1. bölüm / 6
TEACHER’S PET(Hannigram)1
Bölümler 6Şu an: 1
- 1 11.922 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 22.073 kelime
- 3 33.438 kelime
- 4 42.160 kelime
- 5 52.475 kelime
- 6 61.775 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yağmur, üniversitenin yüksek pencerelerine ince parmaklarla vuruyordu. Gökyüzü kurşuni bir örtüyle kaplanmış, eski taş binaların arasındaki avluya kasvetli bir sessizlik çökmüştü. Öğrenciler, ellerinde kahve bardakları ve kitaplarıyla koridorlardan geçiyor, yaklaşan derslerin telaşı içinde birbirlerine çarpmamak için acele ediyorlardı.
Will Graham ise saati üç dakika geçmiş olmasına rağmen ağır adımlarla merdivenleri çıkıyordu.
Elindeki kahvenin yarısı çoktan soğumuştu. Çantasının fermuarı bozuktu ve kolunun altına sıkıştırdığı defterin sayfaları nemlenmişti. Sabahı daha kötü hâle getirebilecek tek şey, katılmak üzere olduğu dersin ilk gününde profesörünün dikkatini çekmekti.
Ne yazık ki gideceği dersin profesörü, öğrencilerin isimlerini hatırlamakla yetinmeyen insanlardan biriydi.
Dr. Hannibal Lecter.
Will, adını üniversitenin internet sitesinde görmüştü. Akademik yayınları, konferansları ve cerrahi alandaki başarıları etkileyici görünüyordu. Fakat onu asıl meraklandıran, verdiği dersin başlığıydı, Suç Psikolojisi, İnsan Davranışı ve Ahlaki Sorumluluk.
Will, Virginia'daki üniversitede kriminoloji alanında lisansüstü eğitim görüyordu. Lisans eğitimini psikoloji üzerine tamamlamış, ardından insanların neden suç işlediği ve kendilerini nasıl haklı çıkardıkları üzerine çalışmaya başlamıştı. Onu ilgilendiren şey suçun kendisinden çok, suçun arkasındaki düşünce biçimiydi.
Bir insanın korkunç bir şey yapmasına ne sebep olurdu?
Doğuştan gelen bir eğilim mi? Geçmişte yaşadığı bir travma mı? Yoksa bir gün, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına karar vermesi mi?
Will bu soruların kesin cevapları olduğuna inanmıyordu. Hatta insanların en büyük hatasının, karmaşık şeyleri basit cevaplarla açıklamaya çalışmak olduğunu düşünüyordu.
Sınıfın kapısını açtığında içerideki konuşmalar yavaşladı.
Öğrencilerin çoğu yerlerine oturmuştu. Büyük pencerelerin önünde, koyu renk takım elbisesiyle duran adam ise elindeki dosyaya bakıyordu. Uzun boylu, düzgün duruşlu ve dikkat çekici ölçüde sakindi. Saçları özenle taranmış, gömleğinin yakası kusursuz biçimde düzeltilmişti.
Hannibal Lecter başını kaldırdı.
Bakışları Will'in üzerinde durdu.
"Bay Graham, sanırım."
Will bir an duraksadı. "Henüz tanışmadık."
"İsminiz yoklama listemde yazıyor."
"Umarım listede yalnızca ismim vardır. Fotoğrafımı da eklediyseniz biraz endişelenebilirim."
Sınıfın birkaç köşesinden bastırılmış gülüşmeler duyuldu.
Hannibal gülümsedi. Bu, yüzünde bir anlığına belirip kaybolan küçük ve ölçülü bir ifadeydi.
"Endişelenmeniz için henüz bir sebep göremiyorum. Arka sıralardan birine oturabilirsiniz."
Will boş bir sandalyeye geçti.
Profesörün sesinde öfke yoktu. Fakat Will, Hannibal'ın kendisine söylediği cümleleri yalnızca duymadığını, aynı zamanda değerlendirdiğini hissetti. Sanki adam, karşısındaki kişinin kelimelerinden çok, kelimeleri seçme biçimiyle ilgileniyordu.
Will bundan hoşlanıp hoşlanmadığına karar veremedi.
Hannibal dosyasını kapatarak kürsünün önüne geçti.
