TESADÜFEN BİZ kitap kapağı

4. bölüm / 4

TESADÜFEN BİZ

4.BÖLÜM:2 GÜNLÜK BELA TEK AKŞAMDA

Vaveyla Yazarı: Sude 🤎

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 4.BÖLÜM:2 GÜNLÜK BELA TEK AKŞAMDA

Ertesi sabah...

Lilya'nın evinde alışılmadık bir sessizlik vardı.

Güneş, geniş pencerelerden içeri süzülüyor, salonun açık renkli koltuklarını ve sehpanın üzerindeki eşyaları aydınlatıyordu. Bahçeden hafif kuş sesleri geliyor, evin içindeki sessizlikle birleşerek huzurlu bir sabahın habercisi oluyordu.

Her şey normal görünüyordu.

Belki de biraz fazla normaldi.

İlk uyananlardan biri Özgür oldu. Üzerini değiştirip odasından çıktı, merdivenlerden aşağı indi ve doğrudan mutfağa yöneldi. Kendisine bir kahve hazırladıktan sonra salona geçti.

Etrafına şöyle bir göz gezdirdi.

Her şey yerli yerindeydi.

Sehpa devrilmemişti. Koltukların üzerinde rastgele bırakılmış yastıklar yoktu. Bir yerlerden yüksek sesli bir konuşma gelmiyordu. Merdivenlerden koşarak inen biri de olmamıştı.

Özgür kahvesinden bir yudum aldı.

Sonra başını hafifçe yana eğdi.

Bir tuhaflık vardı.

Ama ne olduğunu henüz anlayamamıştı.

Kahvesini alıp pencerenin önüne geçti. Bahçeye baktı, ardından tekrar salona döndü.

Sessizlik devam ediyordu.

Normalde bu saatlerde evin içinde en azından bir ses olurdu. Rüzgâr'ın odasından gelen bir ıslık, merdivenlerden yükselen anlamsız bir şarkı ya da daha kimse uyanmadan ortaya atılmış saçma bir soru...

Fakat o sabah bunların hiçbiri yoktu.

Özgür kaşlarını çattı.

— İlginç.

Kendi kendine söylediği bu söz, sessiz salonun içinde kayboldu.

Birkaç dakika sonra Asya merdivenlerden indi. Üzerini değiştirmiş, saçlarını toplamıştı. Salona girdiğinde Özgür'ü pencerenin önünde görünce gülümsedi.

— Günaydın.

Özgür başını ona çevirdi.

— Günaydın.

Asya etrafına baktı.

— Herkes hâlâ uyuyor galiba.

— Olabilir.

Asya mutfağa doğru ilerledi. Bir şeyler hazırlamak için dolapları açarken ara sıra salona bakıyordu. Evdeki sakinlik hoşuna gitmişti ama bu kadar sessiz olması da dikkatini çekmişti.

Bir süre sonra Gizem de uyandı.

Her zamanki enerjisiyle merdivenlerden indi, salona girdi ve etrafına baktı.

— Günaydın!

Sesi evin içinde yankılandı.

Kimse cevap vermedi.

Gizem birkaç saniye bekledi.

Sonra başını uzatıp mutfağa baktı.

— Asya?

— Buradayım.

— Başka uyanan yok mu?

Asya gülümsedi.

— Şimdilik yok.

Gizem salona geçip koltuğa oturdu. Telefonunu eline aldı, ardından başını kaldırıp merdivenlere baktı.

— Çok sessiz değil mi burası?

Özgür kahvesini sehpanın üzerine bıraktı.

— Ben de onu düşünüyordum.

Gizem'in yüzünde meraklı bir ifade belirdi.

— Bir şey mi oldu?

— Sanmıyorum.

— Emin misin?

— Gizem, evde bir şey olmamışsa bunu nasıl bilebilirim?

Gizem birkaç saniye düşündü.

— Doğru.

Sonra telefonuna geri döndü.

Bir süre sonra Ege de salona indi. Saçlarını eliyle düzeltirken telefonunun ekranına bakıyordu. Merdivenlerin son basamağından iner inmez etrafına göz gezdirdi.

— Günaydın.

— Günaydın, diye karşılık verdi Özgür.

Ege koltuğa oturdu. Telefonunu sehpanın üzerine bıraktı ve sırtını koltuğa yasladı.

Birkaç saniye sonra yüzünü buruşturdu.

— Bir dakika.

Asya mutfaktan başını uzattı.

— Ne oldu?

Ege çevresine baktı.

— Burada bir eksiklik var.

Gizem hemen doğruldu.

— Ne eksik?

Ege düşündü.

— Bilmiyorum.

Özgür kahvesini eline aldı.

— Çok yardımcı oldun.

— Dur, bulacağım.

Ege gözlerini kısarak salonu incelemeye başladı. Önce pencereye baktı, sonra mutfak kapısına, ardından merdivenlere...

Bir süre sonra parmaklarını şıklattı.

— BULDUM!

Gizem yerinden sıçradı.

— Ne?!

Ege ciddi bir ifadeyle cevap verdi:

— Gürültü yok.

Salonda kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Gizem'in gözleri büyüdü.

— AAAAA!

Asya güldü.

Özgür başını hafifçe salladı.

Ege ise bulduğu cevabın haklı gururuyla arkasına yaslandı.

— Sabahın başından beri bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Meğer evin sesi çıkmıyormuş.

Gizem başını salladı.

— Gerçekten de çok sessiz.

Asya mutfaktan çıktı, elindeki bardağı sehpanın üzerine bıraktı.

— Aslında güzel bir şey değil mi?

Ege ona baktı.

— Güzel tabii. Ama insan alıştığı gürültüyü arıyor.

Özgür kaşlarını kaldırdı.

— Sen gerçekten gürültüyü mü arıyorsun?

— Hayır. Sadece fark ettim.

— İyi. Bir an endişelendim.

Gizem kahkahasını tutamadı.

Tam o sırada merdivenlerden ayak sesleri geldi.

Eren aşağı iniyordu.

Her zamanki gibi biraz uykulu görünüyordu. Salona geldiğinde herkese baktı, ardından koltuğa oturdu.

— Günaydın ula.

— Günaydın, dediler hep birlikte.

Eren başını kaldırıp çevresini inceledi.

Sonra kaşlarını çattı.

— Bir şey mi oldu?

Özgür ona döndü.

— Neden?

— Ev niye bu kadar sessiz?

Ege iki elini yana açtı.

— İşte biz de onu konuşuyoruz!

Eren bir süre düşündü. Sonra gözlerini merdivenlere çevirdi.

— Rüzgâr nerede?

Bu soru salondaki herkesin bir an duraksamasına neden oldu.

Gerçekten de...

Rüzgâr ortalıkta yoktu.

Kimse onun sabah nerede olduğunu merak etmemişti. Çünkü herkes uyanır uyanmaz kendi işleriyle ilgilenmiş, sessizliği fark etmiş ama sebebini düşünmemişti.

Şimdiyse cevap yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Gizem koltukta doğruldu.

— Dün akşam dışarı çıkmıştı, değil mi?

Özgür başını salladı.

— Evet.

Asya merakla sordu:

— Geri gelmedi mi?

Özgür birkaç saniye düşündü.

Ardından aklına bir şey geldi.

Telefonunu cebinden çıkardı ve mesajlarına girdi.

Rüzgâr'dan gelen mesajı bulunca yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Ege hemen öne eğildi.

— Ne yazmış?

Özgür mesajı okumaya başladı:

— "Ben 1 günlüğüne dayıoğullarında kalıcam, yarın akşam dönerim."

Bir anlık sessizlik oldu.

Herkes birbirine baktı.

Sonra...

Gizem'in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

Ege yavaşça arkasına yaslandı.

Asya'nın dudaklarında rahatlamış bir ifade oluştu.

Eren ise başını iki yana salladı.

— Ula, demek ondanmiş.

Özgür telefonu sehpanın üzerine bıraktı.

— Dün akşam yazmış. Ben de görmüşüm ama sabah aklıma gelmedi.

Ege iki elini birbirine vurdu.

— Arkadaşlar...

Herkes ona döndü.

Ege yüzünde ciddi bir ifadeyle konuştu:

— Bir günlük huzurumuz var.

Gizem ellerini ağzına kapatarak güldü.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten.

Asya da gülümseyerek koltuğa oturdu.

— En azından bugün biraz dinlenebiliriz.

Eren başını salladı.

— He vallahi. İnsan sabah kalkınca neyle karşılaşacağını bilmek istiyor. Bir gün de normal yaşayalum.

Özgür kahvesinden bir yudum aldı.

— Bence bu kadar erken sevinmeyelim.

Ege'nin yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu.

— Neden?

— Çünkü Rüzgâr yarın akşam dönecek.

Salonda yeniden sessizlik oldu.

Gizem gözlerini kapattı.

Asya dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştı.

Eren başını geriye yasladı.

Ege ise yavaşça Özgür'e döndü.

— Özgür...

— Efendim?

— Şu an neden geleceği düşünüyorsun?

Özgür omuz silkti.

— Gerçekleri söylüyorum.

Ege elini alnına götürdü.

— Ben bugün yaşamaya karar vermiştim.

Gizem kahkahaya boğuldu.

— Ege, adam yarın dönecek!

— İşte sorun da bu ya! Yarın diye bir gün var!

Asya gülerek başını iki yana salladı.

— Abartıyorsun.

Ege ona döndü.

— Asya, dün o adamın bir şakasını dinlemek için kaç dakikamızı kaybettiğimizi hatırlıyor musun?

Asya düşündü.

— Hangisini?

Ege'nin gözleri büyüdü.

— HANGİSİNİ Mİ?!

Özgür gülümsemesini saklayamadı.

— Bak, bu da doğru.

Eren kahkahasını tutamadı.

— Ula, adamın şakaları bile birbirine karışmış!

Gizem de gülmeye başladı.

— Bence Rüzgâr'ın şakaları bir yerde toplansa ayrı bir kitap olur.

