Uyku Uyanışı kitap kapağı

1. bölüm / 3

ARAYIŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ARAYIŞ

Hafif aralanmış, siyah ve kalın perdesinin arasından gözlerine vuran güneş ışığının hüzmesiyle “Merhaba,” dedi güneşin doğurduğu bu yeni güne. Güneşin bu istikrarlı doğuşuna karşı gelerek tekrar uykuya dalmak çok keyifli bir seçenek olsa da o an yatağından doğruldu. Perdesinin aralanmış bölümünden tutarak o aralığı, güneşin daha rahat edeceği büyük bir açıklığa çevirdi. Uluman güneşe, odasını aydınlatması için müsaade buyurdu. Tozlanmış ahşap penceresini açarak ruhlara esenlik katan rüzgârı selamladı. Yine dünün aynası olacak bir gün daha başlamıştı.

Yoruldum düne şarkı yazmaktan,
Hoş, yaşadığımız da dünün aynısı.
Bu yaşıma kadar düşünmedim yarını.
Farklı bir şey yok yine;
Dünün aynası.

O kadar monoton ve sıkıcı bir hayatın içindeydi ki yaşadıkları hep dünün aynısıydı ve yine yaşayacakları da dünün aynası olacaktı. Bu durumun farkında olmasına rağmen bir şeyleri değiştirmek için çabalamaz, kendi kendine hayatının değişmesini beklerdi. Hoş, bir şeylerle uğraşacak gücü de kalmamıştı. Yorgundu, çok yorgun. Bunlar yetmezmiş gibi yalnızdı. Çok yalnız.
Rüzgârı da selamladıktan sonra mutfağa yöneldi. Dibinin sonsuz ateşin ısısıyla karardığı çaydanlığına bir miktar su koyup onu yeniden ateşin acımasız kollarına bıraktı. Ardından çaydanlığın üst kısmına da bir miktar su koyarak onu bir diğer ateşin kollarına bıraktı. Buzdolabına yöneldi ve kapağını açtı. Üç beş yumurta, tarihi geçmiş süt, küflenmiş salça ve birkaç kahvaltılık malzeme vardı. İki yumurta alıp dolabın kapağını kapattı. Yumurtaları küçük çaydanlığın içine bıraktı ve balkona doğru yürümeye başladı. Sandalyesini çekip oturdu. Masada duran paketten bir sigara çıkarıp yaktı ve sonsuz ölüme biraz daha yaklaşmak için sigarasından derin bir nefes çekti. Masada duran, kahverengi deriden yapılmış ve sayfaları artık sararmış cep defterini aldı. Defteri kapalı tutmak için sardığı ipi büyük bir özenle çözdü ve ilk sayfasını açtı:

Bir garip aşka tutuldu yaralı kalbim,
Olmazları oldurmaya çalışıyorum.
Yapma, etme desem de
Aklım yaramaz bir çocuk gibi;
Söz dinlemez yüreğim...

Her yeni güne şiirlerle başlamak, onun aciz bedenine huzur veriyordu. Dünya hayatıyla arasındaki tek bağ gibiydi bu şiirler. Sanki bir gün şiir yazmayı bıraksa o gün ölecekmiş gibiydi. Hoş, belki de isteği buydu ama bunu yapmaya asla cesareti yoktu. Kimseye anlatamadıklarını, kimseyle paylaşamadıklarını şiirlerine dökerdi. Orada hayat bulur, yeniden var olurdu. Sigarası bitmeye yakın, suyun kaynama sesi dikkatini çekti. Mutfağa gidip her iki suyun da kaynadığından emin olduktan sonra bir kupa çıkardı. İçine bir poşet çay attı ve kupayı kaynamış suyla doldurdu. Ardından yumurtaları çaydanlıktan alıp lavaboya koyduğu soğuk suyun içine bıraktı; suyun serinlik ve ferahlık veren kollarına teslim etti. Yumurtaların soğuduğundan emin olunca onları sudan çıkarıp soydu, tabağına koydu ve dilimledi. Çayını ve yumurtalarını alıp yeniden balkona çıktı. Oturup kahvaltısını yapmaya başladı. Güneş o günü kendi hegemonyası altına almış, fakat kavurucu sıcaklığını geride bırakmıştı. Tatlı bir meltem yüzüne çarpıyordu. Saat 09.43 civarıydı.
09.40'ta evinin önünden geçmesi gereken otobüs üç dakika gecikmişti. Denizin kokusu burnunda bir cümbüş yaratıyor, martıların sesleri kulaklarında raks ediyordu. Harika bir gündü. Kahvaltısı bitmek üzereyken kapının çalındığını duydu. Kapıya yönelip delikten baktı. Gelen, kadim dostuydu. Adı Araf'tı. Araf, onun en yakın ve tek arkadaşıydı. Hayatında yaşadığı içsel ya da dünyevi buhranları yalnızca onunla paylaşırdı. Araf ise her zaman yanında olur, toparlanması için uğraşırdı. Her düştüğünde yanında olmuş, ona bir dayanak, bir omuz olmuştu. Bu durum Afel'in hoşuna gidiyordu. Hem sığınacak bir limanı vardı hem de ne zaman yanında birini istese Araf hemen gelirdi. Çok sıkı iki dosttular: Araf ve Afel.

