16. bölüm · Tilki’nin Günlükleri

15.

Mandalina 🍊

Belli aralıklarla bir kadının sesi geliyordu. Plağın cızırtıları ve müziğin ritmi birbiriyle o kadar uyumluydu ki biraz daha dikkat kesildim. Kadın bilmediğim bir dilde bir şarkı söylüyordu, sıkıcı ve merak uyandırıcı bir ses diye geçirdim içimden. Sırtıma bir el dokundu ve arkamdaki kişi boynuma doğru kulağımın hemen altına fısıldadı.
Nefesi boynuma vurduğu anda ürperdim ama aynı zamanda bu çok tanıdık bir histi.
"Uyan artık, uykucu!"

Gözlerimi panikle açıp arkamı döndüm. Rüzgarın vurduğu perde havalanıp yatağın üstünde dans ediyordu. Derin bir iç geçirip oturdum, başımı iki elimin arasına alıp gözlerimi kapattım. İlk zamanlarda olduğu gibi yine gerçek ve hayal arasında şeyler duyup görüyordum. Gözlerimi ovuşturup başımı kaldırdım.
Bu oda benim değildi! Bir haftadır burada olmama rağmen alışamamıştım, tıpkı kendimi hiçbir yere ait hissedememem gibi...

Kapı aniden açıldığında gözlerim saçı başı dağınık Cenk'i buldu.
Giydiği mavi şortun yarısı dizlerinin üstünde toplanmıştı. Yanıma yürüyüp yatağa oturdu.
Demek uyanabildin?
Yüzündeki uzun saçlarını arkaya doğru tarayıp başını bana çevirdi.
Uyanmamayı dilerdim!
Kaşlarını çatıldı, elini uzatıp çıplak omzumu kavradı.
Kendine gelmen lazım Demir.
Tekrar ona döndüm ve gözlerimi sıkıca kapattım.
Alıştım sanıyordum ama alışamamışım Cenk, asıl şimdi acıdan kıvranıyorum.

Hiçbir şeyi değiştiremeyiz Demir ama şundan eminim ki değişebilecek bir şey varsa, o da senin!
Gözlerimi açtığımda onun bana üzülen gözleriyle karşılaştım.
Acınası haldeyim dimi?
Elini omzumdan çektikten sonra derin bir iç çekti.
"Fazlasıyla!"

Hâlâ uyuyor mu?
Uyanık olsa bile, lanet olası yataktan çıkmıyor!
Kapının ardından sesi gelen Cenk'in derin bir nefes alıp verdiğini duydum, daha sonra ortam sessizleşti.
Çok geçmeden bana doğru gelen ayak seslerini işittim. Arkam onlara dönük olduğu için gözlerim açıktı ama bana doğru gelen her kimse dikkatli adımlar atarak yaklaştı.
Gözlerimi kapatıp bekledim.
Başımın altında olan kolum yatağın kenarında bilinçsizce sarkıyordu. Bir el, kolumu tutup nazikçe sıktı.
Demir, uyanık mısın?
Ali'nin sesiydi.
Gözlerimi açmadım, gitmesini bekledim.

Bir süre oluşan sessizlikten sonra yatağın uzandığım tarafı hafifçe çöktü. Ali derin bir nefes bıraktı.
"Kendine bunu yapmaya hakkın yok! Bile bile kendine acı çektiriyorsun be oğlum. Kendine gel artık."
Cevap vermedim.
"Bunun olması muhtemeldi, sen de biliyorsun."

Biliyordum. Bir gün böyle olacağını biliyordum, lakin ben umutların içinde yaşamaya çalışan bir adamdım, her şeye rağmen. Umutların her seferinde başıma yıkılması beni yenisine teşvik ediyordu ama bu sonuncusu öyle bir şeydi ki beni adeta öldürüp bir daha diriltmişti. Yorgun bedenim bu sefer ölümü iliklerine kadar tatmış gibiydi...

"Şu an yanında oturan adam da az çekmedi be Demir'im."
Ağzından dökülen bu cümle gözlerimi açmama neden oldu. Sevdiği kadın ölen adam, hatta iki adam...