"Bu ders boyunca suçluları anlamaya çalışacağız. Ancak başlamadan önce bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir davranışı anlamak, onu affetmek anlamına gelmez. Bir insanın neden cinayet işlediğini açıklayabilmeniz, onun masum olduğu anlamına gelmez."
Tahtaya üç kelime yazdı,
Niyet. Seçim. Sorumluluk.
"Bir insanın eylemlerini değerlendirirken hangisi daha önemlidir?" diye sordu. "Niyeti mi, yaptığı seçim mi, yoksa sonuçların sorumluluğunu üstlenip üstlenmediği mi?"
Öğrencilerden biri elini kaldırdı.
"Niyet önemlidir. Bir insan kötü bir sonuç doğurmak istememiş olabilir."
"Öyleyse iyi niyetle hareket eden biri, başkasına zarar verdiğinde sorumluluktan kurtulur mu?"
"Hayır, ama niyeti dikkate alınmalıdır."
Hannibal başını hafifçe eğdi.
"Başka bir görüş?"
Will defterine bir şeyler karalıyordu. Sınıftaki sessizlik uzayınca başını kaldırdı.
"Bence soru yanlış."
Hannibal ona döndü.
"Öyle mi, Bay Graham?"
"Üçünü birbirinden bağımsız değerlendirmeye çalışıyoruz. Oysa niyet, seçim ve sorumluluk çoğu zaman birbirini etkiler. Bir insan yaptığı şeyin sonuçlarını biliyorsa niyeti daha az önemli hâle gelebilir. Ama sonuçları gerçekten anlayamıyorsa, o zaman niyetini değerlendirmek zorundayız."
"Yani sorumluluk, kişinin ne bildiğine bağlıdır?"
"Bir ölçüde. Ama insanların bilmemeyi seçebildiğini de unutmamak gerekir."
Hannibal'ın bakışları keskinleşti.
"Bilmemeyi seçmek mi?"
Will omuz silkti.
"Bazı insanlar gerçeği öğrenmek istemez. Çünkü gerçeği bilirlerse bir şey yapmak zorunda kalacaklardır. Bazen bir insanın kendisini kandırması, başkasına yalan söylemesinden daha kolaydır."
Sınıf sessizleşti.
Hannibal, Will'i birkaç saniye boyunca inceledi.
"İlginç bir yaklaşım."
"Yalnızca bir yaklaşım."
"Öyleyse bunu savunabilecek misiniz?"
Will sandalyesinde geriye yaslandı.
"Bu dersin amacı bu değil mi?"
Hannibal'ın gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
"Öyleyse dönem sizin için oldukça uzun geçecek, Bay Graham."
Will, bunun bir uyarı mı yoksa meydan okuma mı olduğunu anlayamadı.
Belki ikisiydi.
Ders ilerledikçe Hannibal, suç psikolojisinin tarihsel gelişiminden modern davranış analizine kadar pek çok konuyu ele aldı. Bazı suçluların davranışlarını biyolojik etkenlerle açıklayan araştırmalardan, çocukluk deneyimlerinin kişilik gelişimi üzerindeki etkilerine kadar farklı teorileri karşılaştırdı.
Fakat Hannibal'ın ders anlatma biçimi, Will'in beklediğinden farklıydı.
Profesör, öğrencilere ezberlemeleri gereken teorileri sıralamıyordu. Bunun yerine her teorinin zayıf noktalarını gösteriyor, onları rahatlatacak bir cevaba ulaştıklarında yeni bir soru soruyordu.
"İnsanların çoğu," dedi Hannibal, "kendilerini ahlaki açıdan tutarlı varlıklar olarak görmek ister. Bu nedenle davranışlarını açıklarken gerçekleri değiştirmek yerine, gerçeklerin anlamını değiştirmeyi tercih ederler."
Tahtaya bir vaka özeti yansıttı. Bir adam, yıllarca ailesine şiddet uygulamıştı. Yakalandığında ise kendisini ailesini korumaya çalışan biri olarak tanımlamıştı.
"Bu adamın kendi hikâyesine inanması mümkün müdür?" diye sordu Hannibal.
Bir öğrenci, bunun bir savunma mekanizması olduğunu söyledi. Bir başkası adamın yalan söylediğini düşündüğünü belirtti.
Will konuşmadı.
Hannibal bunu fark etti.
"Bay Graham?"
Will kalemini bıraktı.
