8. bölüm / 8
Taşmadan önceFırtınanın ilk esintisi
Bölümler 8Şu an: Fırtınanın ilk esintisi
Rize Fatma ninenin evi
Esme, Fatma ninenin evinin sedirinde sessizce oturuyordu.Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Yüzü sakindi…Ama o sakinliğin altında fırtına kopuyordu.
Dışarıdan davulun tok sesi, kemençenin ince iniltisi geliyordu.Horon sesleri rüzgârla birlikte eve doluyordu.
Fatma nine az önce söylemişti:“Hasan’ın düğünü bugün kızım…”
Esme ağlamadı.Gözlerinden tek damla yaş akmadı.
Bir an başını kaldırdı…Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
Ama bu bir mutluluk gülüşü değildi.Bu, sinirin, kırılmışlığın ve intikamın gülüşüydü.
İçinden geçirdi:
“Demek düğün…Demek her şey bitti sandınız…”
Kulağına horonun ritmi geldikçe gülüşü biraz daha sertleşti.Gözleri karardı ama bakışı keskinleşti.
O an kendine yemin etti.Artık beklemeyecekti.Artık susmayacaktı.
Esme ayağa kalktı, pencereye yürüdü.Uzakta yükselen düğün seslerine baktı.
Fısıltıyla ama kararlı bir sesle konuştu:
“Bu daha başlangıç…”
Trabzon akcabatlıoglu fabrikası
O sırada Trabzon’da, şehrin biraz dışında yükselen Akçabatlıoğlu Fabrikasında hareketli bir gün yaşanıyordu.
Baran, fabrikanın içinde kolları sıvamış, işçilerin başında duruyordu.Gözleri makinelerin üzerinde, sesi sert ama kontrollüydü.Her ayrıntıyı takip ediyor, en ufak aksaklığa bile izin vermiyordu.
Selim ise ofisteydi.Masasının üzerinde evraklar, sözleşmeler, telefon hiç susmuyordu.Bazen camdan dışarı bakıyor, bazen Baran’a göz ucuyla bakıyordu.İçinde hâlâ dinmeyen bir öfke vardı ama bunu işe yansıtmamaya çalışıyordu.
Erkan ise fabrikanın arka bölümünde duruyordu.Sessizdi…Gözleri dalgındı ama aklı çok netti.Yaşadıklarını, gördüklerini, kendisine yapılanları unutmamıştı.
Bir ara Baran yanlarına geldi:“Her şey yolunda mı?” diye sordu.
Selim başını salladı:“Şimdilik evet… Ama bu sessizlik hayra alamet değil.”
Erkan hafifçe gülümsedi, ama o gülümsemede tehlikeli bir kararlılık vardı:“Hiçbir şey yarım kalmaz. Zamanı gelince herkes yaptığının bedelini öder.”
Fabrikanın makineleri çalışırken,üç adamın içinde bambaşka hesaplar dönüyordu.O sırada
Erkan’ın cebindeki telefon bir anda titreşti.Ekrana baktığında gelen mesajı gördü.
Esme:“Rize – Derepazarı. Bugün. Konuşmamız lazım.”
Erkan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti.Az önceki sakinliği yerini sert bir ciddiyete bıraktı.Telefonu biraz daha sıktı, mesajı bir kez daha okudu.
Baran bunu fark etti:“Ne oldu?” diye sordu.
Erkan kısa bir cevap verdi:“Rize’ye gitmem gerekiyor.”
Selim kaşlarını çattı:“Esme mi?”
Erkan başını salladı.“Evet. Buluşmak istiyor.”
Fabrikadaki gürültü devam ederken,Erkan için her şey bir anda durmuş gibiydi.Bu buluşmanın sıradan bir konuşma olmayacağını ikisi de biliyordu.
Telefonunu cebine koydu, derin bir nefes aldı.
Selim Erkan’ın kolundan tutup onu durdurdu.Sesini alçalttı ama tonu sertti.
“Bu kız boşuna çağırmaz,” dedi.“Esme tehlikeli bir noktaya geldi. Sakın hafife alma.”
Erkan Selim’in gözlerinin içine baktı.Yüzünde soğukkanlı ama kararlı bir ifade vardı.
“Merak etme,” dedi.“Temkinli olacağım. Baran araya girdi:“Gerekirse bizi ara. Bu işin sonu iyi kokmuyor.”
Erkan başını salladı, anahtarları eline aldı.“Bu konuşma yarım kalmayacak,” diye mırıldandı.“Artık herkes gerçeği duymak zorunda.”
Arabasına doğru yürürken,Selim arkasından bakakaldı.İçinde kötü bir his vardı.
Rize Fatma ninenin evi
Esme, telefonu masanın üzerine bıraktı.Mesaj gitmişti… artık geri dönüş yoktu.
Ayağa kalktı, dolabın kapağını açtı.Elleri titremiyordu; aksine garip bir sakinlik vardı üzerinde.Sanki günlerdir beklediği ana nihayet gelmişti.
Fatma nine onu süzerken içi sıkıldı.“Esme…” dedi titrek bir sesle,“Bu yolun sonu hayır değil kızım. Çok acı gördün ama intikam insanı kurtarmaz.”
Esme aynanın karşısında saçlarını toplarken durdu.Yavaşça döndü.
“Ben intikam peşinde değilim nine,” dedi.“Ben hesabımı kapatmaya gidiyorum.”
Fatma nine bastonuna dayanarak ayağa kalktı.“Gitme,” diye yalvardı.“Bu köy çok kan gördü. Sen de kaybolma.”
Esme, ninenin ellerini tuttu.Gözleri dolu değildi… bu, en korkutucu hâliydi.