Özgür başını salladı.

— Adı da hazır.

Asya merakla sordu:

— Ne?

Özgür hiç düşünmeden cevap verdi:

— Dinleyenin Sabır Testi.

Ege elini masaya vurdu.

— İŞTE BU!

Eren de kahkaha attı.

— Bunu kesin yazalum!

Gizem gülmekten konuşamıyordu.

O sırada Lilya merdivenlerden indi.

Salondaki herkesi bir arada, üstelik kahkahalar içinde görünce duraksadı.

— Ne oluyor burada?

Ege hemen doğruldu.

— Lilya, sana güzel bir haberimiz var.

Lilya şüpheyle baktı.

— Nedir?

Özgür cevap verdi:

— Rüzgâr yarın akşam dönecek.

Lilya birkaç saniye boyunca hiç konuşmadı.

Ardından yavaşça başını salladı.

— Demek bugün yok.

— Evet, dedi Gizem.

Lilya derin bir nefes aldı.

Omuzları gevşedi. Yüzünde günlerdir beklediği bir rahatlama belirmişti.

— Oh be.

Eren gülmeye başladı.

Lilya ona döndü.

— Ne var?

— Bir şey yok.

— Gülüyorsun.

— Mutluluktan.

Lilya gözlerini devirdi ama o da gülümsüyordu.

— En azından bugün evde kimse bağırmayacak. Kimse saçma sapan sorular sormayacak. Kimse yaptığı şakayı üç kere açıklamayacak.

Ege hemen parmağını kaldırdı.

— Ve kimse bizi durduk yere bilimsel tartışmalara sokmayacak!

Özgür ekledi:

— Kimse kendi ayağına neden takıldığını da araştırmayacak.

Gizem kahkaha attı.

Eren başını salladı.

— Ula, o tartışmayı ben hâlâ anlamadum.

Asya gülerek ona döndü.

— Anlamaman daha iyi.

Lilya salondaki koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı, arkasına yaslandı ve gözlerini bir anlığına kapattı.

— Bugün güzel bir gün olacak.

Özgür kahvesini kaldırdı.

— Buna katılıyorum.

Ege de elindeki bardağı havaya kaldırdı.

— Bir günlük huzura!

Gizem gülümseyerek ona eşlik etti.

— Bir günlük huzura!

Eren de başını salladı.

— Amin.

Asya kahkahasını tutamadı.

Lilya gözlerini açıp hepsine baktı.

— Siz gerçekten bir insanın yokluğuna bu kadar mı seviniyorsunuz?

Ege hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

— Evet.

Özgür başını salladı.

— Kesinlikle.

Gizem gülümsedi.

— Biraz.

Eren düşündü.

— Azıcık.

Lilya kaşlarını kaldırdı.

— Hepinizin ayıbı!

Ege omuz silkti.

— Biz de insanız Lilya.

Lilya başını iki yana salladı.

— Neyse. Madem bugün huzurluyuz, bu günü iyi değerlendirelim.

Asya hemen onayladı.

— Bence de.

Gizem koltuğa yerleşti.

Eren rahatça arkasına yaslandı.

Ege telefonunu eline aldı.

Özgür kahvesini yudumladı.

Lilya ise salona göz gezdirerek keyifle gülümsedi.

Ev sessizdi.

Kimse kimsenin sözünü kesmiyordu. Kimse kahkahalarla evi inletmiyordu. Kimse ortada anlamsız bir tartışma başlatmıyordu.

Ve en önemlisi...

Kimse, dünyanın en kötü şakasını anlatmak için heyecanla nefes toplamıyordu.

O sabah herkesin aklından aşağı yukarı aynı düşünce geçti:

Bir günlüğüne de olsa kafa dinleyeceklerdi.

Üstelik bu kez sessizliğin nedenini biliyorlardı.

Rüzgâr dayıoğullarındaydı.

Ve yarın akşama kadar geri dönmeyecekti.

Lilya gözlerini kapatıp koltuğa biraz daha yerleşti.

— İşte şimdi insan gibi yaşayacağız.

Özgür kahvesini sehpanın üzerine bıraktı.

— İnşallah.

Ege başını salladı.

— Bu günü unutmayacağım.

Gizem güldü.

— Daha sabah oldu!

— Olsun. Tarihe geçecek.

Eren de gülümseyerek ekledi:

— Ula, yarın da Rüzgâr dönünce yas tutaruz artık.

Salonda yeniden kahkahalar yükseldi.

Ama bu kez kahkahaların arasında kimse bir şeyden şikâyet etmiyordu.

Çünkü o gün evde herkesin istediği tek bir şey vardı:

Biraz huzur.

Ve görünüşe göre, en azından bir günlüğüne, bunu elde etmişlerdi.

🚘

Rüzgâr, büyük dayısının evindeydi.

Geniş salonun ortasında duran masanın etrafına toplanmışlardı. Masanın üzerinde çeşitli masa oyunları, oyun kartları ve birkaç kâse atıştırmalık vardı. Evin içi, dört kardeşin birbiriyle konuşması ve ara sıra yükselen kahkahalarıyla doluydu.

Aslı, Sıla, Kayra ve Hamza...

Dördüzler, Rüzgâr'ın Özgür'den sonra en sevdiği kuzenleriydi. Onlarla vakit geçirmeyi gerçekten seviyordu. Ne zaman büyük dayısının evine gelse, dördü de onu karşılamak için heyecanlanır, başına üşüşür ve daha kapıdan girer girmez bir sürü şey anlatmaya başlardı.

Üstelik Rüzgâr'ın gelişi onlar için sıradan bir ziyaret değildi.

Rüzgâr varsa eğlence vardı.

Birlikte oyun oynarlar, birbirlerine takılırlar, saçma sapan konular hakkında tartışırlar ve sonunda çoğu zaman kimin neye güldüğünü bile unuttukları bir kahkaha krizine girerlerdi.

Dördüzler, Rüzgâr'ın bir günlüğüne değil, her gün yanlarına gelmesine bile itiraz etmezdi.

Hatta böyle bir şey olsa muhtemelen en çok onlar sevinirdi.

Fakat o gün masadaki manzara biraz farklıydı.

Rüzgâr, sandalyesinde oturmuş, çenesini eline yaslamıştı. Önündeki oyun tahtasına bakıyor ama oyuna katılmıyordu. Yüzünde alışılmış gülümsemesi yoktu. Ne bir şaka yapıyor ne de birilerinin söylediği bir söze karşılık veriyordu.

Kısacası, Rüzgâr sessizdi.

Hem de öyle böyle değil.

Aslı, elindeki oyun taşını masaya bıraktı ve kuzenine baktı.

— Rüzgâr?

Rüzgâr başını kaldırmadı.

— Hı?

Aslı birkaç saniye onu inceledi.

— İyi misin?

— İyiyim.

Sıla hemen araya girdi.

— İyi değilsin.

Rüzgâr gözlerini ona çevirdi.

— Nereden çıkardın?

— Çünkü sen iyi olduğunda beş dakikada bir saçmalıyorsun. Şu an on dakikadır ağzından tek kelime çıkmadı.

Kayra başını salladı.

— Bence daha fazla oldu.

Hamza da önündeki oyun taşlarını toplarken konuştu:

— Ben en son ne zaman sustuğunu hatırlamıyorum.

Rüzgâr onlara baktı.

Normalde böyle bir konuşmanın ardından mutlaka bir espri yapardı. Hatta muhtemelen kendisini dünyanın en sessiz insanı ilan edip herkesi güldürmeye çalışırdı.

Ama o gün yalnızca derin bir nefes aldı.

— İnsan bazen susar.

Dört kardeş birbirine baktı.

Ardından Sıla kaşlarını kaldırdı.

— Sen insan mısın?

Rüzgâr'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

— Çok komiksin.

— Biliyorum. Senden öğrendim.

Normalde Rüzgâr bu cevaba kahkaha atardı. Hatta Sıla'yı tebrik edip onun mizah yeteneğinin geliştiğini söylerdi.

Bu kez yalnızca başını salladı.

Aslı'nın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.

Kuzenlerinin alışık olduğu Rüzgâr bu değildi.

Onu ne zaman görseler neşeli, hareketli ve konuşkan olurdu. Evin içinde bir o yana bir bu yana gider, herkese laf yetiştirir, bir şeyler anlatırdı. Bazen o kadar çok konuşurdu ki dördüzler sırayla ona susmasını söylerdi.

Ama şimdi karşılarında oturan çocuk, sanki bütün enerjisini bir yerde bırakıp gelmişti.

Kayra oyun tahtasını kenara çekti.

— Bir şey mi oldu?

Rüzgâr başını iki yana salladı.

— Yok.

Hamza kollarını masanın üzerine koydu.

— Rüzgâr, bizi kandırmaya çalışma. Seni tanıyoruz.

Rüzgâr bu kez başını kaldırıp dördüne birden baktı.

Bir süre konuşmadı.

Sonra yeniden çenesini eline yasladı.

— Özgür'le birlikte bir eve taşındık.

Aslı hemen cevap verdi.

— Evet, biliyoruz. Sekiz kişi yaşayacaktınız, değil mi?

— Evet.

Sıla merakla öne eğildi.

— Nasıl gidiyor?

Rüzgâr birkaç saniye düşündü.

— Güzel.

Kayra gözlerini kıstı.

— Güzel mi?

— Evet.

Hamza masadaki oyun taşlarından birini eline aldı.

— O zaman neden cenaze evinde oturuyormuş gibi görünüyorsun?

Rüzgâr istemsizce ona baktı.

— Ne alaka?

— Yüzün düşmüş. Bir de konuşmuyorsun. Bir şey olduğu belli.

Rüzgâr yeniden sustu.

Dördüzler bu kez birbirlerine bakıp beklediler. Onu sıkıştırmak istemiyorlardı ama kuzenlerinin bir derdi olduğunu da anlamışlardı.

Sonunda Aslı daha yumuşak bir sesle konuştu.

