5. bölüm / 7
Tek Part SerilerKader Çizgisi:Seni Bana Yazmışlar Seri 2
Bölümler 7Şu an: Kader Çizgisi:Seni Bana Yazmışlar Seri 2
Yazdığım Tarih= 6 Ağustos 2014
Aile her şeydir... İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, her adımında onların yanında olmasını ister. Onlar yanında olmadığında bir yanın hep eksik kalır; çünkü onlar insanın kalbinin en derinliklerinde saklıdır...
Flashback
Güzel bir hafta sonu gününde Canan, evinde sessizce oturmuş, eski fotoğraf albümlerinin sararmış sayfalarını karıştırıyordu. Sayfaları yavaşça çevirirken birden Selin’in küçüklük fotoğrafıyla karşılaştı. O an yüzünde sıcacık, özlem dolu bir tebessüm belirdi. Fotoğrafa bakarak iç çekti:
Canan= Canım kızım... Seni o kadar çok özledim ki. Bu ayrılık biraz fazla uzun oldu sanki. Burnumda tütüyorsun canım kızım. Şu an ne yapıyorsun kim bilir...
O sırada aynı dakikalarda Selin, kaldığı yurt odasında elindeki kitabı yavaşça kapattı ve başucundaki komodinin üzerine bıraktı.
Zihninde Dostoyevski’nin o çarpıcı cümlesi yankılandı:
Dünyada herkesten çok kendini sev, çünkü dünyada her şey kişisel çıkara dayalıdır.
İçini kaplayan o derin yalnızlık hissiyle düşüncelere daldığı sırada, oda arkadaşlarının endişeli seslenişiyle aniden irkildi. Başını iki yana sallayıp hızla düşüncelerinden sıyrıldı ve yatağından kalktı:
Selin= Efendim kızlar?
Arzu= Selin... Lütfen sakin ol, tamam mı?
Selin= Bir sorun mu var, ne oluyor?
Meltem= Odadan sakın dışarı çıkma!
Selin= Neden peki, ne var dışarıda?
Ela, sessizce eliyle kapıyı işaret etti. Selin, içini kaplayan merak ve huzursuzlukla kapıya doğru ilerledi. Hafifçe eğilip kapı deliğinden koridora baktı. Gördüğü manzara karşısında birden dikleşti, kaşları öfke ve şaşkınlıkla çatıldı:.
Selin= Bunun burada ne işi var?!
Arzu= Şşşt! Sessiz ol Selin, duyacak!
Selin= Arzu, kaçmanın hiçbir şeye faydası yok biliyorsun!
Meltem= Senin hayatını riske atamayız Selin. Seni her gün gizli gizli takip eden kişi tam olarak buydu işte! Buraya, yurdun içine kadar girmesine nasıl müsaade ettiler, hiç anlamıyorum...
O sırada, kilometrelerce uzaktaki konakta Alparslan, elinde tüten iki fincan taze kahveyle eşi Canan’ın yanına geldi. Canan, başını hüzünlü albümden kaldırıp eşine gülümsedi ve fincanı teslim aldı. Alparslan, sevgiyle eşinin yanına oturdu. Canan kahvesinden huzurlu bir yudum alırken, Alparslan da gözlerindeki aşkla eşini izleyip kendi kahvesini yudumladı.
Canan= Teşekkür ederim hayatım.
Alparslan= Afiyet olsun canım.
Canan, derin bir iç çekerek albümdeki fotoğrafa tekrar baktı:
Canan= Ah Alparslan... Keşke kızımız da şimdi burada, yanımızda olsaydı.
Alparslan= Az kaldı hayatım, bu onun son dönemi. İnşallah mezun olup temelli dönecek.
Canan= Evet biliyorum ama... Ana yüreği işte, dayanmıyor.
O sırada uzaklardaki bir kışlada, askerlik nöbetinin başında olan Metehan, içini kemiren bir huzursuzlukla bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Aklı fikri, kalbi tamamen Selin’deydi. her ne kadar az da olsa konuşamamış olsalar da, ruhunu kuşatan o amansız endişeye bir türlü engel olamıyordu içini kaplayan o amansız endişeye engel olamıyordu.İçindeki tekinsiz hissi bastıramayınca, etrafı çaktırmadan kolladı; hızlı bir hareketle cebinden telefonunu çıkardı ve vakit kaybetmeden Selin’i aradı.
Yurt odasında, kapının hemen ardında nefesini tutmuş bekleyen Selin’in cebindeki telefon titreyip çalmaya başlayınca yüreği ağzına geldi., sessiz adımlarla yatağının yanına doğru çekildi ve ekrandaki ismi görünce derin bir nefes alıp telefonu açtı.Ekrandaki ismi görünce göğsünden derin, rahatlamış bir nefes döküldü ve hemen telefonu açtı:
Metehan= Güzelim... İyi misin?
Selin= Yakı-şık-lım... Ben iyiyim, sen nasılsın?
Metehan= Sesini duyunca daha iyi oluyorum da... Sen gerçekten iyi olduğuna emin misin? Sesin titriyor Selin, ne oldu?
Selin= Sana bir şey diyeceğim ama...
Metehan= Güzelim, uzatma lütfen, çabuk söyle! Ne oluyor orada?
Selin= Beni günlerdir biri takip ediyor Metehan... Kim olduğunu, ne istediğini bilmiyorum. Bu yüzden acayip tedirginim. Bugün öyle bir anda geldi ki... Yurdun içine kadar nasıl girdi, güvenlikten nasıl geçti anlamadım. Şu an kapının önünde, kızlar hâlâ orada mı diye bakıyor.
Metehan= Şşşt... Sakın panik yapma, sakin ol güzelim. Hemen güvenliği arayın, çaktırmadan, sessizce haber verin. Nasıl biri, gördün mü?
O sırada Selin’in yanına sessiz, ürkek adımlarla yaklaşan Arzu, durumun ciddiyetini görerek telefonu Selin’in elinden sakince aldı ve Selin cep telefonuna fısıldadı:
Arzu= Enişte, ben Arzu... Selin’in yakın dostuyum. Selin o adamı tam olarak göremedi çünkü her etrafına baktığında adam bir şekilde ortadan kayboluyordu. Ama onun Selin’i takip ettiğini ilk biz fark ettik. Uzaktan bakınca son derece normal, düzgün bir beyefendi sanırsın... Fakat çaktırmadan yanına yaklaşıp yakından bakınca insanı gerçekten ürperten, tuhaf bir havası var.
Metehan, aldığı her detayla daha da gerilerek sordu.
Metehan= Peki eşkalini, tipini tarif edebilir misin Arzu Hanım?
Arzu, zihnine kazınan o tekinsiz yüzü kelimelere döktü:
Arzu= Tabii ki... Göz rengi mavi, göz yapısı hafif çekik. Yüzü oval ve gayet dengeli bir yapıya sahip. Saçları kapkara, siyah... Çok yoğun bir sakalı yok, daha çok kirli sakal tarzında bırakmış.
