesini duymadı bile. Ta ki, omzuna hafifçe dokunulan o an ahenkli düşüncelerinden bir anda sıyrıldı.
"Abla, seni çağırıyorum, duymuyor musun?"
Gerçekten de, dokunana kadar kardeşinin sesini hiç işitmemişti. Gözlerini onun yüzüne çevirdi; ifadesinden bir şey söylemeye hazırlandığı belliydi.
"Dalmışım… Gelmedi sesin. Ne oldu?" diye sordu merakla.
Fatma, ablasını dikkatle süzüyordu. Zeynep son zamanlarda hep dalgındı. Çağıranları işitmiyor, sorulara geç ya da hiç cevap vermiyordu. Daha fazla uzatmadan asıl meseleye geçti:
"Anneyle baba… akşam düğün var—"
Tam o sırada, anneleri damda belirdi.
"Keçê, ez ji sibê de ba ve dikim, çima hun bersiv nadî?"
(Kızlar, sabahtan beri size sesleniyorum, niye cevap vermiyorsunuz?)
Kadın içeri girer girmez iki kızını da azarlar gibi konuşmuştu. Zeynep, elindeki ince plastik sopayı yünlerin arasına bırakarak ayağa kalktı. Annesine dönüp cevap verdi:
"Me nebihîst dayê, çi bûye?"
(Duymamışız anne, ne oldu?)
Kadın, aklı başka yerlerde gezen kızlarına göz gezdirerek konuşmasını sürdürdü:
"Ji bavê xwe re şîvê amade bike, em ê zû herin dawetê."
(Babanıza yemek hazırlayın, birazdan düğüne gideceğiz.)
Zeynep, onaylar şekilde başını sallayınca annesi damdan inip uzaklaştı. Ardından Fatma, az önce yarım kalan sözünü tamamladı:
"Abla, hazır annemler düğüne gidiyorken Emine ile Meleği de çağıralım. Hep birlikte avluda otururuz, hem hava da sıcak."
Zeynep, kardeşinin teklifini düşündü. Kafasında tarttı; bu ona da iyi gelecekti.
"Tamam, olur. Yemeği hazırlayalım, onlar gidince hallederiz. Hadi inelim, baba bağırmasın."
İki kız kardeş, ağır adımlarla aşağıya inerek sofrayı kurmaya koyuldular.
⚖️
Dört genç kız avluda oturmuş, sohbet edip gülüşüyorlardı. Bir kişi hariç. Zeynep, onlara tezat bir şekilde yine düşüncelere dalmış, elindeki neredeyse soğumuş demli çaya boş boş bakıyordu. İçinden, “Kaderimin bu çaydan ne farkı var ki, belki benimki daha kardır,” diye geçirdi.
Melek, arkadaşının bu hâllerini yadırgamıştı. Çünkü Zeynep neşeli, konuşkan, dans etmeyi seven bir kızdı. Ama bugün bambaşka bir hâli vardı; üzerindeki o kasvet, Melek’i tedirgin etmişti. Daha fazla dayanamayıp sordu:
"Zeyno, neyin var kız? Sabahtan beri suratın sirke satıyor."
Zeynep, sadece arkadaşının gözlerine baktı. Nasıl anlatırdı? Annemle babam beni, benden yirmi yaş büyük bir adama verecek, nasıl derdi bunu? Daha kendisi bile sindirememişti. Ailesinin onu bu şekilde gözden çıkarması canını yakıyordu. Üstelik daha on sekiz yaşına bile girmemişti. Doğum gününe az kalmıştı ve yeni yaşına, yirmi yaş büyük bir adamın koynunda girmek… onun için ölümle eşdeğerdi.
"Bir şeyim yok, yoruldum yün çırparken. Bugün ondan böyleyim," diyerek geçiştirdi.
Ama Melek bu cevaba inanmadı. Göz ucuyla Fatma’ya bakıp kaş göz işareti yaptı. Ablasında ne olduğunu sen söyle, der gibiydi. Fatma ise dudaklarını büzerek bilmiyorum anlamında başını salladı.
Sonunda Emine dayanamadı, araya girdi:
"Zeyno, kız, söylesene ne oldu? Çatlatma bizi. Var bir şey, belli. Yabancı mıyız biz? Aşk olsun. Fatma’dan ne farkımız var?"
Zeynep birkaç saniye boyunca gözleri dolu dolu arkadaşlarına baktı. Bir damla yaş, yanağından süzülüp çenesine indi. Artık içinde tutamazdı. Belki arkadaşları bir yol gösterirdi. Derin bir nefes aldı.
"Annemle babamı konuşurken duydum. Beni muhtara vereceklermiş. Karısı ölmüş, evi çekip çevirecek biri lazımmış da babamdan beni istemiş."
Bir anda sessizlik çöktü. Kızlar, Zeynep’e bakakaldılar. Şaşkın, üzgün, öfkeliydiler. Zeynep ise gözyaşlarını silmeye çalışıyor, arkadaşlarının yüzüne bakamıyordu. Babası, onu nasıl böyle bir adama layık görebilmişti? Bu kadar mı değersizdi gözünde? Oysa ilk göz ağrısıydı. İki kızından başka evladı da yoktu. Fatma’nın başı daha kundaklıyken bağlanmıştı ama birlikte büyümüşlerdi. Murat’la Fatma, sevip yaşamak yerine yaşarken sevmişlerdi. Ama şimdi Zeynep’ten bir fedakârlık isteniyordu. Ailesi için hayatından vazgeçmesi bekleniyordu. Çünkü muhtar, "Sizi burada barındırmam," diyerek tehdit etmişti annesiyle babasını.
