3. bölüm · Taşmadan önce
Umut veya umutsuzluk
Hasan arabadan indi.
Elinde adliyeden aldığı belgeler vardı.Yorgundu ama kararlıydı.
Konağa doğru yürürken kalabalık ikiye ayrıldı.Herkes susmuştu.
Ve o anEsme’yi gördü.
Avlunun bir köşesinde, Yasemin’in yanında duruyordu.Gözleri şişmişti.Ama ayaktaydı.
Hasan bir an durdu.Sonra hızlı adımlarla yanına gitti.
Kimse ne olduğunu anlayamadan Esme’nin kolundan tuttu.
— “Gel,” dedi sert bir sesle.
— “Hasan!” dedi Esme şaşkınlıkla.
— “Ne yapıyorsun?”
Hasan cevap vermedi.Esme’yi avlunun ortasına çıkardı.
Hasan elindeki dosyayı Esme’nin önüne uzattı.
— “İmzala,” dedi.
— “Bu iş burada bitsin.”
Esme kâğıtlara baktı.Ellerinin titremesi durmuyordu.
— “Bu ne?” dedi fısıltıyla.
— “Boşanma,” dedi Hasan.— “Oğlumu kaybettim, seni de kaybettim.”
Esme başını kaldırdı.
— “Beni suçluyorsun,” dedi gözleri dolarak.— “Ama ben de anneydim!”
Hasan’ın sesi yükseldi.
— “Bir an bile gözünü ayırmasaydın!”— “Bir an!”
Esme’nin sesi titredi ama geri adım atmadı.
— “Ben de insanım Hasan!”— “Bir saniye yetti her şeyin bitmesine!”
Hasan bir adım daha yaklaştı.
— “İmzala,” dedi dişlerini sıkarak.
— “Yoksa burada durmam.”
Esme ağlıyordu artık.
— “O benim oğlumdu,” dedi.
— “Ben onu senden daha az mı sevdim sanıyorsun?”
Hasan cevap vermedi.
Sadece kalemi uzattı.
Esme bir an gözlerini kapattı.Yusuf’un gülüşü geçti gözlerinin önünden.
Anne…
Kalemi aldı.
Elleri titreyerekimzayı attı.
Kâğıdı Hasan’a uzattı.
— “Al,” dedi kısık bir sesle.
— “Artık hiçbir şeyim kalmadı.”
Hasan kâğıdı aldı.
Bir an Esme’ye baktı.Gözlerinde zafer yoktu.Sadece boşluk vardı.
Arkasını döndü.
Kalabalık ikiye ayrıldı.
Esme olduğu yerde kaldı.
Avluda Kur’an sesi yeniden yükseldi ama artık kimse dinlemiyordu.
O günbir çocuk için dua edilmişti.
Ama aynı günbir evlilik deherkesin gözü önünde toprağa verilmişti.
TRABZON – HASTANE
Trabzon Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım koridoru soğuktu.Floresan ışıklar geceyi daha da uzun gösteriyordu.
Bir odanın önünde dört kişi vardı.
Yavuz Akçabatlıoğlu içerideydi.Komadaydı.Makinelerin çıkardığı düzenli sesler, hayata tutunduğunun tek işaretiydi.Kapının önünde ilk olarak Sevgi duruyordu.Ellerini birbirine kenetlemişti.Gözleri kırmızıydı ama ağlamıyordu.
— “Uyanacak,” dedi kendi kendine.
— “Yavuz güçlüdür…”
Ama sesi titriyordu.
Yanında oğulları vardı.
Selim, duvara yaslanmıştı.Gözleri öfkeliydi.Çenesini sıkmış, yumruklarını cebine gizlemişti.
— “Bunu yapan kimse,” dedi kısık ama sert bir sesle,— “Bedelini ödeyecek.”
Baran, oturmuştu.Başını ellerinin arasına almıştı.
— “Babam düğüne gitti diye mi…” diye fısıldadı.
— “Sadece tebrik etmeye gitmişti…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Köşede Yağmur vardı.Babasıyla arasında cam vardı ama ona bakamıyordu.
— “Keşke gitmeseydik,” dedi ağlayarak.— “Keşke o tekneye binmeseydi…”
Sevgi kızına sarıldı.
— “Sus,” dedi.— “Baban seni duyar.”
Yoğun bakım odasında Yavuz’un yüzü bandajlıydı.Göğsü yavaşça inip kalkıyordu.