“Ben zaten kayboldum,” dedi fısıltıyla.“Şimdi sadece yolumu çiziyorum.”
Ceketini aldı, çantasını omzuna taktı.Kapıya yöneldiğinde Fatma nine arkasından seslendi:
“Allah seni korusun evladım…”
Kapı kapandı.Esme evden çıkarken Rize’nin serin havası yüzüne çarptı.
Derepazarı’na doğru giden yoldasadece bir kadın yürümüyordu…
Esme kapıyı kapattı.Arkasına dönüp bakmadı.
Toprak yol köyün içinden kıvrıla kıvrıla çıkışa doğru uzanıyordu.Ayak sesleri sessizliği bölüyordu; her adımında geçmişinden biraz daha uzaklaşıyordu.
Etrafında tanıdık evler, bahçeler, yıllarca nefes aldığı sokaklar vardıama artık hiçbiri ona ait değildi.
Rüzgâr Karadeniz’den sert esiyor, saçlarını yüzüne vuruyordu.Esme yürüdükçe omuzlarındaki yük hafiflemiyor, aksine daha da belirginleşiyordu.Ama durmadı.
Bir an durup köyün minaresine baktı.Eskiden dua ettiği yer…Şimdi sadece bir hatıraydı.
İçinden tek bir cümle geçti:“Bu yoldan geri dönüş yok.”
Adımlarını hızlandırdı.Köy yolunun çıkış tabelası göründüğündekalbi daha sert atmaya başladı.
Artık Esme,ne Hasan’ın karısıydı,ne suçlanan gelindi,ne de susan kadın…
Düğünden sonra konak
Köyün merkezinde düğün dağılmış, davulun sesi yerini günlük hayatın sessizliğine bırakmıştı. İnsanlar evlerine, tarlalarına, dükkânlarına dönüyor; sanki yaşanan onca şey hiç olmamış gibi hayat kaldığı yerden akıyordu.
Konakta ise hava bambaşkaydı.
Hasan ve Sibel kapıdan içeri girdiklerinde salonun ortasında kısa bir sessizlik oldu. Yeliz, Faruk ve Yasemin koltuklarda yan yana oturuyorlardı. Kimse konuşmadı. Gözler bir anlığına birbirine değdi, sonra hızla kaçtı.
Yeliz ayağa kalktı.Ne bir tebessüm, ne bir söz…Sanki orada kimse yokmuş gibi.
Ağır adımlarla kapıya yürüdü, askılıktan ceketini aldı. Arkasına dönüp bakmadı bile. Kapıyı açıp çıktı.
Biraz sonra konağın önünde araba sesi duyuldu. Yeliz arabaya bindi, kapıyı sertçe kapattı ve gazı kökledi. Araç toz bulutunun içinde hızla gözden kaybolurken, konakta kalanlar yerlerinden kıpırdayamadı.
Salonda sadece derin bir sessizlik kaldı.
Yasemin nefesini tuttu.Faruk gözlerini yere indirdi.Hasan ise hiçbir şey olmamış gibi ayakta duruyordu ama içindeki fırtına, konağın duvarlarına sığmayacak kadar büyüktü.Faruk ve Yasemin hiçbir şey söylemeden salondan ayrıldılar. Adımları ağırdı; ikisi de yaşananların yükünü sırtlarında hissediyordu. Odalarına çekildiklerinde kapı sessizce kapandı, konuşmak için ne güçleri ne de istekleri vardı. Herkes kendi düşüncesiyle baş başaydı.
Sibel ise odasına geçti. Gelinliğini dikkatlice çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. Aynanın karşısında durup derin bir nefes aldı, sonra daha sade bir elbise giydi. Yüzündeki makyajı silerken gözlerinde karışık bir ifade vardı; sevinçle tedirginlik birbirine karışmıştı.
Bir süre sonra kapı açıldı, Hasan içeri girdi. O da damatlığını çıkarıp üstünü değiştirdi. Oda kısa bir sessizliğe gömüldü.
Hasan konuşmayı başlattı.“Bugün kolay olmadı,” dedi kısık bir sesle. “Herkesin gözü üzerimizdeydi.”
Sibel başını salladı.“Ben de farkındayım,” dedi. “Bu konağa gelmenin ne demek olduğunu biliyorum. Ama ben kavga istemiyorum Hasan. Sadece huzur.”
Hasan pencereye yöneldi, dışarıdaki karanlığa baktı.“Huzur bu ailede zor,” dedi dürüstçe. “Ama seni buraya boşuna getirmedim. Yanımda durmanı istiyorum.”
Sibel ona baktı.“Yanında dururum,” dedi sakin ama net bir sesle. “Yeter ki geçmişin hesabını bana kesmeye çalışma.”
Hasan başını çevirdi, ilk kez gözlerinde yumuşak bir ifade belirdi.“Bu evde yeni bir sayfa açılacaksa,” dedi, “ikimizle açılacak.”
Oda yeniden sessizliğe büründü. Dışarıda köy gecenin karanlığına gömülürken, konakta herkes farklı bir geleceğin eşiğinde duruyordu.Aynı anda Yeliz, arabasıyla Trabzon merkeze kadar indi. İçindeki öfke ve karmaşa onu susturmuyordu. Bir tekelden küçük bir şişe içki aldı, sonra sahil yolunda tenha bir yerde arabayı kenara çekti. Motorun sesi kesildiğinde geriye sadece dalgaların uğultusu kaldı.