"Bence inanıyor olabilir."
"Neden?"
"Çünkü kendisini kötü biri olarak görürse yaptığı şeylerle yüzleşmesi gerekir. Ama kendisini ailesini koruyan biri olarak tanımlarsa, aynı davranışları farklı bir anlamla açıklayabilir."
"Bu durumda kendisi hakkındaki hikâye gerçeğin önüne mi geçer?"
"Bir süreliğine. Belki de hayatının geri kalanında."
Hannibal ellerini kürsünün üzerine koydu.
"İnsan, kendisi hakkında anlatılan hikâyeye ne zaman inanmaya başlar?"
Will kaşlarını çattı.
"Bu hikâyeyi kimin anlattığına bağlı."
"Nasıl?"
"Bir insanın kendisi hakkında söylediği şeylerle başkalarının onun hakkında söyledikleri örtüşüyorsa, kendi yalanına inanması kolaylaşır. Herkes aynı hikâyeyi tekrarlıyorsa, gerçeği sorgulamak için bir sebebi kalmaz."
Hannibal sessiz kaldı.
Will devam etti.
"Fakat bu, hikâyenin doğru olduğu anlamına gelmez. Yalnızca onu sorgulayan kimsenin kalmadığı anlamına gelir."
Bu kez Hannibal hemen cevap vermedi.
Sınıftaki diğer öğrenciler profesörlerine bakıyordu. Will ise söylediği şeyin neden bu kadar sessizlik yarattığını anlamaya çalışıyordu. Ona göre bu, üzerinde düşünülmesi gereken basit bir meseleydi.
Hannibal içinse basit değildi.
Çünkü Hannibal Lecter, hayatı boyunca kendi hikâyesini başkalarınınkinden daha iyi anlatmış bir adamdı.
İnsanlar onun başarılı bir cerrah, seçkin bir akademisyen ve kusursuz bir aile babası olduğunu düşünüyordu. Onunla aynı odada bulunanların çoğu, karşılarında tehlikeli bir adam değil, güven duyulabilecek kadar kontrollü biri gördüklerine inanıyordu.
Hannibal, insanların kendisi hakkında ne düşünmesi gerektiğini nadiren açıkça söylemek zorunda kalırdı.
Onlara doğru hikâyeyi sunması yeterliydi.
Ve şimdi, sınıfın arka sıralarında oturan yirmi sekiz yaşındaki bir öğrenci, hikâyelerin ardında ne bulunduğunu sorguluyordu.
Hannibal bu durumdan rahatsız olmadı.
Dersin sonunda öğrenciler kitaplarını toplayarak sınıftan ayrıldı. Will de çantasını omzuna geçirip kapıya yönelmişti ki Hannibal'ın sesi arkasından geldi.
"Bay Graham, birkaç dakikanızı alabilir miyim?"
Will döndü.
"Elbette."
Hannibal masasının üzerindeki iki makaleyi ona uzattı.
"Bunları okumanızı öneririm. İlki, suç davranışlarının geçmiş deneyimlerle ilişkisini inceliyor. İkincisi ise insanların kendi eylemlerini haklı çıkarmak için kullandıkları ahlaki gerekçeler üzerine."
Will makaleleri aldı.
"Ek ödev mi?"
"Şimdilik yalnızca bir öneri."
"Önerileriniz genellikle böyle mi başlar?"
"Nasıl?"
"Bir insanın bütün hafta sonunu mahvedecek kadar masum görünerek."
Hannibal'ın gözlerinde belli belirsiz bir eğlence parladı.
"Hafta sonunuzu kurtarmak isterseniz okumayabilirsiniz."
"Şimdi okumamak daha zor."
"Öyleyse amacına ulaşmış demektir."
Will istemsizce gülümsedi. Sonra makalelerin başlıklarına baktı.
"Bu alanda gerçekten ilgilendiğiniz şey ne?" diye sordu. "Suçluların neden suç işlediği mi, yoksa kendilerini neden suçlu olarak görmedikleri mi?"
Hannibal'ın yüzündeki ifade değişmedi.
"İnsan davranışlarını anlamak için ikisini de incelemek gerekir."
"Bu, sorumu cevaplamıyor."
"Belki de henüz doğru soruyu sormadınız."
Will başını kaldırdı.
İkisi bir süre birbirine baktı.