Metehan, Arzu’nun telefondaki bu son derece detaylı anlatımını dinlerken bir an duraksadı. Boğazı kurudu, sertçe yutkundu. Zihninde eşkal belirmeye başlarken, Selin şaşkın gözlerle telefonu Arzu’nun elinden geri aldı.
Selin= Hayatım... Orada mısın?
Metehan, ortamdaki gerilimi biraz olsun dağıtmak ama bir yandan da şaşkınlığını gizlemek istemeyerek cevap verdi:
Metehan= Buradayım, buradayım da hayatım... Arkadaşın Arzu Hanım da maşallah adımı adım, detay detay süzmüş adamı!
Selin= Ben de fark ettim onu... Ne diyeceğimi bilemedim valla!
Metehan=Neyse, ben bu adamın kim olduğunu hemen araştırmaya başlıyorum... Siz hiç vakit kaybetmeden güvenliğe haber verin
Selin= Tamam hayatım, dikkat et kendine... Görüşürüz.
Selin telefonu kapatıp göğsünü sıkıştıran derin bir nefes aldı. Odadaki kızların sessizliği ve kapının ardındaki o gizemli gölgeyle birlikte, içindeki huzursuz bekleyiş tüm ağırlığıyla devam ediyordu.
Selin telefonun ekranını karartıp kızlara döndü, kaşlarını kaldırıp doğrudan Arzu’ya yandan imalı bir bakış attı.
Meltem= Ne oldu kız? Metehan ne diyor?
Selin Arzu’ya bakmaya devam ederek
Selin=Lan... Sen adamı resmen süzmüşsün, yuh Arzu! Eşkalini polisten iyi saydın çocuğa!
Arzu, suçüstü yakalanmanın verdiği mahcubiyet ama bir o kadar da kendini savunma içgüdüsüyle ellerini iki yana açtı:
Arzu= Aşk olsun! Alt tarafı bir kere dikkatli baktım kızım, tehlikeli mi nasıl biri anlayalım diye...
Meltem= Belli belli, gözlerinle yeseydin bir de adamı!
Ela, kızların bu gergin atışmasını ciddiyete davet eden bir ses tonuyla kesti:
Ela= Geyik yapmayı bırakın da ben hemen güvenliği arıyorum.
Ela, sessiz adımlarla odanın pencere önündeki sol çaprazına doğru ilerledi. Masanın üzerinde duran sabit telefonu eline aldı. Parmakları heyecanla numarayı çevirirken odada ölüm sessizliği hakim olmuştu. Telefon tam üç dakika boyunca ısrarla çaldı; o üç dakika, odadaki her genç kız için üç asır gibi uzun ve tekinsiz geçti.Nihayet karşı taraftan bir ses yükseldi. Ela, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak durumu kısaca özetledi ve kapının önündeki adamın eşkalini, yurdun neresinde olduğunu aceleyle tarif etti.
Nihayet karşı taraftan bir ses yükseldi. Ela, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak durumu kısaca özetledi ve kapının önündeki adamın eşkalini, yurdun neresinde olduğunu aceleyle tarif etti.
Çok geçmeden, yurdun sessiz koridorlarında ayak sesleri yankılanmaya başladı.
Selin, Arzu, Meltem ve Ela nefeslerini tutup birbirlerine bakış attılar; tek bir çıt çıkarmadan, pürdikkat kapının arkasındaki sesleri dinlediler. O sırada güvenlik görevlileri, durumu şüpheliye çaktırmamak için sakince 3. kata çıkmış, 27 numaralı odanın önüne doğru adımlarını sıklaştırmışlardı.
Ancak karşıdaki adam o kadar saf değildi; avını bekleyen bir yırtıcı gibi her an tetikteydi. Koridorda yankılanan ayak seslerindeki en ufak ritim değişikliğini, yaklaşan tehlikeyi anında sezdi. Durumu anladığı an soğukkanlılığını hiç bozmadan, sanki oraya ait sıradan bir ziyaretçiymiş gibi adımlarını hızlandırdı. Tam güvenlik görevlilerinin yanından sıyrılıp geçmek üzereyken, görevlilerden biri adamın omzundan tutmak için hamle yaptı. Adam ise aniden arkasına dönüp sırıttı; ama bu sırıtma hiç normal değildi, insanın içini ürperten karanlık bir özgüven barındırıyordu.
İşte o an, koridordaki gergin sessizlik paramparça oldu! Adam, ani ve kıvrak bir manevrayla güvenliğin tutuşundan kurtulup merdivenlere doğru hışımla fırladı!
Caner (Güvenlik 1)= Dur! Kaçma, dur! Nereye gidiyorsun?!
Adam geriye bile bakmadan tek bir cümle savurdu:
— Gücünüz yeterse durdurun...
O andan itibaren koridorda amansız bir kovalamaça başladı! Yurt koridorlarında yankılanan sert postal sesleri, bağırışlar ve panikle açılıp kapanan oda kapılarının gürültüsü ortalığı birbirine kattı. Adam merdivenleri üçer beşer atlayarak aşağı iniyor, peşindeki güvenlikçileri atlatmak için her virajda tehlikeli hamleler yapıyordu.
Salih (Güvenlik 2)= Dur dedim sana, dur!
Yurdun ana çıkış kapısına ramak kalmıştı ki, diğer bloktan desteğe gelen iriyarı bir güvenlik görevlisi aniden karşısına dikilip kaçış açısını kapattı. Kaçacak yeri kalmayan adam son bir hamleyle sıyrılmaya çalıştı ama arkasından yetişen diğer görevli, tüm ağırlığıyla üzerine çullandı! Adam büyük bir gürültüyle yere serildi .
Yere yapışan adam acıyla tısladı ama yüzündeki o tekinsiz sırıtış tamamen kaybolmamıştı. Caner telsizine sarılarak üstlerine durumun kontrol altına alındığını ve acilen polis çağrılması gerektiğini bildirdi.
O sırada 3. kattaki odalarında korkuyla bekleyen Ela, Selin, Arzu ve Meltem, dışarıdan gelen telsiz sesleri ve hareketliliğin durulmasıyla derin bir nefes aldılar. Kabus, en azından şimdilik, yurdun çıkış kapısında son bulmuştu.Yerden kalktı, ardından güvenlikçiler adamı hışımla ayağa kaldırdı.
Caner (Güvenlik 1)= Kimsin sen?! Bu yurtta ne işin var?!
Gizemli Adam= Seni ilgilendirmez...
Salih (Güvenlik 2)= Kafana sıkarsam kimin ilgilendiğini çok iyi anlarsın!Gizemli Adam= Tehditlerin boş... Ha, çok merak ediyorsan...