Doktor biraz önce söylemişti:
— “Durumu kritik.”
— “Ama yaşıyor.”
Bu cümle Akçabatlıoğulları için hem umut hem de işkenceydi.Selim bir an durdu.Telefonunu çıkardı.
Ekrana baktı.
Arayan yoktu.
Ama herkesin aklında aynı soru vardı:
Bu patlama kimin işiydi?
Ve cevap,yavaş yavaşiki ailenin de kalbine ateş gibi düşüyor
RİZE – KONAK AVLU
Mevlit sona ermişti.Konaktaki kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu.Her yüzte sessizlik, her adımda hüzün vardı.
Esme, Yasemin’in yanına gitti.Gözleri doluydu, elleri titriyordu.
— “Yenge…” dedi Esme, sesi boğuk.
— “Beni affet…”
Yasemin gözyaşlarını silerken, Esme’nin omzuna dokundu.
— “Gittiğin yer güvenli olsun,” dedi.
— “Oğlunun duası seni korur…”
Esme başını salladı.Daha fazla dayanamazdı.Esme Fatma Nine’nin evine geldi.Kapıyı açan Fatma Nine, onu gördüğünde gözleri doldu.
— “Kızım, nereye gidiyorsun?” dedi.
— “Dur, seni yalnız göndermem.”
Esme her şeyi anlatmaya başladı.Hasan’ın boşanma kararı, Mevlitte yaşananlar, kalbinin kırıklığı…
Fatma Nine ağladı ama sessiz kaldı.Elini koluna doladı.
— “Evladım, bırakma kendini,” dedi.
— “Burada kal, güçlen…”
Ama Esme kararlıydı.Gözlerinden yaşlar süzülürken, eşya çantalarını hazırladı.
— “Hayır nine… artık gitmeliyim,” dedi.
— “Yusuf’u bir daha görmeden… kendi yoluma gitmeliyim.”
Fatma Nine koluna girdi, onu durdurmaya çalıştı.Ama Esme nazikçe çekildi.
— “Nine… üzgünüm,” dedi.
— “Ama artık gideceğim.”
Fatma Nine bir adım daha ileri gitti ama Esme çoktan kapıyı açmıştı.Esme yavaş yavaş köy yoluna yöneldi.Arkasına bakmadı ama Fatma Nine’nin sesi kulaklarında çınlıyordu:
— “ALLAH seni korusun, evladım!”
Köy sessizleşiyordu.Esme’nin adımları uzaklaştıkça, konağın çatısı, liman, deniz… hepsi arkasında kalıyordu.
O gece,bir anne hem geçmişini, hem evliliğini, hem de köyünü geride bırakmıştı.Ve artık yol, tamamen kendi yoluydu.Esme valiziyle köy yoluna çıktı.Ayakları yorgundu ama kalbi daha ağırdı.Her adımda geride bıraktığı her şeyin ağırlığını hissetti.
Köy çıkışında bir taksi durdurdu.— “Rize merkezine,” dedi, sesi titrek ama kararlı.
Taksi, virajlı yollardan ilerleyerek onu merkeze bıraktı.Esme inip valizini çekti, derin bir nefes aldı.Merkezde bir görevliye yaklaştı.
— “Trabzon’a otobüs terminali nerede?” diye sordu.Görevli yol tarif etti, Esme talimatları dikkatle dinledi.
Bir süre yürüdü, kalabalık arasında yönünü buldu.Terminalin girişinde bir an durdu.İçeri girip gişeden Trabzon biletini aldı.
Bilet elinde, Esme bir bankta oturdu.Valizini yanına koydu.Gözleri uzaklara bakıyordu.
Kafasında binlerce düşünce vardı:
Trabzon’a gidince ne yapacaktı?
Kimden yardım alabilirdi?
Yusuf’un durumu…
Hasan…
Geçmişi ve kırılan kalbi…
Esme derin bir nefes aldı.Yavaş yavaş kendini topladı.
Artık kendi yolum, diye düşündü.Kimseye bağımlı değilim.
Valizinin yanında otururken, içindeki sessizlik ve kararlılık,yeni bir hayatın ilk adımı gibi duruyordu.
İSTANBUL – DEVLET HASTANESİ, ERTESİ GÜN
Gökçe ve Erdem sabah erkenden hastanedeydiler.Gökçe hâlâ yorgun, gözleri uykusuzdu.Erdem onun yanında sessizce yürüyordu.