— İstersen anlatabilirsin.

Rüzgâr parmaklarını birbirine geçirdi. Masanın üzerindeki oyun tahtasına baktı, ardından gözlerini kuzenlerine çevirdi.

— Bence yeni arkadaşlarım beni sevmiyor.

Dördüzlerin yüzündeki ifadeler değişti.

Sıla şaşkınlıkla sordu:

— Neden?

Rüzgâr omuz silkti.

— Bilmiyorum. Sürekli konuşmamdan rahatsız oluyorlar. Şaka yapıyorum, rahatsız oluyorlar. Bir şey söylüyorum, susmamı istiyorlar. Bazen daha ağzımı açmadan bana bakışlarından bile anlıyorum.

Kayra kaşlarını çattı.

— Belki de yalnızca biraz sessizlik istiyorlardır.

Rüzgâr başını salladı.

— Ben de öyle düşündüm. Ama mesele sadece bu değil.

Bir an durdu.

Sonra daha alçak bir sesle devam etti.

— Özgür bile benden rahatsız oluyor.

Bu cümleyi söylerken yüzündeki ifade değişmedi. Sanki önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi konuşmuştu.

Ama dördüzler onun sesindeki değişikliği fark etmişti.

Çünkü Rüzgâr, Özgür'le yalnızca aynı aileden gelen iki kuzen değildi. Birbirlerine alışkınlardı. Rüzgâr'ın en çok vakit geçirdiği, en rahat konuştuğu insanlardan biri Özgür'dü.

Özgür'ün bile kendisinden rahatsız olduğunu düşünmesi, Rüzgâr'ın aklında diğerlerinin tepkilerinden daha fazla yer etmişti.

Aslı sandalyesini biraz ona yaklaştırdı.

— Özgür sana senden rahatsız olduğunu mu söyledi?

Rüzgâr duraksadı.

— Söylemesine gerek yok.

Sıla hemen itiraz etti.

— Nasıl yani?

— Davranışlarından anlıyorum. Sürekli susmamı söylüyor. Bazen bir şey anlatırken daha bitirmeden beni durduruyor. Bugün de olsa muhtemelen bütün gün sessizlik istediğine sevinmiştir.

Hamza şaşkınlıkla ona baktı.

— Bir dakika. Sen şu an Özgür'ün senin gitmene sevindiğini mi düşünüyorsun?

Rüzgâr omuzlarını kaldırdı.

— Belki.

Kayra başını iki yana salladı.

— Rüzgâr, birinin bazen senden sessizlik istemesi, seni sevmediği anlamına gelmez ki.

— Ama herkes aynı şeyi yapıyor.

— Herkes mi?

— Evdeki herkes.

Dört kardeş bir süre sustu.

Rüzgâr'ın söylediklerini anlamaya çalışıyorlardı. Onun şakacı kişiliğini seviyorlardı. Hatta bazen kendileri de fazla konuştuğunu düşünüp onu susturmaya çalışırlardı. Fakat bu, Rüzgâr'ın yanlarında olmasını istemedikleri anlamına gelmezdi.

Aksine...

Rüzgâr'ın neşesi, onların evinde alıştıkları şeylerden biriydi.

Aslı masanın üzerindeki oyun kartlarını bir kenara bıraktı.

— Sana bir şey söyleyebilir miyim?

Rüzgâr başını salladı.

— Söyle.

— Senin çok konuştuğun zamanlar oluyor mu? Evet, oluyor. Bazen yaptığın şakalara gülmediğimiz de oluyor. Hatta bazen sana susmanı söylediğimiz de oluyor.

Rüzgâr ona baktı.

Aslı devam etti:

— Ama bu, seni istemediğimiz anlamına gelmiyor. Sen buraya geldiğinde hepimiz seviniyoruz. Bunu biliyorsun, değil mi?

Rüzgâr cevap vermedi.

Sıla söze girdi.

— Hem herkesin seninle aynı şekilde anlaşması gerekmiyor ki. Biz seninle büyüdük. Şakalarını biliyoruz, ne zaman ciddi olduğunu da çoğu zaman anlıyoruz. Ama yeni tanıştığın insanlar seni henüz o kadar tanımıyor olabilir.

Kayra da başını salladı.

— Belki biraz zamana ihtiyaçları vardır. Sekiz kişi aynı eve taşınmışsınız. Herkesin alışması zaman alabilir.

Hamza, elindeki oyun taşını masaya bıraktı.

— Bir de şunu düşün. Sen herkesi güldürmeye çalışıyorsun ama belki bazıları seni henüz nasıl karşılayacağını bilmiyordur. Bu, seni sevmedikleri anlamına gelmez.

Rüzgâr gözlerini masaya indirdi.

Söyledikleri mantıklıydı.

Ama insanın kafasına bir düşünce yerleştiğinde, başka birinin birkaç cümlesiyle hemen kaybolmuyordu.

Özellikle de insan, en çok yanında rahat hissettiği kişinin bile kendisinden rahatsız olduğunu düşünüyorsa...

— Bilmiyorum, dedi sonunda. Belki de ben gerçekten fazla geliyorumdur.

Aslı hemen başını iki yana salladı.

— Bize fazla gelmiyorsun.

Sıla da hiç beklemeden ekledi:

— Bazen fazla geliyorsun.

Aslı ona döndü.

— Sıla!

Sıla omuz silkti.

— Ne var? Yalan mı söyleyeyim?

Rüzgâr'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Sıla bunu görünce parmağını ona doğrulttu.

— Hah! İşte bu! Gülmeye başladın.

Kayra gülümsedi.

— Ama demek istediği şu: Bazen çok konuşuyorsun, evet. Ama bu, seni sevmediğimiz anlamına gelmiyor.

Hamza da araya girdi.

— Hem sen gelince evin neşesi değişiyor. Her gün gelsen yine seviniriz.

Aslı başını salladı.

— Kesinlikle. Sen geldiğinde hepimiz daha eğlenceli bir gün geçireceğimizi biliyoruz.

Sıla gülerek ekledi:

— Gerçi bazen bizim de kafamız şişiyor ama olsun.

Rüzgâr başını kaldırdı.

— Siz de mi kafanızın şiştiğini düşünüyorsunuz?

Sıla hiç düşünmeden cevap verdi:

— Tabii ki! Benim de bir beynim var sonuçta.

Kayra kahkaha attı.

Hamza da gülmeye başladı.

Aslı ise Sıla'ya bakıp başını iki yana salladı.

— Sen gerçekten teselli etmeyi bilmiyorsun.

— Ben gerçekçiyim.

Rüzgâr, dördünü birden izledi.

Biraz önce kendisini kötü hissettiği için neredeyse bütün sabahını sessiz geçirmişti. Ama kuzenlerinin yanında, anlatmakta zorlandığı şeyi söyleyebilmişti.

Üstelik hiçbiri ona gülmemiş, söylediklerini küçümsememişti.

Onu dinlemişlerdi.

Bazen insanın ihtiyacı olan şey de tam olarak buydu.

Herkesin kendisine hak vermesi değildi.

Sadece ne hissettiğini anlatabildiğinde karşısındaki insanların onu anlamaya çalışmasıydı.

Rüzgâr yavaşça doğruldu.

— Yani diyorsunuz ki alışırlar?

Kayra cevap verdi:

— Bence zamanla alışabilirler.

Aslı da ekledi:

— Seni daha iyi tanıdıkça nasıl biri olduğunu anlayacaklardır. Belki de şu an düşündüğünden çok daha iyi anlaşacaksınız.

Hamza gülümsedi.

— Sonuçta daha yeni tanışmışsınız.

Sıla başını salladı.

— Hem Özgür'ün sana sus demesi, seni sevmediği anlamına gelmez. Özgür bazen bizim yanımızda da sessiz kalmak istiyor.

Rüzgâr ona baktı.

— Gerçekten mi?

— Evet. Geçen sefer ben ona bir şey anlatırken yüzüme öyle bir baktı ki...

Kayra hemen araya girdi.

— Çünkü aynı şeyi üç kere anlatmıştın.

— Konu bu değil!

Hamza güldü.

— Bence konu tam olarak bu.

Aslı da gülümseyerek başını salladı.

— Herkesin bir sınırı var. Önemli olan, o sınırların birbirinizi sevmediğiniz anlamına gelmediğini bilmek.

Rüzgâr bir süre düşündü.

Sonra sandalyesinde biraz doğrulup önündeki oyun tahtasına baktı.

— Peki, ne oynuyoruz?

Dördüzler aynı anda ona döndü.

Sıla'nın ağzı açık kaldı.

— BİR DAKİKA!

Rüzgâr kaşlarını kaldırdı.

— Ne oldu?

— Az önce oyun oynamak istemiyordun!

— Şimdi istiyorum.

Kayra kahkaha attı.

— Beş dakikada bütün modun değişti!

Rüzgâr omuz silkti.

— Ben değişken bir insanım.

Hamza başını salladı.

— Onu zaten biliyoruz.

Aslı oyun kutusunu yeniden masanın ortasına çekti.

— Tamam, o zaman devam edelim. Ama bu kez oyunu yarıda bırakmak yok.

Rüzgâr kendinden emin bir ifadeyle arkasına yaslandı.

— Ben zaten kaybetmem.

Dördüzler bir anda kahkahaya boğuldu.

Sıla elindeki kartları karıştırırken ona baktı.

— Daha oyunun ne olduğunu bile bilmiyorsun!

Rüzgâr hiç istifini bozmadı.

— Önemli değil. Kazanma yeteneğim doğuştan geliyor.

Kayra başını iki yana salladı.

— Az önce üzgün oturan sen değil miydin?

Rüzgâr parmağını kaldırdı.

— O kişiyle aramızda bazı anlaşmazlıklar vardı. Artık yollarımızı ayırdık.

Hamza gülmekten elindeki oyun taşını masaya düşürdü.

Aslı da kahkahasını tutamadı.

Sıla ise Rüzgâr'a bir kart uzattı.