Arabadan indi, sahile doğru yürüdü. Soğuk taşların üzerine oturdu, şişeyi açıp bir yudum aldı. Deniz karanlıktı ama sakindi; Yeliz’in içi ise tam tersiydi.“Bu kadar mı yani…” diye mırıldandı kendi kendine.
O sırada arkasından bir araba sesi daha duyuldu. Farları kısa bir an için sahili aydınlattı. Araba durdu, kapı açıldı. İçinden Selim indi.
Yeliz başını kaldırdığında Selim’i görünce kaşlarını çattı.“Yok artık,” dedi. “Takip mi ediliyorum ben?”
Selim gülerek yanına yaklaştı.“Merak etme,” dedi. “Seni aramıyordum. Trabzon küçük yer, kader çarpıştırıyor.”
Yeliz şişeyi kaldırdı.“İçiyorsan otur,” dedi. “Ama akıl vermeye başladıysan geri dön.”
Selim yanına oturdu, ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını kuma uzattı.“Akıl verecek halim yok,” dedi. “Bizim evde herkes bana akıl veriyor zaten.”
Yeliz güldü.“Şaşırdım doğrusu. Sen daha çok ‘intikam’ kelimesiyle konuşuyordun.”
Selim omuz silkti.“Her intikamcı arada bir mola verir,” dedi. “Sen de gelmişsin sahile, demek ki sen de dağıtmaya çıkmışsın.”
Yeliz ona yan gözle baktı.“Bak Selim,” dedi, “ben bugün düğünden kaçtım. Sen de burada isen kesin bir terslik vardır.”
Selim kahkaha attı.“Ben de seni görünce ‘bugün kesin başıma iş açılacak’ dedim.”
İkisi bir an durup denize baktı. Dalgaların sesi tartışmayı yumuşatmıştı.
Yeliz şişeyi Selim’e uzattı.“Bir yudum al,” dedi. “Ama sonra bana ahlak dersi verme.”
Selim şişeyi aldı, küçük bir yudum içti.“Merak etme,” dedi. “Bu gece sadece dalgalar konuşsun.”
İkisi de istemeden gülümsedi. Karadeniz’in karanlığında, düşmanlıkla başlayan bu karşılaşma, beklenmedik bir şekilde hafif ve komik bir sohbete dönüşüyordu.Selim de Yeliz’e katıldı. Zaman ağır ağır aktı; şişe hafifledi, kelimeler gevşedi. Dalgaların sesiyle birlikte kafalar da yavaş yavaş birbirine karıştı. Önce kısa cümlelerdi, sonra uzun hikâyeler… Arada gülüp arada susarak olan biteni döktüler ortaya.
Yeliz iç çekti.“Ula Selim,” dedi, şivesi fark edilmeden kaymıştı, “biz niye hep kavga edecek yerleri buliyruz ha?”
Selim güldü.“Valla ben de onu diyirum,” dedi. “Bizim sülale kavgasız duramayi. Bir gün sakin geçse şüpheleniruk.”
Yeliz başını geriye yasladı.“Bak,” dedi, “ben sert görünürum ama içim fırtına. Herkes benden bir şey bekliy, kimse ‘Yeliz sen ne istiyisun’ demiy.”
Selim ona döndü, bu kez daha ciddiydi.“Ula senin yerinde ben olsam,” dedi, “çoktan çekip gitmiştum. Ama sen hâlâ ayaktasın.”
Yeliz hafifçe güldü.“Güçlüyüm diye,” dedi, “yorulmayacağum sanayi ha?”
Selim başını salladı.“Yok ula,” dedi. “Güçlüler daha çabuk yoruliy.”
Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Selim fark etmeden Yeliz’in omzuna doğru eğildi.“Biliyor musun,” dedi, “ilk kez biriyle böyle… kavga etmeden konuşiyrum.”
Yeliz ona baktı, bakışı yumuşamıştı.“Ben de,” dedi. “İlk kez bir Akçaabatlı’ya bağırmadan oturiyrum.”
İkisi de güldü. Aralarındaki mesafe fark edilmeden kapanmıştı. Omuzları birbirine değdi, kimse geri çekilmedi.
Selim yarı şaka yarı ciddi konuştu:“Ula Yeliz, bu sahil var ya… insanı boziy.”
Yeliz gözlerini denizden ayırmadan cevap verdi:“Bozmak değil,” dedi, “belki de insanı olduğu gibi çıkariy.”
Gece ilerledikçe kelimeler azaldı, yakınlık arttı. Düşmanlık yerini tuhaf bir anlayışa, hatta sıcaklığa bırakıyordu. Karadeniz’in karanlığında, iki inatçı ruh farkında olmadan aynı dalgaya kapılmıştı.Fark etmeden iyice yakınlaşmışlardı. Konuşmalar durmuş, bakışlar konuşmaya başlamıştı. Bir anlık sessizlikte ikisi de birbirine baktı; dalgaların sesi bile geri çekilmiş gibiydi.
Yeliz gözlerini Selim’den kaçırmadan sordu:“Ula sen… ne ara bu kadar yaklaştun ha?”
Selim afalladı, sonra hafifçe güldü.“Valla onu ben de anlamadum,” dedi. “Konuşurken oldu galiba.”
Yeliz başını iki yana salladı, kendine kızar gibi.“Saçmaladuk,” dedi. “Ben gidiyrum.”
Ayağa kalktı, şişeyi yere bıraktı. Hızlı adımlarla arabaya doğru yürümeye başladı. Kalbi hızlanmıştı, yüzü kızgındı; kızgınlığı kendineydi.
Selim arkasından kalktı.“Ula Yeliz, bekle bi’ dakika,” dedi. “Kaçacak bir şey yapmaduk ki.”