O sırada acil kapısı hızla açıldı.Hastanenin koridoru bir anda hareketlendi.
— “Acil!” diye bağırdı hemşire.— “Küçük bir hasta, kod kırmızı!”
Gökçe ve Erdem anında harekete geçti.Gökçe doktorun peşinden koştu.
Koridordan içeri taşındığında, karşılarında bir tablo vardı:
Yüzü kan içindeydi.
Kol ve bacaklarında yaralar vardı.
Gözleri korkudan büyümüştü.
Nefes almakta zorlanıyordu.
Hemşireler ve doktorlar hızlıca müdahale etmeye çalışıyordu.Erden etrafa talimat veriyor, Gökçe küçük çocuğun elini tutuyordu.
— “Sakin ol,” dedi Gökçe, sesi titreyerek.
— “Her şey yoluna girecek, bakacağız.”
Çocuk hâlâ ağlıyordu, ama Gökçe’nin dokunuşu biraz olsun onu yatıştırıyordu.
Erdem, bir adım geride durdu.Gözleri çocuğun durumunda ama bir yandan da Gökçe’ye bakıyordu.
— “Onu yalnız bırakmayacağım,” dedi sessizce.
— “Ne gerekiyorsa yapacağız.”
Koridor bir anda kaosla dolmuştu.Doktorlar, hemşireler ve hastane görevlileri koşturuyor, kanlı çocuğa yardım ediyordu.
Gökçe ve Erdem birbirine baktı.İkisi de kalplerinin hızlı atışını duyuyordu.Ama ikisi de biliyordu ki, bu çocuk için her saniye çok önemliydi.
Kanlar ve panik arasında küçük çocuk stabilize edildi.Doktorlar gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra onu güvenli bir yere, ameliyata alınacak şekilde hazırladılar.
Gökçe çocuğun yanından ayrılmak zorunda kaldı.Erdem sessizce yanında durdu, ikisi de çocuğun güvenliğini hissetmeye çalışıyordu.
— “Artık ameliyatta,” dedi hemşire.
— “Elimizden geleni yapacağız.”
Gökçe derin bir nefes aldı.Erdem ona bakarken sessizce başını salladı.
— “Güvende olacak,” dedi.
— “Biz de kendi doktorumuza gidelim, testler ve kontroller için.”
Gökçe ve Erdem hastanenin başka bir bölümüne geçti.Rutin testler ve kontroller için kendi doktorlarıyla görüşeceklerdi.
Gökçe hâlâ yorgundu, ama içini bir rahatlama kapladı.
— “En azından bu çocuk için elimizden geleni yaptık,” dedi.
Erdem başını salladı.
— “Ve biz de kendi planlarımızı ilerleteceğiz,” dedi.— “Evlatlık süreci için… artık daha kararlıyız.”
Gökçe gözlerini kapattı, kısa bir anlığına huzur buldu.Ama aklında hâlâ yorgun bir kararlılık vardı.
— “Evet,” dedi sessizce,— “Artık kendi yolumuzu çizeceğiz.”
HASTANE, DOKTOR ODASI
Gökçe ve Erdem, kendi doktorlarının odasında oturuyorlardı.Doktor, ciddi ama yumuşak bir sesle konuşuyordu.
— “Evlatlık almak istiyorsanız,” dedi,— “Öncelikle bazı yasal prosedürleri yerine getirmeniz gerekiyor.”
Erdem ve Gökçe dikkatle dinledi.
— “Aile ve Sosyal Hizmetler’e başvurmanız lazım,” diye devam etti doktor.
— “Gerekli belgeler: kimlik fotokopileri, gelir durumunuzu gösteren belgeler ve sağlık raporları.”
Gökçe bir an başını salladı.
— “Sağlık raporu derken?” diye sordu.
Doktor cevap verdi:— “Fiziksel ve psikolojik sağlık kontrolleri yapılacak. Çocuğa iyi bir ortam sağlayabileceğinizi göstermeniz gerekiyor. Ayrıca referanslarınız ve geçmişiniz incelenecek.”
Erdem kalemi aldı ve not aldı.
— “Peki süre ne kadar?” diye sordu.
— “Başvurudan itibaren süreç birkaç ay sürebilir,” dedi doktor.
— “Ama doğru belgeler ve hazırlıklarla hızlandırabilirsiniz.”
Gökçe derin bir nefes aldı.
— “Yani adım adım ilerlememiz lazım,” dedi sessizce.
