Bölümler 3Şu an: Bazen İnsan Kaybolmak İster
- 1 ARAYIŞ1.400 kelime
- 2 Düşlerden Düşlere Geçişlerdeyim1.254 kelime
- 3 Bazen İnsan Kaybolmak İster1.642 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Afel ölümü düşlerdi çoğu zaman. Ölümü, sıcak bir dost kucaklaması, ahenkli bir yâr öpücüğü gibi görür ve bir an önce dalmak isterdi sonsuz uykusuna. Bu işi kendi elleriyle yapamazdı elbette; Tanrı’dan korkardı. Ona dua edip yanına almasını isterse de Tanrı’nın işine karışıp günah işlemekten korkardı. O sebepten yalnızca sessizce beklerdi umulan yok oluş gününü. Sanki sonsuz uykuya dalsa, somut, aciz bedenini bir kenara bırakıp soyut âlemlere dalsa huzur bulacaktı. Kurtuluş onun için yok oluştu. Lakin bu sefer işler farklılaşmıştı sanki. Her durumda ölümü düşünen Afel, bu sefer gitmek istiyordu; bir sonu olmayan, nereye ulaşacağını bilmediği bir yolda yürümek istiyordu sadece. Sanki o yol, Afel’e bir şeyler öğretecek, akıl hocalığı yapacaktı. Bu his neden içine doğmuştu, bir anlam verememişti Afel. Tek isteği yola koyulmaktı. İşin sonunun nereye varacağını, ne öğreneceğini, ne deneyimleyeceğini bilmiyordu. Zaten yolun sonu önemli değildi; esas olan yolda kalmaktı. İyisiyle kötüsüyle yolda bulunup tecrübe kazanmaktı. Araf, bu durumda onun yanında olup olamayacağından emin değildi. Dostunu yalnız bırakmak istemiyor ama Afel’in bu gereksiz aşk oyunundan korkuyordu. Onu bu yoldan caydırmaya çalıştı. Yaptığı işin saçma olduğunu ve boşu boşuna uğraştığını söyledi.
— Dostum, heyecan arama kendine. Saçma sapan bir rüya yüzünden yola çıkacaksın; üstelik nereye gideceğini bile bilmiyorsun. Kendine gel!
Afel, kendisine söylenen bu uyarıyı duymamış gibi davrandı çünkü kafasında tek bir şey vardı: cevaplar. Bu cevapları da yolda bulacağına inandı. Araf yanında olsun ya da olmasın, o bu yola çıkacak ve cevapları arayacaktı. Araf her ne kadar arkadaşını yalnız bırakmak istemese de bu yolda ona eşlik edemeyecekti. Afel bu serüvende yalnızdı. Hemen odasına gitti. Yanına bolca not defteri aldı, yarım kalmış sigara paketini cebine koydu ve kapıya doğru yöneldi. Araf, dostuna tek bir söz söylemeden yalnızca arkasından bakıyordu. Afel kapıyı açtı, ayakkabılarını giyip dışarı çıktı. Evinin yanında bulunan marketten birkaç paket daha sigara aldı, sırt çantasına attı ve yoluna devam etti. Araf geride kalmış, artık yapayalnızdı.
Bazen insan kaybolmak ister
Zincirlerini söküp büyümek ister
Düşlerine bile kurulan tuzaklar
Kış güneşi gibi onu hasta eder
Dönüp bakınca ardına bu adam
Gördüklerini neylesin
Bu biçimsiz dünyada bu adam
Kimleri dost bellsin
Yolun neler getireceğinden habersizdi henüz. Onun için bu yaptıkları, mavilere açılan bir pencere mi yoksa hayat oyununda onu hicrana sürükleyecek bir yanılgı mıydı? Önemsemiyordu artık bunları; sadece yürüdü. Yürüdü... Uzunca yürüdü.