Gizemli adam sakince cebinden telefonunu çıkardı; kilit ekranını açıp en son aradığı kişiye baktı. Caner kaşlarını çatarak ona yaklaştı.
Caner (Güvenlik 1)= Ne ispatlamaya çalışıyorsun sen?!
Gizemli adam, gözlerini güvenliğe dikerek en son aradığı numaraya tıkladı. Yaklaşık 4 dakika süren gergin bir bekleyişin ardından karşı taraf telefonu açtı. Caner daha fazla beklemeden telefonu adamın elinden çekip aldı.
Cem= Efendim Attila?
Caner (Güvenlik 1)= Ben güvenlik mensubu Caner. Arkadaşınızı yakaladık da...
Cem kahkaha atmamak için kendini zor tutarak.
Cem=Yine ne bok yedi?..
Caner (Güvenlik 1)= Yurt kapısında, dört kişilik kız grubunun kaldığı odanın önündeydi. Kızları rahatsız etmiş.
Cem’in bir anda çehresi değişti, kaşları hızla çatıldı.
Cem= Ne?! Caner Bey, hemen telefonu ona verin!
Caner telefonu kulağından çekip hoparlörü açtı ve adamın yüzüne doğru tuttu.
Gizemli Adam= Cem...
Cem= Lan gerizekalı! Ben sana o kızın peşini bırak demedim mi?! Alparslan abi senin bu gerçek yüzünü bir öğrenirse seni gebertir, manyak!Gizemli Adam= Selin’in ailesine haber vermediğin sürece hiçbir sorun olmaz...
Cem= Attila, hastasın oğlum sen! Bildiğin hastasın!
O sırada Caner, yanındaki Salih’e gözüyle sessiz bir işaret verdi. Salih hamlesini yapıp belindeki copla gizemli adamın (Sadreddin Attila) kafasına sertçe vurdu. Adam neye uğradığını anlamadan bilincini kaybedip yere serildi. Caner hemen hoparlörü kapatıp telefonu kapattı.
Salih (Güvenlik 2)= Polise haber verelim... Kızın ailesi de bilsin, her ihtimale karşı haberleri olsun.
Caner (Güvenlik 1)= Tamamdır, arıyorum hemen..
Caner vakit kaybetmeden polise haber verdi ve durumu kısaca bildirdi. Çok geçmeden yurdun önüne siren sesleriyle ulaşan polis ekipleri, baygın haldeki Sadreddin Attila'yı kelepçeleyerek gözaltına aldı.
O sırada İstanbul'da...
Öztürk Aile Şirketi'nde de ortam hiç farklı değildi. Alparslan, Canan ve Cem aldıkları acı haberle adeta sarsılmışlardı.
Canan duydukları karşısında sinir krizi geçirmişti; gözyaşlarına hakim olamıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Cem onu sakinleştirmeye çalıştı ama nafileydi, Canan'ın feryatları dinmiyordu. Alparslan hışımla mutfaktan sakinleştirici ilacı ve bir bardak suyu getirdi. Canan, kızı Selin ve eşi için kendini toparlamaya çalışarak ilacı zor da olsa yuttu.
Canan= Cem... Sadreddin olduğuna emin misin?
Diyerek fısıldadı. Sesi inançsızlık ve acıyla titriyordu.
Cem= Canan abla, biliyorum bunu hiç beklemiyordun... O öyle biri değil diyeceksin ama maalesef bu acı bir gerçek..
Dedi, kelimeler ağzından dökülürken içi acıyarak.
Canan elindeki suyu tek dikişte kafasına dikti, boş bardağı masaya bırakırken yutkundu ve ciğerlerine derin bir nefes çekmeye çalıştı..
Alparslan= Cem... Bu konuyu sonra konuşacağız.
Canan,, gözlerinde yalvaran bir ifadeyle.
Canan= Alparslan, hayır! Dinlemek istiyorum, ne olur anlatın!
Alparslan, Canan’ın buz kesmiş, titreyen ellerini sımsıkı tuttu. Gözlerinin içine şefkatle ama sarsılmaz bir kararlılıkla baktı.
Alparslan= Sana söz veriyorum sonra her şeyi anlatacağım ama şimdi değil hayatım... Önce kızımızın yanına gitmemiz lazım.
Cem, oturduğu yerden doğrularak Alparslan'ı destekledi.
Cem= Alparslan abi çok doğru söylüyor Canan abla, şimdi sakinleşmemiz gerekiyor.
Şimdiki Zaman
Her şey bir takip ile, ardı arkası kesilmeyen o tekinsiz gölgelerin göğsüme bıraktığı o ağır nefesle başladı. Sonra polisler girdi devreye, ardından aileme haber verildi; hayatımın o güne kadar kurduğum tüm güvenli duvarları birer birer üzerime yıkıldı.Oysa her şey ne kadar da sıradan, ne kadar da planlıydı. Mühendislik okumak için çıkmıştım bu yoldan, büyük hayallerle tek bir amaca yürümüştüm. Gittim, okudum... Ama orada, o şehirde ya da belki de kendi içimde bir şeylerin kırıldığını, geri dönülemez şekilde değiştiğini hissediyordum. Ruhuma sızan o tekinsiz değişimin farkındaydım ama üzerinde duracak vaktim yoktu. Üniversiteden mezun oldum ve kendimi bir anda, hiç nefes almadan, sadece üç gün sonra aile şirketinde çalışırken buldum. Hayatın koşturmacası, değişen ne varsa üzerini örtsün istedim.Şirketin koridorlarında gezen o karanlık ve gizemli isimle de orada tanıştım. Sadreddin Atilla... Herkes ondan bahsederken çoğunlukla sadece soyadını kullanır, adını anmaktan çekinir gibi fısıldaşırdı. Onu birkaç kez şirkette görmüştüm aslında. Ama ne zaman baksam arkası dönüktü, hep bir sır perdesinin ardındaydı. Yüzünü hiç tam olarak görememiştim; çalışanlar kendi aralarında isim yerine sadece "Atilla" derlerdi, bu soyisim koridorlarda adeta soğuk bir rüzgar gibi yankılanırdı. Kimdi, benden ne istiyordu, o takip ile ne ilgisi vardı henüz bilmiyordum ama şirketin her tuğlasına sinmiş ağırlığını hissedebiliyordum.Üstelik hayatımın tek bilinmezi bu değildi. Metehan askerden yeni dönmüştü. Planlarımız, geleceğimiz o kadar net çizilmişti ki... Ben okulumu bitirecektim, Metehan da askerliğini yapıp gelecekti ve ardından o çok beklediğimiz yola, evliliğe ilk adımımızı atacaktık. Yüreğim bir yanda sevdiklerimin sıcaklığı ve evlilik hayalleriyle çarparken, diğer yanda o karanlık takibin, polisin siren seslerinin ve Atilla isminin getirdiği o soğuk gerilimle titriyordu. Her şey tam olarak burada, bu tekinsiz kavşakta başlamıştı.O ilk ihbarın yapıldığı, polis telsizlerinin sesinin odamın duvarlarında yankılandığı gece, Metehan’la el ele tutuştuğumuz o son huzurlu andı belki de. Ailemin gözlerindeki o saf korkuyu gördüğüm an, mühendislik fakültesindeki o sakin, formüllerle dolu günlerimin tamamen geride kaldığını anladım.