— “Ama sonunda bir çocuğumuz olabilir…”
Erdem ona baktı, gülümsedi.
— “Ve biz bunu birlikte başaracağız,” dedi.
— “Artık planımız hazır.”
Doktor onları cesaretlendirdi.
— “Süreç uzun ama sabırlı olursanız, başarılı olabilirsiniz,” dedi.
Gökçe ve Erdem birbirine baktı.O an içinde bir umut ışığı belirdi.Zor bir yol olacak, ama artık ilk adımı atmışlardı.
Gökçe ve Erdem, doktorun söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sessizce birbirlerine baktılar.
— “Erdem,” dedi Gökçe,— “Bence beklememeliyiz. Çocuğun bizi beklemesini istemem. Yetimhanedeki çocuklara bakmalı, onlara bir şans vermeliyiz.”
Erdem başını salladı.
— “Haklısın,” dedi.
— “Bir çocuğu sevgiyle büyütmek için şimdi adım atmalıyız. Belgeler, raporlar… hepsi yapılacak.
Erdem elini Gökçe’nin eline koydu.— “Beraberiz,” dedi.— “Hiçbir engel bizi durduramaz.”
YOĞUN BAKIM SONRASI
Otuz dört saat süren zorlu ameliyatın ardından küçük çocuk nihayet normal odaya alınmıştı.Koridorlarda geçen uykusuz geceler, doktorların fısıltılı konuşmaları ve bekleyiş artık geride kalmıştı.
Çocuğun bedeni tamamen sargılar içindeydi.Küçük yüzünde morluklar, kollarında serumlar vardı. Göğsü ağır ağır inip kalkıyordu ama yaşıyordu.
Doktor, dosyayı kapatırken hemşireye döndü:— “Hayati tehlikeyi atlattı. Şimdi asıl mücadele iyileşme süreci.”
Hemşire başını salladı.
— “Ailesi var mı?” diye sordu.
Doktor kısa bir duraksamadan sonra:— “Şimdilik yok,” dedi.— “Kimliği belirsiz. Sosyal hizmetlere haber
Oda kapısı kapandığında çocuk yalnız kaldı.Sessizliğin içinde, makinelerin düzenli sesi eşliğinde…Küçük bir beden, büyük bir kaderin eşiğinde uyuyordu.
Bilinmeyen bir geçmiş,Bilinmeyen bir gelecek…
İSTANBUL – KANDEMİR HOLDİNG
Erdem, siyah aracını holdingin otoparkına bırakırken saate baktı.Toplantıya yetişmişti…Ama aklı, masada konuşulacak rakamlarda değil, evde bıraktığı eşindeydi.
Asansöre bindiğinde cam duvarlardan şehrin gri silueti görünüyordu.Telefonunu eline aldı, Gökçe’nin mesajlarına baktı.Yeni bir mesaj yoktu.
Yönetim kurulu masası doluydu.Finans raporları, projeler, yeni yatırımlar…
— “Sayın Kandemir, bu çeyrek oldukça verimli geçti,” dedi genel müdür.
Erdem başını salladı.
— “Devam edin,” dedi ama sesi her zamanki kadar kararlı değildi.
Bir anlığına gözleri camdan dışarı kaydı.Aklına sabah hastanede gördüğü o sargılar içindeki çocuk geldi.Ve Gökçe’nin gözlerindeki o kırılgan umut…
Masadaki konuşmalar devam ederken Erdem, kararını içinde netleştiriyordu.Bu sadece bir iş meselesi değildi artık.Bu, bir ailenin yeniden doğma ihtimaliydi.Toplantı sona erdiğinde Erdem dosyaları kapattı.Telefonunu eline aldı ve Gökçe’yi aradı.
KANDEMİR VİLLASI
Gökçe, salonun ortasında elinde telefonla bir ileri bir geri yürüyordu.Not aldığı kâğıt masanın üzerindeydi:Yetimhaneler – sosyal hizmetler – çocuk esirgeme…
İlk numarayı aradı.
— “İyi günler, evlatlık süreci hakkında bilgi almak istiyorum,” dedi titrek ama umutlu bir sesle.
Telefondaki kadın kibar ama mesafeliydi.— “Şu an evlatlık verilecek çocuk bulunmuyor hanımefendi. Bekleme listemiz oldukça uzun.”
Gökçe teşekkür etti, telefonu kapattı.Derin bir nefes aldı… ve ikinci numarayı çevirdi.