Hannibal'ın gözleri koyu ve sakindi. Bakışlarında açık bir tehdit yoktu. Yalnızca Will'in alışık olmadığı türden bir dikkat vardı. Çoğu insan onu dinlerken cevabını hazırlardı. Hannibal ise Will'in cümlelerinin sonuna kadar bekliyor, ardından söylediklerinin ardında başka bir anlam olup olmadığını araştırıyordu.
Bu dikkat, Will'i hem huzursuz ediyor hem de meraklandırıyordu.
"Sanırım bunu öğrenmek için okumam gerekecek," dedi sonunda.
"Sanırım öyle."
Will kapıya yöneldi.
"İyi günler, Profesör Lecter."
"Size de, Bay Graham."
Will çıktıktan sonra Hannibal elindeki dosyaya döndü. Fakat birkaç saniye boyunca sayfayı çevirmedi.
Will Graham.
Yirmi sekiz yaşında. Kriminoloji alanında lisansüstü öğrenci. Psikoloji geçmişi var. Tartışmayı seviyor. Sorularını dikkat çekmek için değil, gerçekten cevap aradığı için soruyor.
Hannibal, zihninde kısa bir not oluşturdu.
Kolay yönlendirilmeyecek.
Bu, onun için bir sorun değildi.
Hatta uzun zamandır ilk kez, bir insanın zihninin nasıl çalıştığını öğrenmek ona gerçekten ilginç gelmişti.
Will, üniversiteden çıktığında yağmur hafiflemişti. Makaleleri çantasına yerleştirip otobüs durağına yürüdü. Telefonunu çıkardığında annesinden gelen mesajı gördü.
Akşam eve gelirken ekmek almayı unutma. Bir de kahve. Gerçek kahve, geçen sefer aldığın karton tadındaki şey değil.
Will gülümsedi.
Bedelia Graham, onun dünyadaki en eski alışkanlığıydı. Hayatındaki pek çok şey değişmişti. Okullar, şehirler, evler, arkadaşlar. Fakat annesinin sabahları mutfakta kahve hazırlaması ve akşamları ondan gereğinden fazla ekmek almasını istemesi değişmemişti.
Will'in babası uzun zaman önce hayatlarından çıkmıştı. Geriye kalan aileleri küçüktü, ama Will bunun eksikliğini her zaman bir kayıp olarak görmüyordu. Bedelia'yla aralarında başkalarının kolayca anlayamayacağı bir yakınlık vardı. Birbirlerine her şeyi anlatmazlardı, fakat suskunluklarının ne anlama geldiğini bilirlerdi.
Eve vardığında Bedelia mutfaktaydı. Masanın üzerinde açık bir kitap, yarım kalmış bir fincan çay ve Will'in geçen hafta kaybettiğini sandığı gözlükleri duruyordu.
"İlk günün nasıl geçti?" diye sordu.
Will poşeti masaya bıraktı.
"Bir profesörle tanıştım."
"Üniversitede çalıştığına göre bu şaşırtıcı olmamalı."
"Komik."
"Teşekkür ederim."
Will sandalyesine oturdu.
"Hannibal Lecter. Suç psikolojisi ve insan davranışı üzerine ders veriyor. Aynı zamanda cerrah."
Bedelia kaşlarını kaldırdı.
"Oldukça geniş bir çalışma alanı."
"Öyle görünüyor."
"Nasıl biri?"
Will bunu düşünmek için birkaç saniye harcadı.
"Zeki. Fazlasıyla kontrollü. İnsanları dinlerken sanki söylediklerinden çok söylemediklerine dikkat ediyor."
"Bu seni rahatsız mı etti?"
"Karar veremedim."
Bedelia çayından bir yudum aldı.
"Belki de bu yüzden aklında kaldı."
Will gözlerini devirdi.
"Anne."
"Ne? Profesörün hakkında konuşmak istedin. Ben de dinliyorum."
"Onun hakkında konuşmak istemiyorum."
"Öyleyse neden hâlâ onu anlatıyorsun?"
Will cevap vermek yerine çantasından makaleleri çıkardı.
Bedelia güldü.
"En azından sana ödev vermiş."
"Ödev değilmiş. Öneriymiş."
"Elbette. Üniversitedeki en tehlikeli kelime."
Will de güldü. Sonra makalelerden birini açtı.
