4. bölüm · Teğmenin Güzidesi

MÜHÜRLÜ AŞK VE ZAMANIN YÜKÜ

Hanife *****

Pencereden aşağı eğildiğinde kendisini görüp görmediğini bilmiyordu. İçini kaplayan panikle hemen geriye çekilip yerde emekleyerek odadan dışarı fırladı. Açık kalan pencereden esen serin gece rüzgarı perdeyi havalandırırken, Güzide’nin kalbi güm güm vuruyordu.
Güzide odadan fırlayıp gittiğinde, Targan gözlerini karşı lojmanın açık kalan penceresine dikmişti. Karanlıkta kımıldayan o silueti fark etmemek imkansızdı.
"Murat, o dairede kim oturuyor biliyor musun?" diye sordu, sesindeki merakı gizlemeye çalışarak.
Murat hafifçe güldü, sigarasından bir nefes çekip dumanını geceye üfledi: "Senin kayınpeder oturuyor oğlum."
Targan çatık kaşlarını ona çevirdi: "Ne diyorsun lan, ne kayınpederi?"
Adem araya girerek dostça omuz silkip konuştu: "Albay işte... Onun dairesi. Neden sordun ki Kartal?"
"Hiç, öylesine sordum..."
Targan başını sallayıp bakışlarını karşı pencereden çekti. İçinden sessizce söylenmeden edemedi: 'Ufaklık... Sendin değil mi? Bizi mi dinliyordun orada?'
"Neyse, ben odamda kestireceğim biraz," diyerek izmariti kül tablasında söndürdü ve içeri geçti.
Odasına girip kendisini yatağa bıraktı. Elini eşofmanının cebine atıp parmaklarının arasındaki nesneyi çıkardı: Beyaz kurdeleli bir saç tokası... Yağmurlu günde Güzide o gururlu tavrıyla saçlarını geriye savurduğunda başından kayıp çamura düşmüştü toka. Targan, kız arkasını dönüp giderken yerdeki o ıslak tokayı fark etmiş, gayriihtiyari eğilip cebine atmıştı.
Şimdi elindeki tokaya bakarken gözleri daldı; zihni onu yıllar öncesine, geçmişin o kanayan yaralarına çekip götürdü.
1982 yılında Manisa’da dünyaya gelmişti Targan. Henüz 5 yaşındayken annesini karaciğer yetmezliğinden kaybetmiş, çocukluğunu annesizliğin o buz gibi hüzünüyle geçirmişti. Onu bakıcısı Nefise büyütmüştü. Babası Göktürk Bey ise kati ve askerî kurallarıyla evde terör estiren sert bir adamdı. Targan, Maltepe Askerî Lisesi’ni kazanıp evden ayrıldıktan kısa süre sonra babası, kendinden 7 yaş küçük Yasemin adında bir kadınla yeniden evlenmişti.
Targan, İstanbul’daki lise eğitimini başarıyla bitirip Kara Harp Okulu’nu kazandı. Harbiye'nin üçüncü senesinde, 1995 yılında 20 yaşındayken Manisa’ya memleket iznine gittiğinde, babası onu Gamze adında esmer bir kızla tanıştırdı. Görücü usulü bir tanışmaydı bu. Babasının lafının üzerine laf söyleyemezdi Targan; hayatındaki tek otorite babasıydı. Gamze’ye bir şans vermeye karar verdi. İzni bitmeden evvel aile arasında yüzükler takıldı, nişan yaptılar.
Targan Gamze’yi zamanla sevdi, evleneceği kadın gözüyle bakıp ona değer verdi. Akademisi Ankara’daydı. Ankara’dan Manisa’ya mektuplar yazıyor, Gamze’den gelen cevapları heyecanla okuyordu. Tuşlu telefonlar piyasaya yeni yeni girmişti ama henüz yaygın değildi. Son zamanlarda Gamze mektuplarında sürekli "Hemen evlenelim" diye bastırıyor, Targan’ı sıkıştırıyordu. Targan ise mektep bitmeden, bir düzen oturtmadan evlenmek istemiyordu.
Sömestr tatilinde Manisa’ya habersizce döndü. Kimsenin geleceğinden haberi yoktu; aklı Gamze’nin aceleciliğine takıldığı için sürpriz yapmak istemişti. Mahalleye gelip küçük el çantasını eve bıraktı. Tam onun yanına gitmek için adımlarken, sokakta Gamze’yi gördü. Kış günüydü; üstünde açık sarı bir palto vardı ve aceleci adımlarla yürüyordu. Aralarında mesafe olduğu için seslenemedi, arkasından takip etmeye başladı.
Manisa’nın Yunusemre ilçesindeki o ara sokaklardan birinde, tek katlı ahşap bir evin kapısına yanaştı Gamze. Kapının kenarındaki küçük tabelada "Suzan Ebe" yazıyordu. Targan şaşkınlıkla duraksadı. Gamze’nin ebeyle ne işi olabilirdi ki?