Başı cama dönük, öylece bir noktaya dalan karşımdaki adamın o sert çehresi hüzünlüydü. Sana bakınca geçmişim gözlerimde canlanıyor diyen Fuat abi haklıydı galiba, çünkü bu adama da aynı şeyi hatırlatıyordum.
Yerimden doğrulduğumda karşımdaki duvara yaslı olan birini daha fark ettim. Emir öylece bana bakıyordu.

Kendimle beraber başkalarını da öldürüyordum.

Haberi var, seni bir süre rahatsız etmeyecek!
Dudaklarım ufak da olsa bir gülümsemeyle gölgelendi.
Yanımda oturan adam hala yüzüme bakmadan konuşuyordu.
Ne fark eder ki? Bir haftalığına saygı mı gösterecek ya da cenaze haftası mı ilan edicek?
Emir yaslandığı duvardan doğrulup bana doğru birkaç adım yürüdü.
Ortada bir cenaze yok Demir!
Benimle dalga mı geçiyorsunuz?
Kapa çeneni!
Emir'in bağırışı üzerine başımı Ali'ye çevirdim.

Ne sanıyorsun, hayatının bittiğini mi?
Bitmedi mi?
Sana kes sesini dedim!
Soru soruyorsun, ben de cevap veriyorum.
İkiniz de susun artık!
Ali ayağa kalkıp tam aramızda pencerenin önünde durdu.
Emir haklı, hiçbir şey bitmedi!
Gözlerimi devirip yataktan kalktım.
Benim için bitti!

İkisin yanından geçip banyoya doğru yürümüştüm ki omzum bir el tarafından kavrandı ve beni döndürdü.
Suratıma yediğim yumruk beni duvara vurdu. Elimle duvardan destek alıp başımı kaldırdığım anda bir yumruğun daha yüzüme doğru geldiğini son anda gördüm. Eğilip Emir'in belinden tuttuğum gibi onu yere devirip üstüne çıktım.
Yüzünün ortasına attığım yumrukla burnundan gelen kanın ellerime aktığını hissettim.
İki eliyle boğazımı tutmuş sıkıyordu, bir yumruk daha atacaktım ki karnıma yediğim darbe beni yana doğru savurdu.
Emir üstüme çıktı ve suratımın ortasına bir yumruk daha indirdi. Ona engel olmadım, canım yanıyordu ama hissetmiyordum sanki, sadece bir sızı gibiydi.
Tişörtümden tutup beni kaldırdı sonra tekrar fazla sert olmayan bir darbeyle yere vurdu.

Vur lan bana!
Dudağımdan sızan kan ağzımın içine girmişti, yüzümü buruşturdum iğrenç tat yüzünden.
Vur dedim sana!
Bana tekrar bağırdı ama ben sadece başımı sallamakla yetindim. Burnundan akan kan çenesinden damlıyordu, siyah saçları alnında toplanmış şakakları terlemişti.
Omzuma sert olmayan bir yumruk indirdi. Birkaç tane daha ardı ardına geldi ama daha sonra başı göğsüme düştü ve omzumu sıkıca kavrayan eli gevşedi.

Başı ve omuzları birlikte sarsılıyordu.
Ağlıyordu.
Sol gözümün kenarından sıcak bir damla aktı yanağıma doğru.
Dudaklarımdan istemsizce bir inleme döküldü. Şimdi ben de ağlıyordum.
Göz... durup biraz bekledi, titreyen sesi konuşmasını izin vermiyordu.
Gözlerimin önünde ölüyorsun ama ben hiçbir şey yapamıyorum!
Zorlukla kurduğu bu cümle gözlerimde yeni yaşların birikmesine neden oldu.
Hâlâ göğsümün üstünde olan başını kaldırmamış, sarsılarak ağlıyordu.
Bulanıklaşan görüntüyle gözlerimi tavana diktim.
İkimiz de bir süre öyle kaldık, sadece sessizce ağlıyorduk.

Üstümdeki ağırlığı bir anda yok olduğunda başımı soluma yatırıp, yatağın yanında yerde bir bacağına başını yaslamış Emir'e baktım.
Gözlerinin içi kızarmıştı ama artık ağlamıyordu, tıpkı benim gibi.
Derin bir nefes alıp, yattığım yerden doğrulup sırtımı duvara yaslayarak oturdum.
İkimiz de bir süre birbirimi izledik.
Onu daha fazla üzmemek için bakışlarımı ayırıp odanın içine göz gezdirdim. Ali ve Cenk yoklardı, anlaşılan çoktan buradan çıkmışlardı.
Tekrar bakışlarım istemsizce Emir'i buldu.