Yeliz anahtarları elinde sıktı.“Selim,” dedi dönmeden, “bizim soyadlarımız bile başlı başına bela. Yaklaşmak kolay, bedeli ağır.”
Selim adımlarını hızlandırdı, arabaya gelince durdu.“Belki de,” dedi, “her şeyin bedeli ağır diye hiçbir şeye dokunmamak daha ağırdur.”
Yeliz kapıyı açmadan önce durdu. İlk kez tereddüt etti.“Bak,” dedi, “ben karmaşayım. Beni daha çok karıştırma.”
Selim yumuşak bir sesle cevap verdi:“Ben de zaten düzen vaat etmiyrum,” dedi. “Sadece dürüst olayim dedum.”
İkisi de arabaya yaslanmış halde kaldı. Gitmekle kalmak arasında sıkışmışlardı. Gece, sahil ve Karadeniz; hepsi bu anı izliyordu.Henüz hiçbir şey olmamıştı… ama artık hiçbir şey eskisi gibi de değildi.Yeliz kararını verdi. Arabasının kapısını açtı, içeri bindi. Motoru çalıştırmadı. Koltuğunu biraz geriye yatırdı, camdan sahile son bir kez baktı.“Bu gece konak yok,” diye mırıldandı. “Kafamı koyacak yer burası.”
Selim arabasının yanında duruyordu. Yeliz’in arabaya bindiğini görünce başını salladı.“İnatçı,” dedi kendi kendine, yarı gülerek.
Yeliz camı biraz indirip seslendi:“Merak etme,” dedi. “Uyuyacağım sadece. Sabah olur, yoluma bakarım.”
Selim elini cebine soktu.“İyi,” dedi. “Ama kapıları kilitle. Trabzon gecesi şaka kaldırmaz.”
Yeliz gülümsedi.“Bak sen,” dedi. “Akçaabatlı’dan gece nasihati.”
Selim istemeden güldü. Sonra arabasına yürüdü, kontağı çevirdi. Sahilden uzaklaşırken aynadan bir kez daha Yeliz’in arabasına baktı. İçinde adını koyamadığı bir his vardı.
Yeliz ise koltuğa iyice yaslandı. Dalgaların sesi camdan içeri süzülürken gözlerini kapattı.Bu gece kaçmıyordu… sadece duruyordu.
Derepazarı
Esme, Derepazarı’nda yol kenarında bekliyordu. Hava serinlemiş, akşam iyice çökmüştü. Yüzü sakindi ama gözlerinin içinde fırtına vardı.Bir süre sonra bir araba yaklaştı. Farları yandı söndü. Direksiyonda Erkan vardı.
Araba durdu.“Bin,” dedi kısa bir sesle.
Esme kapıyı açıp bindi. Araba hareket ettiğinde bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece motorun sesi ve Esme’nin içinden geçenler…
Bir anda Esme konuştu:“Ben çok düşündüm,” dedi. “Yaşananları, olanları, beni bu hâle getiren her şeyi.”
Erkan yan gözle baktı.“Eee?” dedi. “Sonuca bağla.”
Esme derin bir nefes aldı.“Ben seninle evlenmek istiyorum.”
Erkan frene hafifçe bastı, şaşkınlıkla ona döndü.“Ne diyisun sen?” dedi. “Bu saatte, bu yerde… aklını mı kaçırdun?”
Esme başını eğmedi.“Hayır,” dedi net bir sesle. “Hayatımda ilk kez bu kadar aklım başımda.”
Erkan güldü ama gülüşünde inanç yoktu.“Beni kullanmaya kalkma Esme,” dedi. “Bu sözlerin arkasında başka bir şey var.”
Esme gözlerini yola dikti.“Var,” dedi. “Hem de çok büyük bir şey.”
Erkan sessiz kaldı. Esme konuşmaya devam etti:“Ben bu iki ailenin arasında ezildim. Suçlu ilan edildim, kapı dışarı atıldım. Ama ben bitmedim. Eğer senin soyadını alırsam… kimse beni ezemez.”
Erkan kaşlarını çattı.“İntikam mı bu?” diye sordu.
Esme dudaklarını kıstı.“Hayatta kalma,” dedi. “Ve zamanı gelince… herkesin yüzüne gerçeği vurma.”
Erkan direksiyonu sıkıca tuttu.“Ben oyuncağın olmam,” dedi sertçe.
Esme ona döndü.“Olmayacaksın,” dedi. “Sen benim ortağım olacaksın. İstersen güç, istersen sevgi… ama bu yoldan birlikte yürürsek kazanırız.”
Arabanın içi ağır bir sessizliğe gömüldü. Erkan’ın aklında tek bir soru vardı:Esme gerçekten evlenmek mi istiyordu, yoksa çok daha büyük bir fırtınayı mı başlatıyordu?Erkan direksiyona bakarak yolu aldı. Derepazarı geride kalırken konuşmadı. Esme de sustu; teklifini söylemişti, şimdi bekleme sırası ondaydı. Kilometreler geçtikçe Erkan’ın yüzü sertleşti, düşünceleri netleşti.
Bir süre sonra arabayı kenara çekti. Motoru durdurdu.“Bak Esme,” dedi, ona dönerek. “Ben bu işe balıklama atlamam.”
Esme sakindi.“Şartların varsa dinlerim,” dedi.
Erkan derin bir nefes aldı.“Bir,” dedi parmağını kaldırarak, “bu evlilik göstermelik olmayacak. Adımın arkasına saklanıp kendi savaşını veremezsin.”
Esme başını salladı.“Kabul.”
“İki,” diye devam etti Erkan, “beni iki ailenin kavgasına yem etmeyeceksin. Ne yapacaksak açık olacak.”
