4. bölüm · Taşmadan önce

Gerçek geç kalmaz

Mehmet Koc

Esme, ağır ahşap kapının önünde durdu.Eli titriyordu.Valizi yere bıraktı, derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.
Kapı yavaşça açıldı.
Karşısında Sevgi vardı.
İki kadın bir an birbirine baktı.Zaman durdu sanki.Sevgi’nin gözleri büyüdü, rengi soldu.
— “Sen…” diyebildi sadece.
Esme başını eğdi.Sesi neredeyse fısıltıydı:— “Biliyorum… gelmemem gerekiyordu ama başka kimsem yok.”
Sevgi, bir saniye tereddüt etti.Sonra kapıyı ardına kadar açtı.
— “Gir,” dedi.
— “Kapıda kalınmaz.”
Esme içeri adım attığında salondaki herkes ayağa kalktı.
Yavuz.Selim.Baran.
Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı:Şaşkınlık…Gerilim…Ve bastırılmış bir öfke.
Yavuz’un eli yumruk oldu.
— “Bu ne cüret?” dedi sertçe.
— “Buraya neden geldin?”
Esme gözlerini kaldırdı.Gözleri kan çanağı gibiydi ama sesi netti.
— “Oğlum için geldim.”
Salonda bir uğultu koptu.
Esme çöktü adeta.Koltuğun ucuna oturdu, ellerini dizlerinde birleştirdi.
— “Yusuf kayıp,” dedi.— “Herkes sizi suçluyor…Ama ben suçlamak için değil…Bulmak için geldim.”
Baran ayağa fırladı.
— “Babamın teknesi patladı, biz ölümden döndük!Bize nasıl güvenirsin?”
Esme gözyaşlarını tutamadı.
— “Ben kimseye güvenmiyorum,” dedi.
Yavuz uzun süre konuşmadı.Sonra ağır ağır Esme’ye yaklaştı.
— “Ama yaşadı mı… bilmiyoruz.”
Bu cümle Esme’yi yıktı.Sevgi hemen yanına oturdu, omzuna dokundu.
— “Buradasın,” dedi yumuşak bir sesle.— “Artık yalnız değilsin “

Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”
Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”
Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”

Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”
Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”
Baran ve Selim başlarını öne eğmişti.Yüzlerindeki ifade nett i: üzgünlerdi… ama öfkeleri daha ağırdı.
Baran dişlerini sıkarak konuştu:— “Yaşananlara üzgünüz,” dedi.— “Ama bu iş burada bitmez. Karaosmanoğulları bunun hesabını verecek.”
Yavuz sertçe döndü.— “Baran, yeter!”
Ama Baran durmadı.— “Baba, senin canına kast ettiler!”— “Bir tekne havaya uçtu. Sen komadaydın!”— “İntikam almadan durmayız!”
Selim de ayağa kalktı.Bakışlarını Esme’ye çevirdi.Sesi buz gibiydi.
— “Sen de onlardansın,” dedi.— “Biz düşmanımızın içinden kimseye yardım etmeyiz.”
Salonda hava ağırlaştı.Sevgi araya girmek istedi ama Esme ayağa kalktı.Esme’nin sesi titriyordu ama geri adım atmadı.
— “Evet,” dedi.
— “Karaosmanoğlu geliniydim.Ama artık değilim.”
Herkes sustu.
— “O gün…” diye devam etti Esme,
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
— “Hasan beni suçladı.Boşandık.”
— “Ben evlat değil, suçlu muamelesi gördüm.”
Selim şaşkınlıkla baktı.
— “Boşandın mı?”
Esme başını salladı.
— “Ben düşman değilim,” dedi.
— “Ben oğlunu arayan bir anneyim.”— “Eğer Yusuf sizden nefret etmeyi öğrenseydi…Sevgi ayağa kalktı.Esme’nin yanına geçti.
— “Yeter,” dedi oğullarına.— “Bu evde bir anne ağlıyorsa,onu kapı dışarı edemeyiz.”
Yavuz derin bir nefes aldı.Uzun süre sustuktan sonra konuştu:
— “İntikamla bu iş çözülmez,” dedi.— “Önce gerçek bulunacak.”
Baran hâlâ öfkeliydi ama susmuştu.Selim bakışlarını kaçırdı.Esme yavaşça çöktü.— “Ben kimseden intikam istemiyorum,” dedi.
— “Sadece… oğlumu.”
Salonda kimse konuşamadı.
Dışarıda rüzgâr sertleşirken,aynı anda İstanbul’da bir hastane odasındabir çocuk fısıltıyla bir kelime söyledi:
— “Anne…”
Ve kader, artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti

RİZE – KARAOSMANOĞLU KÖYÜ / SABAH

Sabahın erken saatlerinde, köy yolunda bir araba belirdi.Toprak yoldan ağır ağır ilerledi.Motor sesi, sessizliği böldü.
Direksiyondaki kişi Yeliz Karaosmanoğluydu.
Arabayı konağın önünde durdurdu.Bagajdan valizlerini aldı.Derin bir nefes verdi.
“Her şey değişmiş…” diye düşündü.“Ve ben geç kaldım.”
Yeliz ağır ahşap kapıya doğru yürüdü.Kalbi hızlı atıyordu.Kapıyı çaldı.
Kapı açıldığında karşısında Faruk vardı.
Bir an durdular.Sonra ikisi birden sarıldılar.
— “Hoş geldin bacım,” dedi Faruk,sesi titriyordu.
— “Her şeyi duydum,” dedi Yeliz.
— “Yolda öğrendim…Yusuf’u, patlamayı…Her şeyi.”
Faruk başını öne eğdi.
— “Köyün üstüne kara çöktü.”

Yeliz içeri girdi.Konağın havası soğuktu.Duvarlar bile yas tutuyor gibiydi.
Yasemin merdivenlerden indi.Yeliz’e sarıldı.
— “İyi ki geldin,” dedi.
— “Esme yok…Her şey darmadağın.”
Yeliz duraksadı.
— “Esme nerede?” diye sordu.
Faruk cevap vermedi.Bakışları her şeyi anlatıyordu.Yeliz salona geçti.Valizini bıraktı.Pencereye yaklaştı.
Dışarı baktı.Köy…Çocukluğu…Ve şimdi, bir savaş alanı.
— “Ben buraya tatil için gelmedim,” dedi kararlı bir sesle.
— “Bu işin iç yüzünü bulmadan gitmeyeceğim.”
Faruk başını kaldırdı.
— “Yeliz…Bu iş çok karışık.”
Yeliz gözlerini kıstı.
— “O yüzden geldim abi.”

İSTANBUL – DEVLET HASTANESİ / SABAH

Odanın perdeleri aralandığında, içeri yumuşak bir ışık doldu.Monitörlerin sesi düzenliydi.
Küçük çocuk gözlerini açık tutuyordu.Bakışları boş…Ama bilinci yerindeydi.
Kapı açıldı.İçeri bir doktor ve iki hemşire girdi.
— “Günaydın,” dedi doktor yumuşak bir sesle.— “Beni duyabiliyor musun?”
Çocuk başını çok hafif salladı.
Hemşirelerden biri yatağın yanına yaklaştı.— “Canın acıyor mu?”
Çocuk cevap vermedi.Sadece tavana baktı.Doktor sandalyeye oturdu.
— “Bak, sana birkaç soru soracağım,” dedi.
— “Biliyor musun adın ne?”
Çocuk kaşlarını çattı.Düşünmeye çalıştı.
Uzun bir sessizlik oldu.
— “Hatırlamıyorum…” dedi kısık bir sesle.
Doktor not aldı.
— “Peki annenin adı?”— “Baban?”
Çocuk gözlerini kapattı.Sanki bir şey zorlanıyordu.
— “Hiçbir şey…” dedi.
— “Kafamın içi boş.”
Hemşirelerden biri diğerine baktı.Endişeliydi.Doktor derin bir nefes aldı.
— “Travmaya bağlı geçici hafıza kaybı,” dedi.
— “Zamanla geri gelebilir.”
Hemşire başını salladı.
— “Kimliği yok,” dedi.
— “Sosyal hizmetler devrede.”
Doktor çocuğa tekrar baktı.
— “Korkma,” dedi.— “Güvendesin.”
Çocuk gözlerini doktora çevirdi.
— “Ben… kimim?” diye sordu fısıltıyla.
Bu soru odada asılı kaldı.

