7. bölüm · Teğmenin Güzidesi
YÜZ MÜHÜR VE BİR TEBESSÜM
Eve adımını atıp kapıyı arkasından kapattığı an göğsü hızla kalkıp iniyordu Güzide’nin. Avuçlarının içinde hâlâ Targan’ın teninin sıcaklığı, burnunda ise o genzi yakan çam ve barut kokusu vardı. Koşarak odasına geçti, üzerindeki hırkayı fırlatırcasına çıkarıp kendini yatağın üzerine bıraktı. Kalbinin atışı odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Heyecandan bacaklarını kendine doğru çekip yüzünü yastığa gömdü.
Ayağa kalkıp üzerini değiştirdi; en sevdiği pembe pijamalarını giydi. Masanın üzerindeki walkman’i eline aldı, kulaklıkları kulağına yerleştirip kasedin düğmesine bastı. Müzik ruhuna bir şifa gibi akmaya başladı. Nazende Sevgilim’in o puslu, kırılgan melodisi odanın karanlığına sızıyordu:
Değdi saçlarıma bahar gülleri
Nazende sevgilim yadıma düştün
Sevenin bahtına bir güzel düşer
Sen de tek sevgilim aklıma düştün...
Gözleri pencereye kaydı. Tülün arkasından dışarıya, karşı lojmanın balkonuna baktı. Albay Ali Asaf Bey yoğun bir devriye mesaisindeydi, annesi Süreyya Hanım ise salonda dikiş makinesinin başında kumaşlara şekil veriyordu. Dışarıda, gecenin ayazında iki gölge belirdi. Targan ve hemen yan komşuları olan Teğmen Deniz balkona çıkmışlardı. Targan, derin bir nefesle sigarasını çekiyor, dumanı Doğu’nun soğuk gecesine üflüyordu.
Güzide pencerenin kenarında öylece kaldı. "Çok seviyorum ben bu adamı..." diye fısıldadı kendi kendine. Tam o anda Targan, sanki o fısıltıyı duymuş gibi başını yukarı kaldırdı. Göz göze geldiler. Güzide’nin nefesi boğazında tıkandı. O karanlıkta bile Teğmen’in ela gözlerindeki o geçit vermez, soğuk mesafeyi hissedebiliyordu. 'Nasıl gülüyordun acaba?' diye geçirdi içinden. 'Bir kez olsun içtenlikle gülsen, o gamzen nasılda derinleşir kim bilir...'
O sırada yan balkondan bir başka duman kokusu ve hissettiği rahatsız edici bir baskı yükseldi. Teğmen Deniz de camdaydı. Doğrudan Güzide’ye bakıyordu. Bakışlarındaki o sahiplenici, takipçi tavır Güzide’nin huzurunu kaçırdı. Deniz tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken Güzide tülü çekip hızla içeri girdi. Babasının Deniz’e olan aşırı ilgisi, adamın lojman etrafında sürekli karşısına çıkması içindeki huzursuzluğu artırıyordu.
Aklındaki tüm gölgeleri silmek için mutfağa geçti. Yarın doğum günüydü ama kimsenin kutlayacak hali yoktu. Dolaptan malzemeleri çıkarıp kendisi için küçük, kalpli bir pasta hazırladı. Üzerine özenle bembeyaz krema sürdü. Erittiği çikolata sosuyla pastanın tam ortasına iki harf kazıdı: "T.G"
Gülümsedi. Teğmen’in Güzide’si... Harfler bile yan yana ne kadar yakışıyordu. Şu dünyada tek bir hayali vardı eskiden; okumak, Hava Harp Akademisi’ne girip pilot olmak. Ama şimdi, o koskoca gökyüzü bile Targan’ın ela gözlerinin yanında sönük kalıyordu. Kalbini tamamen o sert bakışlı teğmene teslim etmişti.