Yol ayaklarının altından kayıp gidiyor, kendini kuşların cümbüş tadındaki ötüşlerine bırakıyordu. Soyuttu sanki. Tam da adının anlamına bürünmüştü artık Afel: görünmez. İçinde anlamlandıramadığı bir huzur gitgide benliğini kaplıyordu. Keyif alıyordu bu eyleminden. Yol boyunca gördüklerinin ona çağrıştırdıklarını yazdı. Defterleri bir bir doluyordu. İlerlerken insanların en az olduğu yönleri tercih ediyor, en sapa sokaklara, en kuytu köşelere gidiyordu. Merdümgirizlik hoşuna gidiyordu. Büyük bir ağacın dibine oturmuş bir köpek gördü. Yanına yaklaştı ve önce onu selamladı. “Sokak köpeklerine selam vermeye başladıysan, insan olmaya çeyrek kalmıştır.” Onu ürkütmeden başını okşadı. Köpek de Afel’in bu aşk şarkısına karşılık verdi. Artık bir yoldaşı vardı. Bu durum Afel’in hoşuna gitmişti; en azından artık yanında ona eşlik edecek biri vardı. Birlikte yollarına devam ettiler. Uzun yürüyüşlerin ardından kent hayatından iyice uzaklaşılmış, ıssızlığın ortasında kalınmıştı. 20.46
Karanlık, dünyayı kendi hegemonyası altına almış, aydınlığın yerini kaplamıştı. Uzaklardan gelen kent ışıkları ve ayın narin hüzmesi vardı yalnızca ışık adına. Bu yolda gittiğin yeri görmene gerek yoktu zaten. Düşlerde nasıl yürekten konuşuluyorsa bu yolculukta da kalbin sesi dinlenmeli, ona göre hareket edilmeliydi çünkü belli bir rota yoktu.
Onlar da bu oyunu öyle oynuyorlardı. Kalpleri nereye gitmek isterse oraya doğru yürüyorlardı. Bacağındaki yoğun titremeler sonucunda artık dinlenme vaktinin geldiğini anlamıştı. Bir ağacın dibine gidip çantasını bıraktı. Köpeğiyle beraber uzanıp gökyüzünü seyretmeye daldılar. Yıldızların yoğunluğundan yarın havanın güzel olacağı anlaşılıyordu. Ayın güzelliğini izlerken yorgun gözleri uykuya daldı. Düş uyanışı başladı yeniden ama bu sefer özgürce gezebildiği bir ortam değildi; yorgun zihninde kesit kesit sahneler beliriyordu. Tamamen ahşaptan, metruk bir ev vardı. Evin önünde, taşları zamana yenik düşerek aşınıp yosunlaşmış bir duvar... Kıvırcık, kızıl saçlı, teni sütten ak bir kadın... Afel’in zihninde ahenkli bir konuşma gerçekleştiriyordu:
— Gelsene artık. Neden gelmiyorsun? Seni bekliyorum.
Afel, cevap dahi veremeden bu hoş bir esinti tadındaki uykusundan uyandırılmıştı. Köpeği ondan önce uyanmış ve yanı başında onun uyanmasını bekliyordu. 05.23
Günün ilk ışıklarının semadan süzülüşü, bu aciz insanlar için harikulade bir seyir zevki yaratıyordu. Uyanır uyanmaz rüyasını, kızıl saçlı kadını düşündü. Ne anlama geliyordu ki tüm bunlar? Belki de şu ana kadar olan her şey, aklının ona oynadığı basit oyunlar mıydı? Afel bu soruları cevaplandırmak istemiyordu. Bu yaşadıklarının gerçekliğine inanıyor ve bu yolda emin adımlarla ilerliyordu. Tabii ki kafası karışıktı fakat hayatının bu şekilde anlamlanabileceğini düşündüğünden bu konu üzerine fazla düşünmeden hisleriyle hareket ediyordu. Yeni yoldaşı olan köpeğe “Günaydın.” dedi ve not defterini çıkardı. Onu bir günlük gibi kullanıyordu; gün içinde başından geçenleri, gördüklerini, duyduklarını, hepsini defterine yazıyordu. Kızıl saçlı kadın da artık o defterdeydi. Fazla vakit kaybetmeden yollarına devam ettiler. Uzunca bir yürüyüşün ardından, ıssızlığın ortasındayken bir kadına rastladılar.
Önce, kadın onları görünce korkmasın diye uzaktan ses çıkarıp geldiklerini belli ettiler. İyice yaklaşınca kaçınılmaz olan konuşma başladı.