Melek, böyle bir şeyi duymaya hazır değildi. Fatma ve Emine de öyle. Fatma, gözleri dolu dolu sordu:
"Abla, neden bana söylemedin? Niye sakladın?"
Zeynep’in verecek bir cevabı yoktu. Söyleyememişti… çünkü hâlâ kendisi bile kabullenememişti. Nasıl kabullenirdi ki?
Fatma, tüm iyi niyetiyle bir çözüm yolu aradı:
"Abla, çocuğun olmadığını söylesek belki vazgeçer adam seni almaktan?"
Ama bu söz, Zeynep’i ayrı bir yaraladı. Yıllar önce, kasıklarındaki ağrılar yüzünden babası onu Ankara’ya kadar götürmüştü. Doktor, bir kist nedeniyle çocuk sahibi olmasının düşük bir ihtimal olduğunu söylemişti. Ama bu gerçek, onu 40 yaşındaki bir adama vermelerini haklı çıkarmazdı.
“Zaten adamın altı tane çocuğu var. Çocuğu ne yapsın? Onun derdi başka. Çocuğu olmasa bile karısı yapar Zeynep’imi,” dedi Emine. Haklıydı da bir yandan.
Bu sırada Melek araya girdi, kararlı bir fikir attı ortaya:
"Kaç."
Kızlar hep bir ağızdan şaşkınlıkla:
"Ne?!"
Melek tekrar etti ama bu kez daha net, daha kendinden emin:
"Kaç. Kaç, kurtar kendini. O kartalozla evlenecek değilsin herhalde. Zeyno, kaç."
Zeynep, gözlerini arkadaşına dikti:
"Saçmalama, Melo. Kaçsam ne olacak? Nereye gideceğim? Yer yurt bilmiyorum. Hem adam muhtar. Babama yapışır, ‘Söz verdin, kızın kaçtı’ der. Babamın başını nasıl eğdiririm? Olmaz."
Zeynep, yine fedakârlık yapıyordu. Hep olduğu gibi, önce ailesini düşünüyordu.
Bu da Melek’i en çok kızdıran şeydi. Özgür bir ruha sahipti. Aralarındaki en uzun okuyan oydu. Babası liseye kadar okumasına izin vermişti ama Melek’in hayali üniversiteydi. Ressam olmak istiyordu. Ama babası, "Okuyup ne yapacaksın?" deyip durmuştu hep. Bu coğrafyada, kızların okumasına sıcak bakılmazdı. “Okuyan kız yoldan çıkar,” denirdi. Ne zavallıca bir düşünceydi.
"Bana bak," dedi Melek, gözleri parlayarak,
"İnsan kendine güvenirse, bu hayatta başaramayacağı şey yok. Sen he de, Allah kerimdir, buluruz bir yolunu. Babam okumayacaksın dedi, pes ettim mi? Hayır. Gizli gizli sınava hazırlanıyorum. Kazanırsam, ben de gideceğim buralardan. Ama benim daha vaktim var. Senin yok, Zeyno. Seni hemen everirler. Yapma bunu kendine. Kaç! Git kardeşim, benim de yolumu aç."
Zeynep'in içi titredi. Bu sözler yüreğine dokunmuştu. Gözlerini kardeşine çevirdi:
"Fatma, Murat’a mektup yaz. Yarın gece beni tren garına bıraksın."
Fatma, bu çıkışı beklemiyordu. Gözyaşları dolmuştu:
"Gerçekten gidecek misin?"
Zeynep kararlı şekilde başını salladı. Fatma ise gözyaşlarını tutamayarak ablasına yaklaştı:
"Ben ne olacağım burada? Sensiz nasıl yaparım, abla?"
Zeynep, kız kardeşinin yanaklarını avuçlarının içine aldı, okşadı:
"Sen yalnız değilsin burada, Fatma’m. Melek’le Emine burada. Murat korur seni. Kimse zorla evlendiremez seni. Murat’la birbirinizi seviyorsunuz, o senin beşik kertmen. Ama ben yapamam. O adamla bir ömür yaşayamam kardeşim."
Fatma, gözyaşlarına hâkim olamayıp ablasına sımsıkı sarıldı. Sonra koşup içerden bir kâğıt ve kalem getirdi. Melek’in önüne bıraktı. Hep birlikte, Murat’a Zeynep’i gece yarısından sonra tren garına götürmesini söyleyen bir mektup yazdılar. Mahallede oynayan bir çocuğa verip, kıraathanedeki Murat’a ulaştırdılar.
Ertesi gece… Melek, aylardır biriktirdiği birkaç kuruşu arkadaşının avucuna sıkıştırdı. Murat, Zeynep’i tren garına götürdü. Zeynep, vedalaşırken:
"Kardeşim sana emanet. Onu üzme," dedi.
Ve nereye gittiğini bilmediği o trene binerek Diyarbakır’a veda etti.
Üç gün sonra, yabancı bir şehirdeydi. Kafasını kaldırdı, etrafına bakındı. Üç gün süren aktarmalı yolculuktan sonra Aydın’da inmiş, oradan bir otobüsle Muğla’ya geçmişti. Karşısındaki tabelada şu yazıyordu:
“Muğla Şehirler Arası Otobüs Terminali.”
Artık yeni hayatı burada başlayacaktı. Ya da o, öyle sanıyordu.

