3. bölüm · Sus, Tamam Mı?
Bölüm Üç
Şu hayatta en çok korktuğum olaylardan bir tanesi hiç kuşkusuz birileri tarafından takip edilmek, tehdit edilmek falandır herhalde. Onun dışında pek korktuğum bir durum olduğunu söyleyemem. Mesela geceleri köyde dışarıya çıkmaya korkan insanlar var, özellikle kızlar.
Büyüler, üç harfliler falan onları bulacak sanıp geceleri yalnız başlarına dışarı çıkmazlar. Bense özellikle geceleri bahçeye, tarlalara gitmeyi severdim. Sessiz sedasız, sadece doğanın kendine vakit ayırdığı o sesleri dinlemeyi çok severdim.
"Köylü güzeli Emine," dedi karşımdaki Yunan tanrısının yandan çarklısı, çarpık bir gülümsemeyle. Korktuğum bir şey olduğunu az önce keşfetmiştim. Birisi kafama işerse mesela, ne yaparım?
Söylediğine sinir olurken gözlerimi kısarak dudaklarımı büzdüm. "Atamız, köylü milletin efendisidir, demiş," dedim çenemi havaya kaldırarak, boyum ulaşmadı ama en azından gözlerine daha rahat baktım, "bilmem cahil aklın bunu biliyor mu?" Burun kıvırıp kollarımı önümde bağladım, kafamı çevirdim.
"Aksini iddia ettiğimi kim söyledi Efendim?" diye sorduğunda sesi ciddi gelince yandan yandan baktım ama ben baktığım an tekrar gülmeye başladı. Daha ters baktığımda da kendini tutmak için damaklarını ısırma eylemine girişti. Acaba buradan bakınca nasıl göründüğünü bilseydi tüm kızların karşısında böyle yapar mıydı?
Yemin ederim şu anda, tam şuracıkta babamın ineklerden aldığı sütten oluşan, kaymaktan yapılan tereyağ gibi eriyecektim.
Ama asla istifimi bozmadan ters ters bakmaya devam ettiğim zaman birisi seslendi. "Abi yardıma geleyim mi?" Seslenen kişi güldü. "Yemin ederim dağa taşa yetecek gübreyi bıraktın." Daha çok gülme sesi gelince Kıvanç arkama doğru baktı. Gözlerini sinirle kapattı, daha çok rezil olmuşluğun verdiği çizilen karizmayla yerle yeksan olmuş halde gözleri kapalıyken burnundan sert bir nefes verdi.
"Geldim," diye seslendi gür bir sesle Kıvanç, "Allah'ın belası," diye ağzında gevelerken alt dudağımın kenarını ısırarak sinsi sinsi güldüm.
"Sonra görüşürüz," dediğinde laf gereği öyle demişti sanırım.
"Gübrenin kokusunu takip edecek değilim," daha fazla yüz ifadesine dayanamayıp kahkaha atarak kardeşlerime döndüm. Babamın inekleri bir bir toplarken hala gülüyordum ve arkamı dönüp baktığım zaman Kıvanç sert adımlarla geldiği yere gidiyordu. Omzunun üzerinden dönüp baktığında karnımı tutarak gülmeye devam ettim sırf daha çok sinir olsun diye.
Köylü güzeliymiş! Ben sana şehir delen diyor muyum? Şehrin tanrısı, taş adam, kent meydanı heykeli diyor muyum? Demiyorum. Demem de canım. Niye diyecekmişim ki sanki? Çok da şey sanki. Diyebilirsin de aslında. Çok da şey değil.
Eve geldiğimde annem kendine gelmiş, yemekleri hazırlamıştı. Babam da sütleri satmış, işlerini halledip yeni giriyordu eve. Duşa girip hızlıca anneme yardıma gittim. Gayet iyi görünüyordu ama doktorun verdiği perhiz programını uygulamak zorundaydı. O yüzden sobada kızaran ekmeklerin hepsini ben yiyecektim!