“Zaten gizli işlerden yoruldum,” dedi Esme.
Erkan üçüncü şartı söylerken sesi biraz yumuşadı:“Üç… bu yolda yürüyeceksek, yarı yolda kaçmak yok. Ne Hasan’dan ne Akçaabatlılardan korkup geri adım atmayacaksın.”
Esme gözlerini ona dikti.“Ben artık korkmuyorum,” dedi. “Kaybedecek bir şeyim kalmadı.”
Erkan bir an sustu. Sonra son şartı koydu:“Ve son,” dedi, “ne yaparsan yap, masum birine zarar vermeyeceksin. Kanla kurulan hiçbir düzen ayakta kalmaz.”
Esme bu kez hiç tereddüt etmedi.“Ben intikam değil,” dedi, “hesaplaşma istiyorum.”
Erkan kontağı tekrar çevirdi.“Peki,” dedi. “O zaman kabul ediyorum.”
Araba yeniden yola çıktı. O an ikisi de biliyordu: Bu sadece bir evlilik kararı değildi. Esme camdan dışarı bakarak konuştu. Sesi sakindi ama karar kesindi.“Yarın sabah,” dedi. “Gösterişsiz, sade bir nikâh olacak. Ne düğün, ne kalabalık. Sadece imzalar.”
Erkan kısa bir an düşündü. Böyle hızlı olmasını bekliyordu ama yine de ağırlığını hissetti.“Bu kadar çabuk mu?” diye sordu.
Esme ona döndü.“Beklersek engel çıkar,” dedi. “Ben artık kimsenin izin vermesini beklemek istemiyorum.”
Erkan başını salladı.“Tamam,” dedi. “Sade olsun. Şahitleri de biz seçeriz.”
Esme ilk kez hafifçe gülümsedi.“Sabah her şey değişecek,” dedi.
Erkan arabayı hızlandırırken sakin ama net konuştu:“O zaman yarın sabah,” dedi. “Ve bu yoldan dönüş yok.”
Arabanın farları karanlığı yararken, ikisi de biliyordu:Gün doğduğunda sadece bir nikâh kıyılmayacak, dengeler de yerinden oynayacaktı.Araba köy yoluna saptığında gece iyice çökmüştü. Rize’nin serin havası camdan içeri dolarken Esme sessizdi. Dere kenarını, ağaçları, çocukluğunu geride bırakır gibi bakıyordu.
Köyün girişinde Erkan arabayı yavaşlattı ve durdu.“Buradan sonrası senin,” dedi.
Esme kapıyı açmadan önce bir an durdu.“Yarın sabah,” dedi tekrar. “Unutma.”
Erkan başını salladı.“Unutmam,” dedi. “Gün ağarmadan Trabzon’dan çıkarım.”
Esme arabadan indi. Valizini aldı, arabanın kapısını kapattı. Erkan gaz verdi, araba köy yolundan uzaklaşıp Trabzon istikametine doğru kayboldu.
Esme, Fatma ninenin evine doğru yürüdü. Kapıya geldiğinde bir an durdu, derin bir nefes aldı. Kapıyı çaldı. Fatma nine açtığında Esme’yi görünce şaşırdı.“Ula kızım, bu saatte?” dedi.
Esme içeri girdi.“Yarın her şey değişecek nine,” dedi kısık ama kararlı bir sesle.
Fatma nine onun yüzüne baktı, gözlerindeki kararlılığı fark etti.“Yolun zor,” dedi. “Ama kararını vermişsin.”
Esme başını salladı.O gece, köy sessizdi. Ama Esme’nin içinde, sabah doğacak gün kadar kesin bir karar vardı.
Rize Karaosmanoğlu konağı akşam
Konakta akşam çökmüş, sofraya sıcak yemekler konmuştu. Hasan, Sibel, Faruk ve Yasemin masaya oturmuşlardı. Dışarıdan cırcır böceklerinin sesi geliyordu ama sofrada garip bir sessizlik vardı.
Hasan bir süre yemeğine dokundu, sonra başını kaldırdı.“Yeliz nerede?” diye sordu. “Akşamdan beri ortalıkta yok.”
Yasemin Faruk’a baktı, Faruk omuz silkti.“Telefonu da kapalı,” dedi Faruk. “Gündüz çıkmıştı, dönmedi.”
Hasan kaşlarını çattı, telefonunu eline aldı. Yeliz’i aradı. Telefon çaldı, sonra kapandı.“Açmıyor,” dedi sertçe.
Sibel temkinli bir sesle araya girdi.“Belki arkadaşlarıyladır,” dedi. “Biraz yalnız kalmak istemiştir.”
Hasan çatalı masaya bıraktı.“Yeliz yalnız kalacak biri değil,” dedi. “Bir şey var bunda.”
Yasemin hafifçe iç çekti.“İsterseniz Faruk bir baksın,” dedi. “Trabzon’a inmiştir belki.”
Hasan başını salladı ama içi rahat değildi.“Bu gece gözüm açık,” dedi. “Bu kız yine başımıza iş açacak.”
Sofrada sessizlik yeniden çöktü. Tam o sırada Yasemin’in yüzü bir anda soldu. Elini ağzına götürdü, sandalyesini hızla geri itti.“Bir dakika…” diyebildi sadece.
Koşarak banyoya gitti. Kapı kapanır kapanmaz kusma sesi duyuldu.
Faruk telaşla ayağa fırladı.“Yasemin!” diye seslendi, kapının önüne geldi.
Hasan ve Sibel de birbirine baktı.“Bir şeyi mi dokundu acaba?” dedi Sibel endişeyle.