Zeynep, makinesinin başında sakince nevresimlerini dikerken radyoda çalan şarkıya eski anılarına dalmıştı. İçinden, *o gece kaçmaya karar vermeseydim şu an nasıl bir hayatım olurdu* diye geçirdi. Belki de hiçbir şey değişmezdi; ne de olsa bahtı karaydı. Çalan telefonuyla derin düşüncelerinden sıyrıldı. Elindeki kumaşı kenara bırakarak telefonuna uzandı. Biricik oğlu Asaf arıyordu. Yüzündeki gülümsemeyle daha fazla beklemeden telefonu açtı. Oğlunun "Annem nasılsın, sultanım?" diyen sesiyle bütün neşesi yerine gelmişti.

"İyiyim annem, sen nasılsın? Çok merak ettik seni," dedi. Asaf'ın böyle telaşlanan annesiyle göreve başladığında nasıl baş edeceğini düşündü.

"İyiyim anne, ne olsun; dersler, eğitimler bu aralar sıkı biliyorsun, arayamıyorum. Siz nasılsınız? Ablam, Hilal ablam nasıllar?" diye sordu Asaf.

Zeynep huzur dolu bir nefes alarak cevap verdi. "İyiler oğlum, ne yapsınlar. Ablanın duruşması vardı; Hilal'le birlikte önce mezarlığa uğradılar, sonra Hilal onu adliyeye bırakacaktı. İşi bitmiştir, gelir o da birazdan." Kadın, ne kadar güzel evlatlar yetiştirdiğini düşündü.

"Anladım. Bir yaramazlık yok inşallah? Her şey yolunda, değil mi?"

"Çok şükür, yavrum. Bir sıkıntı yok. Bir tek senin özlemin var o kadar. Ne zaman gelirsin oğlum?"

Asaf derin bir nefes aldı. O da ailesini çok özlemişti. "Belli değil hâlâ ya. Bir haber yok henüz. Ben de sizi çok özledim. İzin çıkarsa gelirim zaten." Genç adam, ablalarını da aramak istiyordu. O yüzden annesiyle vedalaşarak telefonu kapattı ve ablası Asu’nun numarasını tuşladı.

