2. bölüm / 3
Tarax ve VulpePart I
Bölümler 3Şu an: Part I
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsanlar duman grisiyle mavi gökyüzünün sonsuzluğunu kirletmeden, ormanların yeşilini melez insanların kanıyla ve alevlerin kızılıyla boyamadan önce; küçük, sakin ama bir o kadar da geri kafalı ve sabit fikirli insanlarla dolu nezih bir kasabada başladı hikayeleri.
O zamanlar Tarax yalnızca yedi yaşındaydı. Yüzünü yıldızlar misali süsleyen çilleri beyaz teninde belirginleşiyordu, seyrek saman sarısı saçları annesi tarafından her gün sıkı bir örgüyle bağlanırdı, gözlerinin açık kahverengi-bal rengi her zaman her şeyi zihnine kazımak istermişçesine kocaman açılır, etrafı incelercesine bakardı. Kasaba halkı ona "Tuhaf kız" derdi hep çünkü onların gözünde çirkin olan dış görünüşüne ek olarak cılızdı ve her zaman burnunun dikine giderdi. Sonuçta daha sadece yedi yaşında bir çocuktu ve çocukluk yapmak istiyordu. Ancak kasaba halkı bunu hiçbir zaman anlamıyordu.
"Tarax! Çabuk geri dön!" Annesi oklavayla kapının ağzında bağırırken Tarax arkasına bile bakmadan ormana doğru koşuyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece boğucu ev işlerinden biraz olsun uzaklaşmak istiyordu.
Ormanda ilerlerken aniden gözüne mavi bir kelebek takıldı. O an ağaçların arasından sızan taze gün ışıkları eşliğinde gözüne çarpan o kelebek çok güzel görünmüştü. Kelebeği takip etmeye başladı. Onu yakalamak istiyordu. Çocukluk... O kelebeğin havada, özgürken güzel olduğunu fark edemeyen çocukluk...
Kahkahalar eşliğinde ormanın içinde ilerlerken ağaçların sıklığı azaldı ve Tarax fark etmeden küçük bir açıklığa çıktı. Çiçeklerle bezeli rengarenk bir açıklık... Takip ettiği kelebek gibi onlarcasının olduğu bir açıklık... Yine de Tarax o kelebeği istediğini düşündü. Kelebeğin nereye gittiğine bakmadan, arkasında polenlerden ve kelebeklerden oluşan bir iz bırakarak kelebeğin peşinden koşmaya devam etti. Tam kelebeğe uzanıp yakalayacağı sırada bir ses dikkatini dağıttı: "Dikkat et!" Ardından biri aniden onu belinden yakalayıp geriye doğru çekti.
Tarax düşmenin etkisinden kurtulup yerden doğrulduğunda gördüğü ilk şey önündeki uçurum oldu. Neredeyse oradan düşeceğini fark ettiğinde beyaz teni sanki olabilirmiş gibi daha da beyazladı. Ardından görüş açısını bir adet pofuduk tilki kulağı kapattı. Tarax hızla bakışlarını onu geri çeken çocuğa çevirdiğinde ve karşısında bir tilki melezi gördüğünde çığlık atarak onu üstünden itti.
İnsanlar her zaman melezlerle ilgili korkunç hikayeler anlatırlardı. Çocukları korkutmak ve yaramazlık yapmalarını engellemek için. Tarax şimdiye kadar bu hikayeledin hiçbirine inanmamıştı ama karşısında bir tilki melezi gördüğünde korkunun omurgasından yukarı tırmandığını hissetti.
Tilki çocuk bu itme karşısında şaşırmış gibi görünüyordu ama hızla toparlandı. Ayağa kalktı ve üstünü silkeledi. Tarax bu sırada onu dikkatle seyrediyordu. Dağınık turuncu saçlar, pofuduk turuncu kulaklar, arkasında sakince sallanan kuyruk... Bu çocuğun hikayelerdeki gibi onu tek lokmada yutacağına olan korkusu yerini merak duygusuna bırakırken tilki çocuk çekinerek ona baktı ve elini uzattı. "İyi misin?"