"Gidiverem gari şu kınaya," dedi annem yemeğin sonunda sofrayı toplarken, "bakam gelin Ümmü ne geyivemiş? Diğe gızla ne geydi acep?" Gidiverelim artık şu kınaya, bakalım gelin Ümmü ne giyivermiş, diğer kızlar ne giydi acaba? Alttan alttan bana sokulan laf girişimlerini karşılıksız bırakmamak üzere ant içerek sofrayı toparlayıp bulaşıkları makineye dolduruvedim gari. Madem annem illa da süslenmemi istiyordu, en azından rahatsızlığının olduğu gün onu üzmeyecek, sözünü dinleyecektim. Başka zaman olsa genel itibariyle o kınaya zaten gitmezdim, gitsem de rahat bir şeyler giyerdim ama bu akşam süslenme kararı aldım.
Siyah, dizlerimden biraz daha aşağıda biten, arkasında bir karış yırtmacı olan kalem elbisemi giyme kararı aldım. Açık kahve saçlarımı düz bırakıp yarıdan topladım çünkü elbisenin yakasında detayı vardı. Bu detay için almıştım zaten. Tek omzu vardı, diğer omzunun olduğu yer boş, kapalı olan omzuma doğru göğsümün üzerinden düz geliyordu. Kapalı omzuma yakın bir yerden kumaş açık omzuma doğru tekrar gidiyor, boynumu ince bir şekilde sarıyordu. Çok zarif görünüyordu.

Köyün içi taşlıktı ama kınalar ve düğünler her zaman okulun bahçesinde yapılırdı. Orası düz olduğu için oraya kadar ten rengi bantlı topuklu ayakkabılarımı elimde taşımaya karar verdim. Hafif bir makyaj yapıp odamdan çıktığım zaman annem çaktırmadan baştan ayağa süzdü beni, yüzünden memnuniyet akıyordu. Ona kalsa köyün en güzel kızı bendim. Bütün erkekler peşimde koşuyordu. Herkes beni istiyordu ama benim bundan pek tabii haberim yoktu. Erkeklerin bir tanesine dikkat etmişliğim bile yoktu bu zamana kadar. Çoğunu tanırdım ama alıcı gözüyle bakmamıştım.
Belki de hiçbirisi Yunan tanrısı olmadığı için bakmamıştım?
Pekala, olabilirdi. O Kıvanç denilen herif cidden çok yakışıklı bir adamdı ama fazla lakayıttı. Erkek dediğin taş gibi olacaktı bence. Görüntü taşı geçmiş, kaya olmuştu ama hareketleri hiç de taş değildi. Bulaşık süngeri gibi davranıyordu. Az ciddiyet lazımdı.
"Aman da benim gızımı gören analar çatlayıvesinler ortadan ikiye, böle gız nede görülüvemiş gari?" Annem kendi kendini şişirirken tek yaptığım kafamı inanamaz şekilde sağa sola sallamak oldu. Buralara gelmek istemezdim çünkü arkadaşım yoktu gibi bir şeydi. Kızlarla aramda sorun yoktu belki ama anlaştığım da söylenemezdi. Akılları fikirleri gizli köşelerde erkeklerle buluşmak olduğu için beni saran muhabbetleri yoktu. Hatta bazıları görüşüp anlaşamadığı çocuktan ayrılır, en yakın arkadaşının eski sevgilisiyle falan evlenirdi. Hızlarına yetişemezdim.
Hani eski muhtarın oğlu Ali'yle, Semerci Mehmet'in torunu Ayşe nişanlanıyordu. Ne ara, Ali'nin kuzeni Kazım'la, Ayşe ikinci çocuğu bekliyordu?
Ya ben kaplumbağadan halliceydim, ya da onlar tazıyı açık ara farkla geçiyorlardı.
