3. bölüm · Terzinin mührü
Bölüm 3: Mührün İki Yüzü
Karanlığın içinden süzülen o kapkara gövde merdiven basamaklarını birer birer çatırtıyla ezerken, konağın içerisindeki soğukluk iliklerime kadar işledi. Fenerin cılız ışığı, tavandan süzülen yoğun toz bulutunun içinde sallanıyor; kireçle çizilmiş devasa vefkin hatlarını zar zor seçebiliyordum. Göğsümün üzerindeki muska artık sadece ısınmakla kalmıyor, adeta etimi dağlayan bir kora dönüşüyordu. Kaburgalarımın arkasında hissettiğim o ritmik seğirmeler, dükkândaki cansız mankenlerin boş gözlerini ve dedemin son nefesini verirken kilitlenen çenesini getirdi aklıma."İpin ucu boynumda olabilir," diye fısıldadım. Dişlerimi o kadar sıkıyordum ki çene kemiklerim çatırdıyordu. "Ama o ilmiği sıkacak el, bu dünyadan defolup gidecek!"Sol elime dedem Hafız Burhan’ın ceylan derisi havas defterini aldım. Sayfalar, zamanın ve rutubetin etkisiyle sararmış, kenarları yanık izleriyle doluydu. Sağ elimle göğüs cebimdeki dualı beze sarılı muskayı çıkardım. Üzerindeki kararmış ibrişime ve saplı duran iğneye kesinlikle temas etmemem gerekiyordu; aksi takdirde hüddamın sirayeti doğrudan kanıma karışabilirdi. Muskayı, devasa vefk haritasının açıkta kalan dördüncü köşesine dikkatle bıraktım.Muska kireç çizgisiyle temas ettiği an, odadaki havanın basıncı bir anda katlandı. Zemin hafifçe sarsıldı; kireçten çizilmiş semboller tutuşan bir fitil gibi soluk sarı bir ışıkla parıldamaya başladı. Etrafa yayılan ağır sarımsak ve yanık et kokusuna, genzimi yırtan keskin bir kükürt kokusu eklendi.Merdivenlerdeki o ağır sürüklenme sesi aniden kesildi. Konağın çökmeye yüz tutmuş üst kat tavanında, yer çekimine meydan okurcasına duran o gölge belirdi. Uzuvları ters açılarla bükülmüş, kemiksiz bir beden gibi ahşap kirişlerin arasından süzülüyordu. Yüz hatları yoktu; ancak gözlerinin olması gereken yerde iki derin, kapkara kuyu açılmıştı. O kuyulardan katranı andıran simsiyah bir sıvı ahşap tabana damlıyor, temas ettiği yerleri cızırdayarak yakıyordu."Hafız Burhan’ın soyu..." dedi o ses. Bu kez kulaklarımdan değil, doğrudan kafatasımın içinden yankılanıyordu. "Dedeni o vefkin içine gömen bendim. Sen de aynı toprağa sürüleceksin!"Zaman daralıyordu. Vefk pusulasını tezgah niyetine kullandığım devrik ahşap sandığın üzerine bıraktım. Pusulanın pirinç ibresi çıldırmış gibi kendi etrafında dönüyor, ardından doğrudan vefkin tam ortasında saplı duran fildişi bıçağı gösteriyordu. Meşin çantadan çıkardığım mühür cilasını avucumun içinde sıkıca kavradım. Hafız defterinin 47. sayfasındaki koruma sembolünü açık tutarak ileri doğru bir adım attım.Tam vefkin kalbine ulaşıp bıçağa doğru uzandığım sırada, konağın çatısı fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi gıcırdadı. Üst kattaki kütle bir anda üzerime doğru çöktü. Buz gibi bir hava dalgası yüzüme çarptı, fenerin ışığı birkaç kez kırpıştıktan sonra söndü. Zifiri karanlığın içinde sadece vefkin parıldayan sarı kireç çizgileri kalmıştı.Gölge, tam tepemde bir karabasan gibi dikiliyordu. Kulaklarımı sağır edecek bir fısıltıyla tekrar çınladı:"O bıçağı yerinden çekersen, Hafız Burhan’ın ruhi mücerredi tamamen derin kuyuya düşer, Kadir! Onu ebedi azaba sen mahkûm edeceksin!"Uzattığım sağ elim fildişi sapın hemen üzerinde donup kaldı. Bıçağın sapına kazınmış Süryani harfleri, karanlıkta adeta kor bir demir gibi parıldıyordu. Bıçak soğuk değildi; aksine tutulamayacak kadar yüksek bir sıcaklıkla etrafa ısı yayıyordu. Bıçağı çekmek, dedemin ruhunu hüddamın eline bırakmak anlamına gelebilirdi; fakat çekmemek de beni bu konakta canlı canlı mühürlenmeye mahkûm ediyordu.Alnımdan akan soğuk ter damlaları gözlerimi yakarken, çantamdaki kırmızı ibrişim yumağına ve cilaya baktım.Önümde dehşet verici iki yol vardı: Ya gözlerimi karartıp fildişi saplı bıçağı kireç haritasının ortasından tek bir hamlede söküp alacak ve muskayı tamamen mühürleyecektim; ya da defterdeki son koruma beyitlerini okuyarak terzihaneden getirdiğim kanlı ibrişimi bıçağın sapına dolayacak ve risk alıp hüddamı bu konağın zeminine hapsedecektim