Tarax da aynı şekilde çekinerek onun elini tuttu ve ayağa kalktı. Başını hafifçe salladı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Korkusu azalmasına rağmen kalbi güm güm atıyordu. "Beni yemeyeceksin, değil mi?" Tarax'ın yüzsüzce sorduğu bu soru tilki çocuğu afallattı. Aniden böyle bir soru beklemiyormuş gibi etrafına bakındı. Tarax onun yüz ifadesini görünce gülmesini engelleyemedi.
Tilki çocuk onun kahkahasını duyunca kızardı ve somurttu. "Tabii ki de hayır! İnsan etinin ne kadar kart ve tatsız olduğundan haberin var mı?"
Tarax bir adım yaklaştı. "Yani daha önce tattın, öyle mi?"
Tarax, sorusuyla tilki çocuğun yüzünün şekilden şekile girmesini izlerken tekrar güldü. Tilki çocuğun kuyruğundaki tüm tüyler diken gibi oldu ve göz bebeği küçüldü. Dişlerini ve pençelerini gösterip Tarax'a hırladı. "Benden uzak dur, insan!"
Tarax bunu görünce kısa süreliğine uykuya dalan korku büyük bir sıçramayla tüm bedenine yayıldı. Önce birkaç adım geri çekildi ardından koşarak ormanın içine geri döndü.
Tarax'ın iyi bir yön duygusu vardı bu yüzden nerelerden geçtiğini rahatlıkla bulabilirdi ancak o an korku sebebiyle tek amacı tilki çocuktan uzaklaşmaktı. Koşarken kurdelesi bir dala takıldı ama Tarax bunu bile umursamadan koşmaya devam etti. Uzun saçları sırtına dökülürken rüzgarın etkisiyle savruluyordu.
Yeterince yaklaştığını hissettiğinde bir ağaca yaslandı ve soluklanmaya başladı. Aldığı her derin nefeste göğsü inip kalkarken nerede olduğunu çözmeye çalışıyordu. Güneş batmadan önce eve dönemezse annesinin onu sopayla cezalandıracağını biliyordu. Bu cezayı sevmemesinin en büyük sebebi bacaklarındaki acı sebebiyle doğru düzgün koşamıyor oluşuydu.
En sonunda ormandan çıktığında güneş neredeyse batmak üzereydi. Tüm gökyüzü tilki çocuğun saçlarının rengine bürünürken Tarax omurgasından yukarı bir korkunun tekrardan tırmandığını hissetti. Koşarak eve gitti ve kapıyı durmaksızın, sertçe yumrukladı.
Annesi hışımla kapıyı açtı ve kızını kolundan tutup içeri çekti. "Ne demeye sözümü dinlemezsin? Ha? Sana gitme demedim mi ben? Ayrıca kurdelen nerede? Üstünün hali ne?"
Tarax kolunu annesinden kurtarmaya çalışırken bir yandan da gördüğü melezi anlatma isteğiyle tüm bedeni kavruluyordu. "Anne! Ormanda ne gördüğümü tahmin bile edemezsin!"
Annesi sertçe iç çekti. "Sus, şaklabanlıklarına ayıracak vaktim yok benim. Masayı hazırla, baban oturma odasında aç bekliyor." Kızını mutfağa doğru ittirdi ve peşinden gelip yemeğiyle ilgilenmeye koyuldu.
Tarax o an ağlamak istediğini düşündü, gözleri doldu ama dudaklarını ısırıp ağlamasını bastırdı. Bunu yüzlerce kez yaşamışlardı. Annesi ya da babası Tarax'ın bulduğu çiçeklerle dolu açıklıkla, gördüğü kelebekle ya da tanıştığı melezle ilgilenmiyorlardı. Yüz karası çocuklarına katlanmalarını zorlaştıracak kadar çok vukuat duymuşlardı. Ancak Tarax'ın bu kasabada konuşabileceği tek insanlar onlardı. Kasabadaki tüm çocuklar onu dışlıyor, aileler onu parmakla gösterip küçümsüyorlardı, çocuklarına "Sen böyle olma." benzeri şeyler diyorlardı.