O akşam, Hannibal Lecter'ın verdiği okumaları bitirmek için mutfak masasında saatler geçirdi. Birkaç kez notlarını karaladı, bazı paragrafların altını çizdi ve profesörün sınıfta sorduğu soruyu yeniden düşündü.
İnsan, kendisi hakkında anlatılan hikâyeye ne zaman inanmaya başlar?
Will, bunun cevabını bulduğunu sanmıyordu.
Ama sorunun kendisinden hoşlanmıştı.
Henüz bilmediği şey, hayatının ilerleyen dönemlerinde bu soruya yalnızca akademik bir merakla yaklaşamayacağıydı. Çünkü bir gün, kendisine anlatılan hikâyeyle gerçek arasında seçim yapmak zorunda kalacaktı.
Ve o hikâyeyi anlatan kişi, hayatında tanıdığı en zeki, en büyüleyici ve en tehlikeli insan olacaktı.
Aynı akşam, şehrin diğer tarafında Hannibal Lecter evinin yemek odasında oturuyordu.
Masa özenle hazırlanmıştı. Yemeklerin kokusu odaya yayılıyor, kristal bardaklar mum ışığını yansıtıyordu. Alana, karşısında oturan kızına tabağından biraz sebze almasını söylüyordu. On beş yaşındaki Abigail ise annesinin önerisini duymazdan gelerek telefonuna bakıyordu.
"Abigail," dedi Hannibal.
Genç kız başını kaldırdı.
"Ne?"
"Yemeğinle ilgilenmeni rica ettim."
"İlgileniyorum."
"Telefonuna bakarak mı?"
Abigail telefonu masaya bıraktı.
"Tamam."
Alana gülümseyerek kocasına baktı.
"Bugün üniversitede nasıl geçti?"
"Oldukça ilginç."
Hannibal, bardağını masaya bıraktı.
"Yeni dönem öğrencilerinden biri dikkatimi çekti. Will Graham adında bir lisansüstü öğrencisi."
"Nasıl dikkatini çekti?" diye sordu Alana.
"Sorularıyla. İnsanların davranışları ve ahlaki sorumlulukları üzerine alışılmışın dışında düşünüyor."
Abigail ilgisini belli etmemeye çalışarak babasına baktı.
"İyi bir öğrenci mi?"
"Henüz karar vermek için erken."
"Ama adını hatırlıyorsun."
Hannibal kızına döndü.
"İnsanların isimlerini hatırlamaya çalışırım."
"Hayır, sen insanların isimlerini değil, onların sana söyledikleri şeyleri hatırlarsın."
Alana hafifçe güldü.
"Bu konuda babana benziyorsun, Abigail."
"Umarım yalnızca bu konuda."
Hannibal kızına baktı. Abigail'in alaycı tavrı onu şaşırtmıyordu. Genç kız, çocukluğundan beri insanların yüz ifadelerini okumakta ve yetişkinlerin saklamaya çalıştıkları duyguları fark etmekte iyiydi.
Bazen bu özelliği Hannibal'ın hoşuna gidiyordu.
Bazen de fazla ileri gidebileceğini düşünüyordu.
"Will Graham," diye tekrarladı Abigail. "Kulağa bir film karakteri gibi geliyor."
"Belki de bir gün kendisini tanırsın," dedi Hannibal.
Bu, sıradan bir yemek sohbetinde söylenmiş sıradan bir cümleydi.
Kimse üzerinde durmadı.
Alana yeniden yemeğine döndü. Abigail başka bir konudan bahsetmeye başladı. Hannibal ise konuşmayı dinlerken, gün içinde sınıfta yaşanan tartışmayı yeniden düşündü.
Henüz Will Graham hakkında çok az şey biliyordu.
Onun geçmişini, korkularını, alışkanlıklarını ya da ne zaman öfkelendiğini bilmiyordu. Will'in sevdiği insanları, kaybetmekten korktuğu şeyleri veya kendisine itiraf edemediği arzuları da bilmiyordu.
Bunların hepsini zamanla öğrenebilirdi.
Hannibal insanları anlamakta sabırlıydı.
Ve bazen, bir insanı anlamakla onu kendi istediğiniz kişiye dönüştürmek arasındaki sınır, sanıldığından çok daha inceydi.
Bölüm etkileşimi