Afel, Araf'a kıyasla öyle zayıftı ki kemiklerini sayabilirdiniz. Öz bakımına da özen göstermeyen bir adamdı. Kapıyı Araf'a açtı ve onu içeri buyur etti. Araf, içeri girmeden söze girdi:

— Ne ulan bu hâl?

Afel her zamanki gibi bakımsız ve pis bir hâldeydi. Üzerinde yemek lekeleri ve sigara yanıkları bulunan buruşuk bir tişörtü, her yeri lekeli bir eşofmanı vardı.

— Git de üstüne düzgün bir şeyler giyin. İşimiz var.

Afel, yılgın bir sesle Araf'ı içeri davet etti. Araf, evin pisliğinden rahatsız olup tişörtünü burnunun üzerine çekerek balkona yöneldi. Evin her yerinde yemek artıkları, buruşturulup fırlatılmış kâğıtlar ve sigaralar vardı. Eve girildiğinde izmarit kokusu, insanın ciğerlerini yakacak kadar yoğun hissediliyordu. Araf da bu yüzden temiz hava almak için balkona çıkıp oturdu. Afel yanına gelip oturdu ve sordu:

— Hayırdır, ne işimiz var?

Afel konfor alanından çıkmayı pek sevmezdi. Hep evinde otursa, hiç insan içine çıkmasa içi rahatlardı. İnsanların mutsuz ve umutsuz hâlleri onu daha da bunalıma sokuyor, üzüyordu. Bu sebeple gezip tozmaktan hoşlanmazdı.

Mutsuz, umutsuz insanlar
Hep koşturmaya mahkûmlar.
Bir yol arayıp durmaktan
Nefessiz kalan insanlar.

— Hava çok güzel. Sahile iner, temiz hava alır, sohbet ederiz.

Bu fikir Afel'in pek hoşuna gitmemişti tabii ki. Ama dostu Araf'a karşı gelmekten hoşlanmazdı. Bu yüzden itiraz etmedi; onaylarcasına yalnızca başını salladı. Saat 09.58 olmuştu.

— Çabuk hazırlan. Öğleden sonra benim işim var.

Afel odasına gidip tişörtünü ve eşofmanını değiştirdi. Koyu mavi bir kot pantolon, yine koyu mavi bir tişört ve hırkasını giydi. Balkona gelip kahverengi not defterini ve yorgun ama tutarlı kalemini cebine koydu.

— Hazırım. Hadi çıkalım.
Araf hemen ayağa kalktı ve evden çıktılar. Afel kapıyı kapatıp iki kez kilitledi. Saat 10.04'tü. Sahile doğru yürümeye başladılar. Yolda sohbet ettiler tabii ki.
Araf konuşmaya başladı:

— Durumlar nasıl? İyi misin?

— Her zamanki gibi işte.

— Yeni bir durum var mı?

— Yok yahu, aynı şeyler.

— Dostum, iyi misin?

— Gerçekten sıkıntı yok. Aynıyım.

Afel'e “İyi misin?” sorusunu bir kez sorarsanız asla olumsuz bir cevap alamazdınız. Bunu Araf da çok iyi biliyordu; bu sebeple aynı soruyu hep iki kez sorardı. Dostunun ruh hâlini bakışlarından anlayabiliyordu tabii ki ama bunu onun ağzından duymak daha sağlıklı bir iletişim biçimiydi. Araf da hep böyle yapardı.
Saat 10.16'da sahile ulaşmışlardı. Rahatça oturup sohbet edebilecekleri bir bank aramaya koyuldular fakat başarılı olamadılar. Sahil tıklım tıklımdı. Havanın güzel olmasından ötürü birçok insan ailesiyle birlikte sahilde oturup eğlenmeye, kafa dağıtmaya çıkmıştı. Bu kalabalık Afel'i rahatsız ediyordu ama Araf'a hayır dememek için suskunluğunu koruyordu. Oturacak yer bulamayınca denize yakın kayalıklarda oturmaya karar verdiler. Kayalara ulaşıp oturdular ve bir müddet sessiz kalarak kuşların, denizin ve rüzgârın sesine kulak verdiler. Artık insanlar, ruhlara mavilik katan bu sesleri dinlemiyordu. Bu güzelliklere karşı kulaklarını kapatıyorlardı. Oysa ne saçma davranıyorlardı! Ne kadar körlerdi!