— Al bakalım, doğuştan kazanan kişi. Önce kuralları öğren.

Rüzgâr kartı aldı.

— Kuralları öğrenmek kaybedenlerin işidir.

Kayra hemen karşılık verdi.

— O zaman sen kesin kaybedeceksin. Çünkü hiçbir şeyi dinlemiyorsun.

Rüzgâr bir an durdu.

Sonra kartı masaya bıraktı.

— Bu evde bana saygı duyulmuyor.

Sıla gülerek cevap verdi:

— Ama seviliyorsun.

Rüzgâr'ın yüzündeki gülümseme bu kez biraz daha belirgindi.

Başını salladı.

— O başka.

Dördüzler birbirlerine bakıp gülümsediler.

Oyun yeniden başladı. Rüzgâr kısa süre içinde eski neşesine tamamen kavuşmasa da artık masada sessizce oturmuyordu. Arada yorum yapıyor, kuzenlerinin hamlelerine itiraz ediyor ve kuralları kendi lehine değiştirmeye çalışıyordu.

Aslı, onun oyun taşını yanlış yere koyduğunu fark edince itiraz etti.

Sıla, Rüzgâr'ın yaptığı bir hamlenin hile olduğunu söyledi.

Kayra kuralları yeniden okumaya başladı.

Hamza ise bütün bu tartışmanın ortasında oyunun asıl amacını hatırlatmaya çalışıyordu.

Rüzgâr sonunda iki elini havaya kaldırdı.

— Tamam! Hepiniz bana karşı birleşmişsiniz!

Aslı güldü.

— Daha başlamadan bunu söyleyeceğini biliyordum.

— Çünkü beni tanıyorsunuz.

Sıla gülümsedi.

— Evet. Hem de çok iyi tanıyoruz.

Rüzgâr bir anlığına durdu.

Sonra kuzenlerine baktı.

Dudaklarında küçük ama içten bir gülümseme vardı.

Belki yeni evindeki arkadaşlarıyla her şey hemen yoluna girmeyecekti. Belki birbirlerine alışmaları zaman alacaktı. Belki de bazen yine fazla konuşacak, yanlış zamanda şaka yapacak ve Özgür'ün sabrını zorlayacaktı.

Ama bu, mutlaka sevilmediği anlamına gelmiyordu.

En azından kuzenleri ona bunu hatırlatmıştı.

Ve Rüzgâr, bir süredir ilk defa kendisini biraz daha iyi hissediyordu.

Önündeki oyun kartlarını eline aldı.

— Hazır mısınız?

Hamza başını salladı.

— Hazırız.

Rüzgâr sırıttı.

— O zaman kaybetmeye hazırlanın!

Sıla gözlerini devirdi.

— Allah sabır versin.

Kayra kahkaha attı.

Aslı ise oyun taşlarını masaya dizmeye devam etti.

Büyük dayısının evinde kahkahalar yeniden yükselirken Rüzgâr da onlara katıldı.

Bu kez insanları güldürmek için kendisini zorlamasına gerek yoktu.

Çünkü yanında, kendisini zaten seven insanlar vardı.

🚘

Rüzgâr'ın evden ayrılmasının üzerinden bir gün geçmişti.

Lilya'nın evinde sabah, uzun zamandır görülmemiş bir sakinlikle başlamıştı. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse durduk yere bir espri yapmıyor, kimse evin içinde bağıra çağıra dolaşmıyordu.

Herkes kendi hâlindeydi.

Özgür mutfakta kahvesini hazırlıyor, Asya kahvaltısını yaparken telefonuna bakıyor, Gizem koltuğun köşesine kıvrılmış bir şeyler izliyor, Ege her zamanki gibi telefonuyla ilgileniyor, Gülay kulaklıklarını takmış dünyayla bağlantısını kesmiş duruyor, Eren ise mutfakta bulduğu yiyecekleri büyük bir iştahla tüketiyordu.

Lilya da elindeki kahve fincanıyla mutfağın kapısına yaslanmış, etrafı memnuniyetle seyrediyordu.

— İşte hayat, dedi kendi kendine. İnsan dediğin böyle yaşar. Gürültü yok, patırtı yok, sinir bozucu şakalar yok…

Tam o sırada Eren ağzındaki lokmayı yuttu.

— Rüzgâr yok.

Lilya ona döndü.

— Evet Eren, farkındayız. Bir de sen söylemesen unutacaktık zaten.

Eren omuz silkti.

— Ben sadece eksik olanı belirttim.

— Sen önce kahvaltını bitir de evin eksiklerini sonra belirleriz.

Ege telefonundan başını kaldırmadan güldü.

— Lilya, kabul et. Rüzgâr gidince evin huzuru yerine geldi.

— Sonunda mantıklı bir şey söyledin, dedi Lilya.

Özgür kahvesinden bir yudum aldı.

— Bir günlüğüne gitmişti zaten. Akşam dönecek.

Lilya'nın yüzü bir anda değişti.

— Yarın mı?

— Evet.

— Bu kadar çabuk mu?

Özgür kaşlarını kaldırdı.

— Dün akşam gitti Lilya.

— Biliyorum, takvimle aram iyi. Sadece zamanın ne kadar hızlı geçtiğine şaşırdım.

Gülay kulaklığının bir tarafını çıkardı.

— Zaman hızlı geçmedi. Sen huzurun tadını çıkarırken fark etmedin.

Lilya ona döndü.

— Gülay, senin şu kulaklıklarını bir gün saklayacağım.

— Saklayabilirsin. Sessizliği yine duyarım.

Gizem kahkahasını tutamadı.

Evdeki ilk gün böyle geçmişti.

Sakin, düzenli ve neredeyse kusursuz bir gün…

En azından herkes öyle düşünüyordu.

Akşam geldiğinde Rüzgâr'ın dönmesi bekleniyordu.

Ancak akşam olduğunda telefonlarına gelen mesaj her şeyi açıklamıştı.

Rüzgâr, dayıoğullarında biraz daha kalacağını ve ertesi gün döneceğini yazmıştı.

İlk tepki Lilya'dan geldi.

— Bir gün daha mı?!

Ege koltuğa yayıldı.

— Ne oldu? Hani huzur güzeldi?

— Güzel! Hâlâ güzel! Ben sadece… Bir insanın planları değişebilir, onu söylüyorum.

Gülay gözlerini devirdi.

— Tabii. Rüzgâr'ın dönüş tarihini merak ettiğimiz için hepimiz çok üzgünüz.

— Ben merak etmiyorum!

— Biz de öyle dedik zaten.

Özgür gülümseyerek telefonunu masaya bıraktı.

— Bir gün daha kalacakmış. Bırakın, kuzenleriyle vakit geçirsin.

Asya başını salladı.

— Haklısın. Hem belki özlemiştir onları.

Gizem de ekledi:

— Onlar da onu çok seviyorlardır. Rüzgâr'ın orada mutlu olması güzel.

— Aynen, dedi Eren. Biz de burada mutluyuz.

Bu cümleye kimse itiraz etmedi.

Çünkü o sırada gerçekten mutluydular.

En azından mutluluklarının ne kadar süreceğini henüz bilmiyorlardı.

Bir gün sonra...

Lilya'nın evindeki sessizlik artık başka bir hâl almıştı.

İlk gün herkesin bayıldığı o huzur, yavaş yavaş yerini tuhaf bir boşluğa bırakıyordu.

Sabah kimse onları yüksek sesle uyandırmamıştı.

Mutfakta anlamsız tartışmalar çıkmamıştı.

Kimse durduk yere birilerine takılmamış, kimse yaptığı şakalarla başkalarını sinirden güldürmemiş, kimse evin içinde bir anda ortaya çıkıp bütün dikkatleri üzerine toplamamıştı.

Her şey olması gerektiği gibiydi.

Ama sorun da tam olarak buydu.

Her şey fazlasıyla olması gerektiği gibiydi.

Sabah kahvaltısı bitmişti. Herkes salondaydı. Televizyon açıktı ama kimse doğru düzgün izlemiyordu. Ege telefonuyla ilgileniyor, Gülay kulaklıklarıyla oturuyor, Asya sessizce etrafı seyrediyor, Gizem koltuğunda oturmuş ekrana bakıyordu.

Eren'in bile söyleyecek bir şeyi yoktu.

Bu, başlı başına şüpheli bir durumdu.

Özgür elindeki kitabın sayfasını çevirdi.

Lilya mutfaktan çıkıp salona geldi. Elinde bir bardak su vardı. Bir süre etrafına baktı.

Sonra dayanamadı.

— Bir şey diyeceğim.

Kimse cevap vermedi.

Lilya kaşlarını çattı.

— Yaşıyor musunuz siz?

Ege gözünü telefonundan ayırmadı.

— Maalesef.

— Ege!

— Efendim?

— Bir insanın sabahın bu saatinde bu kadar ruhsuz olması normal mi?

Ege nihayet başını kaldırdı.

— Sen de sabahtan beri üçüncü kez aynı şeyi söylüyorsun.

— Çünkü üçüncü kez aynı manzarayla karşılaşıyorum!

Gizem hafifçe güldü ama kahkahası kısa sürdü.

Lilya koltuğa oturdu. Bardağından bir yudum su içti ve iç çekti.

— Ev çok sessiz.

Gülay kulaklığını çıkardı.

— Sonunda fark ettin.

— Gülay, ben bunu biliyorum zaten.

— O zaman neden söylüyorsun?

Lilya cevap vermek için ağzını açtı ama bir an durdu.

Aslında kendisi de bilmiyordu.

Ev sessizdi.

Hem de fazlasıyla.

Fakat bu sessizlik, artık ilk gün ki gibi rahatlatıcı gelmiyordu.

Sanki evin içindeki bütün sesler bir anda silinmiş, geriye yalnızca duvarlar ve eşyalar kalmıştı.

Asya telefonunu bıraktı.

— Siz de fark ettiniz mi bilmiyorum ama… İki gündür evde hiç doğru düzgün gülmüyoruz.