KANDEMİR HOLDİNG / ÖĞLEDEN SONRA

Erdem masasının başında dosyalara bakıyordu ama satırlar gözünün önünden akıp gidiyordu.Aklı hâlâ Gökçe’deydi.
Telefonu çaldı.
Ekranda “Sosyal Hizmetler” yazıyordu.
Bir an durdu…Sonra hemen açtı.
— “Buyurun,” dedi.Telefondaki kadın sakin ama net konuşuyordu:
— “Sayın Kandemir, dün yaptığınız başvuruyla ilgili sizi arıyoruz.”
— “Evlatlık süreci için uygun bir çocuk bulundu.”
Erdem’in eli titredi.
— “Nasıl yani?” dedi.
— “Daha dün… yok demiştiniz.”
— “Acil bir durum söz konusu,” dedi görevli.
— “Kimliği belirsiz, ailesi bulunamayan bir çocuk.”
— “Sağlık durumu şu an stabil.”
Erdem ayağa kalktı.
— “Eşim…” dedi.
— “Eşimle görüşebilir miyiz?”
— “Elbette,” dedi görevli.— “Ancak önce hastanede tanışmanız gerekiyor.”

Erdem telefonu kapattığında birkaç saniye yerinde kaldı.Sonra hemen Gökçe’yi aradı.
— “Gökçe…” dedi sesi titreyerek.
— “Bir çocuk var.”
Karşıdan gelen sessizlik, ardından kısık bir ses:
— “Gerçek mi?”
— “Gerçek,” dedi Erdem.
— “Hastanedeymiş…Birlikte gideceğiz.”

Gökçe telefonu kapattığında koltuğa oturdu.Ellerini yüzüne kapattı.
Ama bu kez ağlayışı acıdan değil…umut doluydu.
— “Allah’ım…” diye fısıldadı
.— “Ne olur bu sefer…”

Erdem odasının kapısını arkasından kapattı.Koridor boyunca yürürken adımlarını hızlandırıyordu.Artık beklemek yoktu.
Asansörün düğmesine bastı.Kapılar kapandı.
Aşağı inerken aynadaki yansımasına baktı.Yüzünde uzun zamandır olmayan bir ifade vardı:umut.

Asansör kapıları açıldığında Erdem hızlı adımlarla çıktı.Sekreterine kısa bir bakış attı.
— “Bugünkü tüm programımı iptal et,” dedi.
— “Acil bir işim çıktı.”
Çalışanlara başıyla selam verdi.Kimse soru sormadı.Erdem’in yüzündeki ciddiyet her şeyi anlatıyordu.Dışarı çıktığında güneş yüzüne vurdu.Derin bir nefes aldı.
Siyah Mercedes’ine bindi.Motoru çalıştırdı.
Direksiyona geçerken kendi kendine mırıldandı:— “Gökçe… bu kez olacak.”

İstanbul trafiğinde ilerlerken telefonuna baktı.Gökçe’ye mesaj attı:
“Hazırlan. Geliyorum.”

Kırmızı ışıkta durduğunda eli direksiyonu sıktı.Kafasında tek bir düşünce vardı:
“Bir çocuk…Belki de bizim çocuğumuz…”