Faruk kapıyı tıklattı.“İyi misin?” diye sordu.
Bir süre sonra Yasemin kapıyı araladı. Yüzü bembeyazdı.“İyiyim,” dedi ama sesi titriyordu. “Birden midem bulandı.”
Hasan dikkatle baktı.“Gün içinde bir şey yemedin mi?” diye sordu.
Yasemin başını iki yana salladı.“Hayır… ama bu ilk kez olmuyor,” dedi istemeden ağzından kaçırarak.
Faruk bir an durdu.“Nasıl yani?” dedi.
Yasemin gözlerini kaçırdı.“Son günlerde sabahları da oluyordu,” dedi kısık sesle.
Sofrada bir sessizlik oldu. Hasan ile Sibel bakıştı. Faruk’un kalbi hızlandı.“Yasemin…” dedi yavaşça, “bir doktora gidelim mi?”
Yasemin derin bir nefes aldı.“Belki de…” dedi, cümleyi tamamlayamadı.
O anda herkesin aklından aynı ihtimal geçti ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemedi.Yasemin biraz toparlanıp masaya geri döndü. Herkes ona bakıyordu. Konuşmalar yarım ağızla, temkinliydi. Kimse yüksek sesle söylemiyordu ama ihtimal masanın ortasında duruyordu.
Sibel yumuşak bir sesle,“Belki bir kontrol etmek gerekir,” dedi.
Hasan başını salladı.“Erken konuşmayalım,” dedi ama gözleri Yasemin’in üzerindeydi.
Faruk Yasemin’in elini tuttu.“İstersen şimdi dinlen,” dedi. “Zorlamayalım.”
Yasemin daha fazla dayanamadı.“Ben… bir bakıp geleceğim,” dedi ve masadan kalktı.
Odasına gitti. Çekmeceden aldığı hamilelik testini avucunda sıktı. Banyoya girdi, kapıyı kilitledi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyacak sandı.
Dakikalar geçmek bilmedi. Testi lavabonun kenarına bıraktı, aynaya bakamadı bile. Sonunda gözlerini kapatıp yavaşça baktı.
Pozitif.
İki çizgi netti. Kaçacak yeri yoktu artık.Yasemin elini ağzına kapattı. Gözleri doldu. Bu kez mide bulantısından değil, duygudan titriyordu.
“Anne oluyorum…” diye fısıldadı.
Aynaya baktı; yüzünde hem şaşkınlık hem de tarifsiz bir mutluluk vardı.Derin bir nefes aldı, elini karnına götürdü.Yasemin testi elinde sımsıkı tutarak banyodan çıktı. Adımları yavaştı ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. Salona geldiğinde herkes ayağa kalkmış, gözlerini ona çevirmişti.
Faruk ilk fark eden oldu.“Yasemin?” dedi, sesi titreyerek. “Ne oldu?”
Yasemin elindeki testi kaldırdı.“Pozitif,” dedi. “Hamileyim.”
Bir anlık sessizlik oldu… sonra her şey aynı anda patladı.
Faruk donup kaldı, sonra bir anda Yasemin’e sarıldı.“Gerçek mi bu?” dedi. “Gerçekten mi baba oluyorum?”
Yasemin gözyaşları içinde başını salladı.“Evet,” dedi. “Baba oluyorsun.”
Hasan yerinden kalktı. Sertliği bir anlığına yok oldu. Gözleri doldu.“Allah’ım…” dedi. “Şükürler olsun.”
Sibel Yasemin’in yanına gelip elini tuttu.“Bu evin ihtiyacı olan haber buydu,” dedi. “Hoş geldin küçük mucize.”
Konağın içinde kahkahalar, dualar, sevinç gözyaşları birbirine karıştı. Bir süredir karanlıkla çevrili olan evin içine ilk kez gerçek bir aydınlık dolmuştu.
Yasemin elini karnına koyarken Faruk yanındaydı.
Ertesi sabah Rize Fatma ninenin evi
Ertesi sabah Fatma ninenin evinde gün daha yeni ağarıyordu. Ev sessizdi. Fatma nine hâlâ uyurken Esme yavaşça yataktan kalktı. Üzerine sade bir şeyler giydi, aynada kendine kısa bir an baktı. Yüzünde ne pişmanlık vardı ne de korku… sadece kararlılık.
Kapıyı sessizce kapatıp dışarı çıktı. Köy yolu serindi. Telefonunu çıkarıp Erkan’ı aradı.“Hazırım,” dedi kısa ve net bir sesle.
Erkan telefonda beklediğini söyledi.“Rize nikâh belediyesindeyim. Seni burada bekliyorum.”
Esme telefonu kapattı. O sırada köyden geçen eski bir otobüs durdu. Hiç tereddüt etmeden bindi. Cam kenarına oturdu. Otobüs virajlı yollardan inerken Esme dışarıya bakıyordu. Dağlar, ağaçlar, sis… Hepsi geride kalıyordu.
Bu bir kaçış değildi.Bu, Esme’nin kendi kaderine doğru attığı ilk adımdı.
Otobüs Rize merkeze yaklaşırken Esme derin bir nefes aldı. Birazdan nikâh belediyesinde olacaktı.Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Nikah belediyesi onu
O sırada Erkan nikâh belediyesinin önünde bekliyordu. Yanında şahit olarak Baran vardı. Baran ve Selim, Erkan’ın amca çocuklarıydı; çocukluklarından beri birlikte büyümüşlerdi. Baran’ın yüzü gergindi, bu işin doğru olmadığını en başından beri hissediyordu.