Köyün kadınlarıyla selamlaşırken ben de gülümsüyordum hepsine. Çoğusu anneme beni soruyordu. Onlara kalsa kızın okumasının bir anlamı yoktu çünkü nasılsa evlenip çocuk bakacaktı zaten. Boşuna para harcıyordu mesela annemler. Annem de bir şekilde ağızlarının payını verirdi ama bence kadınlar, kendi kızları koca meraklısı diye yediremiyorlardı. Bence de aşkım. Kadın dediğin ayaklarının üstünde durur.
İçlerinden bir tanesi, "Yavrım sen de bizim gızlan yanına git istersen," dedi kızları işaret ederek, biraz ileride topluluk halinde oturuyorlardı, "Canın sıkılmaz hem, oynama gakasınız şimdi." Aşkım canım burada da sıkılıyordu, onların yanında patlardı muhtemelen ama annemin yoğun ısrarıyla kızların yanına gitmeye başladım.
Kısaca selam vermemin ardından gelin ve damat dans etmek için okulun içinden bahçeye yürümeye başladılar. Tam bir görümce topuzuna müteakip, Ebru Gündeş doksanlar makyajıyla o sade güzelliğini mahveden Ümmü geline daha fazla bakarsam kusacaktım. O acı yeşil, kal-û beladan kalma model tuvaletiyle de beni benden almıştı zaten.
Neden kendilerini güzelleştirmek isterken yerle bir ettiklerini anlamıyordum. Ben sadelikten yanaydım her zaman. Saflık belki bu devirde boş karşılanıyordu ama ben gerek duymuyordum. Abartmanın lüzumu yoktu bence.
Onların romantik dansından içim bayılmak üzereyken ortaya atılan çiftetelliyle damat bey arkadaşlarının yanına içmeye uğurlandı, bütün kızlar kayınvalidelere kendilerini göstermek üzere ortaya atıldı. Annem karşıdan kaşını gözünü çiftetelliye uyum sağlatırken anlamazlıktan gelmek için telefonumun ekranını gösterdim. Dudaklarımı oynatarak dersle alakalı bir şey olduğunu söyledim tamamen yalan. Çıkıp ortada kırıtmak zorunda değildim. O kadar da değildi. Telefonun ışıklı ekranına boş boş bakarken sahiden de mesaj geldi. Yabancı bir numaraydı, hatta gizli numaraydı.
O kadar özelden arama yaparsam olacağı buydu işte. Başım belaya girmişti. Tamam, eğleniyorduk falan ama Esra'ya da hep kızardım insanların hakkına giriyoruz diye, dinlemezdi. Hakikaten Mi. Neydi bizim bu çilemiz?
Şu an oturduğum yerde ne kadar memnuniyetsiz göründüğümü gözümün içine sokan bir fotoğraf gelmişti. Benim fotoğrafımı etrafımdan birisi çekip yollamıştı. Çektiği açıyı hesaplarken altındaki mesajı okudum.
"Çok sıkıldıysan hadi oyun oynayalım, bul beni."
Ben şimdi ona gününü gösterirdim. Oyunu asıl onu ağaç ederken görürdü gününü. Ayağa kalktığımda annemle göz göze geldik, telefonu kulağıma koyup arama yapmam gerektiğini belli ettim. Ardından, fotoğrafımın çekildiği açıya doğru hızlı adımlarla gitmeye başladım. Beni aptal sanıyor olabilirdi, belanın üzerine yürüyorum diye düşünüyordu belki ama ben ona bela olmaya gidiyordum. Beni kolay lokma sanmayacaktı.
Okulun arka bahçesine doğru yürürken açıyı hesapladığım yere daha varken bir anda karşıma birisi çıktı. Demek ki ben onu bulmadan, oyuna son vermişti. Aşağılık göt.
"Sen ne arıyorsun hala burada be?" diye cırlarken aynı zaman da koluna karnına gelişi güzel vuruyordum ama elim acıyordu, canı acımıyordu.
"Ne yapıyorsun kızım sen?" diye sordu granitlere taş çıkartan sesiyle Kıvanç.