Yatağına uzandığında annesi Süreyya Hanım sessizce odaya girdi. Yatağın kenarına oturup kızının altın sarısı saçlarını şefkatle okşadı, alnına sıcak bir öpücük kondurdu. Güzide bir an annesinin boynuna sarılıp içindeki o devasa aşkı, Targan’ı, kalbinde taşıdığı fırtınayı anlatmak istedi. Ama henüz her şey bir sis bulutuydu; erken davranıp bu büyülü hissi bozmak istemedi. Gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.
Tarih: 10 Ekim 2000, Salı
Güneş henüz doğudaki dağların arkasından süzülmeden, saat altıda uyandı Güzide. Doğduğu gün olduğu için değil, az sonra Targan’ı göreceği için içi içine sığmıyordu. İpek gibi sarı saçlarını tarayıp sıkıca bağladı. Okul formasını giydi.
Salona geçtiğinde annesi masayı kuruyordu. Albay Ali Asaf Bey, Erzurum’daki kriz toplantısı için sabaha karşı yola çıkmıştı. Babasının evde olmaması Güzide için paha biçilemez bir fırsattı.
"Güzide, kahvaltı yapmayacak mısın kızım?"
"Hayır anneciğim, ben dışarıda bir şeyler yerim," dedi hızlıca.
Mutfaktan küçük kaplar çıkardı. Dün geceden hazırladığı yaprak sarmalarını, annesinin pişirdiği taze poğaçaları ve yaptığı o minik kalpli pastayı özenle kaplara dizdi. Yanına iki küçük çatal, bir mum ve çakmak ekleyip hepsini küçük bir bez torbaya yerleştirdi.
Süreyya Hanım şüpheyle kızına baktı: "Kızım saat daha altı buçuk. Çok erken değil mi? Deniz gelmedi daha."
"Anne, ben Feride’yle buluşacağım. Deniz abiyi okul kapısında beklerim, merak etme," diyerek annesini geçiştirdi.
"Sen bir şeyler çeviriyorsun ama hadi hayırlısı..."
Güzide annesinin yanağına bir öpücük kondurup siyah kunduralarını giydi. Torbayı sıkıca kavrayıp lojmandan dışarı fırladı. Kalbi boğazında atıyordu. Doğrudan bekar subayların kaldığı bloğa koştu. Merdivenleri üçer beşer tırmanıp üçüncü kata çıktı. Targan’ın dairesinin kapısının önüne geldiğinde nefes nefeseydi.
Tam elini kaldırıp kapıyı çalacaktı ki kapı aniden açıldı. Karşısında duran Targan, elindeki torbayla dikilen kızı görünce şaşkınlıkla duraksadı.
"Sen... Senin ne işin var burada?"
Güzide yutkundu: "İnşallah yalnızsındır... İçeri buyur eder misin beni?"
Targan kaşlarını çattı, sesi sertleşti: "Pardon, sebep?"
"Bugün benim doğum günüm. Bana beş dakika verir misin?"
"Doğum gününse banane küçük hanım? Kutlayacak başka yer bulamadın mı?"
Güzide bakışlarını kaçırmadan gülümsedi: "Doğum günü partim için en güzel yer senin kalbin diye düşündüm."
Targan’ın ela gözlerinde anlık bir dalgalanma oldu. Kalbinde, kontrol edemediği o tehlikeli sıcaklık yeniden kıpırdadı. Bu kızın pervasızlığı, duvarlarını zorlayan bu duru sevgisi onu korkutuyordu. "Yine ne saçmalıyorsun ufaklık? Burası bekar evi, seni içeri almam yakışık kalmaz," diyerek kapıyı kapatmaya yeltendi.
Güzide fırsat vermedi; Targan’ın kolunun altından süzülerek içeri daldı. Kunduralarını hemen ayağından fırlatıp salona koştu.
"Sen ne laftan anlamaz bir kızsın! Buraya böyle giremezsin, çık dışarı!" diye bağırdı Targan arkasından.
Güzide dönüp gözlerinin içine baktı: "Sadece beş dakika Targan... Ne olur?"
Adını ilk kez dudaklarından bu kadar yalın ve yalınayak duymuştu Targan. Sert duruşu bir anlığına kırıldı, gözleri durgunlaştı. "Anlaşıldı, senden kaçış yok. Ne istiyorsun?"