⚖️

Bazen düşünüyordum, adaletin a'sı olmayan bir devirde niye avukat olmayı seçmiştim diye. Zira şu an sinirden çıldırmak üzereydim. Çünkü müvekkilim duruşma salonuna girerken telefonuna gelen bildirimle kas katı kesilmişti. Ne hikmetse Ezel ona bakarak sırıtıyordu. Bu işte onun parmağının olduğuna eminim. Hâkimin karşısına geçtiğimizde ise canım müvekkilim davadan çekilmek istediğini söylemişti. Ve şu an adliyenin önünde bir ileri bir geri volta atıyordum. Hayır, ne olmuş olabilir de davadan çekilmeye karar verdi ki?

"Avukat, yeter, başımı döndürdün. Uzatma, senlik bir şey yok, öyle olması gerekti ve oldu. Kapatalım konuyu." Yok, ben gerçekten kafayı yiyeceğim.
"Cihan Bey, az önce atıp tutuyordunuz. Şimdi ne oldu, anlamıyorum."
"Bakın, eğer sizi tehdit ediyorsa bana söyleyin, ona göre bir yol çizelim. Davadan çekilmek nedir, Allah aşkına, çocuk oyuncağı mı bu?" Ses tonuma hâkim olamıyordum çünkü bu pek de sakin kalabileceğim bir durum değildi.

"Şu sesini kıs biraz, avukat. Kimle konuştuğunu unutma. Konuyu da kapat, öyle olması gerekti. Sorgulamak kimsenin haddine değil. Paran da hesabına yatırılacak."

Bu adam gerçekten saçmalıyordu. Neyin parasından bahsediyordu, bir şey yapamamıştım ki. Yapamamıştım.

"Hak etmediğim bir parayı istemiyorum. Paranız sizde kalsın, istemiyorum."

Henüz üç yıllık bir avukattım ama kısa sürede pek çok başarıya imza atmıştım. Bunu da hırsıma ve durmaksızın çalışmama borçluydum. Şehirde adımın hızla yayılmasının tek nedeni buydu. Cihan Bey’le de bu sayede tanıştık. Daha önce bu camianın birçok ismine avukatlık yapmıştım. Kimi kendi şirketinin avukatı olmamı istiyordu, kimi ise beni duruşmadan çıkışta adeta kapıp götürmeye çalışıyordu. Böyle tuhaf durumları sık yaşamıştım.
Cihan Bey'le tanışmamız ise bir hafta önce, ansızın çalan bir telefonla oldu. Gerçi buna tanışmak denirse. Zira tehdit edip zorla avukatı yapmıştı beni, hayvan herif. Mecburen kabul ettim. Çünkü ilk dosyayı önüme koyduğunda dikkatimi çekmişti. Saçma sapan, absürt bir davaydı ama bir şekilde bana dokundu. Hırs yaptım. Belki de işin içinde ailem olduğu içindi.
Ama işte... Sonunda elimde kalan sadece stres oldu.

Arkamdan gelen adım seslerine karışan ıslık sesiyle o tarafa döndüm. Ezel Kuzgun. Melodi kulağıma tanıdık geliyordu. Şimdi hatırladım; Barış Manço'nun "Ali Yazar Veli Bozar" şarkısıydı. Bir nevi bu şarkıyla dalga geçiyordu. Tam karşımızda durduğunda, elleri ceplerinde, aşağılayıcı bakışlarla Cihan'ı izliyordu.

"Umarım benimle oyun oynanmayacağını anlamışsındır, Cihan Efendi. Bir daha bu tarz saçmalıklara kalkışma, yoksa bu sefer yapacaklarım bir uyarıdan fazlası olur." Tahminlerim doğru çıkmıştı. Gerçekten anlamıyorum, bir insan tehdit edildiği için dava açıp nasıl tekrar tehdit edilecek hale gelebilirdi?

Cihan'a göz ucuyla baktığımda, dişlerini sıkmaktan çenesi seğiriyordu.
"Bu yaptığın erkekliğe sığar mı, Kuzgun?"

Birkaç adım öne doğru ilerledi. Bu sözlerinin üzerine Ezel denen adam öyle bir kahkaha atmıştı ki, bu ani hareketle yerimden sıçramıştım. Yanındaki korumasına dönerek,

"Duydun mu, esmer, ne dedi? Erkeklik diyor hâlâ."