"Sen hala gitmedin mi, hödük?" diye söylenirken kollarımı tutup ona vurmamı engelledi.
"Sen nereye böyle köylü güzeli?"
"Elinin körüne," dedim kaşlarım çatıkken, "Sen niye bana sapıklık yapıyorsun bakayım? Ne o, röntgenci mi olmaya başladın? Bir de ağaç tepesine kuş gibi tüneyip fotoğrafımı falan çekiyorsun, özelden atıyorsun falan!" Asla ben onu özelden aramadım çünkü. Öyle bir kızıyordum ki, nefes almadan ağzına sıçıyordum sapık herifin. Ahır suratlı tanrı dışkısı.
"Ne sapıklığı be?" diye sordu kaşlarını çatarak, "Kim fotoğrafını çekip yolladı senin?"
"Bak bak," dedim gözlerimi kısıp sinsi sinsi bakarak, aptal sanıyordu beni herhalde, "bir de salağa yatıyor göt. Sen attın ya az önce puşt." Telefonu açıp gösterdim. Eline alıp dikkatle bakarken, "Ne o, bir de nasıl çektim diye mi bakıyorsun, beğendin mi bari?" Tersleyip kollarımı önümde bağladım.
"Ben göndermedim bunu," dedi ciddiyetle. Bak şimdi bulaşık süngeri gibi görünmüyordu Allah var. Tam bir mermeritti. "Ne zaman geldi bu sana?" Ciddiydi herhalde. Gerçekten o göndermedi mi acaba?
"Yeme beni," dedi tuzağına düşmeyeyim diye, "O zaman neden burada karşıma çıktın?"
"Bursa'ya dönmedim daha, beni boş ver şimdi." Elini salladı, "Ne açıdan geldiğini düşünüyorsun, ne tarafa gidiyordun?"
"Şu taraf," dedim çenemle işaret vererek, "Bak beni kandırıyorsan eğer seni babamın ineklerin ahırında yatırırım bu gece, haberin olsun." Tehdidimi ettikten sonra dirseğimin üzerinden tuttu, gösterdiğim tarafa doğru döndü.
"Gel bakalım, bu piç hala orada duruyor mu bir bakalım."
"Ay sana ne ya benim sapığımdan?" dedim yüksek sesle, yürümeye devam ediyorduk ama Kıvanç fazlasıyla temkinli davranıyordu. Attığı adımların sesi bile duyulmuyordu. Ben ise topuklularımla kocaman adımlarına yetişmeye çalışıyordum.
"Sessiz ol," dedi sessizce.
"Öf Kıvanç," dedim hala ona inanmadığım için, beni tenhaya mı çekmeye çalışıyordu bu dingil acaba? "Beni kandırma bak, bunlar tesadüf olamaz."
Adımlarını durdurup yüzüme ters ters bakmaya başladı. Okulun bahçesinden gelen ışıkla yüzünün bir tarafı aydınlanırken, diğer tarafı ağaçların karanlığını misafir ediyordu. Rabbim, her açıdan nasıl bu kadar muazzam görünebilirdi bir erkek? Azdın mı Mi?
"Sus," dedi dişlerini sıkarak, "Tamam mı?" Anlamadım ama biraz sinirlenmiş gibi duruyordu. Ya korktuğu bir şey vardı, yada cidden benimle oynuyordu. Tam olarak çözememekle beraber aklıma hem telefon konuşması geldi, hem de bugün işemeden önceki konuşmaları. Muhtemelen başında bir dert vardı ve bu yüzden temkinli davranıyordu. Ama bunun benimle ilgisi neydi ki yani?
"Seni şerefsiz," deyip kolumu bırakır bırakmaz ağaçtan atlayan kişiye doğru koşmaya başladığında ne olduğunu anlamayamadım. Muhtemelen kaçan kişi, ikimizin geldiğini gördüğü için kaçıyordu. Tek gelseydim ne olacaktı acaba?