Sabahın ilk ışıklarıyla, oldukça erken bir saatte uyandım. Yataktan sakince kalkıp günlük rutin işlerimi hallettim. Önce ellerimi, ardından buz gibi suyla yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım.Sonra odama geçip gardırobun kapağını ardına kadar açtım. İş yerine, o resmi ama şık atmosfere uygun bir kombin oluşturup kıyafetlerimi giyindim. Ayna karşısında son dokunuşlarımı yapıp özenle hazırlandıktan sonra odamdan dışarı adımımı attım.
Haftanın ilk günü olmasına rağmen içimde tıpkı yeni bir başlangıcın heyecan vardı yüreğimde..
Sabahın erken saatlerinde cıvıl cıvıl bir enerjiyle uyandım, yataktan fırladım. Günlük rutin işlerimi hızlıca halledip ellerimi, ardından yüzümü bir güzel yıkadım. Hemen odama geçip gardırobun kapağını sonuna kadar açtım. İş yerine uygun, hem şık hem de havama uygun harika bir kombin oluşturup giyindim. Aynada son bir kontrol yapıp odadan çıktığım an, burnuma dolan o enfes kokularla adeta büyülendim.
Mutfaktan burnuma mis gibi, içimi ısıtan o güzel kokular geliyordu. Kahvaltı masası çoktan donatılmış, taze demlenmiş çayın buğusu etrafa yayılmıştı. Kızarmış ekmeğin kokusu; peynirlerin, zeytinlerin ve taze yeşilliklerin cıvıl cıvıl renkleriyle birleşince sabahın tüm huzuru bir anda eve dolmuştu.
Tam o sırada kapı tıklandı. Selin, mutfaktaki işini heyecanla yarım bırakarak hızlı adımlarla koridora doğru fırladı. Ayakları adeta yere basmıyor, kalbi her bir tıkırtıda adeta ritim tutuyordu. Mutfaktan hızla çıktı, antrenin loşluğuna doğru adeta koştu:
Selin= Kapıyı ben açarım!
Diye seslendi; sesindeki o neşe ve sabırsızlık tüm eve yayıldı. Selin heyecanla kapıyı açmaya gitti. Kapıyı açtığında, karşısında görmeyi en çok istediği o yüzü, Metehan’ı buldu. Metehan, yüzünde kocaman ve sıcacık bir gülümsemeyle içeriye girdi, arkasından kapıyı yavaşça kapattı. Dışarının serin havası hâlâ üzerindeydi ama bakışları iç ısıtacak kadar sıcaktı.
Metehan, kapının kapanma sesiyle birlikte Selin’i sabırsızca kendine doğru çekti. Aralarındaki tüm mesafeyi bir anda eriterek, özlemle dudaklarından öptü. Selin, bu ani ama tatlı dokunuşla neye uğradığını şaşırsa da hiç duraksamadan bu sevgi dolu öpücüğe karşılık verdi. Dünya o an ikisi için tamamen durmuş gibiydi.
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan, adeta bir tiyatro sahnesinin yapay ve abartılı öksürüğü gibi yankılanan bir ses geldi:
— Öhm, öhm!
Selin, duyduğu sesle adeta elektrik çarpmış gibi irkilerek Metehan’dan hafifçe ayrıldı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Selin ve Metehan, sesin geldiği yöne doğru başlarını çevirdiler. Selin’in yanakları anında domates gibi kıpkırmızı olmuş, utançtan ne yapacağını bilemez bir halde gözlerini kaçırmıştı. İşin garibi, anne ve babası az önce mutfaktaydı; ne ara oradan çıkıp da koridorun köşesinde bitivermişlerdi ki? Adamlarda resmen görünmezlik pelerini vardı!
Alparslan kaşlarını çatıp damadına dik dik baktı:
Alparslan= Ulan damat, gelir gelmez...
Metehan, ensesini mahcup bir şekilde kaşıyarak sırrı ifşa olmuş bir çocuk gibi gülümsedi:
Metehan= Baba ya şey... Tam olarak öyle değil de...
Canan hemen araya girerek kocasının koluna hafifçe dürtükler gibi vurdu:
Canan= Bey, rahat bırak çocukları!
Alparslan, karısına dönüp sahte bir sitemle çıkıştı:
Alparslan= Sen bari yapma!
Canan= Genç onlar işte, kanları kaynıyor...
Alparslan, yakalanmanın ve açık vermenin verdiği o efsanevi telaşla karısına dik dik baktı:
Alparslan= Biz anamızın babamızın gözünün önünde yaptık mı?!
Canan, gözlerini devirerek, gülerek ve son derece imalı bir ses tonuyla yapıştırdı cevabı:
Canan= Tabi canım tabi... Yapmadık! Yersen...
Alparslan, lafın altında kalmanın verdiği o büyük panikle karısına bakakaldı:
Alparslan= Laflara bak, laflara!
Canan hiç istifini bozmadan omuz silkerek meydan okurcasına gülümsedi:
Canan= Yalan mı bey?
Koridordaki o gergin ama bir o kadar da kahkaha dolu atmosfer, haftanın ilk gününe ve sabahın neşesine tam anlamıyla neşe katmıştı.
O sırada Atilla, Holding binasına çoktan adımını atmıştı. Şirketin o yüksek, sessiz ve soğuk koridorlarını kararlı adımlarla geçip doğrudan Selin’in odasına yöneldi. Tam o sırada, Selin’in yurttan oda arkadaşı ve en yakın dostu olan, şimdilerde ise asistanlığını yapan Arzu, masasında önündeki evraklarla ilgileniyordu.
Atilla, kapının eşiğinde içeri girmeden önce bir an duraksadı. Arzu masadan kalkıp ona doğru ilerledi. Atilla ise Selin’in gelip gelmeyeceğini en net Arzu’dan öğrenebileceğini düşündü.
Arzu yanına kadar geldiğinde, Atilla sakince söze girdi:
Atilla= Arzu Hanım, merhaba.
Arzu başını önündeki evraklardan kaldırıp gözlerini karşısındaki adama diktiğinde, ilk anda onu tanıyamadı. Atilla geçen zaman içinde çok değişmiş, adeta bambaşka biri olup çıkmıştı. Fakat Arzu'nun o keskin hafızası devredeydi... Adamın göz rengi, profilden duruşu ve o omuzlarındaki tekinsiz heybet tıpkı yurdun önündeki o gölge gibiydi; değişen tek şey, şakaklarına hafifçe kır düşmüş siyah saçlarıydı.