Kapı hafifçe aralık kalmıştı. Targan adımlarını sessizce atarak içeri girdi. Evde kimse görünmüyordu fakat odaların birinden sesler geliyordu. Suzan Ebe, içeride Gamze’yi muayene ediyordu:
"Kızım, aldırmak için çok geç kalmışsın! Ben bu günaha giremem, doktora git."
"Suzan abla, babam duyarsa biterim ben! Hem ben nişanlıyım, Targan öğrenirse asla evlenmez benimle!"
Suzan Ebe kaşlarını çatarak çıkıştı: "Onu o haltı yemeden önce düşünecektin kızım!"
Gamze gözyaşları içinde yalvardı: "Bir anlık gaflete düştüm... Suzan ebe gözünü seveyim kimseye söyleme!"
Targan duyduklarıyla duvara yaslandı. Yüreğine kor gibi bir yumruk oturdu. Aldatılmak... O, vatanı için askeri mektepte dirsek çürütürken, gelecekle ilgili hayaller kurarken nişanlısı onu aldatmış ve bir başkasından hamile kalmıştı!
Gözü karardı Targan'ın. Öfkeyle kapıya sert bir tekme vurarak odaya daldı. Gamze üstünü düzeltmiş, dehşet içinde doğrulmuştu. Targan onun üzerine yürüdü, kızın arkasındaki duvara sert bir yumruk geçirdi. Ahşap duvar çatırdadı.
"Senin Allah belanı versin! Söyle, kim o karnındaki piçin babası? Söyle!"
Gamze korkudan titriyordu, dili tutulmuş gibiydi.
"Konuşsana sürtük! Ben yokken kimlerle sürttün söyle! Acele evlenelim derken bana mı yamayacaktın şerefsizin çocuğunu? Kiminle yaptın, söyle!"
"Bilmiyorum..." dedi Gamze hıçkırıklar içinde.
"Ne demek bilmiyorum lan? Kaç kişiydi?"
"Sana yemin ederim tek gecelikti! Hatırlamıyorum... Arkadaşlarla bir kafede partiye gittik, çok sarhoştum. Yemin ederim tek gecelikti!"
"Allah seni kahretsin! Ben orada bizim için gelecek planları yaparken sen burada zevkisefa içinde miydin?" Targan hırsını alamayıp duvara bir yumruk daha indirdi. "Kimden peydahladıysan o çocuğu git onun yanına! Bir daha karşıma çıkarsan yemin ederim seni öldürürüm!"
Parmağındaki nişan yüzüğünü söküp kızın suratına fırlattı. Gamze arkasından koşup ağlayarak yalvardı: "Affet beni Targan, lütfen! Hataydı, bir daha olmayacak..."
Targan arkasına bile bakmadan gürledi: "Bir kere aldatan yine aldatır! Sana değil, karnındaki o masum çocuğun kaderine acıyorum!"
Evin ortasında korkudan titreyen Suzan Ebe’yi ve ağlayan Gamze’yi arkasında bırakıp çıktı. Eve dönüp valizini topladı. Babası Göktürk Bey şaşkınlıkla karşıladı onu: "Oğlum, yeni geldin, nereye gidiyorsun?"
"Baba, nişanı attım. O getirdiğin, övdüğün kadın beni boynuzlamış! Artık hayatıma karışma baba... Bitti! Buralara dönen namerttir, el birliğiyle bitirdiniz beni!"
Göktürk Bey sert bir tavırla kestirip attı: "Ne halin varsa gör! Askerliği seçtin bana inat... Kırk yılın başında sözümü dinledin, o da orospu çıktı! Git hadi, uğurlar ola!"
Aslında Güzide ile ortak yanları buydu: İkisi de öfkeli ve otoriter bir babanın gölgesinde büyümüştü. Targan çantasını alıp Ankara’ya döndü. 1997 yılında 22 yaşında teğmen olarak mezun oldu. Kurada ilk görev yeri olan Erzincan’a düştü. Üç yıl boyunca dağlarda, operasyonlarda pişti; kıdemli teğmen oldu. Beş yıl boyunca baba ocağının semtine dahi uğramadı. Gamze’yi ise ailesi başka dul bir adamla evlendirip göndermişti.
Targan bir daha hiçbir kadına güvenmedi. Devreleri bu acı hikayeyi bilirdi. Onun tek sevdası, tek sığınağı vatanıydı.
Yatağında uzanmış geçmişin bu acı sahnelerini hatırlarken, elindeki beyaz kurdeleli tokayı farkında olmadan öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Tokanın kumaşı avucunda ezildi. Bir insan bir kere yıkıldıktan sonra bir daha güvenebilir miydi? Bilmiyordu. Güzide’nin sabahki o cüretkar ve çapkın tavırları gözünün önüne geldiğinde, zihninde yine Gamze’nin gölgesi belirdi. Kızın erkeklere karşı bir zaafı olduğunu, çocukça bir oyun oynadığını düşündü.
Tokayı komodinin çekmecesine sertçe fırlatıp gözlerini kapattı.
Güzide ise salonda ailesiyle çay içtikten sonra odasına geçmişti. Pencereye yaklaşıp karşı balkona baktı. İçeri girdiklerini görünce rahat bir nefes aldı. Camı kapatıp perdesini çekti. Bir an önce sabah olsun, o sert teğmeni yeniden görebilsin diye kendisini yatağa attı.