"Yaşadığın yeri görmek güzel..." dedi Güzide. Bez torbadaki kapları sehpanın üzerine dizmeye başladı. Pastayı çıkardı, üzerindeki mumu saplayıp çakmakla yaktı.
Targan kollarını göğsünde birleştirmiş, şaşkınlıkla onu izliyordu: "Sen gerçekten ciddisin?"
"Evet, çok ciddiyim. Son dileğimi dilerken yanımda olmanı istedim."
"Neden yanında olmam gerekiyor küçük hanım?"
"Çünkü dileğim sensin."
Targan’ın bakışları derinleşti: "Sen beni saplantı haline mi getirdin?"
"Aşık olmak saplantıysa, sonuna kadar varım."
Targan ne diyeceğini bilemedi. Kızın bu filtresiz dürüstlüğü karşısında mantığı zırhı deliniyordu. Masadaki sarmaları görünce dayanamayıp bir tanesini ağzına attı. Sonra kolundaki saate baktı: "Beş dakikan var küçük hanım."
"Tamam," dedi Güzide. Gözlerini sıkıca kapattı. Muma doğru eğilip sesli bir şekilde dileğini diledi: "Teğmenin Güzide’si olmak istiyorum..."
Güzide’nin gözleri kapalıydı ama Targan’ın gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Kalbinin göğüs kafesini dövüşüne engel olamıyordu. İçindeki o geçmişten kalan yaralar, bu katıksız cesaretin karşısında diz çökmek üzereydi.
"Dileğin güzelmiş küçük hanım... Hangi teğmense artık?"
Güzide gözlerini açıp gülümsedi: "Senden ala benim teğmenim mi var?"
"Benim peşimi bırakmayacak mısın sen?"
"Hayır," dedi Güzide ve pastadan bir çatal alıp Targan’ın dudaklarına uzattı. Targan reddetmedi.
"Pasta güzel olmuş... Üzerindeki harfler hariç. Annen mi yaptı?"
"Hayır, ben yaptım. Merak etme, ileride evlenirsek her çeşit yemeği yaparım sana."
Targan yuttuğu pasta boğazında kalmış gibi aniden öksürmeye başladı. "Küçük hanım, beş dakikan doldu. Şurada iki oturduk diye saçma sapan hayallere kapılma. Öyle adımla iki mektup yazmakla beni etkileyemezsin."
Güzide başını dikleştirdi: "Peki ya adınla 60 tane şiir yazarsam? Her gün bir tane... O zaman bana inanır mısın?"
Targan alaycı bir tavırla tek kaşını kaldırdı: "O kadar güveniyorsun yani kendine? 60 tane şiir üreteceksin, hiç tekrarlamadan akrostiş yazacaksın... İmkânsız."
"Ya yazarsam? Altmışa tamamladığımda bana bir cevap verecek misin? Beni sevecek misin?"
Targan derin bir nefes verdi. Kızın bu iddialı duruşu karşısında geri adım atmak istemedi: "Peki madem... Bu kadar güveniyorsun kendine, sana iki ay veriyorum. İki ay boyunca her gün bana bir mektup getireceksin. Birbirine benzeyen şiirler olursa kaybedersin. Eğer gerçekten pes etmeden her gün adımla akrostiş yazarsan... Sana bir cevap vereceğim."
Güzide elini uzattı: "Anlaştık o zaman teğmenim!"
Targan kızın minik elini sıktı: "Anlaştık küçük hanım." Ardından cebinden telefonunu çıkarıp Güzide’ye uzattı: "Numaranı yaz."
Güzide şaşırdı: "Bu ne için?"
"Her gün mektubu nereye koyacağını mesajla söyleyeceğim. Sürekli yanıma gelip kışlanın ortasında dikkat çekmeni istemiyorum."
Güzide’nin kalbi sevinçten patlayacak gibi oldu. Numarasını yazıp telefonu geri verdi. Targan hemen kendisini arayıp numarasını kaydetmesini sağladı.