Herkes ona döndü.

— Nasıl yani? dedi Eren. Gülüyoruz.

Gizem başını yana eğdi.

— Ne zaman?

Eren düşündü.

Uzun uzun düşündü.

Sonra yüzünü buruşturdu.

— Şimdi bunu sorgulayınca ben de emin olamadım.

Ege kahkaha attı.

— Oğlum, sen kendi gülüp gülmediğini bile bilmiyorsun!

— Ne yapayım? Günlerdir evde istatistik tutmuyorum!

Gizem gülümsedi ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade yine değişti.

— Aslında Asya haklı. Ev eskisi gibi değil.

Özgür kitabını kapattı.

— Nasıl yani?

Gizem omuz silkti.

— Bilmiyorum. Bir şey eksik gibi.

Bu kez kimse hemen konuşmadı.

Çünkü Gizem'in söylediği şey, herkesin içinde dolaşan ama kimsenin tam olarak adını koyamadığı düşünceydi.

Bir şey eksikti.

Hem de fazlasıyla.

Gülay kulaklıklarını dizlerinin üzerine bıraktı.

— Evin sessiz olmasını istediğimizde çok mutluyduk. Şimdi sessizliğe tahammül edemiyoruz.

Ege başını salladı.

— Çünkü sessizlik başka, sıkıcılık başka.

Lilya hemen ona döndü.

— Bir dakika. Sen şimdi Rüzgâr'ı mı özlüyorsun?

Ege'nin yüzü ciddileşti.

— Ben mi? Saçmalama.

— Hı hı.

— Özlemiyorum.

— Tabii.

— Sadece evde biraz hareket olsa fena olmazdı.

Gülay dudaklarının kenarıyla gülümsedi.

— Bunun adı özlemek, Ege.

— Bunun adı evde sosyal hayatın bitmesi!

Eren parmağını kaldırdı.

— Ben bir şey fark ettim.

Lilya iç çekti.

— Söyle bakalım. Bu sefer neyi fark ettin?

— Rüzgâr varken kahvaltıda sürekli bir şeyler oluyordu. Birine takılıyordu, biri ona kızıyordu, sonra başka bir şey söylüyordu. Biz de istemeden konuşmaya başlıyorduk.

Asya gülümsedi.

— Evet. Bazen ne söylediğini anlamak için iki kez düşünmek gerekiyordu.

— Bazen mi? dedi Özgür.

Gizem güldü.

— Ama bir şekilde hepimiz konuşuyorduk.

Eren başını salladı.

— Şimdi herkes kendi köşesinde. Bir şey anlatmak isteyen de olmuyor.

Ege telefonunu koltuğun üzerine bıraktı.

— Üstelik Rüzgâr'ın şakaları o kadar kötüydü ki insan istemeden tepki veriyordu. Şimdi kötü şaka bile yok.

Lilya gözlerini kapattı.

— Allah'ım, ben bu çocuğun kötü şakalarını özlediğimi duymayayım.

Gülay sakince cevap verdi:

— Duydun bile.

— Gülay!

— Ne? Ben sadece olanı söylüyorum.

Özgür hepsini dinliyordu.

Başlangıçta Rüzgâr'ın yokluğu ona da iyi gelmişti. Sürekli konuşan kuzeninin olmadığı bir evde kafasını dinleyebiliyor, bir şey okurken bölünmüyor, kahvesini içerken aniden bir tartışmanın ortasında kalmıyordu.

Fakat günler geçtikçe o da bir şeylerin değiştiğini fark etmişti.

Rüzgâr yalnızca konuşan, şaka yapan ve insanları sinir eden biri değildi.

O, bir şekilde herkesi aynı ortamda toplayan kişiydi.

Birinin canı sıkkın olduğunda farkında olmadan dikkatini dağıtıyor, evdeki sessizliği bozuyor, insanların birbirleriyle konuşmasına vesile oluyordu.

Bazen fazla ileri gidiyordu.

Bazen gerçekten insanın sabrını zorluyordu.

Ama yokluğu da kendini hissettiriyordu.

Özgür bakışlarını arkadaşlarından ayırmadan konuştu.

— Sanırım onu biraz yanlış değerlendirdik.

Lilya hemen doğruldu.

— Nasıl yani?

— Rüzgâr bazen hepimizi yoruyor, bunu inkâr etmiyorum. Ama onun olmadığı iki günde evin ne kadar sessizleştiğini de görmüş olduk.

Asya başını salladı.

— Bence o da bizim onu sevmediğimizi düşünüyordur.

Bu cümle salondaki havayı değiştirdi.

Gizem'in yüzü düştü.

— Neden öyle düşünsün ki?

Özgür gözlerini yere indirdi.

— Çünkü sürekli ona susmasını söylüyorduk. Bazen bir şey anlattığında dinlemiyorduk bile. Hatta ben de çoğu zaman onu susturmaya çalışıyordum.

Ege dudaklarını birbirine bastırdı.

— Ama o da bazen insanı çileden çıkarıyordu.

— Evet, dedi Özgür. Çıkarıyordu. Ama bu, onu sevmediğimiz anlamına gelmiyor.

Gülay sessizce başını salladı.

— Belki de o bunu ayırt edememiştir.

Bir an herkes sustu.

Sonra Eren, her zamanki ciddi yüz ifadesiyle konuştu:

— Yani biz şimdi Rüzgâr'ın kıymetini yokluğunda mı anladık?

Ege elini kaldırdı.

— Tebrikler Sivaslı, olayın özeti bu.

— Ben de onu diyorum zaten!

— Hayır, sen daha yeni anladın.

— Ege, seninle bir gün ciddi ciddi konuşacağız.

— O günü dört gözle bekliyorum.

Gizem gülmeye başladı. Asya da ona katıldı. Birkaç saniye sonra Ege'nin yüzünde de bir gülümseme belirdi.

Ama bu kez gülüşleri kısa sürede söndü.

Çünkü kahkahanın ardından yine o sessizlik geldi.

Ve herkes aynı şeyi düşündü.

Rüzgâr burada olsaydı şimdi çoktan saçma sapan bir şey söylemiş, Eren'le tartışmaya başlamış, Lilya'yı sinirlendirmiş ve sonunda hepimizi güldürmüş olurdu.

Lilya başını koltuğun arkasına yasladı.

— Şu çocuğun dönmesine kaç gün kaldı?

Özgür telefonunu eline aldı.

— Bugün dönmesi gerekiyordu.

Lilya aniden doğruldu.

— NE DEMEK GEREKİYORDU? NEREDE BU ÇOCUK?!

Ege kahkahasını patlattı.

— Az önce özlediğini kabul etmiyordun!

— Özlemekle ilgisi yok! İnsan ev arkadaşının nerede olduğunu bilmek ister!

Gülay kaşını kaldırdı.

— İki gündür nerede olduğunu biliyorduk. Dayıoğullarındaydı.

— Gülay, sen bugün benim sabrımı özel olarak mı test ediyorsun?

— Hayır. Sen kendin yapıyorsun.

Asya gülerek araya girdi.

— Belki birazdan gelir.

Gizem'in yüzü aydınlandı.

— Gerçekten mi?

Özgür omuz silkti.

— Bilmiyorum. Ama gelecektir.

Eren koltuğunda doğruldu.

— Gelince ne yapacağız?

Ege hiç düşünmeden cevap verdi:

— Önce onu susturmasını söyleyeceğiz.

Lilya başını salladı.

— Kesinlikle.

Gülay kulaklıklarını yeniden taktı.

— Sonra da sustuğu için şikâyet edeceğiz.

Bu kez hepsi güldü.

Çünkü Gülay haklıydı.

Rüzgâr geldiğinde yine konuşacaktı.

Yine şakalar yapacaktı.

Yine Lilya'yı sinirlendirecek, Ege'yle atışacak, Eren'le anlamsız tartışmalara girecek, Özgür'ün sabrını zorlayacaktı.

Ve büyük ihtimalle evin huzurunu yine altüst edecekti.

Ama artık hepsi bir şeyi anlamıştı.

Bazen bir insanın ne kadar önemli olduğunu anlamak için onun yokluğunda kalan boşluğu görmek gerekiyordu.

Rüzgâr, bu evin en gürültülü insanıydı.

Ama aynı zamanda o gürültünün içinde herkesi bir araya getiren kişiydi.

Onun olmadığı günlerde ev daha sakindi.

Daha düzenliydi.

Daha huzurluydu.

Ama bir o kadar da eksikti.

Ve yedi kişi, aynı salonda otururken ilk kez aynı şeyi düşündü:

Rüzgâr bir an önce dönse de şu evin eski hâline kavuşsak.

Tabii bunu ona söylediklerinde Rüzgâr'ın nasıl bir havaya gireceğini henüz bilmiyorlardı.

Ama bir şey kesindi.

O çocuk bunu öğrenirse, en az bir hafta boyunca başlarının etini yiyecekti.

Hem de her zamankinden iki kat fazla.

Çünkü karşılarında Rüzgâr vardı.

Ve Rüzgâr, böyle bir fırsatı hayatında kaçırmazdı.

🚘

Saat gece dokuzdu.

Dışarıda hava iyice kararmış, sokak lambalarının ışıkları pencerelerden içeri süzülmeye başlamıştı. Lilya'nın evinde ise herkes salonda toplanmıştı.

Televizyonda açtıkları film, başından beri kimsenin tam olarak anlayamadığı saçma sapan bir yapımdı. Filmin konusu mu vardı, yoksa senarist senaryoyu yazarken uyuyakalmış mıydı, bunu anlamak mümkün değildi.

Ekranda bir adam, elindeki kahve fincanıyla boş bir koridorda dakikalardır yürüyordu.

Ege, telefonunu koltuğun üzerine bırakıp televizyona baktı.

— Bir şey soracağım. Bu adam nereye gidiyor?

Özgür gözlerini ekrandan ayırmadı.

— Bilmiyorum.