Uyumak için yatağa girdiği sırada gözü gökyüzündeki yıldızlara kaydı. O uçurumun kenarında yıldızları izlemenin çok zevkli olacağını düşündü. Ancak ailesi gece dışarı çıkmasına asla izin vermezdi ve Tarax onlara orayı anlatmak istemediğine karar vermişti. Kendisine orayı paylaşmaya değer bir arkadaş bulacaktı ve evet, oraya geri dönecekti.
Ertesi gün Tarax annesinden zorla izin alıp öğle saatinde dışarı çıktı. Ormanın girişine vardığında kahverengi ağaçların gövdesinde dikkat çeken kırmızı bir kurdele gördü. Kendi kurdelesi! Tarax bunu kimin buraya astığını anlamıştı. Gülümsedi ve ormana girdi. "Bu sefer beni korkutamazsın, tilkicik."
Tekrar çiçeklerle dolu açıklığa baktığında çiçeklerin arasında uyuyan tilki çocuğu gördü. Onu uyandırırsa nasıl bir tepki alacağını bilmiyordu ama buraya onunla konuşmaya gelmişti bu yüzden uyandırmaya karar verdi.
Bu şekilde savunmasızca uyuduğunda Tarax yüzüne daha yakından bakma fırsatı yakalamıştı. Porselen kadar pürüzsüz ve canlı renge sahip bir yüz. Kesinlikle çok güzel bir erkekti. Tarax elini onun yüzüne doğru uzatırken fark etmeden fazla eğilmişti ve gölgesi tilki çocuğun güneşini kapattığında tilki çocuk aniden uyandı. Tarax bu kadar küçük bir sebeple uyanacağını akıl edememişti, kendi uykusu her zaman çok ağır olurdu ve biri onu sarsmadığı sürece çok zor uyanırdı.
Tarax hızla geri çekilirken tilki çocuk da doğruldu ve geri çekildi. İkisinin de kendince çekinceleri vardı. Tarax elindeki kurdeleyi sıkıca tuttu. Çocuk onun kurdelesini kasabanın sınırına getirmişti. Onun gözünde kötü biri olamazdı. Sonuçta çocuktu ve kalbi ihanet acısıyla, yalanlarla kirletilmemişti. "Merhaba, ben Tarax." Tarax elini uzattı.
Tilki çocuk ilk tereddüt etti ama yavaşça ona uzatılan eli sıktı. "Selam... Adım Vulpe." Kendine has büyük gülümsemesi istemsizce yüzüne yerleşirken tilki çocuk hafifçe kulaklarını salladı.
O günden sonra yalnızlıkla yaşayan o iki çocuk birbirlerinin en iyi arkadaşı oldular. O uçurum, ağaçların ardındaki çiçekli açıklık onların sığınağı oldu.
Birlikte pek çok oyun oynadılar. Çiçekten taçlar yaptılar. Küçük hediyelerle birbirlerini mutlu ettiler. Bu arkadaşlık onların tek sığınağı oldu, ikisi arasında kirlenmemiş bir sır olarak kaldı. Sonuçta onlar yalnızca iki çocuktu ve dünyanın kalanında ne yaşandığı onların ilgisini çekmiyordu.
Ancak Tarax on bir, Vulpe on iki yaşına bastığında aniden Tarax'ın açıklığa uğrama sıklığı değişti. Bazen iki gün art arda geliyordu bazen bir geliyor bir gelmiyordu. Bu sıklık daha da azaldı ve en sonunda hiç gelmemeye başladı. Vulpe onun için endişeleniyordu ve her gün ne kadar tehlikeli olduğunu bilmesine rağmen ormanın sınırına kadar yürüyüp ağaçların arasında Tarax'ı görme umuduyla bekliyordu. Onu göremediği her gün kalbinde yeni bir boşluk hissi oluşuyordu.
Vulpe'nin ebeveynleri de son günlerde enerjisinin düştüğünü fark etmişlerdi. Oğullarının bu hali onları endişelendirse de Vulpe sordukları hiçbir soruya cevap vermiyor, yardım girişimlerini karşılıksız bırakıyordu. Onun bu hüznünü dindirebilecek tek şey Tarax'ı tekrar görmekti, çiçeklere karışan kokusunu hissetmek, sesini dinlemekti.