Arzu, şaşkınlığını profesyonel duruşunun arkasına saklayarak yanıt verdi:
Arzu= Buyurun Atilla Bey?
Atilla= Öztürk ailesi geldi mi, yoksa henüz yoklar mı?
Arzu= Canan Hanım ve Alparslan Bey önemli bir toplantıya geçecekler. Selin Hanım ise yaklaşık iki saat sonra burada olur.
Atilla= Teşekkür ederim.
Arzu= Gelince kendisine haber veririm.
Atilla, soğuk ve kararlı bir ifadeyle kestirip attı:
Atilla= Gerek yok, ben odasında bekliyorum.
İki saat sonra...
Metehan, Selin’i şirketin önüne bıraktı. İçinde sebebini bilmediği hafif bir huzursuzluk olsa da Selin’in o güzel gülüşüne bakıp vedalaştı ve antrenörlük yaptığı spor salonuna doğru yola çıktı.
Selin ise kararlı adımlarla ofisine geldi. İçeri girip kapıyı arkasından kapattı, çantasını asıp kendi koltuğuna doğru ilerledi. Tam masasına geçecekken odadaki yabancı varlığı hissetti. Başını yavaşça çevirdiğinde, koltuğunda oturan adamı görüp şaşkınlıkla donakaldı.
Selin= Kimsin sen?! Ne işin var odamda?
Atilla oturduğu yerden ağır ağır arkasını döndü. Yüzündeki o soğuk, tekinsiz tebessümle Selin’e baktı.
Atilla= Seni bekliyorum... Sonunda karşılaştık.
Selin, karşısındaki adamın gözlerinin içine baktı. Zihnindeki o karanlık yapbozun parçaları anında birleşti.
Selin= Sen...
Atilla= Tanıdın mı beni?
Selin= Ya da birine benzettim...
Atilla hiç vakit kaybetmeden Selin’e doğru tehlikeli adımlarla ilerledi. Selin gerilemeye çalışsa da Atilla onu hızla duvarla kendi arasına sıkıştırdı. Nefesi Selin’in yüzüne değecek kadar yakındı.
Atilla= Çok güzelsin... Ama yakından çok daha güzelsin.
Selin= Ne bu samimiyet?!
Selin var gücüyle Atilla’nın göğsünden itti. Atilla aldığı darbeyle hafifçe sendeledi ama yüzündeki o pişkince sırıtış kaybolmadı.
Atilla= Rahatsız mı oldun güzelim?
Selin= Güzelin kadar kafana saksı düşsün emi!
Atilla ısrarla tekrar Selin’in üzerine yürüdü, aralarında milim mesafe bırakmadı. Selin adama biraz mesafe koymak için sert bir tokat patlattı. Hırsını alamayıp ikinci tokadı atacaktı ki Atilla havada olan bileğini hışımla yakaladı.
Selin= Bırak bileğimi!
Atilla= Güzelim yakaladım seni, bırakmaya hiç niyetim yok...
Selin= Atilla bırak dedim sana!
Atilla şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
Atilla= Tanıdın demek...
Selin= Sen... Aileme güvenilir biri gibi gözüküp onlara yakınlaşarak beni elde etmek istedin! Beni adım adım takip ettin! Çünkü sen Metehan ile olmamı istemedin. Onun üvey abisisin! Metehan o gün senin kim olduğunu öğrendiğinde anlamıştı ne bok olduğunu... Sen normal değilsin, hastasın! Sadreddin Attila Korkmaz!
Atilla öfkeyle Selin’i tutup hırsla kendine doğru çekti. Fakat Selin pes etmedi; tam o anda dizini kaldırıp Atilla’nın karnına sertçe vurdu. Atilla acıyla kıvranırken Selin’i yakalayıp ikili koltuğa doğru yatırdı, tüm ağırlığını vermeden üstüne çıktı. Selin tepinerek var gücüyle direndi ve bacak arasına öyle sert bir darbe indirdi ki Atilla acı içinde kıvranarak yere yuvarlandı!
Selin hemen koltuktan fırladı. Atilla doğrulamadan üzerine doğru yürüyüp bir tekme daha savurdu. Ancak Atilla can havliyle masadaki ağır cam bibloyu hırsla Selin’e doğru fırlattı. Ağır cisim Selin’in şakak kısmına çarptı; Selin’in gözleri karardı ve başından süzülen kanla bilinci kapanıp yere yığıldı.
O sırada spor salonuna gitmekte olan Metehan’ın içine aniden tarifi imkansız, buz gibi bir his oturdu. Kalbi sıkıştı, nefesi kesildi. Yolun ortasında arabayı sağa çekip hışımla indi, kapıyı çarpıp şirkete doğru koşmaya başladı.
Binaya fırtına gibi girdi. Düz ilerledi, sola döndü, merdivenlerden hızla tırmandı. Hafif sağa bükülüp merdivenleri üçer beşer çıktı, düz ilerleyip sola saptı. Bir kat daha çıkıp sağa kıvrıldı, koridorda hızla koşup sola döndü ve Selin’in odasının kapısını hışımla açtı!
Karşısındaki manzara kanını dondurdu: Selin başından akan kanla yerde hareketsiz yatıyordu. Başka hiçbir şeye yeltenemeden yakalanan Atilla ise yerde acı içinde toparlanmaya çalışıyordu.
Metehan gözü dönmüş bir halde fırlayıp Atilla’nın suratına tam ortadan öldürücü bir yumruk indirdi!
Odadaki bağırışları, kavga ve cam kırılma seslerini duyan şirket çalışanları ve güvenlikler hızla odaya üşüştü. Arzu, Selin’i o halde görünce çığlık atıp hemen telefonu çıkardı ve elleri titreyerek polise haber verdi...
Metehan elleri zangır zangır titreyerek cebinden telefonunu çıkardı. Bir yandan titreyen parmaklarıyla Selin’in bileğindeki nabzı çaresizce kontrol etmeye çalışırken, diğer yandan panik ve endişeden kısılan, boğuklaşan sesiyle hızlıca 112’yi aradı; net ve hızlı adımlarla adresi söyledi.
Metehan= Ambulans! Acil ambulans lazım! Öztürk Holding binası, üçüncü kat! Başından ağır darbe aldı, kanaması var ve bilinci kapalı! Çabuk olun, ne olur çabuk olun!
Telefonu kapatır kapatmaz titreyen elleriyle Selin’in yüzünü süzdü, başındaki kanamayı hafifçe baskılayarak durdurmaya çalıştı. Kalbi göğsünü yırtacak gibi atıyordu. Telefonu kapattığı an, gözlerindeki o saf korku ve koruma içgüdüsüyle Selin’in üzerine kapandı.