Baran, Erkan’ı kolundan çekip bir kenara aldı.“Erkan, bak son kez söylüyorum,” dedi alçak ama sert bir sesle. “Bu iş acele. Esme’nin hali ortada. Duygusal, kırgın… yarın pişman olursunuz.”
Erkan gözlerini kaçırmadan cevap verdi:“Ben kararımı verdim. Kim ne derse desin.”
Baran vazgeçmedi.“Selim duysa ortalık ayağa kalkar. Aileler, olanlar… bu nikâh yarım kalır,” dedi.
Erkan başını iki yana salladı.“Kimseyi karıştırma. Bugün burada bitecek.”
Baran iç çekti. Onu vazgeçiremeyeceğini anlamıştı. Tam o sırada uzaktan Esme’yi gördüler. Otobüsten inmiş, belediyeye doğru yürüyordu. Yüzü solgundu ama adımları kararlıydı.
Baran Esme’ye baktı, sonra tekrar Erkan’a döndü.“Ben şahit olurum,” dedi istemeyerek. “Ama bil ki bunun bedeli ağır olabilir.”
Erkan sadece başını salladı.“Hazırım,” dedi.Esme yanlarına geldiğinde kimse konuşmadı. Üçü birlikte belediyenin içine girdiler. Dar koridorda geçen 30 dakika, sanki saatler sürmüş gibiydi. Baran yerinde duramıyor, Esme ise sessizce önüne bakıyordu. Erkan’ın yüzü sertti ama gözlerinde tereddüt okunuyordu.
Sonunda kapı açıldı. Nikâh memuru içeri girdi, dosyayı masaya bıraktı ve gözlüklerinin üzerinden onlara baktı.
Resmî ve soğuk bir sesle konuştu:“Esme …” kısa bir duraklamadan sonra devam etti,“Erkan Akçabatlıoğlu’nu eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Esme başını kaldırdı. Bir anlık sessizlik oldu. Herkes nefesini tutmuştu.“Evet, kabul ediyorum,” dedi net bir sesle.
Memur bu kez Erkan’a döndü.“Erkan Akçabatlıoğlu, Esme’yi eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Erkan göz ucuyla Baran’a baktı. Baran hiçbir şey söylemedi, sadece bakışlarını yere indirdi. Erkan derin bir nefes aldı, sonra gözlerini memura çevirdi.
“Evet, kabul ediyorum.”
Memur dosyayı kapattı, kalemi eline aldı.“Şahit?” dedi.
Baran bir adım öne çıktı, imzayı attı. Elinin titrediği fark ediliyordu.
Memur son cümleyi kurdu:“Kanuna göre karı koca oldunuz. Hayırlı olsun.”
Esme’nin dudaklarında hafif, soğuk bir gülümseme belirdi.Bu bir mutluluk gülümsemesi değildi.Bu, başlayan bir hesabın işaretiydi.Nikâh salonundan çıktıklarında hava griydi. Ne alkış vardı ne de sevinç çığlıkları…Sadece derin bir sessizlik.
Esme, Erkan ve Baran birlikte arabaya bindiler. Direksiyonda Erkan vardı. Motor çalıştı, araç yavaşça belediyenin önünden ayrıldı. Rize geride kalırken, önlerinde uzun ve ağır bir yol uzanıyordu.
Arabada kimse konuşmuyordu.Baran arka koltukta camdan dışarı bakıyor, Esme ise ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Yüzü sakindi ama gözlerinde fırtına vardı. Erkan’ın çenesi kilitlenmişti; verdiği kararın ağırlığı omuzlarına çökmüştü.
Trabzon yoluna girdiklerinde Baran sessizliği bozdu:“Bundan sonrası kolay olmayacak,” dedi kısık bir sesle.
Esme başını çevirmeden cevap verdi:“Kolay olsun diye evlenmedim zaten.”
Erkan dikiz aynasından ona baktı, hiçbir şey söylemedi. Gazı biraz daha kökledi.Konağa yaklaştıkça herkesin içinde aynı soru büyüyordu:Bu evlilik, bir son mu olacaktı…yoksa büyük bir fırtınanın başlangıcı mı?
Araba, Akçabatlıoğlu konağına doğru ilerlerken, kader artık geri dönülmez bir yola girmişti.
Yarım saat sonra Trabzon akcabatlıoglu konağı onu
Aradan geçen kısa bir sürenin ardından araba Trabzon Akçabatlıoğlu Konağı’nın önünde durdu.Motor sustuğunda ortalığı ağır bir sessizlik kapladı.
Erkan önce indi, ardından Baran ve Esme…Konağın kapısına doğru yürüdüler. Erkan kapıyı çaldı.
Kapı açıldığında içeridekiler Esme’yi gördüğü an donup kaldı.Bir saniyelik sessizlikten sonra kıyamet koptu.
Selim öfkeyle ayağa fırladı.“Senin burada ne işin var!” diye bağırarak Esme’nin üzerine yürüdü.
Esme bir adım bile geri çekilmedi.Tam o anda Erkan öne geçti, Selim’le Esme’nin arasına girdi.
“Bir adım daha atarsan karşısında beni bulursun,” dedi sert ve net bir sesle.
Baran da hemen yanlarına geçti, ortamı yatıştırmak istercesine elini kaldırdı.“Yeter! Bağırarak hiçbir şey çözülmez.”
Salondaki herkes ayaktaydı.Yavuz’un yüzü mosmordu, Sevgi şok içindeydi, gözler bir Esme’ye bir Erkan’a kayıyordu.
Selim dişlerini sıkarak Erkan’a baktı:“Bu ne rezalet? Sen bunun farkında mısın?”