— “Çocuklarla tanışmak istiyorum. Sadece vakit geçirmek, onlara destek olmak…”
Bu kez hatta yetimhane müdürü vardı.Sesi netti, kesindi:
— “Anlıyorum ama prosedürler çok sıkı.Şu an evlatlık verilecek ya da görüşmeye açılabilecek bir çocuk yok.Başvurunuzu alırız, süreç uzun sürer.”
Gökçe’nin parmakları telefonda gevşedi.— “Hiç mi?” diye fısıldadı.
— “Maalesef,” dedi müdür.Telefon kapandığında ev bir anda daha da sessizleşti.Gökçe koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu.Gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.
Kendi kendine mırıldandı:— “Demek… yine beklemek…”
Pencereye yöneldi.İstanbul griydi, yağmur başlamıştı.
Ama bilmediği bir şey vardı:Bazen sistemlerde kayıt yoktur,ama hayatta yer açılmıştır.
TRABZON – OTOGAR
Otobüs yavaşça perona yanaştığında Esme yerinden kımıldayamadı.Saatler süren yolculuk bitmişti ama asıl yol şimdi başlıyordu.
Elinde eski bir valiz…Üzerinde köyden çıkarken aceleyle giydiği kıyafetler…Ve içinde, evladını kaybetmenin, bir hayattan koparılmanın acısı vardı.
Otogardan çıkan insanların sesleri,Motor gürültüleri,Yağmur kokusu…
Esme etrafına baktı.Yabancı bir şehir, tanıdık bir yalnızlık.Nereye gideceğim?”“Kime sığınacağım?”
Cebindeki parayı yokladı.Azdı.Ama kalbi daha ağırdı.
O an, zihninde tek bir yer belirdi.Gitmemesi gereken…Ama başka çaresi olmayan bir adres.
Akçabatlıoğlu Köyü.
Esme derin bir nefes aldı.Valizini sıkıca kavradı.Kendi kendine fısıldadı:
— “Yusuf… Eğer hayattaysan…Annen seni bulacak.”
Bir taksiye bindi.
— “Akçabatlıoğlu köyü,” dedi.
Şoför aynadan ona baktı.Bir an duraksadı ama bir şey sormadı.Araba hareket etti.Trabzon’un dar yolları,Yeşil yamaçları,Sisli virajları…
Her metre, Esme’yi hem geçmişine hem debilmediği bir geleceğe yaklaştırıyordu.
Ve aynı köyde,aynı topraklarda,henüz Esme’nin bilmediği bir gerçek onu bekliyordu.
TRABZON – AKÇABATLIOĞLU KÖYÜ / KONAK
Akşamüstü sis dağılırken, siyah araç konağın avlusuna girdi.Yavuz direksiyondaydı. Yüzü solgundu ama bakışları sertti.Yanında eşi Sevgi, arka koltukta ise oğulları Selim ve Baran vardı.
Araba durduğunda kimse hemen inmedi.Herkes aynı düşüncenin içindeydi.
Patlama.Kaybolan çocuk.Başlayan kan davası.
Konağın büyük salonunda soba yanıyordu.Ama içerdeki hava buz gibiydi.
Yavuz ağır adımlarla baş köşeye geçti.Sevgi karşısına oturdu, oğulları yanlara…
— “Bu iş böyle kalmayacak,” dedi Yavuz.
Sesi yorgun ama kararlıydı.
Selim öne eğildi.
— “Baba, herkes bizi suçluyor.Ama biz o teknede ölüm olduğunu bile bilmiyorduk.”
Baran dişlerini sıktı.— “Karaosmanoğulları bunu fırsat bilecek.”
Sevgi araya girdi.
— “Yeter artık!Bir çocuk kayboldu, bir yuva yıkıldı.Bu düşmanlık daha kaç can alacak?”
Yavuz ayağa kalktı.Pencereye yürüdü, dışarı baktı.
— “Kim yaptıysa bedelini ödeyecek,” dedi.
Salonda sessizlik oldu.
Tam o sırada, konağın kapısında bir araba durdu.Uzaktan bir kadın silueti göründü.
Elinde valiz…Yorgun…Ama dimdik.
Sevgi pencereye yaklaştı.Kalbi sıkıştı.
— “Yavuz…” dedi fısıltıyla.
— “Bir kadın geliyor…”
Ve o an,hiç kimsenin tahmin edemediği bir yüzleşmeninkapısı aralanmak üzereydi.