— Peki, neden on dakikadır aynı koridorda yürüyor?

— Belki de senaryo gereği.

Gülay, koltuğun köşesinden konuştu.

— Belki adamın evi çok büyük. Mutfağa ulaşması zaman alıyor.

Eren başını salladı.

— Ula, adamın evinde navigasyon olması lazım.

Asya gülümseyerek ekrana baktı.

— Bence birazdan bir şey olacak.

Gizem merakla öne eğildi.

— Ne olacak?

Asya birkaç saniye düşündü.

— Bilmiyorum ama bu kadar uzun yürüdüğüne göre kesin bir şey olacak.

Lilya elindeki yastığı düzeltti.

— Ben hayatımda bu kadar saçma bir film izlemedim.

Ege hemen itiraz etti.

— Ama izlemeye devam ediyorsun.

— Çünkü ne kadar saçmalayabileceğini merak ediyorum!

Özgür başını iki yana salladı.

— Bir saattir filmi eleştiriyoruz ama kimse değiştirmiyor.

— Değiştirelim, dedi Gizem.

— Değiştirme, diye karşı çıktı Ege. Adam sonunda bir yere varacak.

Televizyondaki adam tam o sırada durdu.

Herkes dikkat kesildi.

Adam yavaşça arkasına döndü.

Ekran karardı.

İki saniye sonra adam yeniden göründü ve elindeki kahveden bir yudum aldı.

Ege'nin ağzı açık kaldı.

— ŞAKA MI BU?!

Gülay hiç istifini bozmadı.

— Kahvesi soğumasın diye ara vermişlerdir.

Eren kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu.

— Ula, bu filmden sonra bizim hayatımızı anlatan belgesel izlesem daha heyecanlı gelir.

Lilya başını salladı.

— Kesinlikle.

Salonda hafif bir hareketlilik vardı. Herkes filmi izliyor, arada yorum yapıyor, birbirine takılıyordu.

Ama kimse gerçekten gülmüyordu.

Çünkü iki gündür evin neşesi eksikti.

Rüzgâr olsaydı şimdiye kadar filmin başrol oyuncusuna isim takmış, senaryoyu eleştirmek yerine kendisi yeniden yazmaya başlamış, sonra da herkesi sinir edecek bir espri patlatmıştı.

Ama Rüzgâr yoktu.

Dolayısıyla evdeki en büyük olay, bir adamın kahve içmek için koridorda yürümesiydi.

Ta ki...

ÇAT!

Bir anda bütün ışıklar söndü.

Televizyon kapandı.

Lambalar sustu.

Ev, bir saniyeden kısa bir sürede zifiri karanlığa gömüldü.

Bir anlık sessizlik oldu.

Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Sonra…

— AAAAAAAAAAAAAAA!

— ANAMMM!

— NE OLDU LAN!

— NE OLUYOR BU EVDE!

— IŞIKLARI AÇIN! IŞIKLARI AÇIN

— BEN BİR ŞEY GÖRDÜM!

— NE GÖRDÜN?!

— BİLMİYORUM AMA GÖRDÜM!

Ve Lilya'nın evi, bir anda akıl almaz bir kargaşaya dönüştü.

Karanlığın içinde kim nerede, kim kime çarpıyor, kim kimin üstüne basıyordu, bunu bilen tek bir kişi bile yoktu.

Herkes birbirinden kaçmaya çalışıyor, kaçarken birbirine çarpıyor, çarptığı kişiyi de cin zannedip daha yüksek sesle bağırıyordu.

Eren'in sesi bir anda salonun diğer ucundan yükseldi.

Bu sefer Karadeniz şivesini öyle bir tutturmuştu ki insanın nereden öğrendiğini sorgulayası gelirdi.

— ULA NEDİR BU?! BİR ŞEYİN SAÇLARINI ÇEKİŞTİRİYORUM! BIRAK ULA PEŞUMİ! BEN SANA NE ETTUM?!

Gülay karanlığın içinde olduğu yerde dondu.

— NE SAÇI?!

Eren, bir şeyin saçlarını çekiştirdiğine emindi.

— ULA OYUNCAK BEBEK MİSİN NESİN?! PEŞİMİ BIRAK DİYİRUM SANA!

Gülay'ın gözleri karanlıkta kocaman açıldı.

— EREN, O BENİM SAÇIM!

Bir saniyelik sessizlik…

Ardından Eren'in sesi duyuldu.

— HA?!

Gülay saçlarını kurtarmaya çalışırken bağırdı.

— BENİM SAÇIMI ÇEKİYORSUN, SALAK!

— ULA BEN SENİ CİN SANDUM!

— BENİM SAÇIMIN NERESİ CİNE BENZİYOR?!

— KARANLIKTA NASIL BİLEYİM ULA?!

Gülay saçlarını kurtarıp geri çekildi. Ancak geri çekilirken ayağı bir şeye takıldı ve dengesini kaybetti.

— AY!

— NE OLDU?! DÜŞTÜN MÜ?!

— HAYIR, HAVADA ASILI KALDIM EREN! TABİİ Kİ DÜŞTÜM!

Eren ise kendi hayatını kurtarmakla meşguldü.

— BEN BURADA ÖLECEĞİM ULA! BENİM DAHA YAPACAK ÇOK İŞİM VAR!

Salonun başka bir köşesinde Özgür, omuzlarının üzerinde tuhaf bir ağırlık hissetti.

Önce ne olduğunu anlayamadı.

Sanki birisi sırtına atlamış, iki koluyla boynuna sarılmıştı.

— Ne oluyor?!

Ağırlık daha da arttı.

Özgür sendeledi.

— KİM VAR OMZUMDA?!

Cevap gelmedi.

Yalnızca korkudan çıkan boğuk bir ses duyuldu.

— İNDİRME BENİ! SAKIN İNDİRME!

Özgür'ün yüzü karanlıkta bembeyaz olmuştu.

— SEN KİMSİN?!

— BİLMİYORUM!

— NASIL BİLMİYORSUN?!

— KARANLIKTA KİM OLDUĞUMU NASIL BİLEYİM?!

— KENDİNİ BİLMİYOR MUSUN?!

— ÖZGÜR, ŞİMDİ BUNUN SIRASI MI?!

Özgür, sesin sahibini tanımıştı.

Ege'ydi.

EGE, KORKUDAN ÖZGÜR'ÜN OMUZLARINA ÇIKMIŞTI!

Özgür, bir yandan dengesini korumaya çalışıyor, diğer yandan sırtındaki koca yükten kurtulmaya uğraşıyordu.

— EGE! İN AŞAĞI!

— İNEMEM!

— NEDEN?!

— AŞAĞIDA BİR ŞEY VAR!

— NE VAR?!

— BİLMİYORUM! AMA VAR!

— EGE, SENİN BENİM ÜSTÜMDE OLMAN DAHA BÜYÜK BİR TEHLİKE!

Ege, Özgür'ün boynuna daha sıkı sarıldı.

— KUZENİNİ ARA!

— NE ALAKASI VAR?!

— O BÖYLE DURUMLARI ÇÖZER!

Özgür'ün aklına tek bir şey geldi.

Rüzgâr burada olsaydı bu manzarayı görür ve muhtemelen hayatının sonuna kadar anlatacağı bir anı elde ederdi.

Ne yazık ki Rüzgâr yoktu.

Ve Özgür, kendi başının çaresine bakmak zorundaydı.

— EGE, OMZUMDAN İN! SANA SON KEZ SÖYLÜYORUM!

— BENİ CİNLERE Mİ TESLİM EDECEKSİN?!

— SENİ ŞU AN KENDİMİ KURTARMAK İÇİN TESLİM EDECEĞİM!

Asya'nın sesi bütün evi inletiyordu.

— AAAAAAA! EVİ CİNLER BASTI! ALLAH'IM, NE OLUR BİZİ KORU!

Gizem, karanlıkta el yordamıyla bir yerlere tutunmaya çalışırken önüne çıkan bir şeye çarptı.

GÜM!

Ardından başka bir ses…

TAK!

Sonra bir şey daha devrildi.

ÇAT!

Gizem neye çarptığını bilmiyordu ama artık evdeki eşyaların da kendisine düşman olduğundan emindi.

— BEN BİR ŞEY DEVİRDİM!

Lilya başka bir yerden bağırdı.

— NEYİ DEVİRDİN?!

— BİLMİYORUM!

— NASIL BİLMİYORSUN?!

— KARANLIKTA NEYİ DEVİRDİĞİMİ NASIL BİLEYİM?!HİÇBİR ŞEY GÖRMÜYORUM!

Ege, Özgür'ün omuzlarından seslendi.

— GİZEM! BİR ŞEY DEVİRDİYSEN ÜSTÜNE BASMA!

— NEDEN?!

— BELKİ CİNDİR!

Gizem bir anda durdu.

— YA CİNLERE VURURSAK ÇARPILIR MIYIZ?

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Ege bağırdı:

— VUR GİTSİN!

— EGE, ADAM AKILLI BİR CEVAP VER!

— ŞU AN OMUZLARINDA BİR İNSAN TAŞIYAN ADAMDAN AKIL MI BEKLİYORSUN?!

Özgür, Ege'nin bacağını tutup aşağı çekmeye çalışırken bağırdı.

— BEN SENİ TAŞIMIYORUM, SEN BENİ İŞGAL ETTİN!

O sırada Lilya, karanlığın içinde elini uzattı.

Birine çarptı.

Ya da daha doğrusu, bir bedene.

Lilya hiç düşünmeden o bedene sarıldı.

Öyle bir sarıldı ki sanki yıllardır kayıp olan akrabasını bulmuştu.

— NE OLUR BENİ BIRAKMA! NE OLUR!

Sarılı olduğu kişi hiçbir şey söylemedi.

Lilya daha da korktu.

— SEN KİMSİN?!

Cevap yoktu.

— BİR ŞEY SÖYLE!

Yine cevap yoktu.

Lilya'nın gözleri doldu.

— ALLAH'IM, KONUŞMUYOR DA! BU KESİN CİN!