"Yiyecekler kalsın, sizin için getirdim. Ben okula gidiyorum," dedi Güzide. Kapıya doğru yürürken içindeki heyecan kontrolsüz bir dalga gibi yükseldi. Aniden geriye dönüp parmak uçlarında yükseldi ve kollarını Targan’ın boynuna doladı.
Targan’ın elleri havada kaldı, donup koptu. Güzide, "Çok teşekkür ederim teğmenim..." diye fısıldayıp pürüzsüz yanağına sıcak bir öpücük kondurdu. Targan şok içinde öylece dururken Güzide çantasını kaptığı gibi merdivenlerden aşağı koşarak indi.
Lojman kapısından çıktığında Teğmen Deniz arabanın yanında bekliyordu. Güzide’nin yüzündeki o neşeli ifadeyi ve bekar subay bloklarından çıktığını görünce kaşları çatıldı.
"Güzide? Senin o binada ne işin var?"
Güzide’nin yüzündeki gülücük anında soldu: "Hayırdır Deniz abi, sana hesap mı vereceğim?"
"Güzide neden sürekli beni tersliyorsun? Ben sana karşı nazik davranmaya çalışıyorum."
"Ben böyleyim Deniz abi. Kişisel alanıma müdahale edilmesinden hoşlanmam."
Arabaya bindiklerinde Deniz kontağı çalıştırmadı. Arka koltuğa doğru dönüp birden Güzide’nin bileğini yakaladı. "O gün düğünde Teğmen Targan’la dans ettin... Onu her gördüğünde gözlerin değişiyor. Onda olup da bende olmayan ne var Güzide?"
Güzide kolunu hırsla çekti: "Saçmalama Deniz abi! Sen ne diyorsun?"
"Güzide, ben senden hoşlanıyorum! Abi deyip durma bana, ağrıma gidiyor!"
Güzide tiksintiyle baktı: "Bileğimi bırak! Ben senden hoşlanmıyorum, asla da hoşlanmayacağım!"
Arabanın kapısını açıp kendini dışarı attı ve okula kadar yürüdü.
Zaman bir nehir gibi aktı. Güzide her gün Targan’dan gelen gizli mesajlarla mektupları bıraktı: Bazen nizamiyedeki bir taşın altına, bazen eğitim sahasındaki çam ağacının kovuğuna, bazen de kütüphanedeki bir kitabın arasına...
Teğmen Deniz ise yaşanan tartışmadan sonra kabuğuna çekilmiş, sessizce uzaklaşmıştı. Ancak Albay Ali Asaf Bey, Deniz’i eve davet etmekten ve iki genci yan yana getirmekten vazgeçmiyordu.
Yapraklar döküldü, Doğu’ya sert bir kış çöktü. Kabanlar giyildi, kar dağların tepesini kapladı. Takvimler 10 Aralık 2000 tarihini gösterdiğinde iki ay tamamlanmıştı. Sömestr tatiline az bir zaman kalmıştı.
Güzide, altmışıncı ve sonuncu mektubunu nizamiyeye bıraktı. Yüz gün boyunca hiç bıkmadan, aynı kelimeleri tekrar etmeden Targan’ın adına şiirler dokumuştu. Bu süreçte Targan da boş durmamış, bir kez olsun Güzide’nin adına bir akrostiş yazıp gizlice cebine sokuşturmuştu:
*G*alip gelmez sevdan, yorar yüreği,
*Ü*zülme, unutursun elbet bu dertli düşü.
*Z*aman çabuk geçer, hafifler sızısı,
*İ*nşallah vazgeçersin, söner içindeki sönmeyen yangın.
*D*ert etme kendine, geçer bu ağır yük,
*E*ve gidince unutursun, kalmaz bir tek izin bile...
O şiir Güzide’nin canını yaksa da pes etmemişti. Targan’ın duvarlarının ardındaki o korkuyu hissedebiliyordu.
Pazar günüydü. Telefonuna Targan’dan bir mesaj düştü:
'Ağaçlıkların orada buluşalım.'