Vulpe bu sefer de yalnız olacağı düşüncesiyle normalde çıktığı saatten yarım saat geç çıktı. Koşarak geçtiği yolları iç çekerek tembel adımlarla aştı. Tarax'ın neden gelemediğini bilmiyordu ama kendisinden sıkıldığı, kendisini bir canavar olarak görmeye başladığı fikri kalbini acıtıyordu.
Çiçeklerle bezeli açıklığa geldiğinde hava her zamankinin aksine fazlasıyla rüzgârlıydı. Bakışları uçurumun kenarında rüzgarı karşılarcasına duran kıza kaydı. Mavi elbisesinin etekleri ve saman sarısı saçları rüzgarla uçuşurken kız kıkırdayarak bu duruma karşılık veriyordu. Vulpe saçlarını gördüğünde ve sesini duyduğunda kulakları hafifçe dikeldi ve kuyruğu hızla sallanmaya başladı.
Birkaç hızlı adımla Tarax'a yaklaşmak için hareketlendiğinde çok ses çıkarmış olmalı ki Tarax merakla arkasını döndü ve Vulpe'yi görünce heyecanla ona koşmaya başladı. "Vulpe!" Tarax boynuna atladığında Vulpe afalladı ama hızla kollarını ona doladı ve etrafında döndürdü.
Onu yere bıraktığında bile Tarax'ın kıkırdamaları solmamıştı. "Görüşmeyeli ne kadar uzamışsın! En son seni gördüğümde aynı boydaydık, şimdi neredeyse burnuna geliyorum. O kadar uzun zaman bile olmadı. Haksızlık bu! Ben de uzamak istiyorum." On bir yaşına gelmesine rağmen Tarax'ın çocuksu neşesi solmamıştı, en azından Vulpe'nin yanında.
Vulpe bunu duyunca kıkırdadı ve onunla dalga geçmek istercesine başını okşadı. Tarax onun elini ittirdi ve ona gözlerini devirip kıkırdadı.
Birlikte her zamanki gibi çiçeklerin arasına yattılar. Tarax bulutlardan şekil bulmaya çalışıyordu, bu sırada Vulpe huzurun tadını çıkartmak için gözlerini kapatmıştı. "Ee, Tarax, neden buraya gelmedin? İşin mi vardı?" Sağ gözünü açıp göz ucuyla Tarax'a baktı.
Tarax bu soruyu beklediği için fazla şaşırmamıştı ama hala gerekli cevabı bulamamış gibi bir ifadesi vardı. "Annem zaten genelde dışarı çıkmama izin vermez. Küçükken hep kaçarak gelirdim ama artık büyüdüm, annem yaşlandı ve babam hasta. Yapmam gereken işler var." Tarax, anne ve babasının on yedinci yıldönümlerinde doğmuştu. Zaten geç evlenen bu iki kişi ne kadar isteseler de bir türlü çocuk yapamamışlardı ve en sonunda on yedinci yıl dönümlerinde Tarax doğduğunda ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Bay ve Bayan Cass ellilerine merdiven dayamış iki insandı. Küçük bir kıza, hele ki Tarax kadar yaramaz bir kıza bakmak onlar için çok zordu. Peşinden koşamadıkları için Tarax'ı gözlerinin önünde tutmaya çalıştılar ama işe yaramadı. On bir yıl sonra ise ikisi de güçten düştü.
Vulpe bunu duyduğunda cevap vermedi. Tarax'ı her gün yanında tutmak, onunla konuşmak istese dahi işleri olduğunu anlıyordu ve bunlara laf edemezdi. "Evet, sorun değil. Sadece endişelendim."
Tarax kıkırdadı. "Fazla düşünüyorsun. Bu küçük kasabada başıma ne gelebilir ki?"
Vulpe bu soru karşısında iki gözünü de açıp kaşlarını çattı. Sağ dirseğine yaslanarak bedenini Tarax'a döndüğünde Tarax'ın üstüne düşen gölge sebebiyle dikkati ona kaydı. "Fazla pervasızsın. Ben bu çevrede yaşayan tek melez değilim, ya onlardan biriyle karşılaşırsan?"
Tarax sol kolunu yastık gibi kullanarak başının altına koydu ve bedenini ona döndü. "Beni korumaya gelirsin."
