2. bölüm · Teğmenin Güzidesi
EYLÜL‘ÜN İLK İZİ
10 Ekim 1982’de, Nevşehir’in o sakin coğrafyasında dünyaya gözlerimi açmışım. Annem, taşıdığı "seçkin" ve "güzel" anlamının ağırlığını hissetmiş olacak ki adımı Güzide koymuş. Fakat takvimlerin dökülen yaprakları fısıldar gibi, etrafımdaki herkes bana kısaca "Güz" demeyi seçmişti. Sonbaharın kucağında doğuşumun bir nişanesiydi belki de bu lakap.
175 boyum, belime kadar uzanan sarı saçlarım ve berrak mavi gözlerimle aynaya her baktığımda annemin gençliğini görürdüm. Esmer ve heybetli bir adam olan babamdan çok, annemin duru zarafetini almıştım. Lisede bana "Sindirella" diye seslenenler olurdu. Güzeldim; evet, dışarıdan bakıldığında bu bir lütuf gibi durabilirdi ama otoriter bir babanın kızıysanız güzellik dahi başınıza iş açabiliyordu.
Babam Alay Komutanı Piyade Albay Ali Asaf Vural... Karşısında koskoca kışlanın bile hazırola geçtiği, evde de tek bir kelimesiyle herkesi susturan o çelik irade. Abimin asker olmasını çok arzulamıştı ancak abim kalbinin sesini dinleyip öğretmenliği seçince aralarında tamiri imkânsız bir kırılma yaşandı. Annemle babam günlerce tartıştı; en sonunda babam abimden tamamen uzaklaştı. Abim Ankara’da kendi evini kurup evlendi, babam ise tek kız evladı olarak bana ayrı bir tutkuyla bağlandı. Ancak bu bağlılık özgürlük getirmiyordu. Asker olmamı istemediği gibi, okumama da sıcak bakmıyordu. "Liseyi bitirip evleneceksin, üniversiteyi ne yapacaksın?" derdi hep. Annem arada kalır, benimse içimdeki tek yangın büyürdü: Okumak ve Hava Harp Okulu’nu kazanıp gökyüzüne ait olmak.
2000 yılının Eylül ayında, henüz 18 yaşımı doldurmamışken babamın tayini Erzincan 3. Ordu Subay Lojmanları’na çıktı. 1993 depreminin üzerinden yedi yıl geçmiş olmasına rağmen şehrin hafızasındaki o acı izler hâlâ sokaklardaydı. Zaman geçiyor ama yıkım geride kalıyordu. Terör hatlarının, Karadeniz ile Doğu’nun kesiştiği o sert coğrafyaya adım attığımızda, kışlanın nizamiyesinde babamı görkemli bir tören karşıladı. Ankaranın kalabalığından sonra burası bana yabancıydı; deniz görme hayallerim bir kez daha ertelemenin tozlu raflarına kalkmıştı. 2000’li yılların teknolojisi hayatımızdaydı; evimizde sabit telefon, babamın cebinde ağır bir Nokia, benim elimde ise yaşıtlarıma göre lüks sayılan tuşlu bir Motorola vardı.
20 Eylül günü, nakil işlemlerimin uzaması sebebiyle gecikmeli olarak okulumun yolunu tuttum. Anadolu Lisesi merkezdeydi, yürüyüş mesafesindeydi. Mavi gömleğim, mavili beyazlı süveterim ve dizimin hemen altında biten grili mavili piliseli eteğimle aynanın karşısındaydım. Başörtü yasağı nedeniyle okullara kapalı girilmiyordu. Annem, kulağıma babamın gazabını hatırlatan azarları gelmesin diye belime uzanan saçlarımı özenle ördü.
Nizamiyeden çıkıp okula ulaştığımda sıkı bir disiplin karşıladı beni. Bahçede sıraya dizilip üstümüz arandı. Koridorlarda yürürken çevredeki erkeklerin bakışları üzerime kilitleniyordu; sanki hiç sarışın bir kız görmemiş gibi. 12-A sınıfımın olduğu ikinci kata çıkarken, uzun boylu, sivri burunlu ve esmer bir çocuk sırıtarak yolumu kesti:
"Naber güzellik, Rusya’dan mı geldin?"
Hiç istifimi bozmadan gözlerinin içine baktım: "Sen de Afrika’dan geldin herhalde?"
Arkamda şaşkın gülüşmeler bırakarak sınıfa koştum. Koridorda sınıf öğretmenimiz ve aynı zamanda tarih hocamız olan Seyhan Avcı ile karşılaştım. "Güzide Vural sensin, değil mi?" sorusuna nazikçe yanıt verip birlikte sınıfa girdik. Tahtanın önüne geçip kendimi tanıtmak en sevmediğim şeydi. "Ben Güzide Vural... Kayseriliyim, bu kadar," diyerek kestirip attım. Erkeklerin yanlarındaki sıraları boşaltma çabasını görmezden gelip, iki yandan örülmüş siyah saçları ve hafif çilleri olan sevimli bir kızın yanına oturdum.
"Selam Güzide, ben Feride. Hoş geldin," dedi sıcak bir sesle. Lojmanda oturduğumu öğrenince gülümsedi. Feride’yle daha ilk dakikadan ruhlarımız uyuşmuştu. Gün boyu atılan not kâğıtlarına, yazılan telefon numaralarına aldırış etmeden ders programını aldım.