KANDEMİR VİLLASI /AKSAMA DOĞRU
Gökçe aynanın karşısında son kez kendine baktı.Abartısız bir elbise giymişti, saçlarını topladı.Ellerinin titrediğini fark edince derin bir nefes aldı.
“Sakin ol…” dedi kendi kendine.“Bu bir umut günü.”
Çantasını aldı, kapıya yöneldi.Kapıyı açtığında dışarıda durmadı;bir adım öne çıktı, sanki Erdem’in arabası her an görünecekmiş gibi.Evin kapısında duruyordu.Saatine baktı ama zaman akmıyordu.
Aklından binlerce düşünce geçti:Ya bağ kuramazsam?Ya çocuk bizi istemezse?Ya yine yarım kalırsa…
Tam o sırada uzaktan bir motor sesi duyuldu.
Siyah Mercedes villanın önünde durdu.Erdem arabadan indiğinde Gökçe onu bekliyordu.
İkisi bir an durdu.Konuşmadılar.
Sonra Erdem yaklaştı,Gökçe’nin ellerini tuttu.
— “Hazır mısın?” diye sordu.
Gökçe gözleri dolu dolu başını salladı.
— “Evet,” dedi.
— “Bu sefer korkmuyorum.”
Arabaya bindiklerinde Gökçe kemerini bağladı.Erdem motoru çalıştırdı.
Gökçe camdan dışarı bakarken fısıldadı:— “Kim bilir nasıl bir çocuk…”
Erdem gülümsedi.— “Kim olursa olsun,” dedi.— “Biz hazırız.”
Araba hareket etti.
Ve İstanbul’un kalabalığında,iki kalp aynı heyecanla atıyordu.

RİZE – KARAOSMANOĞLU KONAĞI / AKŞAMA DOĞRU

Yeliz, konağın salonunda bir aşağı bir yukarı yürüyordu.Aklı rahat değildi.Sonunda dayanamadı, telefonu eline aldı ve Esme’yi aradı.
Telefon birkaç çalmadan sonra açıldı.
— “Esme…” dedi Yeliz, sesi sertti.— “Neredesin?”
Karşıdan gelen ses yorgundu.— “Trabzon’dayım…Akçabatlıoğulları’nın köyündeyim.”
Bu söz Yeliz’i olduğu yerde çiviledi.
— “Ne?” dedi dişlerini sıkarak.— “Onların konağında mı?”
Esme suskun kaldı.Bu sessizlik her şeyi anlatıyordu.Yeliz’in gözlerinden adeta şimşek çaktı.
— “Sakın orada kalma,” dedi sertçe.
— “Bu iş yüz yüze konuşulmadan bitmez.”
Esme bir şey söylemeye çalıştı ama Yeliz sözünü kesti.
— “Geliyorum,” dedi.
— “Bu kez kaçamayacak kimse.”
Ve telefonu sertçe kapattı.
Yeliz hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi.Faruk arkasından seslendi:
— “Yeliz! Nereye böyle?”
Yeliz durmadı.Yasemin de peşinden çıktı ama Yeliz çoktan avluya varmıştı.
Faruk ve Yasemin kapıda kala kaldı.İkisi de Yeliz’in yüzündeki ifadeyi hayatlarında ilk kez görüyordu.
— “Bu hayra alamet değil,” dedi Yasemin fısıltıyla.Yeliz arabasının yanına geldi.Kapıyı açmadan önce etrafına bakındı.
Sonra…konağın arka odalarından gizlice aldığı silahı beline yerleştirdi.
Nefesi hızlıydı ama eli titremiyordu.
Kendi kendine mırıldandı:— “Bu iş burada bitecek.”
Arabaya bindi.Motoru sertçe çalıştırdı ve köy yolundan hızla uzaklaştı.

İSTANBUL – DEVLET HASTANESİ / KORİDOR / akşama doğru

Erdem arabayı park eder etmez ikisi de neredeyse aynı anda kapıyı açtı.Adımları hızlıydı, nefesleri heyecanlı.
Hastanenin uzun koridorunda yan yana yürürlerken kimse konuşmadı.Bu sessizlik, söylenemeyen umutlarla doluydu.
Koridorun sonunda doktoru gördüler.
— “Hoş geldiniz,” dedi doktor.
— “Çocuğun durumu şu an iyi. Bilinci açık ama travmaya bağlı tam hafıza kaybı var.”
Gökçe dudaklarını ısırdı.
— “Hatırlamayacak mı?” diye sordu.
— “Zamanla,” dedi doktor.
— “Bazı anılar bir anda, bazıları yavaş yavaş geri gelir.”
Erdem başını salladı.
— “Onu görebilir miyiz?”
Doktor kapıyı işaret etti.
— “Hazır.”