Bana tecavüz etmeye mi kalkacaktı yoksa? O taşaklarını patlatır, koyun billuru diye kasaba satardım onun. O kimdi ki bana dokunmaya kalkacaktı?
Dakikalarca olduğum yerde durmuş, Kıvanç ve koşan kişinin ardından bakıyordum. Biraz sonra karanlığı delip gelen uzun bacakların sahibi ensesinden kedi gibi yakaladığı kısa bacakların sahibini de yanında getiriyordu. Bir adım kala durdukları zaman Kıvanç, çocuğu önüme doğru attı.
"Bu ar damarı çatlayanın dölü atmış sana o fotoğrafı Mine," dedi Kıvanç soluk soluğa kalmış halde, "Sor bakayım neden atmış?" Tahammülsüz bir tavırla başını çevirip ellerini beline koyduğunda göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Ne de güzel nefes alıyordu o öyle. Kendimi toparlayıp önüne atılan koyun billurunun yüzüne baktım. Bir kaç yumruk yediği için belli yerlerinde kızarıklıklar vardı. Yüzünü çok net göremesem de bu çocuğun koca götlü Ömer'in oğlu olduğunu biliyordum. Lisede defterlerime seni seviyorum yazıp duruyordu. Defalarca kez şikayet etmiştim ama dinlememişti. En son okulu bıraktığı zaman defterlerim temiz kalmaya başlamıştı. Çok uzun zamandır da onu görmemiştim ama anlaşılan onun platonik aşkı hala devam ediyordu.
"Osman sen mal mısın?" diye sordum bıkkın bir tavırla, "Aklın başında olsaydı eğer senelerdir sana karşılık vermediğimi anlardın. Hadi anlamadın, ulan kaç senedir yüzünü gördüğüm yok, görmesem hatırlamam bile seni. Ne o gizli mizli mesaj atmalar falan?"
Öyle yüzsüz bir aileye sahipti ki kendisi, köyde herkes onlardan uzak dururdu. Bir sürü kızın adını kötüye çıkarıp kullandığını ima ederdi ama kanıtlayamazdı. Kızlar bir şekilde kurtulurdu da, bu salak yapacağından caymazdı.
Omzuna omzuna vurmaya başladığımda hafiften eğildim, söylenmeye devam ettim. Bir yandan pataklıyor, nefes almadan azarlıyordum. Sinirlerimi aşırı derecede bozmuştu. Zaten buraya gelmek istemiyordum, bir de gelip bu herifle karşılaşınca Adana'da kalsaydım daha iyi olurdum diye düşündüm.
Biraz sonra Kıvanç'ın gülme sesini duyunca kafamı kaldırıp ona baktım. Ben burada adam pataklıyorum, o göt gülüyor mu yani? Bari yardım etsin. Osman, zor bela boşluğuma denk gelerek tabanlarını götüne vura vura uzaklaşmaya başladığında ters ters Kıvanç'a baktım.
"Teşekkür etmeyeceğim bir, neden gülüyorsun, ayı mı oynatıyorum iki?" dediğimde başını geriye yatırdı. Tabii adem elmasının nasıl bir yasak meyve olduğundan haberi yoktu o an.
"Teşekkür et demedim bir," dedi gülerek, "Doğal ortamında ne kadar da mutlusun iki." Doğal ortam derken ne demek istediğini bir kaç saniye sonra anladım.
"Asıl senin doğal ortamın ki, gece yarısı ağaçların arasından çıkıp ceylan yakalamaya çalışan ayı gibisin!"
"Av ve avcı diyorsun?" Tek kaşını kaldırdı. Ona, şu haliyle dehşet çekildiğimi söylesem sanırım şehrin elektriğini götüme takardım. Öyle böyle değildi.
"Her ne haltsa ya," deyip arkamı dönerek okulun bahçesine ilerlemeye başladım.