Sarılı olduğu bedeni bırakmaya da niyeti yoktu.

Aksine, kollarını daha sıkı doladı.

— BENİ GÖTÜRME! BEN DAHA GENÇLİĞİMİ YAŞAYACAĞIM!

Ne gençliğinden bahsediyordu bu kız ? Salonun diğer ucundan Eren'in sesi geldi.

— ULA, CİNLER HEPİMİZİ ELDEN GEÇİRİYOR! KURTULAN KURTULSUN!

— EREN, SUS! diye bağırdı Lilya. BEN ZATEN BİRİNE YAPIŞTIM!

— KİME YAPIŞTIN?!

— BİLMİYORUM!

— ULA, NE DEMEK BİLMİYORSUN?!

— KARANLIKTA KİME SARILDIĞIMI NASIL BİLEYİM?!

Eren'in sesi yeniden yükseldi.

— BENİM DE SAÇIMI BİRİ ÇEKTİ! GÜLAY DEĞİLDİ BU SEFER!

Gülay öfkeyle bağırdı.

— BENİM SUÇUM NE?!

— ULA, BENİM DEĞİL!

Lilya, sarıldığı bedene başını gömdü.

— BEN BU EVDEN TAŞINIYORUM!

Tam o sırada Asya'nın ağlayan sesi duyuldu.

— NE OLDUĞUNU BİLMİYORUM AMA BİR ŞEYİ ISIRIYORUM!

Herkes bir anlığına sustu.

Özgür, sırtındaki Ege'yle birlikte dondu.

— NE YAPIYORSUN ASYA?!

— BİLMİYORUM! KORKTUM!

— NEYİ ISIRIYORSUN?!

— BİLMİYORUM DİYORUM!

Bir saniye sonra Özgür'ün çığlığı duyuldu.

— AHHHH, YAMYAM ASYA! BACAĞIMI ISIRMAYI BIRAK!

Asya hemen geri çekildi.

— ÖZGÜR MÜSÜN SEN?!

— HAYIR, BACAĞININ SAHİBİ OLAN CİNİM!

— ÖZÜR DİLERİM!

— ÖZÜRÜNÜ AYDINLIKTA KONUŞURUZ!

Ege, Özgür'ün omuzlarında gülmeye çalışıyordu ama korkudan hâlâ boynunu bırakmıyordu.

— OĞLUM, SENİN AİLENDE HERKES Mİ BÖYLE?!

— SENİN AİLENDE DE OMZUMA ÇIKANLAR MI VAR?!

— BEN KORKTUM!

— BEN DE KORKTUM! AMA SENİ SIRTIMDA TAŞIMIYORUM DİYE DÜŞÜNMÜŞTÜM!

Gizem, bir anda eline sert bir şey geldiğini fark etti.

Dokundu.

Bir daha dokundu.

Sonra korkuyla bağırdı.

— BİR ŞEY BULDUM!

Lilya'nın sesi duyuldu.

— NE BULDUN?!

— BİLMİYORUM AMA SERT!

Eren bağırdı.

— ULA, CİNİN KAFASINA VUR O ZAMAN!

Gizem panikle elindeki şeyi daha sıkı kavradı.

— AMA YA CİN DEĞİLSE?!

Ege hemen cevap verdi.

— O ZAMAN ÖZÜR DİLERSİN!

— EGE, SENİN AKIL SAĞLIĞIN YERİNDE Mİ?!

— ŞU AN DEĞİL!

Gizem elindeki nesneyi göğsüne bastırdı.

— BEN BİRİNE VURURSAM VE ÇARPILIRSAM?!

— GİZEM, ŞU AN HEPİMİZ ZATEN ÇARPILMIŞ GİBİYİZ! diye bağırdı Lilya.

Gizem'in nefesi hızlandı.

— BEN BURADAN NASIL ÇIKACAĞIM?!

Özgür, Ege'nin ağırlığı altında iki yana sallanırken bağırdı.

— LAN, KİM ELİNDE NE VARSA HEMEN YERE BIRAKSIN! KAFAM YARILACAK BURADA!

Bir ses duyuldu.

TAK!

Özgür'ün başına bir şey çarpmıştı.

— AAAAA! KİM VURDU?!

— BEN DEĞİLİM! diye bağırdı Ege.

— SEN ZATEN BENİM OMZUMDASIN!

— O ZAMAN NASIL VURAYIM?!

— BİLMİYORUM EGE! ARTIK HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM!AMA ARTIK OMUZUMDAN İNECEK MİSİN ?

— TAMAM LAN TAMAM İNİYORUM!

Ege Özgür'ün omuzlarından indi ama iner inmez sanki uzay boşluğuna düşmüş gibi ortadan kayboldu.

Bu sırada Gülay, bir şeyin yüzüne doğru yaklaştığını hissetti.

Panikle elini uzattı.

Bir şeyin göz çevresine dokundu.

Karşısındaki kişi çığlık attı.

— GÖZÜM! GÖZÜMÜ ÇIKARIYOR!

Gülay bir anda elini geri çekti.

— EGE?!

— EVET, EGE! GÖZÜMÜ OYACAKTIN!

Gülay hemen özür diledi.

— Özür dilerim! Ben karanlıkta bir şey bulunca tırnaklarımı geçiriveriyorum hemen!

Ege'nin sesi titredi.

— GÜLAY, BEN BİR ŞEY DEĞİLİM! BEN İNSANIM!

— ŞU AN BUNU BİLMİYORDUM!

— BENİM GÖZÜMÜN İÇİNE PARMAĞINI SOKMADAN ÖNCE BİR SORSAYDIN!

— SENİN ORADA NE İŞİN VAR?!

— BEN DE ONU SORUYORUM! HERKES NEREDE?!

Eren, bir anda başka bir yerden bağırdı.

— ULA, BEN MASANIN ÜZERİNE ÇIKTIM!

Ege'nin sesi yükseldi.Bir şey boynuna dokunuyordu.

— EREN, ELİNİ ÇEK ORADAN!

— KANKA, BEN MASANIN ÜZERİNE ÇIKTIM DİYİRUM!

— ELİNİ NEREDEN ÇEK DİYORUM SANA!

— ULA, MASANIN ÜZERİNDEN Mİ?!

— HAYIR! BİLMİYORUM! SADECE ELİNİ ÇEK!

— ELİMİ ÇEKECEK YER BULAMIYORUM Kİ!

Gülay, Ege'nin gözünü kontrol etmeye çalışırken bir yandan da Eren'e bağırdı.

— EREN, MASADAN İN!

— ULA, AŞAĞIDA BİR ŞEY VAR!

— NE VAR?!

— BİLMİYORUM AMA VAR!

Gizem, hâlâ elindeki nesneyi bırakmamıştı.

— YA BİZ BU EVDE İKİ GÜN NASIL SAKİN YAŞADIK?!

Lilya'nın ağlamaklı sesi duyuldu.

— RÜZGÂR NEREDE?! RÜZGÂR'I İSTİYORUM!

Bir anlık sessizlik…

Sonra Ege bağırdı:

— LİLYA, AZ ÖNCE RÜZGÂR'IN GELMESİNİ İSTEYENLERİ SUSTURUYORDUN!

— FİKRİM DEĞİŞTİ!

— BU KADAR HIZLI MI?!

— EGE, ŞU AN TARTIŞMA ZAMANI DEĞİL!

Özgür, başını iki yana salladı.

— Bir daha bu evde kimse film seçmeyecek! Bir daha kimse ışıkları kapatmayacak! Bir daha kimse…

CAT!

Özgür sustu.

— BİR DAHA KİMSE BENİM BAŞIMA BİR ŞEY ATMAYACAK!

Ve tam o sırada…

ÇAT!

Bir ses daha geldi.

Ardından lambalar yandı.

Televizyon açıldı.

Salon bir anda ışığa kavuştu.

Herkes olduğu yerde dondu.

Kimse konuşmuyordu.

Kimse kıpırdamıyordu.

Çünkü az önce cinlerin kendilerini kovaladığına, evin lanetlendiğine, görünmeyen varlıkların onları yakalamaya çalıştığına inanan yedi kişi, şimdi birbirini görüyordu.

Ve gördükleri manzara…

Gerçekten anlatılacak gibi değildi.

Özgür, salonun ortasında ayakta duruyordu.

Bir elinde beyzbol sopası vardı. Yüzünde hem korku hem de öfke ifadesi bulunuyordu. Saçları dağılmıştı, üstü başı karışmıştı ve sanki tek başına bütün bir orduyla savaşmış gibi görünüyordu.

Hemen ayağının dibinde Asya yerde yatıyordu.

Kendini kurtarmak için mi yere atlamıştı, yoksa kaçarken mi düşmüştü, bunu kendisi bile açıklayamazdı. Yalnızca başını hafifçe kaldırmış, gözlerini kırpıştırarak etrafına bakıyordu.

Ege, koltuğun üzerinde öyle berbat bir pozisyonda duruyordu ki insan ona bakınca bir insanın o şekle nasıl girebildiğini sorguluyordu.

Gülay hemen dibindeydi.

Bir eli hâlâ Ege'nin boynundaydı.

Diğer eliyle de kendi saçlarını düzeltmeye çalışıyordu.

Eren, masanın üzerinde duruyordu. Salondaki kargaşadan kendini bu şekilde kurtarmış olmalıydı.Bir elinde koca bir vazo,kolları iki yana açılmış bir şekilde donup kalmıştı.

Gizem, salonun ortasında yere çömelmişti. Elindeki şeyin ne olduğunu anlamak için ona bakıyordu.

Elinde televizyon kumandası vardı.

Sanki evin güvenliğini sağlamakla görevli bir askerdi.Kumandayı öne doğru uzatmış,sanki birine bıçak çekmiş gibi bir pozisyondaydı.

Ve Lilya…

Lilya, kendisinden uzun bir bedene sarılmıştı.