"Romantik dimi?"
"Ne?"
"Bakışmamız" dedim gülümseyerek.
"Her şeyin içine sıçmakta üstüne yok" dedi o da gülümseyip.
"Huyum kurusun."

4 gün sonra..

Sırt çantamı koluma takıp kendimi evden dışarı attım. Kapının hemen önünde ezbere bildiğim birden çok yüz görüş alanıma girdi.
Ali yanıma yürüyüp elini uzattı, beklemeden tutup sıktım.
"Dikkat et kendine!" Gülümsedim.
Sırayla Serhat, Batu ve Cenk' le de vadalaştıktan sonra Tuna yanıma gelip bana sıkıca sarıldı.
Ayrılmadan hemen önce cebime bir şey sıkıştırdı ve ayrıldıktan sonra gözleriyle ne olduğunu açıkça belli etti. Başımı sallayıp onu onayladığım sırada, hemen arkasında başını eğmiş yere bakan kişiyi fark ettim.

Onu izlediğimi fark etmiş gibi aniden başını kaldırıp bana baktı. Ona çok sinirliydim ama şimdi kendimi gülmemek için zor tutuyordum.
Arkada bağladığı ellerini çözüp sallana sallana yanıma geldi.
Şey, ben vedalaşmak için gelmiştim. Yani temelli değil tabi, geri döneceksin dimi? dedi kocaman açılmış yeşil gözleriyle.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsememi engelledim ve bana yaptıklarını aklıma getirip sinirli gözükmeye çalıştım.
"Seni ilgilendirmez!"
Kurduğum cümle onu kendine getirmiş gibi irkildi.
"Bağırma be, senin iyiliğin için yaptım işte!"

Çatılmış olan kaşlarımla yüzüne doğru eğildim.
"Seni affetmiyorum Ezgi Hanım!"
Başını biraz geri çekip gülümsedi.
"Er geç affedersin."
"Belki bir şartla affedebilirim aslında."
Umursamaz gibi görünmeye çalışsa da söylediğim cümleye hemen atladı.
"Neymiş peki?"
"Gelince söylerim" dedim geri çekilerek.
"Bari söyleseydin de ona göre hazırlık yapsaydık" dedi ağzında geveleyerek ama duymuştum.
"Ne dedin?"
"Yok bir şey" dedi gülümseyip.
Başımı sallayıp bizimkilere döndüm.

"Hadi Allah'a emanet olun..."

Bavullarımızı alıp çok da büyük olmayan havaalanının çıkışına yöneldik.
Haberi var mı?
Başını olumsuzca sallayıp gülümsedi.
Haber vermedim, sürpriz olmasını istedim. Bizi almaya Şafak gelecek.
Dikkatimi çeken şey, indiğimizden beri yüzünden düşürmediği sırıtışıydı, geldiğimizden beri adamın yüzüne bir nur inmişti.
Bu sırada dışarı çıkmıştık, etrafa bir göz attım ama tam bu sırada bize doğru hızla koşarak gelen birini gördüm.

Tam Emir'in önünde durduğunda gözlerinde birikmiş yaşlar ve yüzüne düşen kıvırcık saçlarıyla kimin olduğunu anladım. Gerçi anlamamam imkansızdı, çünkü bir zamanlar delice sevdiğim kadının siması gözümün önündeydi.
İlk defa kanlı canlı görüyordum onu, tek omzuma taktığım çanta kayıp yere düştü.
Emir, onu kendine çekip doyasıya sarıldı ama o çekinerek sarılıyordu, bunun anlamını biliyordum.
Karma karışık duygular beni esir almıştı ama bir 'Duygu' vardı ki bir zamanlar hep benim olan, benimle olan...

"Demir?"
Sesin sahibine döndüğümde önümün bulanıklaştığını gördüm ve hemen gözlerimi kırpıştırdım.
Şafak beklemeden bana sıkıca sarıldı ben de sarılıp acımı içime gömdüm yeniden.
Ayrıldığımızda gülümsemeye çalıştım ama başardığımı zannetmiyordum.
Sağ tarafımdan biri yaklaştı, ellerimi yumruk yapıp sıktım ama hemen geri bırakıp derin bir nefes aldım.
Yüzleşmem gerekiyordu!
"Hoş geldin."