Ardından Cihan'a bir adım yaklaşıp devam etti:

"Ulan, sen bana erkeklikten bahsedecek son insan bile değilsin, ne anlatıyorsun?"
Cihan elini beline atmasıyla Ezel'in yanındaki esmer denen adam da elini beline götürmüştü. İki adım geriye çekildim. Yüreğim ağzımda atıyordu birine bir şey olacak diye
Araya girerek,

"Sakın böyle bir şey yapmaya kalkmayın, adliyenin önündeyiz."
Diyerek bir uyarı yaptım ve Ezel'e dönerek,

"Ezel Bey, lütfen daha fazla müvekkilimi kışkırtmayın. Yoksa polisi çağırmak zorunda kalacağım."

Diyerek onu da uyardım. Tabii ne kadar umurunda olurdu bilmiyorum çünkü bu tarz insanların karşısında polisler bile söz sahibi olamıyordu, maalesef ki.

"Peki, avukat hanım, nasıl isterseniz. Kusura bakmayın, sizi de buraya kadar yorduk."

Alay ediyordu, pislik. Elimde kalacaktı.

"Aynen, Asu, nasıl öldürelim, bir fikrin var mı? Ama unutma, sen buna kalkışmadan öbür dünyaya yolculuğa çıkarsın."

Şu iç sesimin saçını başını yolmak acaba ne zaman nasip olurdu?

"Ben müvekkilim ne isterse onu yapmakla yükümlüyüm. Beni pek de alakadar eden bir durum yok. Gerisi onun bileceği iş. Evet, böyle olmasını istemezdim ama Cihan Bey'in elbet bir bildiği vardır. Sorgulamak artık bana düşmez. Elimden geleni yapmaya çalıştım."

Cihan'a bakarak, o kışkırtıcı gülümsemesini takınmıştı.

"Canın sağ olsun be, avukat. Ayrıca müvekkilinin elbette vardır bir bildiği, ya da bildiğim. Değil mi Cihan?"

Cihan'a baktığımda sinirden köpürüyordu adeta, çünkü karşısındaki bu adam resmen onun kanına dokunuyordu. Bir adım daha yaklaşmıştı. Ateş saçan gözlerle sıktığı dişlerinin arasından adeta tıslayarak konuştu:

"Bu burada bitmedi, Kuzgun. Bunun hesabını elbet sorarım."

Ezel alaycı tavrından ödün vermeden konuştu:

"Merakla bekliyor olacağım."
Ardından bana dönerek,

"Hayırlı günler, avukat hanım.” Dedi. Ardından gözleri üzerimde bir şeye takılmıştı. Başımı baktığı yere çevirdiğimde broşuma dikkatle baktığını fark ettim. “Ayrıca güzel broş hoşuma gitti. Size de çok yakışmış.” Diyerek başıyla göğsümün üzerindeki zarif takıyı işaret etmişti. Altında ima yatan sözleri ayrı bir canımı sıkmıştı.
“Kız Asu bu psikopat ona ithafen bunu taktığımızı düşünmesin. Yani sende kalkıp adamın soy isminin simgesini takmışsın pes.” Maalesef ki öyle bir halt yemiştim ama artık her şey için çok geçti. Açıkçası ne düşündüğü de pek umurumda değildi.
Ben de aynı alaycı tavırla,
"Bilmukabele, Ezel Bey. Ayrıca iltifatınız için teşekkür ederim." diyerek cevap verdim. Ardından yanındaki korumasına,

"Hadi esmer" Diyerek arkasını dönüp yine ıslıkla o şarkıyı söyleyerek arabasına doğru adımladı. Garip bir adamdı, hem de çok.
Biraz uzaklaştıktan sonra, Cihan'ın "kansız piç" diyen sesiyle ona doğru döndüm. Ardından bana bakarak,

"Tekrardan kusura bakmayın, Asu Hanım, sizi de oyaladık. Çocuklar sizi gideceğiniz yere kadar bıraksın."
Diyerek mahcubiyetini belli etmek adına bu teklifi sunmuştu. Biliyordum ama bir mafyanın arabasına binmeyecek kadar kendimi seviyor ve kimseye güvenmiyordum.