Erkan hiç tereddüt etmeden cevap verdi:“Farkındayım. Çünkü Esme artık benim eşim.”
Bu söz, konağın içine bomba gibi düştü.Herkes dondu kaldı.
Esme başını dik tuttu, sesi titremiyordu:“Ben kaçmadım. Gizlenmedim. Geldim. Çünkü artık korkmuyorum.”
Esme bir adım öne çıktı.Artık sesi eskisi gibi kırılgan değildi, netti.
“Ben artık Akçabatlıoğlu geliniyim,” dedi.“Erkan’ın söylediği her şeyin arkasındayım.”
Bu sözler salonda yankılandı.
Selim’in gözleri karardı.“Gelini falan değilsin!” diye bağırdı ve bir hamlede Erkan’a yürüdü.
Tam o anda Baran Selim’i iterek önüne geçti.“Yeter Selim! Burada kimseye vuramazsın!”
Selim Baran’ı itti, Baran karşılık verdi.Bir anda ortam karıştı.
Sandalyeler devrildi, masaya çarpan yumrukların sesi konağı inletti.Selim ve Baran birbirine girmişti.
Sevgi donup kalmıştı, ne Esme’ye ne Selim’e destek olabiliyordu.Yavuz ise kollarını kavuşturmuş, sert bir ifadeyle olanları izliyordu;tarafsızdı ama öfkeliydi.
Erkan Esme’yi arkasına aldı.“Kimse ona dokunamaz!” diye bağırdı.
Selim dişlerini sıkarak bağırdı:“Bu evde benim sözüm geçer!”
Erkan bir adım ileri çıktı, sesi buz gibiydi:“Artık geçmiyor.”
Kavga güçlükle ayrıldı.Herkes nefes nefeseydi.
Yavuz sonunda yerinden kalktı.Salondaki gerginliği tek bakışıyla bastırdı.
“Yeter!” diye gürledi.“Burası kavga yeri değil.”
Selim’e döndü, sesi sertti:“Sinirin anlaşılır ama kontrolünü kaybedersen hepimiz kaybederiz.”
Sonra Baran’a baktı:“Sen de geri çekil. Bu iş yumrukla çözülmez.”
Herkes yavaş yavaş sakinleşirken Yavuz derin bir nefes aldı, Esme ve Erkan’a döndü.Bir an sustu… sonra istemese de gerçeği kabul eder gibi konuştu:
“Nikâh kıyıldıysa… bu iş bitmiştir.”
Bu söz salona ağır bir sessizlik bıraktı.
“Ben bu olayı kabul ediyorum,” dedi.“Kimse istemese bile artık olan oldu.”
Selim başını başka yana çevirdi, içine attı.Sevgi gözleri dolu dolu Esme’ye baktı ama bir şey söylemedi.Baran sessizce Erkan’ın yanına geçti.
Yavuz son noktayı koydu:“Bu konakta kan dökülmeyecek.Herkes yerini, herkes haddini bilecek.”Erkan, Esme’nin elini sımsıkı tuttu.Hiç kimseye bakmadan, başı dik bir şekilde merdivenlere yöneldiler.
Esme bir an duraksadı, arkasına bakmak istedi ama Erkan hafifçe elini sıktı.“Bakma,” dedi kısık bir sesle, “artık geride kaldı.”
İkisi birlikte odalarına doğru yürürken salonda ağır bir sessizlik vardı.Ayak sesleri uzaklaştıkça Selim’in içindeki öfke, çaresizlikle karıştı.
Selim dişlerini sıktı.Bu manzaraya daha fazla dayanamadı.
Bir anda arkasını döndü, hızla kapıya yöneldi.Kapıyı sertçe açtı, kendini dışarı attı.
Serin gece havası yüzüne çarptı ama içindeki yangını söndüremedi.Avluda bir süre öylece durdu, yumruklarını sıktı, gökyüzüne baktı.
“Bu böyle bitmeyecek…” diye fısıldadı kendi kendine.
Rize Karaosmanoğlu konağı onu
O sırada Rize’de Karaosmanoğlu Köyü’nün sessizliğini bir araba sesi böldü.Tozlu yolda ilerleyen araç konağın önünde durdu. Kapı açıldı; Yeliz indi.Yüzünde yorgun ama kendinden emin bir ifade vardı.
Konağa doğru yürüdü, kapıyı Yasemin açtı.Yasemin’in bakışları sorgulayıcıydı.
“Dün akşam neredeydin?” diye sordu.
Yeliz hiç duraksamadan, ezberlenmiş bir cümleyle cevap verdi.“Biraz hava almam gerekiyordu… arkadaşlarla oturdum, telefonum sessizde kalmış.”
Yasemin şüphelense de üstüne gitmedi.Yeliz montunu çıkarıp doğruca odasına yöneldi.
Ancak Yasemin onu yalnız bırakmadı, arkasından gitti.Kapı kapanır kapanmaz derin bir nefes aldı.
“Yeliz… sana bir şey söylemem lazım.”
Yeliz yatağın kenarına oturdu, merakla baktı.Yasemin’in sesi hafif titriyordu ama gözleri parlıyordu.
“Ben… hamileyim.”
Bir anlık sessizlik oldu.Sonra Yeliz’in yüzü aydınlandı.
“Gerçekten mi?” dedi, ayağa kalkıp Yasemin’e sarıldı.“Bu harika bir haber!”
Yasemin’in gözleri doldu, gülümsedi.Yeliz onun ellerini tuttu.
“Bu konakta uzun zamandır ilk defa güzel bir şey oluyor,” dedi içtenlikle.
Bölüm etkileşimi