Allah'ım yalvarırım bana dayanma gücü ver!

Bir adım geri çekilip ona döndüm.
Yüzü görüş açıma girdiğinde ciğerlerimdeki tüm hava çekildi sanki. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, bakışlarımız kesişti ama hemen sonra onunkiler yanağımda bir yere takıldı.
Ağzı açılıp kapandı ama bir şey diyemedi, sustu.
"Hoş buldum."
Sonunda içimde kaybolan sesi bulup çıkartmayı başarmıştım.
Bakışları tekrar gözlerimi buldu ama orada az öncekinden çok daha farklı bir ifade vardı, korkmuş gibi!

Ona sen mi söyledin Şafak?
Emir'in sesiyle ikimizin de bakışları ayrıldı ve bulunduğumuz ortama döndük.
Bilin bakalım kim tesadüf eseri telefon konuşmalarına şahit olmuş? dedi Şafak göz devirerek.
"Tesadüf diye bir şey yoktur!"
Bakışlarımız tekrar aynı anda birbirini buldu ve o tebessüm etti.
Aynı anda aynı cümleyi kurmuştuk.
O zaman bilerek dinledin!
Başını Şafak'a çevirdi, "bak bunun olasılığı daha yüksek abi."
Emir hemen yanımda güldü ve onun yanına yürüyüp elinden tuttu.
Hadi gidelim artık, burası yazları sıcak olduğu kadar kışları da insanı donduruyor dedi üşüyormuş gibi yaparak.

Emir, onun elini havaya kaldırıp avcunun içine aldı.
Bunlar yine buz gibiler hanımefendi!
Konuşacaktı ki Emir'in hemen arkasında duran beni fark etti.
"Isınırlar şimdi" dedi gülümseyerek.
Emir, yüzüne düşmüş bir tutam kıvırcık saçı beresini kaldırıp altına sıkıştırdı.
"Bunlar da üşümesin."
İstemsizce gülümsedim, içim ferahlamıştı sanki.

Şehir merkezine geldiğimizde, Şafak arabayı park etti.
İnip, etrafa bir göz attım ve bu küçük şehrin soğuk havasını içime çektim.
Emir'i biraz çalıyorum, işlerimi halletmesi lazım dedi Şafak Emir'in koluna girip.
Bu çocuğu da hep işlerin için kullanıyorsun zaten!
Çattığı kalın kaşlarının hemen ortasında alnına doğru yeşil bir damar belirmişti.
Cimri, geri getireceğim sana söz dedi Şafak onun gibi kaşlarını çatıp.
Sen, Demir'i gezdir, halledip yanınıza geliriz yavrum.
Birden başını eğip elleriyle saçlarını düzeltti. Utanmış mıydı?

Onlar büyük bir parkın sağ tarafından ilerleyip gözden kaybolduklarında dönüp ona baktım.
Evet, Demir Bey kaldık mı bir başımıza?
Ellerimi ceketimin cebinden çıkartıp ona doğru yürüdüm.
Demir Bey mi olduk şimdi Makarna hanım?
Omuz silkti ve hiçbir şey demeden rastgele yürümeye başladı.
Nereye gidiyoruz?
Şu kış arifesinde gezilecek yer mi var Şafak abi sanki!
Kendi kendine konuştuğunu duydum ve gülümsedim.
Hey!
Durdu ve bana döndü. Başını yukarıya doğru kaldırıp yüzüme baktı.
Niye bu kadar uzunsun?
Niye bu kadar kısasın?

Bir şey demedi öylece yüzüme baktı, o sırada dikkatimi gözlerinin altını dolduran küçük benlere takıldı, adeta çil gibiydiler. Onda dikkatimi vermem gereken o kadar çok şey vardı ki...
Aç mısın?
Sorusunu duyunca gülümsedim. Kurt gibi, ama bizimkiler gelsin sonra yeriz.
Tamam onlar gelene kadar bir dürüm gömelim sonra yine yeriz.
Ona sorularımı yöneltmeden arkasını dönüp ilerideki mekâna doğru yürüdü.