"Önemli değil, Cihan Bey. Ben elimden geleni yapmaya çalıştım ama sizin kararınıza karışacak değilim. Ayrıca nazik teklifiniz için teşekkür ederim. Benim adliyede birtakım işlerim var. Müsaadenizi istesem yeter."
Adliyede işim falan yoktu, sadece geçiştiriyordum.
"Nasıl isterseniz, müsaade sizin. Her şey için teşekkürler."
"Rica ederim, iyi günler."

Birbirimize samimiyetten uzak bir şekilde gülümsedikten sonra, korumalarıyla birlikte arkasını dönüp arabasına doğru ilerledi.

⚖️

Bugünün stresini nasıl atacağımı bilmiyordum ama bir şekilde atmam gerekiyordu. Çalan telefonumla irkilmiştim. Çantamın derinlerinden gelen sesin kaynağını bulamıyordum çünkü çanta çanta değil, kara delikti resmen. Sonunda bulduğumda telefon neredeyse kapanmak üzereydi; kapanmadan açabilmiştim telefonu. Duyduğum,
"Abaların en güzeli, o telefon niye geç açılıyor, söylerimsiniz?" Asaf’ın neşe saçan sesiyle yüzümde hâkim olamadığım bir gülümseme belirmişti. Onunkine eş değer bir neşeyle cevap verdim.
"Ablasının koca ayısı, n’aber, nasılsın?"
Görmesem de telefonun başında gözlerini devirdiğini tahmin etmek zor değildi.
"Bir günde şu telefonu 'canım kardeşim' diye açsan ölür müsün, abla?"
Gülerek, "Kes lan, benim iltifat etme şeklim bu. Sana ettiğim hakaret ne kadar ağırsa seni o kadar çok seviyorum demek. Alış artık şuna."

Azarlamıştım onu. O da dayanamayıp gülmüştü.
"Yeminle hayatımda gördüğüm en odun kadınsın, abla. İnsanda hiç mi dişil enerji olmaz arkadaş?"
Terbiyesizlik yapıyordu şu an. Çünkü gayet hanım hanımcık, çıtı pıtı bir kızdım. Tabii ona bunu söylesem kıçıyla gülerdi büyük ihtimal.
"Ablanla düzgün konuş, valla sıçarım ağzına ha, hödük."
"Tamam şampiyon, sakin ol. Ha bu arada, annemle konuştum, duruşman olduğunu söyledi. Nasıl geçti, kazanabildin mi bari?"
Resmen yaralı yerimden vurmuştu. Derin bir of çekme gereği duydum.
"Ne kazanması oğlum, salona girmemizle çıkmamız bir oldu. Müvekkilim davadan çekildi."
"Anladım, sağlık olsun. Sana bir şey olmasın da. Neyse, ablam seni çok seviyorum. Şimdilik kapatmam lazım."
İçimdeki buruklukla cevap verdim.
"Tamam ablacım, dikkat et kendine. Görüşürüz.”
"Görüşürüz."
Telefonu kapattıktan sonra caddeye doğru adımladım, bir taksi çevirdim ve eve doğru yol aldım.