+ Selamlar. Buralar çok ıssız yerler; bir insan gördüğüme şaşırdım açıkçası. Ne arıyorsunuz burada?
— Merhaba. Aslında ben de birisiyle karşılaşmayı beklemiyordum. Doğa yürüyüşlerini ve keşfetmeyi seviyorum. O yüzden buralarda geziniyordum. Peki ya siz?
Afel, yaşadığı gerçekliği anlatırsa yargılanma korkusuyla aynı cevabı verdi. Sanki onlar da doğa gezisi yapıyormuş gibi anlattı hikâyesini.
+ İsminiz nedir acaba?
— Yağmur. Sizin?
+ Afel.
İşte böyle tanıştılar Yağmur’la. Şimdi birbirlerini pek tanımasalar da ileride çok yakın olacaklar; yalnızca şu an bundan haberleri yok.
+ Dilerseniz beraber ilerleyebiliriz.
— Tabii, konuşacak birisinin olması iyi olur.
Afel, tek başına çıktığı yola üç kişi devam eder oldu. Araf’ın yokluğu hâlâ zor geliyordu lakin en azından çevresinde konuşacak birileri vardı. Beraberce yollarına devam ettiler: Afel, Yağmur ve köpek. Afel yolda şiirlerinden bahsediyor, hayata bakış açısını anlatıyordu. Kime anlatsa bakış açısı garip karşılandığından Yağmur’dan da aynı tepkiyi bekliyordu fakat Yağmur, beklentisinin aksine bir tepki vermişti. Bu bakış açısını garip karşılamamış, aksine kendi benimsediği bakış açısına benzediğini söylemişti.
HAYAT RUHLARI EMEN BİR BATAKLIK
KALPLERİ ÇÜRÜTEN BİR ZEHİR
Hayat oyunu hüzün üzerine kuruludur. Mutlulukların kullanım tarihi çok kısa ama hüzünlerinki bir ömürlüktür. Dünya bir bataklıktır; biz acizleri içine çeken leş gibi bir bataklık. Bizleri maviliklerden alıkoyan, hüzne koşturan bir yanılsama âlemi.
Dide-i bidârım
Kalpsiz ruhlara
Aşksız hayatlara
İbret olsun
Arş-u âlâ hüzne doysun
Zâr ettiğiniz gözlerim
Ket vurduğunuz segafım
Ruz-i mahşere varanda
Hakkın alır umalım
Yağmur’un da bu bakış açısını benimsemesi Afel’i etkilemişti; bunu beklemiyordu. Bu durum, zihninde “Kendi kafamda birini buldum.” düşüncesini yaratmıştı. Bu sevincin eşliğinde yollarına devam ettiler. Bir süre daha yürüdükten sonra ahşaptan yapılmış bir ev dikkatlerini cezbetti. Ev, adeta masallardan fırlamış gibiydi. Mor menekşeler örümcek ağı gibi evin dört bir yanını sarmıştı. Evin çevresine hanımeli kokusu hâkimdi. Yorgun bahçe kapısının gıcırtısıyla bahçeye ilk adımlarını attılar. Attıkları anda menekşe kokusu hanımeli kokusuna karıştı.
Bir menekşe kokusu
Dolar ciğerlerime
Sanki bulutlar üstünde
Mışıl mışıl uyurum
Bir kar tanesi götürür beni
O yeşil tepelere
Huzur bulur bu kalbim
Sevdanın dağlarında
Türlü sebze ve meyvelerle donatılmış masalsı bir bahçe... Eve yaklaştıklarında yılların yorgunluğuyla yoğrulmuş ahşap pencereler ve ev sakinlerinin aşındırdığı trabzanlar dikkatlerini çekti. Önce kendi aralarında konuştular.
+ Ne hoş bir ev, değil mi?
— Tıpkı masal gibi bir ev.
+ Çalalım kapısını, bakalım kimmiş bu şanslı adam.
Kapıyı iki kez çaldılar ve kısa süre içinde kapı açıldı. Kapıyı ak saçlı, ak sakallı, uzun boylu, sevecen yüzlü yaşlı bir adam açtı.
— Buyurun arkadaşlar.
+ Merhabalar efendim. Tanrı misafiri kabul eder misiniz?