Arkasından geç gelmiştim ama içeri girdiğimde siparişleri vermişti bile.
Gidip bir sandalye çekip oturdum ve gelmesini bekledim. Bir süre sonra elinde uzun iki dürümle gelip karşıma oturdu ve birini bana uzattı.
Karşık yaptırdım, yersin diye düşündüm.
Başımı sallayıp onayladım ona bakarak.
Dürümden bir ısırık aldığında sağ yanağında bir çukur oluştu, yanlış gördüğümü sanırken bir daha oluştu o derin çukur.
Yesene!
Daldığım düşüncelerden kurtulup elimdekinden bir ısırık aldım.
Ağzımı dolduran yoğun sosu yutup başımı kaldırdım.
Nasıl?
Hemen bir ısırık daha alıp çiğnemeden yuttum.
Bu buraya mı özel?
Bilmem, bir tek buranın dürümünü yiyorum dedi tebessüm ederek.

Aç olduğum için miydi yoksa cidden çok mu güzeldi bilmiyordum ama bundan birkaç tane daha istiyordum.
Ben aç ayı gibi saldırmışken gözümün önünde bir şey tutuldu.
İster misin?
Elinde tuttuğu küçük acı biberi bana uzatmıştı.
Dürümü ona uzatıp içine koymasına izin verdim.
Bana uzattığı sırada diğer eliyle bir tane ağzına atıp çiğnedi.
Bu sefer de sol yanağında bir çukur oluştu, iki tane gamzesi olduğunu o an fark ettim.

Tanıdığım birine çok benziyorsun.
Aniden ağzımdan çıkan kelimeler beni bile şaşırttı.
Gülümsedi. Görünüş olarak mı?
Başımı salladım olumsuzca.
Hayır, ruhen.
Uğraştığı yemeğinden bakışlarını alıp bana çevirdi.
Nereden anladın ki?
Sanki, iki kişinin bileşimi gibisin.
Kalın kaşları çatıldı. Nasıl yani?
Birinin ruhunu, diğerinin ise görünüşünü almış gibi.
Yüzü aniden kızardı ve bakışlarını kaçırdı.
Ben kimseye benzemiyorum!
Ayağa kalkıp, bana bakmadan dışarıya çıktı. Öylece arkasından baktım, fazla abartıp saçma sapan şeyler söylediğim için kendi kendime küfürler yağdırdım.
Kasaya gelip kartımı uzattığımda saçları ağarmış olan amca gülümsedi ve dışarıda kapının önünde durmuş onu gösterdi.
Hesap ödendi.

Dışarı çıkıp yanına yürüdüm.
Boynundaki beyaz örgülü atkıyla oynuyordu.
Bir an ona, hesap konusunu açmayı düşündüm ama vazgeçtim.
Nereye gidiyoruz peki?
Atkıyla takım olan beyaz beresini çekiştirip yüzüme baktı.
Sen burada kalıp onların gelmesini bekliyorsun, başını çevirip Emir'lerin gittikleri yöne baktı. Sonra tekrar bana döndü, ben eve gidiyorum babam mesaj atmış gitmem gerekiyor.
Emir gideceğini biliyor mu?
Az önce haber verdim dedi montunun cebindeki telefonu çıkartıp.
Ne ara? diye geçirdim aklımdan.

İçeriye git bekle istersen ya da şu yukarıda bir kahve var, orada da bekleyebilirsin.
Kahveye gideyim ben en iyisi.
Başını salladı, iyi fikir.
Arkasını dönücekti ki durdu ve tekrar bana baktı.
İyi ki geldin, şimdilik Allah'a emanet.
Bir cevap vermemi beklemeden sokaktan aşağı doğru yürümeye başladı, sanırım verecek bir cevabım da yoktu.
O uzaklaşan kadar orada öylece durdum, daha sonra tarif ettiği kahvehaneye doğru yürüdüm yüzümde bir sırıtışla.

Camın önünde durmuş dışardaki fırtınayı hayranlıkla izliyordum. Daha sonbaharın sonlarına bile gelmemişken bu şehirde bu kadar kar yağması beni hayrete düşürmüştü. İstanbul'da bu kadar yağdığını bile şu yaşıma kadar görmemiştim.
Elimdeki kağıdı avucumun içine vurdum dışarıyı izlerken.