⚖️

Öyle bir trafik vardı ki, eve gitmem neredeyse iki saatimi almıştı. Camdan dışarı bakarken zamanla birlikte sabrım da erimişti sanki. Sıcaktan bunalmış, kafamda günün ağırlığını taşıyarak taksiden inmiştim. Eve sadece on dakikalık mesafe kalmıştı ama yürümek istemiştim. Hava hafif esiyordu. Boğazıma kadar dolan yorgunluğu atarım sandım.
Birkaç mağazaya uğramıştım yolda. Oyalanmak istedim. Belki de yalnız kalmamak için kalabalık yerlerde dolanmıştım fark etmeden. Ama içimde bir boşluk vardı, adını koyamadığım… Hiçbir şey ilgimi çekmemişti. Alışveriş çabası bile sahteydi. Sonra tekrar taksiye binmiştim. Geç olmuştu. Gökyüzü yavaş yavaş renk değiştiriyordu. Güneş, yerini ay ve yıldızlara bırakırken içimde hafif bir ürperti başladı.
Sokaklar garip biçimde sessizdi. Ağustosun o tanıdık gürültüsü yoktu bu akşam. Gözüm otomatik bir refleksle sokakta oynayan çocukları aradı ama kimse yoktu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi. Herhalde yemek saatidir, diye geçirdim içimden ama bu sessizlik mideme düğüm attı.
Eve giden yolu bilinçli şekilde uzatıp bir ara sokağa saptım. Her zamanki gibi değil. Sanki kaçıyormuşum gibi. Belki de sadece yalnız kalmak istemiyordum. Belki biraz kendimle konuşmak istiyordum.
Derken…
Birden durdum.
Karşımda siyah takım elbiseli iki adam. Yüzleri donuk, bakışları delip geçen cinsten. İçimde bir fırtına koptu. Kalbim öyle sert çarpmaya başladı ki, sesini duyuyordum. Geri dönüp uzaklaşmak istedim, ama… aynı kıyafetli iki adam daha arkamdan çıkmıştı.
Bir tuzağın tam ortasındaydım.
Boğazımda bir yumru oluştu. Nefes almakta zorlanıyordum.
Tedirgin ama sert bir ses tonuyla sordum:
“Ne oluyor? Kimsiniz siz?”
Bir tanesi bana baktı. İnsanlıktan uzak bir ifadesi vardı. Gözleri... bomboştu.
"Bizimle geliyorsun,” dedi. Robot gibi. Ruhsuz.
Ne? Bu bir şaka mıydı? Kamera falan?
“Ne demek bizimle geliyorum? Kim olduğunuzu sordum! Bu nasıl bir saçmalık?!”
Sesim titredi. İçimdeki panik bedenime yayılmıştı. Ayaklarım kaçmak istiyor, dizlerim titriyordu. Tam arkamı dönüp koşacaktım ki… biri silahını çıkardı. Bana doğrulttu.
Zaman durdu.
“Deneme bile,” dedi buz gibi bir sesle.
Sonra bir cümle daha:
“Bizimle geliyorsun. Eğer çığlık atarsan ya da kaçarsan... annenle kuzeninin öleceğinden emin olabilirsin.”
Donup kaldım. İçim buz kesmişti. Mideme bir taş oturmuş gibiydi.
"Neden herkes bizi ailemizle tehdit ediyor? Yeni moda bu mu?"
Ama bu sefer, bu sefer farklıydı. Bu insanların ciddiyetini, karanlığını hissediyordum. Yaklaştılar. Geriye doğru birkaç adım attım ama kaçamayacağımı biliyordum. Vücudum direniyordu, ama zihnim bağırıyordu: Kaç! Kaç! Kaç!
Annemin yüzü geldi gözümün önüne. Hilal’in kahkahası.
"Ya bir şey olursa? Ya gerçekten giderlerse?"
Direnemedim.
İki adam kollarımdan tuttuğu gibi beni arabaya doğru sürükledi. Çırpındım. Bir şey yapmalıydım ama ellerim işe yaramıyordu. Broşum göğsümden kaydı, yere düştü. Geri dönüp bakamadım. Sanki onunla birlikte ben de düşmüştüm.
Arabanın içine tıkıldığımda karşımdaki adamla göz göze geldim.
Ve işte orada…
Karanlık.
Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. Tanımıyordum. Ama onu görmemem onun beni tanımadığı anlamına gelmiyordu. Bakışı, bir yabancıya ait değildi. Bir avcıya aitti. Sakin, soğuk ve tehdit dolu.
“Sürpriz,” dedi.
Sesi öyle sertti ki içimi deldi geçti. Soğuk bir metal gibi. Yavaşça yaklaştı. Elini uzattı, çeneme dokundu. Parmağının teması buz gibiydi. Tüm vücudum ürperdi.
Yüzüme dikkatle baktı.
“Baban gözlerini sana bırakmış.” dedi.
İçime keskin bir hançer gibi saplandı bu söz.
Babam mı?
Bu adam... onu tanıyordu.
Ama ben onu tanımıyordum. Daha önce hiç görmemiştim. Kimdi? Nasıl tanırdı babamı? Babamın geçmişiyle ilgili bilmediğim ne vardı?
Soru işaretleri zihnimi paramparça ediyordu ama sesim çıkmıyordu.
Adam, dudaklarının kenarında sinsice beliren bir gülümsemeyle devam etti:
“Şimdi senden uslu bir kız olmanı istiyorum, Asu.”
Adımı biliyordu.
Gözleri yüzümdeydi ama bakışı daha derindeydi. Sanki ruhuma bakıyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi. O gülümseme tehditten ibaretti.
“Sür,” dedi ardından, sürücüye.
Ve ben, kimliğini bilmediğim bir adamın yanına, korkularımla baş başa, bilinmeze doğru yol almaya başladım.