Kapıyı Gökçe açtı.
Oda sessizdi.Perdeler aralıktı.Yatakta, sargılar içinde küçük bir çocuk yatıyordu.
Çocuk başını hafifçe çevirdi.Gözleri Gökçe’ye takıldı.
İlk bakış…Uzun bir bakış…
Gökçe’nin kalbi sıkıştı.
Yavaşça yatağın yanına gitti, çömeldi.
— “Merhaba,” dedi yumuşak bir sesle.
— “Ben Gökçe.”
Çocuk konuşmadı.Sadece baktı.Erdem birkaç adım öne çıktı.
— “Bir şey hatırlıyor musun?” diye sordu.
— “Adın, annen, bir yer… herhangi bir şey?”
Çocuk başını iki yana salladı.
— “Hiçbir şey,” dedi fısıltıyla.
— “Sanki… hiç yokmuşum gibi.”
Bu söz Gökçe’nin içini parçaladı.Gökçe elini uzattı.Çocuğun küçük elini tuttu.
Çocuk irkildi ama elini çekmedi.
— “Korkma,” dedi Gökçe.
— “Artık yalnız değilsin.”
Gözleri doldu.
— “Biz seni çok sevdik,” dedi.
— “Daha seni tanımadan bile…”
Çocuk ilk kez bakışlarını kaçırdı.Sonra tekrar Gökçe’ye baktı.
— “Gerçekten mi?” diye sordu.
Gökçe başını salladı
.— “Gerçekten.”

TRABZON – AKÇABATLIĞLU KÖYÜ / AKŞAM
Köy yolunda bir uğultu yükseldi.Motor sesi…Ama alışılmış gibi değil.
Bir araba son hızla köye giriyordu.Toz kalktı, insanlar panikle sağa sola kaçıştı.
— “Çekilin!”— “Araba geliyor!”
Herkes canını kurtarmak için kenara savrulurken,konağın önünde Selim duruyordu.
Kıpırdamadı.Araba Selim’in üzerine doğru geliyordu.Saniyeler…Kalp atışları…
Son anda sert bir fren sesi yankılandı.
Araba Selim’in tam ayaklarının dibinde durdu.
Sessizlik çöktü.

Kapı açıldı.

Arabadan Yeliz indi.
Yüzü bembeyazdı ama gözleri…ateş saçıyordu.
Selim öfkeyle bağırdı:— “Sen delirdin mi?Burada ne işin var senin?!”
Yeliz bir adım yaklaştı.
— “Esme nerede?” dedi dişlerinin arasından.— “Onu görmeye geldim.”
— “Burası Karaosmanoğlu konağı değil,” diye karşılık verdi Selim.
— “Defol git!”

Yeliz Selim’i itti.Selim de karşılık verdi.
İki aileden iki isim,köyün ortasında burun buruna geldi.
— “Siz bitirdiniz her şeyi!” diye bağırdı Yeliz.
— “Bir çocuğun kanı var bu işin içinde!”
— “Haddini bil!” dedi Selim.
— “Ayağını denk al!”