Fuat abi ısrarla beni yanında istiyordu, defalarca adamı reddedip ondan kaçmama rağmen vazgeçmiyordu. Tuna'nın cebime sıkıştırdığı mektubu da o göndermişti.
Bana salladığı tehtidlerin yerini şimdi yeller almıştı. Mektubu avuç içime vurup derin bir iç çektim.
Tehtidleri bile iyiliğim içindi...
Pencereden çekilip koltuğa oturdum, başımı arkaya doğru yaslayıp derin bir iç çektim. Keşke her şey bitip gitseydi, keşke her şeyi kolay aşabilseydik ama olmuyordu ve ben yine bir çıkmazın içine girmiştim.

Zilin sesi kulaklarımı doldurduğunda düşünceler dağıldı. Elimdeki kağıdı pantolonumun cebine sıkıştırıp salondan çıktım. Kapıyı açmamla onun yüzündeki gülümsemenin solması bir oldu. Anlaşılan başka birini bulmak niyetindeydi.
Soğuktan mı yoksa gerçekten utandığı için mi bilmiyorum ama yanakları kıpkırmızıydı. Yine aynı bere ve atkıyı takmış kırmızı montunu giymişti.
"İçeri alınmam yasak mı?"
Konuşmasıyla kendime geldim. Hemen kapıyı sonuna kadar açıp geçmesi için yol verdim ve o da beklemeden yanımdan geçip içeri girdi. Kapıyı aceleyle kapatıp peşinden salona gittim.

Koltuklardan birine oturduğunda elindeki poşeti sehpaya bıraktı ve başındaki bereyi çıkartıp eliyle dağılmış kıvırcık saçlarını düzeltti.
"Niye seni yalnız bıraktılar?"
"Noterde işleri varmış, ben gitmek istemedim" dedim karşındaki tekli koltuğa otururken.
"Haberim vardı ama senin de gittiğini düşünmüştüm."
"Niye? Burada olmam seni rahatsız mı etti?"
Gülümsedi. "Evet rahatsız oldum."
Bunun üzerine istemsizce bir kahkaha attım, uzun zaman sonra ilk defa gerçekten gülebilmiştim."
Ayağa kalkıp hemen yanımdaki koltuğa gelip oturdu ve gülümseyerek bana bakmaya devam etti.
"Hep böyle gülsen ne olur Demir?"
Cümlesini tamamladığında gülüşüm derin bir yutkunkunmayla kayboldu.

"Ben gülüyorum, sen görmüyorsun hanımefendi!" Şakayla karışık kurduğum cümleyle kaşları çatıldı.
"Yüzüne ne oldu?"
İşte bu beklediğim soruydu.
"Kaza."
"Ne kazası?"
"Motordan düştüm."
"Kaç gün düşündün acaba bu cevapları?"
"Olanı söylüyorum" dedim ve gözlerinin içine baktım.
"Burnun yamulmuş!"
Sırıttım ve ağzımı açıp dişlerimi gösterdim "bak dişlerime de dolgu yaptırdım."
"Bakayım" dedi ve ayağa kalkıp yanıma geldi.
Tam karşımda durduğunda ağzımı daha çok açıp başımı kaldırdım.
Aniden burnumdan tutup çektiğinde elim istemsizce bileklerini kavradı.
"Yalan söylemeye utanmıyor musun?"
Burnumu elinden kurtarıp ayağa kalktığımda o, yanımda bir cüceye dönüşmüştü.

Kısa olan boyuna aldırmadan onu kolundan tutup koltuğa doğru ittim.
"Bir daha sakın yüzüme dokunma!"
Şaşkınlığını üzerinden atıp üzerime doğru yürüdü.
"Hayırdır oğlum sen kime atar yapıyorsun? Yüzünün içine etmişsin zaten!"
Söylediği her kelimeyle ağzım açık şekilde daha da şaşırıyordum.
Gidip koltuktaki beresini aldı ve yine karşıma geçti.
"Bir daha bana atar gider yaparsan o yamuk bırakılmış burnunu ben kırarım, adam ol!"
Gitmek için yanımdan geçtiği sırada kolundan kavrayıp onu durdurdum.
"Ne diyorsun kızım sen?"
Kolunu çekip benden birkaç adım uzaklaştı. "Poşette sarma var annem yaptı yersiniz."
Hâlâ şaşkınlıkla baktığımı görünce gülümsedi ve hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitti.

Koltuğa oturduğumda hâlâ şaşkındım.
Az önce ne yaşadığımı anlamaya çalışıyordum. Kızın içinden Fuat abi çıkmıştı.