— Araf.

— Buyursunlar.

— İnsan soyu neden bu hâlde?

— Ne varmış hâllerinde?

— Yahu, görmüyor musun? Hep bir koşturma içindeler. Bugün ne yaptılar, ne yaşadılar; hiçbirinden haberleri yok. Hep bir yere yetişme gayretindeler sanki. Ve çok mutsuzlar, çok.

— Ah... Dostum, o insanlar dünya hayatını o kadar çok önemsiyorlar ki esas gerçek olan boyuttan haberleri yok.

— Esas gerçek boyut?

Afel, şaşkın bir ifadeyle Araf'ın bu cümlesini nasıl tamamlayacağını bekliyordu.

— Düşler, dostum, düşler. Bir kitapta okudum. Adam şöyle diyor: “Dünya bir yanılsamadan ibarettir. Esas gerçek olan dünya, uykuya geçince başlayan düşler boyutudur. Orada her şey gönlünüzce olur. Ne yaşamak isterseniz onu yaşar, ne hissetmek isterseniz onu hissedersiniz. Dünya öyle mi? Bu dünya sadece hüzün üzerine kurgulanmıştır. Düşler öyle değil; esas hayat oradadır.” Diyordu. Mantıksız da gelmedi aslında. Hah, ne dersin?

Araf'ın anlattıkları karşısında Afel'in kafası karışmıştı. Eğer düşler âleminde istediğimizi hissedebiliyorsak duyguların bir önemi kalır mıydı? Yoksa mutluluk gerçekten düşlerde miydi? Evet, dünya kokuşmuş bir bataklıktı ama o âleme gitmeye değer miydi? O âleme nasıl gidilirdi ki? Bu sorularla hemhâl olurken aklındakileri hemen Araf'a sordu:

— Nasıl gidiliyormuş oraya?

— Neden, heves mi ettin?

— Merak ettim sadece.

— Bilmiyorum ki, sana söyleyeyim.

— İyi, peki.

11.26

— Ben artık geçeyim. İşlerim var, söylemiştim. Hadi gidelim.

— Sen geç. Ben biraz daha oturacağım.

— Tamamdır. Hoşça kal.

— Esen kal.

Afel normal şartlar altında tek başına sahilde oturmaz, konfor alanına kaçardı. Lakin bu sefer bir şeyler farklıydı. Düşler âlemini kafasına takmış, onu düşünüyordu. Böyle bir hayat fikri Afel'i heyecanlandırmıştı açıkçası. Afel bu hayattan bıkmıştı: sefillikten, insanların sahte suretlerinden... Bıkmış ve bunalmıştı artık. Orada öylece oturup sigarasını içiyor, denizi dinliyordu. Defterini açıp bir şeyler karalamaya başladı. O gün aklına bir şiir gelmese bile defterini açar; kâh bir aşk değirmeni, kâh bir hüzün ağacı çizerdi. Kalem ve defter boş durmaya alışmamalıydı. Saat 12.03 olmuştu. Artık eve gitme vakti gelmiş, hatta geçiyordu bile. Bu anlamsız oturuş canını sıkmıştı. İnsanlardan uzaklaşıp konfor alanına dönmesi gerekiyordu. Yolda elleri cebinde, başı önünde, hızlı adımlarla yürüdü. Kimsenin ona bir şey sormaması için dua ediyor, kimseyle göz teması kurmuyordu. Eve varınca iki kez kilitlediği kapının kilidini açıp içeri girdi. Onu yine ilk karşılayan izmarit kokusu oldu. O dağınıklığın arasında oturacak bir yer buldu ve aciz bedenini koltuğa bıraktı. Bir sigara yaktı ve yine aynı şeyi düşünmeye başladı: Düşler âlemi. Sigarasını içerken bu durumu düşünüyordu ki gözleri aniden uykuya teslim oldu. Yoksa uyanışa mı? Evet. Bu, uyku uyanışıydı.

Dünyevi hayatta uykudasınız. Ne zaman ki gözleriniz düşler âlemi için kapanır, işte o zaman gerçek uyanış başlar. Uyku uyanışı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…