O sırada…
Konağın üst katında,camdan dışarı bakan Esme onları gördü.
Yeliz’i tanıdı.
Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.
— “Hayır…” diye fısıldadı.
Koşarak aşağı indi.Esme’nin telaşını fark eden Baran ve Sevgi de peşinden indi.
Avlu bir anda doldu.
Yeliz’in sesi yankılanıyordu:— “Ben buraya susmaya gelmedim!”
Esme kalabalığın arasından çıktı.Yeliz’le göz göze geldi.
İki kadın…İki farklı hayat…Ama aynı acının ortasında.
Ve herkes biliyordu:Bu yüzleşmesadece sözle bitmeyecekti.
Esme Yeliz’in karşısında durdu.
— “Yeter!” diye bağırdı.Yeliz’in öfkesi daha büyüktü.
— “Bunca olanlardan sonra hâlâ susmamı mı bekliyorsun?” dedi.
— “Bu kanın hesabı sorulacak!”
Esme bir adım öne çıktı.Sesi titriyordu ama kararlıydı:
— “Ben artık buradayım,” dedi.
— “Kaçmayacağım.Ne Hasan’dan… ne senden… ne de bu kavgadan.”
Bu sözler avluda bir anlık sessizlik yarattı.
Selim öfkeyle güldü.Ağzından çıkan cümle, ortamı paramparça etti.
— “Senin gibiler yüzünden oldu zaten her şey,” dedi küçümseyerek.
Yeliz’in yüzü bir anda dondu.
Bir saniye içindebelindeki silahı çıkardıve Selim’e doğrulttu.
— “Bir kelime daha…” dedi dişlerinin arasından.
— “Bir kelime daha de!”
— “Lan!” diye bağırdı Baran.
O da silahını çekti.Bu kez Yeliz’e doğrulttu.
Bir andaavludaki adamların neredeyse hepsisilahlarını çıkardı.
Nefesler tutuldu.Parmaklar tetikteydi.
Bir yanlış hareket…Ve köy kana bulanacaktı.

Esme iki elini havaya kaldırdı.Sesi çığlığa dönüştü.
— “Yapmayın!”— “Yapmayın ne olur!”
Koşarak Yeliz’in önüne geçti.Silahın tam karşısında durdu.
— “Vuracaksan bana vur!” dedi.Gözyaşları yanaklarından akıyordu.
— “Bu nefret bizi bitirdi,” diye devam etti.— “Bir oğul aldı…Bir aileyi parçaladı…Yetmedi mi?

Kalabalıkta bir uğultu vardı.Ama kimse ateş etmiyordu. O sırada aniden Uzakta önce bir siren sesi duyuldu.Sonra bir tane daha…Ve ardından köy yolunda mavi-kırmızı ışıklar belirdi.
— “Jandarma!” diye fısıltı yayıldı kalabalığın içinde.
Baran’ın yüzü sertleşti.
Jandarma araçları konağın önünde durdu.Askerler hızla indi.
— “Herkes sakin olsun!”— “Silahlarınızı indirin!”
Bir asker doğrudan Yeliz’e yöneldi.Elindeki silah hâlâ sıcaktı.
— “Silahı yere bırak,” dedi sert bir sesle.
Yeliz bakışlarını Esme’den ayırmadan silahı yavaşça yere bıraktı.
İki asker koluna girdi.Kelepçeler takıldı.

Esme olduğu yerde donup kalmıştı.Yeliz başını çevirdi, Esme’ye baktı.Gözlerinde öfke yoktu artık…Sadece hayal kırıklığı.
— “Beni ihbar eden kim?” diye sordu.
Jandarmanın başındaki astsubay kısa bir duraksamadan sonra konuştu:
— “İhbar, Sevgi Akçabatlıoğlu tarafından yapıldı.”

Herkes Sevgi’ye döndü.
Sevgi’nin yüzü bembeyazdı ama sesi kararlıydı.
— “Yeter,” dedi.— “Birinin dur demesi gerekiyordu.”
— “Bu köy daha fazla kan kaldıramaz.”
Baran öfkeyle bağıracak gibi oldu ama Yavuz’un bakışı onu durdurdu.Yeliz jandarma aracına bindirilirken Esme kendine geldi.
— “Yeliz!” diye bağırdı.
Yeliz camın ardından baktı.
— “Geç kaldık Esme,” dedi kısık bir sesle.
— “Ama gerçek geç kalmaz.”
Araç kapısı kapandı.Sirenler tekrar çaldı.Jandarma uzaklaştığında avluda derin bir sessizlik kaldı.
Esme dizlerinin üzerine çöktü.Ellerini yüzüne kapattı.
Bu kez ağlayışı korkudan değil…yıkımdandı.
Ve herkes biliyordu:
Bu tutuklama,bir son değil…başlangıçtı.
Çünkü sırada,saklanan gerçekler vardı.