Kolları sıkıca dolanmış, başı karşısındaki kişinin kaslı göğsüne yaslanmıştı.

O kişinin kim olduğunu bilmiyordu.

Ama artık ışıklar yanmıştı.

Dolayısıyla başını kaldırıp sarıldığı kişiye bakabilirdi.

Yavaşça başını kaldırdı.

Önce karşısındaki kişinin göğsüne baktı.

Sonra boynuna.

Sonra yüzüne…

Ve gözleri büyüdü.

Karşısındaki kişi Rüzgâr'dı.

Evet.

Rüzgâr.

İki gündür evde olmayan, herkesin yokluğunu hissettiği, az önce Lilya'nın kendisini bırakmaması için yalvardığı Rüzgâr.

Kapının önünde durmuş, şaşkınlıkla salondaki manzaraya bakıyordu.Eve gizlice girmişti,ansızın gelen voltaj düşmesiylede salonda yaşanan tüm kargaşayı izlemişti.

Lilya'nın kendisine sarıldığını fark ettiğinde önce aşağıya baktı.Kızcağız o kadar kısa kalmıştı ki kendini dev gibi sandı.

Sonra tekrar etrafa baktı.

Sonra yeniden Lilya'ya baktı.

Ancak hiçbir şey söylemedi.

Çünkü gördüklerini anlamaya çalışıyordu.

Özgür'ün elindeki beyzbol sopası…

Yerde yatan Asya…

Koltuğun üzerinde yamulmuş Ege…

Ege'nin boynuna yapışmış Gülay…

Masanın üzerindeki Eren…

Kumandayla savunma pozisyonu almış Gizem…

Ve kendisine sarılmış Lilya…

Rüzgâr'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Ama yine de konuşmadı.

Herkes yavaş yavaş birbirine bakmaya başladı.

Önce Özgür, Ege'ye baktı.

Ege, Gülay'a.

Gülay, Eren'e.

Eren, Gizem'e.

Gizem, Asya'ya.

Asya, Lilya'ya.

Lilya ise hâlâ Rüzgâr'a sarılıydı.

Bir saniye…

İki saniye…

Üç saniye…

Sonunda Rüzgâr'ın yüzündeki ifade değişti.

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

Omuzları hafifçe titredi.

Başını öne eğdi.

Ama yine de kendini tuttu.

Çünkü o an gördüğü manzara, hayatında gördüğü en komik şey olabilirdi.

Özgür, elindeki beyzbol sopasını yavaşça indirdi.

— Kimse… hiçbir şey… açıklamak istemiyor mu?

Ege, koltuğun üzerinden doğrulmaya çalıştı.

Gülay hemen elini boynundan çekti.

— Özür dilerim.

— İKİ GÜN BOYUNCA BU EVDE HUZUR İÇİNDE YAŞADIK! diye bağırdı Ege. İKİ GÜN ! SONRA BİR AKŞAM IŞIKLAR KESİLDİ VE SEN BENİM GÖZÜMÜ OYUYORDUN!

Gülay sakince cevap verdi:

— Karanlıktı ama.

— BUNU BİLİYORUM!

Eren masanın üzerinden inmeye çalıştı ama ayağı takıldı.

— Ula, biriniz yardım etsin!

Gizem elindeki kumandayı hemen bıraktı.

— EREN, DUR! KIPIRDAMA! DÜŞECEKSİN!

Eren ona baktı.

— Ula, zaten düşeceğim!

Özgür elini alnına götürdü.

— Ben bu evde bir gün bile normal yaşayamayacak mıyım?

Asya yerde doğrulup otururken bir anda Özgür'e döndü.

— Bacağın nasıl?

Özgür gözlerini kapattı.

— Asya…

— Efendim?

— Beni bir daha ısırma.

Asya'nın yüzü kızardı.

— Karanlıktı!

— SEN DE Mİ KARANLIK DİYORSUN?!

Ege kahkahayı patlattı.

— OĞLUM, HEPİMİZİN SAVUNMASI AYNI!

Gizem ellerini kaldırdı.

— Ben yalnızca kendimi korumaya çalışıyordum!

Gülay ona döndü.

— Elinde kumanda vardı.

— Evet.

— Neden?

Gizem bir an düşündü.

— Çünkü… sertti.

Eren masadan aşağı inerken başını salladı.

— Ula, bu evde hepimiz birbirimize düşman olmuşuz.

Özgür derin bir nefes aldı.

— Peki, Rüzgâr neden kapıda?

İşte o an herkesin bakışları aynı anda Lilya'ya döndü.

Lilya, Rüzgâr'a sarıldığını yeni fark etmiş gibi kollarını bir anda çözdü.

Hızla geri çekildi.

Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

— BEN… ŞEY… KARANLIKTI!

Rüzgâr ona baktı.

Sonra salonun geri kalanına.

Sonra yeniden Lilya'ya.

Ve nihayet, bütün gece boyunca ilk kez konuştu.

Üstelik gayet sakin bir sesle.

— Kendimden kopyalarım olduğunu bilmiyordum.

…

Bir saniyelik sessizlik.

Ardından Ege kahkahadan iki büklüm oldu.

Asya yüzünü ellerinin arasına kapattı.

Gizem bir anda kendini bırakıp gülmeye başladı.

Eren masanın kenarına tutunarak kahkahalar attı.

Gülay başını öne eğdi; dudaklarının kenarı kıvrılmıştı.

Özgür, elindeki beyzbol sopasına baktı.

Sonra Rüzgâr'a.

Sonra tekrar beyzbol sopasına.

— Ben seni bu sopayla döveceğim.

Rüzgâr başını hafifçe yana eğdi.

— Önce şu omuzlarındaki Ege'yi indireydin de öyle konuşsaydın.

Ege kahkahasının ortasında sustu.

— BENİ NEDEN HERKESİN İÇİNDE KONU EDİYORSUN?!

Rüzgâr kaşlarını kaldırdı.

— Çünkü herkesin içinde Özgür'ün omuzlarına çıktın.

Ege'nin ağzı açık kaldı.

— SEN NEREDEN BİLİYORSUN?!

Rüzgâr gülümsedi.

— Kapıdan girdim ya.Sizi izledim hep.

Lilya iki elini yüzüne kapattı.

— Ben bu çocuğu neden çağırdım?!

Rüzgâr hemen cevap verdi:

— Çağırmadın. Ben kendim geldim. Ama sen sarıldın, o ayrı.

Lilya başını kaldırdı.

— RÜZGÂR!

Rüzgâr iki elini havaya kaldırdı.

— Tamam, tamam! İki gün yoktum, ama evde iki günlük olay birikmiş. Ben de yeni öğreniyorum.

Özgür sopayı koltuğun yanına bıraktı.

— Rüzgâr, sana bir şey söyleyeceğim.

— Söyle kuzenim.

— Bir daha bu evden bir gün bile uzak kalma.

Rüzgâr'ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

— BENİ ÖZLEDİN Mİ?!

Özgür hiç düşünmeden cevap verdi.

— Hayır. Sadece sensiz başımıza gelenleri kontrol edebilecek başka birinin olmadığını anladım.

Rüzgâr elini kalbine götürdü.

— Duygulandım.

Gülay hemen araya girdi.

— Bir daha gider misin peki?

Rüzgâr ona döndü.

— Sen beni özlemedin mi?

— Hayır.

— Ege?

— Hayır.

— Eren?

Eren bir an düşündü.

— Ula… Biraz.

Rüzgâr'ın gözleri parladı.

— BİRAZ MI?!

Eren hemen ekledi:

— Ama saçlarımı çekmeyeceksin!

Rüzgâr kahkahasını tutamadı.

Asya ayağa kalktı, üzerini düzeltti.

— Ben yalnızca bir daha ışıklar kesilmesin istiyorum.

Gizem başını salladı.

— Ben de.

Özgür kollarını göğsünde birleştirdi.

— Ben de bir daha kimsenin beni merdiven sanıp üstüme çıkmasını istemiyorum.

Ege itiraz etti.

— BEN SANA ÇIKMADIM! SADECE…

Herkes ona döndü.

Ege durdu.

Sonra yavaşça başını eğdi.

— Tamam, çıktım.

Rüzgâr yeniden etrafa baktı.

Herkesin saçları dağılmıştı. Koltuklar kaymış, yastıklar yere düşmüş, sehpanın üzerindeki eşyalar sağa sola savrulmuştu.

Ve daha birkaç dakika önce cinlerin kendilerini kovaladığına inanan bu insanlar, şimdi aynı salonda birbirlerine bakıp gülüyorlardı.

Rüzgâr alt tarafı iki gündür evde değildi.

Ama döndüğü ilk dakikada evin bütün sessizliğini, bütün kasvetini ve bütün huzurunu tek bir cümleyle dağıtmıştı.

Lilya, hâlâ kızarmış yüzüyle koltuğa oturdu.

— Yarın bu evde kimse konuşmayacak.

Rüzgâr hemen yanına oturdu.

— Neden?

— Çünkü hepiniz beni delirteceksiniz!

Rüzgâr başını salladı.

— Bence sen beni özlemişsin.

— ÖZLEMEDİM!

— Bana sarıldın.

— KARANLIKTI!

— Sıkı sıkı sarıldın.

— RÜZGÂR!

— Bir de bırakmamamı istedin. Yaşamak istediğini ve daha çok genç olduğunu söyledin. Korku filmlerinde olduğu gibi.

Lilya eline bir yastık aldı.

— SON KEZ SÖYLÜYORUM!

Rüzgâr yastığı işaret etti.

— Atabilirsin. Ama karanlıkta kime attığına dikkat et.

Salon yeniden kahkahaya boğuldu.

Ve o gece, Lilya'nın evinde bir şey kesin olarak anlaşılmış oldu:

Rüzgâr yokken hayat daha sakindi.

Ama Rüzgâr varken hayat kesinlikle daha komikti.

Ve bu evde huzur aramak, bir insanın kendi ayağına basıp sonra yere düşmesine şaşırması kadar anlamsızdı. 😂

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18