Metehan yavaşça eğildi, Selin'in kan bulaşmış şakaklarının hemen yanından, alnından öptü.
Metehan= Güzelim... Aç gözlerini, yalvarırım. Yakışıklın burada... Hadi aç gözlerini, yapma bunu bana...
Tam 20 dakika sonra siren sesleri Öztürk Holding'in önünde yankılandı ve sağlık ekipleri hızla dördüncü kata fırladı. Metehan’ın Selin’e sarılıp çaresizce yalvardığı o dakikalar, hayatının en uzun, en kahredici dakikalarıydı. Ekipler Selin’e ilk müdahaleyi odanın ortasında yapıp başındaki kanamayı durdurmaya çalışırken, Metehan bir an olsun Selin’in soğumaya başlayan elini bırakmadı. Sağlık görevlilerinin sedyeyi hazırlayıp Selin’i sabitlemesiyle birlikte Metehan da sedyenin peşinden alt kata doğru adeta koştu.
Aradan geçen 28 dakikanın sonunda ise olay yerine polis ekipleri ve Olay Yeri İnceleme ulaştı. Şirketin o yoğun, prestijli atmosferi bir anda polis telsizlerinin cızırtılı sesleri, güvenlik şeritleri ve siren ışıklarıyla kaplandı. Koridorda güvenlikçiler tarafından zapt edilmeye çalışılan ve Metehan’ın indirdiği o ağır yumruğun etkisiyle yüzü gözü kan içinde kalan Sadreddin Attila, polisler tarafından sert bir hamleyle kelepçelendi. Attila, bileklerine geçen soğuk kelepçeye rağmen yüzündeki o tekinsiz, hastalıklı tebessümü korumaya çalışıyordu.
Polis ekipleri odadaki kanıtları inceleyip Arzu ve diğer çalışanların ifadelerini almaya başlarken.
O sırada güvenlik alan Alparslan ve Canan haber verdiginde. Onlarda gelmek üzereydi haber haberi alan Alparslan ve Canan da şirketin kapısından içeri fırtına gibi girdi. Canan, binanın önündeki ambulansı ve polis araçlarını gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü; Alparslan eşini düşmemesi için son anda yakaladı. Kızlarının kanlı odasını ve Sadreddin Attila’nın polisler arasında kelepçeli çıkarılışını gördüklerinde Öztürk ailesi için zaman tamamen durmuştu. Aile, Metehan’ın peşinden hastaneye doğru zamana karşı amansız bir yarış başlatırken, Attila’nın yakalanması bu kabusun bittiği anlamına gelmiyordu; aksine, herkes için çok daha karanlık bir hesaplaşmanın kapısını aralıyordu.
Ambulans ekibi holding binasına hızlı ve telaşlı bir giriş yaptı. Siren sesleri holdingin yüksek tavanlarında, soğuk cam giydirmelerinde yankılanırken, sağlık görevlileri ellerindeki acil müdahale çantalarıyla vakit kaybetmeden üçüncü kata çıktı. Koridordaki gergin sessizlik, koşturan botların ve cızırtılı telsizlerin sesiyle bölündü.
Sağlık ekipleri, başından akan kanın yarattığı o korkutucu tabloyla yerde hareketsiz yatan Selin’in etrafını sardı. Nabzını, solunumunu ve hayati bulgularını kontrol ederken zamana karşı amansız bir yarış veriyorlardı. Selin’in boynunu sabitleyip başındaki kanamaya baskılı pansuman uyguladıktan sonra, onu büyük bir dikkatle ve yavaşça kaldırarak sedyeye yatırdılar. Durumun ciddiyeti, ekibin birbiriyle kurduğu kısa, sert bakışmalardan ve yüzlerindeki o buz gibi ifadeden net bir şekilde okunuyordu.
O sırada odada bulunan Canan, Alparslan ve Metehan korku dolu, çaresiz gözlerle olanı biteni izliyordu. Canan’ın hıçkırıkları oda duvarlarında çınlıyor, Alparslan eşini ayakta tutmaya çalışırken Metehan’ın gözleri sadece Selin’in solgun yüzüne kilitlenmiş duruyordu. Ekip sedyeyi hareket ettirir ettirmez, üçü de nefes bile almadan hemen peşlerinden alt kata doğru fırladı.
Hastaneye doğru gitmek üzere bina çıkışına ulaşıldığında, Metehan bir an bile tereddüt etmeden hızla ambulansın arka kapısından içeri bindi. Kapılar büyük bir gürültüyle kapandı. Geride kalan Canan ve Alparslan ise gözyaşları içinde kendi araçlarına koşup ambulansı takibe aldılar. Trafiğin tam ortasında, siren ışıklarının kırmızılığına kapılmış bir hâlde hastaneye doğru tehlikeli, nefes kesen ve endişe dolu bir kovalamaca başladı.
İstanbul trafiği ambulansın ve arkasındaki aracın ilerlemesini zorlaştırınca Alparslan daha fazla dayanamadı. Yoğunlaşan kavşakta aracını durdurup hışımla arabadan indi. Bizzat yolun ortasına atlayıp bocalayan sürücülere bağırarak, elleriyle işaretler yapıp ambulansın geçmesi için koridor açtı. Siren seslerinin arasında yolu temizledikten sonra koşarak yeniden arabasına bindi ve gaza bastı.
Ambulans 30 dakikalık o kahredici yolculuğun ardından hastanenin acil servisine vardı. Kapılar açılır açılmaz hazırda bekleyen sedye ekibi Selin’i devraldı ve bekleme yapmadan doğrudan ameliyathaneye kaldırdılar. Steril kapılar Selin’in arkasından kapanırken, doktorlardan birinin acil kan ihtiyacı olduğunu söylemesi üzerine Metehan duraksamadı bile. Üzerindeki kan lekelerine ve titreyen dizlerine aldırış etmeden, Selin’e can olabilmek için koşar adımlarla hastanenin kan merkezine doğru ilerledi. Kan verme koltuğuna oturduğunda damarından süzülen her damlada tek bir dua ediyordu: Selin’in gözlerini yeniden açması...
Alparslan ve Canan, yoğun trafiği güçlükle atlatıp nihayet hastaneye varmışlardı. Kendilerini telaşla hastane binasının içine attıklarında, Metehan’ı kan merkezinden çıkarken gördüler. Adımlarını hızlandırıp hemen yanına koştular. Bu sırada haberi alan Cem de durmamış, nefes nefese hastaneye yetişmişti.
Alparslan, endişeden titreyen bir sesle sordu:
Alparslan= Damat! Yoksa kızım...
Metehan= Yok baba, yok çok şükür... Selin hâlâ ameliyatta. Doktorlar kan kaybını önlemek için içeride var gücüyle müdahale ediyorlar. Ben de ne olur ne olmaz, her ihtimale karşı acil bir ihtiyaç doğarsa hazır olsun diye kan verdim.