Saat beş gibi okul dağıldığında dışarıda hafif bir sonbahar yağmuru çiseliyordu. Doğu’da yağmur demek, birkaç dakika içinde havayı bıçak gibi kesen bir soğuğa teslim etmek demekti. Eve dönmek yerine nizamiyeye, babamın yanına koşmaya karar verdim. Sert bir adamdı ama Ankara’dan beri kışla atmosferinde olmak bana güven verirdi. Yağmur hızlanırken yandan asmalı çantamı korumak için nizamiyenin bahçesinde koşmaya başladım.
Tam o anda... Ayağım balçığa dönüşen çamurda kaydı.
Ne olduğunu anlamadan, nizamiyenin ortasında bir gölgeye sertçe çarptım. İkimiz birden dengemizi kaybettik ve ben, yerdeki çamurun üzerine serilen iri yarı, heybetli bir cüssenin üzerine düştüm.
Zaman durdu.
Yüzüm, onun yüzüne bir nefes kadar yakındı. Koyu kahve saçları, kusursuz bir hizayla çizilmiş gibi duran kaşları ve içine çekildiğim sert ela gözleri vardı. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Üzerinde subay üniforması olan bu adamı süzmekten kendimi alamadım. Kalbim, hayatımda hiç olmadığı kadar sert, soluksuz ve ritmini şaşırarak çarpmaya başladı. Çok yakışıklı be... diye geçirdim içimden. Kimseye göz ucuyla bile bakmayan ben, o an, o çamurun ortasında duran teğmene vurulmuştum.
Fakat o, üzerindeki şaşkınlığı çabuk attı. Sert ve gür sesiyle irkildim:
"Hey ufaklık! Kalksana üzerimden, ne dikkatsiz şeysin öyle!"
Adamın üniforması tepeden tırnağa çamura bulanmıştı. Hızla ayağa kalkarken içimdeki gurur patladı: "Ne yapayım, yağmur yağıyor! Sen de direk gibi dikilmeseydin karşımda!"
O da bir hışımla yerden doğruldu. Üstünü silkelerken gözlerinden kıvılcım saçıyordu: "
Ufaklık, burası oyun parkı değil! Koşturabileceğin yer askeriye burası!"
"Biliyoruz herhalde! Ukala, kendini beğenmiş geri zekalı..."
Kaşları daha da çatıldı: "Sen ne saygısız şeysin öyle? Özrün kabahatinden büyük!"
"Saygıyı senden öğrenecek değilim Teğmenim! Ayrıca ben ufaklık falan değilim!"
"Kızım sen başıma bela mısın? Nereden çıktın karşıma, senin yüzünden şu halime bak!"
"Ne güzel işte, yağmurun altında yıkanıyorsun, fena mı?"
Sabrının son sınırındaydı: "Hayret bir şeysin ya! Senin gibi çocuğu kim aldı nizamiyeye, ne işin var senin burada?"
İçimden 'Sert erkekleri severim, senin belan olmak isterim' diye geçirdim. Kendime hayret ediyordum; ne diyordum ben böyle?
Aramızdaki mesafe kapansın diye bir adım yaklaştım ona. En az 1.95 boyu vardı; yanında küçücük kalıyordum ama başımı dik tuttum: "Sen hiç bana baktın mı? Beni şöyle bir süzsene, çocuğa benzer bir halim mi var? 18 yaşındayım ben! Sarışınım, mavi gözlüyüm, erkekler peşimde kuyruk... Sen etkilenmedin mi benden?"
Gözlerini hayretle açtı, kaşlarını iyice çattı: "Sen bir şey mi içtin kardeş? Abin yaşındayım ben senin, ne diyorsun sen bana?"
Dudaklarımda çapkın bir tebessüm belirdi: "Olsa olsa aramızda 5 ya da 6 yaş vardır. Bu senden hoşlanmama engel mi?"
Teğmen öylece kalakaldı. Ardından sesini ciddiyetle sertleştirdi: "Bana bak küçük hanım. Hangi zihniyeti taşıyorsun bilmiyorum ama bence vazgeç. Tavlamak için yanlış insanı seçtin."
Bozuntuya vermeden alayla güldüm: "Dalga geçiyordum zaten! Tipini sevsinler senin, sen kimsin de senden hoşlanacağım?" Bakışlarım üniformasının göğsündeki metal armaya kaydı. "Teğmen Noyan... Öyle isim mi olurmuş?"
Derin bir "Ya sabır" çekti. "O benim soyadım ufaklık. Adım Targan."
"Targan mı? Yabancı mısın sen, ilk defa duyuyorum?"
"Soyumuz Asya Türklerine dayanır, o yüzden... Bir daha karşıma çıkma ufaklık, hadi nizamiyeden dışarı çık."
Çenemi kaldırdım, gözlerinin içine baka baka gülümsedim: "Bence beni kovmadan önce iyi düşünün Teğmenim. Babam Piyade Albay Ali Asaf Vural duyarsa hiç hoş şeyler olmaz."
Targan Teğmen’in gözleri bir an için şaşkınlıkla büyüdü. Duruşu anında daha resmi ve gergin bir hal aldı. "Sen... Albayın kızısın demek."
Elimi ona doğru uzattım, yüzümdeki gururlu tebessümle gözlerinin içine baktım:
"Evet Teğmenim. Albayın kızı Güzide ben... Ama kısacası bana Güz diyebilirsiniz."