Ertesi sabah annesi Süreyya Hanım saat yedide kahvaltıyı hazırlamıştı. Güzide hevesle kalktı, kişisel bakımını yapıp saçlarını arkadan sıkıca topladı. Ütülenmiş okul kıyafetlerini giyerken aynadaki yansımasına bakıp kıkırdıyordu:
'Bugün okul dönüşü şu kokulu mektup zarflarından alayım. 10 tane alayım hatta, lazım olacak nasıl olsa...'
Ailesiyle neşeyle kahvaltı yaptı. Albay Ali Asaf Bey karargaha gitmek üzere evden çıktıktan sonra, Güzide babasının iyice uzaklaşmasını bekledi. Saat sekize geliyordu. Siyah kunduralarını giyip annesini öptü ve lojmanın avlusuna indi.
Bilerek yan taraftaki C Blok’un girişinde beklemeye başladı. Bacaklarında dizine kadar uzanan beyaz çorapları ve kurdeleleriyle süzülüyordu. Çok geçmeden Teğmen Targan’ın bina kapısından çıktığını gördü. Kalbi anında boğazında atmaya başladı. Çantasından kalın ders kitaplarını çıkarıp eline aldı ve teğmen tam önünden geçeceği sırada kitapları yere düşürdü.
Eğilip yerdeki kitapları toplarken gözü Targan’ın pırıl pırıl parlayan siyah postalına takıldı. Hemen ayağa kalktı.
Targan kaşlarını çatarak baktı: "Yine mi sen?"
Güzide kalbinin atışını gizlemeye çalışarak gülümsedi. Targan bu gülümsemeyi garipsese de Güzide hemen lafa girdi: "Yine mi sen derken teğmenim? Daha bu ikinci karşılaşmamız, üç olmadı henüz."
"Hep karşıma çıkacaksın yani?"
"Evet," dedi çenesini kaldırarak. "Size söyledim teğmenim, radarımdasınız."
Targan gözlerini süzdü: "Bak küçük hanım... Kafanızda ne kuruyorsunuz bilmiyorum ama yavaş gelin, duvara toslarsınız."
Güzide alayla güldü: "Dün tosladım sanıyordum zaten... Ayrıca adım Güzide ama siz 'Güz' deyin. Sadece üç kelimecik: Güz."
Targan derin bir nefes verdi: "Çattık ya... Bak sana bir abi tavsiyesi; kendi boyundan büyük işlere kalkışma. Bu yaşta böyle erkek peşinde koşarsan ileride sonun iyi olmaz."
Güzide’nin gözlerindeki muzip ışık sönmedi: "Yanlışınız var teğmenim. Ben her erkeğin peşinden koşmuyorum; dün duvarına çarptığım o sert rütbelinin peşinden koşmayı tercih ediyorum."
Targan’ın yüzü şaşkınlıkla kasıldı, kaşları çatıldı: "Sapık mısın nesin sen? Ne istiyorsun benden? Sürekli peşimde mi olacaksın? Albayın kulağına giderse hiç hoş şeyler olmaz küçük hanım!"
"Beni tehdit mi ediyorsunuz teğmenim? Ayrıca sapık değilim ben... Hayranınız olamaz mıyım?"
Targan iyice afalladı: "Hayranım mı? Artist miyim ben?"
"Rütbeli ve fazlasıyla yakışıklısınız diyelim... Hayran olmak için illa ünlü olmanıza gerek yok. Dergi kapaklarındaki jönlerden bile daha gideriniz var."
Targan içinden 'Allah’ım deli olacağım, kız bana kafayı taktı resmen' diye geçirdi. Sesini ciddiyetle sertleştirdi: "Bakın, Albayın kızı olmanız beni bağlamaz. Sürekli karşıma çıkıp beni rahatsız ederseniz hakkınızda idari işlem başlatırım!"
Güzide’nin yüzündeki o neşeli ifade bir anda söndü. "Hiçbir şey yapamazsınız teğmenim! Bütün kışlada askerlerinizin diline düşersiniz; 'Koskoca teğmen liseli öğrenciden taciz yedi' diye... Ayrıca ben sizi taciz etmiyorum... Aşık olmak suç mu?"
Targan duyduğu kelimeyle tamamen afalladı: "Ne? Aşk mı? Güz müsün, sonbahar mısın orasını bilmem... Değil kalbimi, ruhumdan bir kırıntı dahi olsa sana vermem! Şimdi çekil yolumdan!"
Postallarını sertçe yere vurarak yanından geçip gitti Targan.
Güzide olduğu yerde kalakaldı. Gözleri doldu, boğazına düğümlenen o acı sızıyla kalbinin sıkıştığını hissetti. Teğmen adımlarla uzaklaşırken, Güzide’nin zihninde o çaresiz, kırık melodi yankılanmaya başladı:
Sen imkansızsın...
Sensizlik imkansız, aşk imkansız...
Çemberin en dışındayım,
En çıkmaz sokaktayım...
Çığlık atsam sessiz,
Sussam yine çaresiz...
Gölgeler içindeyim...