Biraz dinlenmek ve karınlarını doyurmak istiyorlardı. Ayrıca bu masalsı ev onları cezbetmişti; içeride yaşayan adamı merak etmişlerdi. Yaşlı adam gençleri içeri buyur etti. İçerideki paçuli kokusu burunlarında ahenkli bir resital etkisi yaratmıştı. Evin her yerinde kitaplar, buruşmuş kâğıtlar vardı. Yaşlı adam gençleri salona buyur edip oturttu.
— Ben bir çay koyayım, sonra sohbet ederiz.
Yaşlı adam mutfağa yöneldi. Afel, Yağmur’la bir süre bakıştıktan sonra lafa girdi.
+ Ne tatlı bir adam, değil mi?
— Evet. Bizi öylece kabul etmesine şaşırdım.
Kısa süre içinde yaşlı adam çayı koyup gençlerin yanına geldi ve sohbete başladılar. Afel söze girdi.
+ Bizi kabul ettiğiniz için sağ olun, efendim.
— Tanrı sizleri misafir etmem için bana gönderdi. Sizi geri çevirmek bana yakışmazdı. Siz anlatın bakalım. Buraların geleni gideni olmaz. Siz ne arıyorsunuz burada?
+ Gezinti sadece, efendim. Keşfediyoruz.
Afel, yaşlı adama da gerçek amacını açıklamamıştı. Aslında yaşlı adamla baş başa olsalar anlatırdı; o adam güven vermişti Afel’e. Fakat Yağmur oradaydı ve deli damgası yemekten korkuyordu. Yağmur’dan hoşlanmıştı ve onun gözünde kötü bir izlenim bırakmak istemiyordu.
Yaşlı adam kibarca sordu:
— Belli ki uzun süredir yoldasınız. Dinlenmek ister misiniz?
Yağmur bu fikre sıcak baktı; o da bayağı yorulmuştu. Yaşlı adam hemen bir oda hazırladı ve Yağmur o odaya çekilip dinlenmeye koyuldu. Afel, içindekileri anlatmak için fırsat bulmuştu. Vakit kaybetmeden asıl amacını yaşlı adama aktardı. Yaşlı adam bu aşk oyununu sakince dinledi; gözlerinin nemlendiği aşikârdı. Afel anlatmaya devam etti.
+ Aciz hayatımı anlamlandırmak istiyorum artık. Neden varım, bilmek istiyorum. Sadece yaşıyorum; anlam olmadan, yolumun ne olduğunu bilmeden. Ol sebepten düştüm yollara, bir mana bulacağıma inanarak. Rüyamdaki kadın, kalplere esenlik katmakmış görevim, dedi. Bakalım ne olacak bu yolda.
Yaşlı adamın mahzunlaştığını anladı Afel. Bir şeyler bilip bilmediğini sordu. Yaşlı adam Afel’e bir oda gösterdi. “Orada istirahat edebilirsin.” dedi. Başını önüne eğip kendi odasına doğru yürüdü ve “Elina... Elina... Elina...” diye sayıkladı. Afel bu durumu anlamlandırmak için uğraşsa da çabaları nafileydi tabii ki. “Elina kim? Bu adam neden böyle davrandı?” sorularıyla baş başa kaldı. Ona gösterilen odaya geçti. Kendisi için hazırlanmış yatağa uzandı ve düşünce silsilesine devam etti. Gözüne bir not defteri çarptı. Okuması yanlıştı belki ama merakına engel olamadı. Gidip defteri aldı, ilk sayfasını açtı ve o şiirle karşılaştı.
Hüzün meleği çık artık dünyamdan
Varoluş sırrımın dibindeyim kerelerce
Bir mana arayıp durdum yorulmadan
Hep ellerim bomboş döndüm gitarımla
Yaşlı adam da zamanında bir mana arayışı için yollara revan olmuştu lakin elleri boş dönmüş, bu oyunu kaybetmişti. Bu durum Afel’i derinden sarstı. Kendisi de bu oyunu kaybedecek miydi? Yaşlı adam, onun yaşadıklarına benzer şeyler yaşadığı için mi hikâyeyi dinlediği vakit o tepkiyi vermişti? Kimdi bu yaşlı adam? Elina kimdi?
Bölüm etkileşimi