"Hayır! Yani... Evet... Ama konumuz bu değil." Vulpe ona biraz daha yaklaştı. "Her zaman yanında olamıyorum. Ben yanında yokken ne yapacaksın? Daha dikkatli olmalısın."
Tarax tekrar sırt üstü uzandı ve gökyüzünü izlemeye başladı. "Merak etme, Tilkicik, dikkatli olacağım."
Vulpe, Tarax'ın bu umursamaz yorumuna inanmamıştı ama daha fazla üstelememeye karar verdi. Uzun bir aradan sonra tekrar buluşmuşlardı, ortamın havasını bozmak istemiyordu.
"Ee?" diyerek söze başladı Vulpe. "Babam hasta dedin, durumu nasıl? Çok mu kötü?"
Tarax bir süre sustu, Vulpe sağ kolunu Tarax'ın yaptığı gibi yastık şeklinde başının altına koyup yüzü ona dönük şekilde yatarken sabırla cevabını bekledi. "Yataktan kalkamıyor." diye söze başladı Tarax. "Kasaba doktorunun da pek yardımı dokunmuyor. Annemin şehre inecek gücü yok ve bana da tek başıma gidip dönmem için güvenmiyor."
Vulpe bunu duyduğunda alaycı bir ses çıkarttı. "Sen onların tek kızısın. En azından bu durumda sana güvenmeliler."
Tarax umursamazca sırıttı. "Ah, ne diyebilirim ki? Hem fazla yaramaz hem de fazla çirkin bir çocuk olarak tüm komşuların ve komşu çocuklarının dedikoduları tarafından ezilirken bana olan güvenlerini kaybetmişlerdi. Şimdi de geri kazanmaya çalıştığım söylenemez."
Tarax kendisine çirkin dediği zaman Vulpe'nin kaşları çatıldı. Bir şahıs sadece görünüşüyle mi yargılanırdı? Tarax'la geçirdikleri dört yılda kasabayla ilgili tüm sorunları Tarax'tan öğrenmişti ve bu sinirlerini bozuyordu. Anne babalarının laflarıyla onu aşağılayan ve bir kere bile oyunlarına almayan çocuklar, küçücük kızın görünüşüyle ilgili yersizce yorum yapan insanlar, tüm bunlar olurken sessiz kalan Bay ve Bayan Cass... Hepsinden nefret ediyordu. Belki tanımadığı insanlardan nefret etmek yanlıştı ama Tarax'a yapılanlar onu Tarax'ın kendisinden bile çok öfkelendiriyordu.
"Gerçekten çirkin olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?" diye bir soru yöneltti Vulpe.
Tarax göz ucuyla ona baktı ve gülmeye başladı. "Bilmem. Belki masallarda canavara aşık olup onu yakışıklı prense dönüştüren prensesler gibi bir gün biri de beni güzel prensese dönüştürür. Çirkin olduğumun farkındayım ama beni teselli etmene gerek yok, kendimden nefret etmiyorum. Çok üzüldüğüm günlerde hep şunu düşünürüm: Eğer güzel biri olsaydın şu anki Tarax olamazdın."
Vulpe bunu duyduğunda gülümsedi. Tarax'ın insanların söylediği kadar çirkin olduğunu düşünmese de içinden bile onu güzel bulduğunu itiraf edemiyordu. "Yine de seni rahatsız eden biri olursa onu ormana çekersin ve icabına bakarım." Vulpe alaycı bir yorum yapmış olsa da altında gerçeklik payı vardı.
Tarax içten bir şekilde gülmeye başladığında Vulpe'nin gözleri karahindibalar misali parladı. "Ya? Kahvaltıyı mı akşam yemeğini mi tercih edersin? Sana etli bir tane getirebilirim."
Vulpe kıkırdadı. "Ah, gerek yok. İnsan kemiklerinin tadı daha güzel oluyor." Vulpe bunu söylerken iğnelemesini vurgulamak için Tarax'ın zayıf vücuduna bir bakış attı.
Tarax kaşlarını çattı ve ona hafifçe vurdu. "Hoş değildi." Bunu demesine rağmen Vulpe'nin şakasına gülmüştü.