Canan, karşısında bitkin duran gence şefkat ve minnetle baktı:
Canan= Sağ ol oğlum... Ama bak rengin solmuş, yüzün kireç gibi. Bir şeyler yemen lazım.
Metehan başını iki yana salladı:
Metehan= Yerim anne, sonra yerim... Benim şimdi hemen karakola gidip ifade vermem gerekiyor.
Cem araya girdi, duyduklarına şaşırmıştı:
Cem= Bu halde mi Metehan? Ayakta duracak halin yok!
Metehan= Mecburum Cem... O şerefsiz hapisten çıkamasın diye ne gerekiyorsa şimdi yapmam lazım.
Canan, eşine dönerek kararlı bir sesle konuştu:
Canan= Bey! Sen damatla git, yalnız bırakma çocuğu. Ben buralardayım, ameliyathanenin önünde beklerim.
Cem hemen atıldı:
Cem= Canan abla, Alparslan abi... Siz burada, Selin’in yanında durun. Ben Metehan’la giderim, aklınız bizde kalmasın.
Alparslan= (Cem’in omzuna dokunarak) Eyvallah Cem... Dikkat edin kendinize.
Gitmeden önce Metehan, Alparslan ve Canan'a Selin’in kaçıncı katta olduğunu ve hangi ameliyathanede müdahale edildiğini detaylıca tarif etti. Ardından Cem, halsiz düşen Metehan’ın koluna girdi. İkili, geride kalanlara kısa bir selam verip karakola doğru gitmek üzere hızlı adımlarla hastaneden ayrıldılar.
Karakoldaki sorgu odasında ağır ve gergin bir sessizlik hakimdir. Sorulan her bir soruda Atilla, inatla susmayı tercih eder. Karşısındaki polis memurları ve komiser, onun bu vurdumduymaz tavrından dolayı gitgide sinirlenirler; fakat Atilla son derece rahattır. Hiçbir şeyden korkmayan, ruhsuz ve vicdansız bir adam gibi, soğukkanlılığını bozmadan sessizliğini korumaya devam eder.Aynı esnada, yan odada bulunan diğer ekip ise eldeki kamera görüntülerini büyük bir dikkatle incelemektedir. Fakat polisler bu işte ciddi bir gariplik sezerler. Görüntülerdeki bu adam, onlara bir yerden tanıdık gelmektedir. Bu durumun geçmişe, oldukça eskiye dayalı bir mevzu olduğunu düşünürler. Hatta bu gizemli kişinin, Öztürk ailesinden bile önce bu tür olayların içinde parmağı olduğunu fark ederler; ya da sadece benzetmişlerdir, henüz tam olarak emin olamazlar.Olayın üzerinden yaklaşık iki saat geçtikten sonra karakolun kapısından Metehan ve Cem giriş yapar. Ancak kan vermiş olan Metehan’ın ayakta duracak dermanı olmadığı, adeta bitap düştüğü her halinden o kadar bellidir ki... Yaşadığı halsizliğe rağmen, adaletin yerini bulması ve Selin'e bunu yapanın cezasını çekmesi için ifade vermek üzere son gücüyle direnir. Karakoldaki memurlar onun bu durumunu görünce hiç vakit kaybetmezler ve sorgu odasından çıkıp doğrudan onların yanına gelirler.
Metehan ciğerlerini zorlayan derin bir nefes alıp verdi. Odanın içindeki gergin hava, geçmişin karanlık anılarıyla birleşince sorgu odasını daha da basık bir hale getirmişti. Bakışlarını masaya sabitledikten sonra, karşısındaki polislere dönerek konuşmaya başladı
Metehan=Size olayın en başından, ilk anlardan anlatsam daha iyi olacak. Selin’le ben aynı mahallenin çocuklarıyız. Çocukluk aşkıydı bizimkisi. Saf, temiz bir sevdaydı... Tabii bunu annem, babam ve Selin’in ailesi, yani annesiyle babası da biliyordu, arkamızdaydılar. Aramızda Selin’le 3 yaş var. Benim bir üvey abim olduğunu ise lise yıllarımda, hayatımıza bir gölge gibi çöktüğünde öğrenmiştim. Onun o yıllarda sözde bir sevdiği vardı, gerçi pek sevdiği de denilemezdi; saplantıydı onunki. Kız onu istemiyordu, ayrılmak istediğinde ise gözü dönüyor, korkunç kavgalar çıkarıyordu. İşte o zaman anladım onun içindeki o karanlığı, şiddete ne kadar meyilli ürkütücü bir yapısı olduğunu. Bu yüzden Selin’i onun o kirli gözlerinden hep uzak tuttum, onu o canavardan korumak için adeta etrafına etten duvar ördüm. Tabii o bunu, arkasındaki gölgenin ben olduğunu bilmiyordu. Sadreddin Atilla... O dönem can güvenliğimiz için gizlice polis çağırdığım zamanlar oldu. Nitekim hakkında uzaklaştırma kararı da alınmıştı. Ama o hukuk tanımaz bir katildi; uzaklaştırmanın daha yedinci gününde, adeta bir gölge gibi eve gizlice girip o kızı katletti. Sonunda tutuklandı ve o parmaklıkların arkasına, cezaevine gönderildi.Murat Komiser, duyduklarının ağırlığıyla öne doğru eğildi, gözlerindeki şüphe ve öfkeyle sordu
Muratkomiser=Sonra ne oldu?
Metehan’ın gözlerinde o eski korku ve yorgunluk yeniden canlandı, yutkunarak devam etti
Metehan=Sonra bu cani hapisten kaçmış. İzini öyle bir kaybettirdi ki, nereye gittiğini, hangi delikte saklandığını kimse bulamadı. Ta ki o kabus yeniden başlayana kadar... Ben askerdeyken, sevdiğim kız Selin üniversiteye gidiyordu ve devlet yurdunda kalıyordu. O sıralar peşinde bir tekinsizliğin olduğunu hissediyor, onu gizlice takip eden birilerinin varlığından korkuyordu. Selin ne zaman arkasına dönüp baksa, o gölge bir anda sokak aralarında kayboluyormuş. Fakat bir gün, yakın bir arkadaşı o takip eden adamı çok net bir şekilde görmüş ve eşkalini polise vermişti. Ben askerdeyken durumdan şüphelenip gerçeğin peşine düştüm, araştırdım. Onlar da yurttaki güvenliğe haber verince adam köşeye sıkışıp yakalandı ve tekrar tutuklandı. Ancak hain planından vazgeçmedi; üç sene sonra tekrar kılık değiştirip, bambaşka bir kimlikle dışarı çıktı. Atilla'nın cezaevine girmeden önce acımasızca öldürdüğü o ilk kadını Selin’e benzettiğini düşünüyorum... Sırf bu sapkın benzerlik yüzünden hâlâ onun peşinde, Selin'in hayatını karartmak için gölgelerde dolanıyor sanırım...