Güzide’nin eli ayağı titredi. Hava sıfırın altındaydı. Lacivert ispanyol paça pantolonunu, krem rengi triko kazağını ve sütlü kahve kabanını giydi. Annesinin ördüğü krem rengi bereyi ve atkıyı taktı. Saçlarını açık bıraktı.
"Kızım hayırdır? Baban evde, nereye gidiyorsun?" diye sordu Süreyya Hanım.
"Anne, Feride’ye geçiyorum, ödev alıp hemen döneceğim."
Kahverengi botlarını giyip dışarı fırladı. Kışlanın arkasındaki kavak ağaçlarının gölgesine doğru yürüdü. Targan oradaydı. Onu ilk kez sivil kıyafetlerle görüyordu: Siyah bir mont, keten pantolon ve ayağındaki postallar... Heybetiyle ve o duru yakışıklılığıyla Güzide’nin nefesini kesti.
"Selamünaleyküm Güzide," dedi Targan.
"Aleykümselam..."
Targan derin bir nefes aldı. Soğuk havada buğulanan nefesi aralarında duruyordu. "Sen kazandın Güzide. İki ay boyunca hiç pes etmeden geldin. Şaşırttın beni, bir o kadar da etkiledin. Sana cevap vereceğim diye söz vermiştim..."
Güzide’nin kalbi güm güm vuruyordu.
"Sana cevap vereceğim ama... Şimdi değil. Döndüğümde vereceğim. Buraya çağırma sebebim de bu: O zamana kadar beni bekler misin?"
Güzide’nin mavi gözleri büyüdü: "Nereye gideceksin ki? Ne zaman döneceksin?"
"Vatani görev diyelim... Gizlilikten dolayı açıklama yapamam. Dönmem ne kadar sürer bilmiyorum. Belki üç ay, belki altı ay, belki bir yıl... Belki de hiç..."
Güzide titreyen elini hızla Targan’ın dudaklarına götürdü: "Tamam, sus... Anladım." Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
"Bekleyeceğim Targan... Dönsen de dönmesen de bekleyeceğim. Şimdi... Sana sarılmama izin verir misin?"
Targan buruk bir tebessümle baktı: "Daha önceden izin alıyor muydun küçük hanım?"
Güzide daha fazla beklemedi; kollarını açıp adamın boynuna sıkıca sarıldı. Targan bu kez kaçmadı. İlk defa güçlü kollarını kızın beline doladı, onu göğsüne bastırdı. Güzide burnunu Teğmen’in boynuna gömdü; keskin deniz esintisi ve çam kokusunu içine çekti. Onun geçmişini, nereli olduğunu, doğum gününü bile bilmiyordu ama ruhunu gözü kapalı teslim etmişti ona.
Geri çekildiklerinde Güzide nemli gözleriyle baktı: "Senden bir isteğim var."
"Nedir Güzide?"
"Bana bir kez gülümser misin? Gamzelerinin nasıl çukurlaştığını ilk kez görebilir miyim?"
Targan kızı kırmadı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, o sert ve geçit vermez yüzünde sıcacık, okyanus gibi derin bir tebessüm belirdi. Yanağındaki o çukur ortaya çıktı. Güzide için zaman o an durdu; dünyadaki tüm acılar o tebessümün karşısında eriyip gitti.
Vedalaşıp ayrıldılar. Güzide, arkasında bıraktığı adama ve onun bilmediği tehlikeli yolculuğuna doğru bakarken içinden kendi kaleme aldığı altmışıncı şiiri mırıldanıyordu:
*T*erk etme beni, sev diyorum.
*A*ğlatma artık, güldür diyorum.
*R*engârenk hayallerimde ol istiyorum.
*G*itme, kal yanımda bir ömür boyu.
*A*şkından alev aldım, duman saçıyorum.
*N*efretim olmaz sana, sevgimden başka biliyorum...
'Yine döndüğünde...' diye söz verdi kendi kendine. 'Sana yazacağım daha bir sürü şiir olacak.'