Şakalaşmaları bir süre daha devam etti. Vulpe bu an hiç bitmeyecekmiş gibi hissediyordu, bitmesini istemiyordu ancak Tarax aniden doğrulduğunda bu isteğinin gerçekleşmeyeceğini anlamıştı. "Artık eve dönmem lazım. Tekrar gelmeye çalışırım. Görüşürüz, Vulpe." Bunu söylerken Tarax'ın gözlerinde bir kararsızlık vardı ama Vulpe bunu fark edemedi.
Vulpe'nin gözlerindeki karahindiba yavaşça solarken sadece gülümsedi. "Tabii. Bekleyeceğim. Görüşürüz..."
Ancak ertesi gün Tarax gelmedi. Ve ondan sonraki gün de. Ve sonraki gün... Vulpe bu sefer de işleri yüzünden gelmediğini düşünüp kasabaya inmemek için direndi. Ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu ve biri onu görürse ailesini de tehlikeye atmış olacaktı.
Vulpe iki ay boyunca kasabaya inmeden çiçeklerle bezeli açıklıkta bekledi. İki ayın sonunda dayanamadı ve kasabaya inmeye başladı ancak Tarax'tan iz yoktu. Üç ay boyunca kasabada Tarax'ın yolunu gözledi. Ondan hiçbir ize rastlamadığında ise pes etti. Yine de her gün uçurumun yanındaki açıklığa gitmeye devam etti.
Annesi ve babası Vulpe'nin bu depresif ruh halinden endişeliydiler. Bir gün annesi dayanamadı ve sordu. "Vuli'm ne bu halin, yavrum?" Annesi kar beyazı ince ve kemikli parmaklarıyla oğlunun turuncu saçlarını nazikçe okşadı.
Vulpe'nin annesi güzel bir kutup tilkisi meleziydi. Kar beyazı saçları ve kuyruğu, soluk teni ve kömür karası gözleriyle bakanın tekrar bakmak isteyeceği bir melezdi. Yaşlanmış olmasına rağmen güzelliğinden bir şey kaybetmemişti. Yüzünde orta yaşın getirdiği hafif kırışıklıklar olsa da Bayan Dae hala gençliğindeki kadar güzeldi.
Vulpe bu soruya nasıl cevap vereceğini bilmiyordu. Anne ve babasına insan arkadaşını anlatmamıştı ve anlatamazdı. Zaten şu anda o arkadaş kalmamıştı. "Yok bir şey anne, keyifsizim."
"Biz de niye keyifsizsin diye soruyoruz ya, evlat." Bay Dae bakışlarını elindeki mavi ciltli kitaptan ayırmadan ana oğul konuşmasının arasına girdi. Vulpe'nin kulakları büküldü ve kuyruğu sallanmayı tamamen bıraktı.
"Söylemek istemiyorum, baba."
"Ama neden?" dedi Bayan Dae
Vulpe iç çekti. "Lütfen, anne!"
Bay Dae kitabını kapattı ve okuma gözlüklerinin üstünden Vulpe'ye baktı. "Annene sesini yükseltme."
Vulpe'nin kulakları ve kuyruğu tehditi algıladığını belirtircesine dikeldi. "Özür dilerim, anne."
Bayan Dae gülümsedi "Tamam, ben de özür dilerim. Sadece senin için endişelendim."
Vulpe hafifçe başını salladı ama o sırada tekrar düşüncelere dalmıştı bile.
🌼🦊🌼🦊🌼🦊🌼🦊🌼🦊🌼🦊🌼🦊🌼🦊
Bayadır süs niyetine duruyordu bu uygulama(giremiyordum sildim geri yükledim düzeldi şimdi) daha aktif kullanmaya karar verdim ve bunun için şahsen çok sevdiğim kurgularımdan biri olan Tarax ve Vulpe'yi kullanmaya karar verdim.
Ya ben bu kurgunun türünü fantastik seçtim de daha çok romantasy/ro-fan oluyor bunun türü. Fantastik tek unsur melezler. Romantik mi seçmeliydim acaba bilmiyorum.
Gereksiz bilgiler köşesi(bunu yapmayı seviyorum)
• Tarax ismi karahindibanın bilimsel adından türetildi.
• Vulpe ismi de tilkinin bilimsel adından türetildi.
Bölüm etkileşimi