Murat Komiser, arkasına yaslanıp derin bir sessizlikle dinlemişti bu son sözleri. Metehan’ın gözlerindeki kırgınlık, odadaki ağır havayı daha da kesifleştiriyordu.
Murat Komiser, sesindeki babacan ama mesafeli tonu koruyarak sordu:
Murat Komiser= Onunla yüzleşmek ister misin son kez?
Metehan başını iki yana salladı. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi, gözlerini komiserin masasındaki evraklara dikti.
Metehan= Onunla yüzleşmek neye yarar ki... O cezayı çekecek, çekmek zorunda. Hem benim öyle bir abim yok, olamaz da!
Murat, bu kesin karar karşısında sessizce başını salladı. Metehan oturduğu sandalyeden sanki üzerinde tonlarca yük varmış gibi ağır ama kararlı bir hamleyle kalktı; sorgu bitmişti. Hızlı adımlarla kapıya doğru ilerlerken, Murat Komiser de adımlarını onun ritmine uydurup peşinden geldi. Metehan, metal kapının soğuk kolunu indirip kapıyı açtı.
Odadan çıktığı anda, koridorun loş ışığı altında zaman durdu sanki. Hemen karşıdaki sorgu odasından, bileklerinde kelepçelerin şıkırtısıyla Attila çıkmıştı.
Attila bitkin bir halde başını kaldırdı ve gözleri kardeşine çarptı. Şaşkınlık ve suçluluk yüz hatlarında birbirine karıştı.
Attila= Sen...
Attila, iki yanındaki polislerin kolları arasında hafifçe Metehan’a doğru hamle yaptı. Metehan, kollarını göğsünde kavuşturup dik bir duruş sergilemeye çalışarak sordu:
Metehan= Beni gördüğüne şaşırdın mı?
Attila Gözlerini kaçırarak yutkundu
Attila=Evet, şaşırdım çünkü...
Metehan, Abisinin sözünü keserek bir adım öne çıktı; öfkesi ses tellerini titretiyordu
Metehan=Çünkü ne? Kabullenemedin mi kardeşin olduğumu?!
Attila’nın gözleri doldu, sesindeki çaresizlik koridordaki herkesin nefesini tutmasına sebep oldu:
Attila= Onu nereden çıkardın?! Ben senin abindim... Sorun sende değil, babamdaydı! Mete!
Metehan bu savunma karşısında alaycı bir şekilde güldü ama gözlerinde can çekişen bir çocuk gizliydi.
Metehan=Klasik aile sorunu bu... Ama senin katil olmanı aklamaz!
Attila’nın yüzündeki çaresizlik, yerini ani bir dehşete ve şüpheye bıraktı. Gözlerini kısarak kardeşinin yüzündeki her bir kıvrımı inceledi:
Attila= Bir dakika... Sen bunu nereden biliyorsun?!
Metehan, abisinin gözlerinin içine son kez bakarak buz gibi bir sesle fısıldadı:
Metehan= İtiraz etmedin, susmayı tercih ettin... O delikten çıkma, hatta orada geber! Benim abim yok, olamaz da...
Metehan arkasını dönüp kararlı adımlarla karakolun çıkışına doğru yürüdü. Attila arkasından çaresizce bağırsa da polisler onu hışımla nezarethaneye doğru sürükledi. Sadreddin Attila için artık kaçış yoktu; ömrünün sonuna kadar çıkamayacağı o karanlık hücreye giden yol kesinleşmişti..
2 Gün Sonra
48 saatlik o karanlık bekleyişin ardından zaman, ardında ağır ve sancılı izler bırakarak akıp gitmişti.
Selin nihayet gözlerini hayata yeniden açtı. Yoğun bakımın o soğuk, makinelerle dolu odasından çıkarılıp normal odaya alındığında, hastane koridorlarında bekleyen herkes derin ve rahat bir nefes almıştı.
Doktor odadan çıkarken yorgun ama rahatlamış bir gülümsemeyle müjdeyi verdi
KenanDoktor=Geçmiş olsun, durumu artık stabil. Hastayı, odada kalabalık yaratmayacak ve onu yormayacak şekilde teker teker girip görebilirsiniz.
Bu sözlerin üzerine Metehan, gözlerindeki endişenin yerini alan o büyük rahatlamayla etrafındakilere hüzünlü ama kararlı bir bakış attı. Odadakilerin rızasını ister gibiydi. Alparslan, onun bu sessiz ricasını anlayarak dostça başını salladı; önceliğin ona ait olduğunu biliyordu. Metehan, kalbinin ritmini değiştiren bir heyecan ve korkuyla yavaşça kapıyı aralayıp içeriye girdi.Adımları o kadar sessizdi ki, sevdiği kadının incineceğinden korkuyor gibiydi. Yatağın kenarına, sevdiği kadının yanına geldi. Günlerdir hasret kaldığı o narin eli kavradı, parmaklarını sıkıca kenetledi. Eğilip, üzerine titrediği o alna sıcak, uzun ve minnet dolu bir öpücük kondurdu. Tam o sırada Selin gözlerini yavaşça açtı; odadaki loş ışığa alışmaya çalışarak ürkek gözlerle etrafına bakındı. Karşısında dünyadaki en güvenli sığınağını, Metehan'ı gördü günlerin yorgunluğu ve gözyaşlarıyla pürüzlendi
Metehan=Güzelim
Selin sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki korku hâlâ taptazeydi.
Selin=O gitti mi.
Metehan=Tutuklandı ama artık güvendesin, bitti.
Selin gözlerini kaçırdı, gerçeğin ağırlığından korkuyordu.
Selin=Tahmin ettiğim kişi deme nolur ya.
Metehan=Kimden bahsediyorsun
Selin=Senin şu sevmediğin daha doğrusu o seni kabullenmedi.
Metehan=Evet... O artık hapiste, hak ettiği cezasını çekecek. Şimdi bunları düşünüp kendini yorma ne olur, senin sadece iyileşmen lazım. Bizim için.
Kader Çizgisi: Seni bana yazmışlar..
en çıkmaz yollardan geçirip yine bir araya getirmişti; çünkü onlar birbirlerinin alın yazısıydı.
Bu fırtınalı yolculukta, yaşadıkları her zorluk unutulmaz anlar olarak kalplerine kazındı. Hayatın önlerine çıkardığı her engele karşı birlikte göğüs gerdiler, birbirlerine sarsılmaz birer destek oldular. En derin yaraları bile birbirlerinin sevgisiyle, sabrıyla sardılar. Onlar, ne fırtınanın büyüklüğüne baktılar ne de yolun uzunluğuna; sadece el ele verip kaderlerini kendileri yazdılar.
-Son-
Kelime=5524
Bölüm etkileşimi