Kolumu tutup beni durduğunda derin bir nefes alıp ona döndüm. Katil köpek balığı falandı herhalde, beni öldürmek için böyle temaslarda bulunuyordu.
"Bir daha rahatsız ederse haberim olsun," dedi ciddi ciddi.
"Kim?" dedim salak salak. Kim olacaktı acaba?
"Az önce patakladığın herif?"
"Bir şartla," dedim çünkü aklımda bir soru vardı, onu cevaplaması lazımdı. Ayrıca da bir daha nerede görecektim ben Kıvanç'ı, diye düşünürken öğlen de aynı şeyi düşünmüştüm ve tekrar gördüm. İçimden bir his, temiz kalpli minnoş Mine, görmeye devam edeceğimi fısıldadı. Kalbim titredi. Minnoş Mine fısıldayınca üşüdü herhalde. O benim. Bak minnoş konusunda haklısın.
"Eğer o şartımı yerine getirirsen elbette söylerim, neden söylemeyeyim? Sen söyle ben de söylerim Kıvanç'cım, bizde her şey karşı..." İri ellerini dudaklarıma bastırdı.
"Ne olur sus ve sadece şartını söyle." Dilimi çıkarıp avucunun ortasına değirince elini çekti, ben de güldüm.
"Sen neden hala buralardasın bakayım?" diye sorarken kollarımı önümde bağladım, "Ne derdin var senin, neden seni bugün burada çok gördüm? Bir daha işedin mi benim güzel topraklarıma?"
"Tek bir soru sorduğunu farz ediyorum." Ciddiyetini bir anda bozup ellerini kotunun cebine soktu. "Seni takip ettim." Masummuş gibi omuz silkince omzunu pataklamaya başladım bu sefer. Yemin ediyorum bugün pataklama yapmak için uyanmıştım sanki.
"Bir de sapık değilim diyorsun ya, asıl sapık sensin! Bir sapığı öteki sapığa şikayet edeceğim, sonra ikisi bir olup beni tenhada kıstıracak. Aaa! Ne benim bu çilem!" Kollarımı sıkıca tutup onu itekleye itekleye patakladığım için ağaçların sıklaştığı yerde sırtımı ağaca verip durdurdu. Tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki, telefonu çalmaya başladı. Tek kolumu bırakıp cebine uzandı.
Cebinden çıkardığı son model telefondan anladığım kadarıyla zengin piçin tekiydi. Beni dağın dibinde kötü emellerine alet edecek, sonra boğarak öldürüp cesedimi parçalayacak, poşetlere doldurup dere kenarında yakacak, küllerim dereye uçup kaybolacaktı. Yakalanırsa da zengin babası onu kurtaracaktı.
"Bu döl israfı benim numaramı bulamaz herhalde?" diye mırıldandı kendi kendine, ardından özel arama sonlandı. Hemen arkasından bir mesaj geldi.
'Mutlu musun?'
Mesajda sadece bu yazıyordu. Yüzüne baktığımda endişeyle mesajı tekrar tekrar okuduğunu gördüm. Acaba Esra mı attı diye düşünmeden edemiyordum çünkü geçen akşam bayağı etkilenmişti konuşmadan. Ama ben yanında yokken yapmazdı herhalde? Yapardı belki. Eve gider gitmez onu arayıp durumu anlatmam gerekiyordu.
"Kim ki bu?" diye sordum saf kız ayağına yatarak, "Çok etkilendin bakıyorum da, belalı mısın oğlum sen yoksa? Bana da mı bela bulaştıracaksın! Aaaaa..." diye devam ederken ağzımı yine eliyle kapatıp sessizliği dinlemeye başladı. Yüz metre kadar ileride okulun bahçesi vardı, "Ranga Ranga, çekemezler bizi," sesi geliyordu.
"Ne oluyor ya?" diye bağırmaya çalıştım eli ağzımda olduğu için.
"Sus, tamam mı?" diye fısıldadı kulağıma doğru, "Bak ne olur sus." Sustum. Dikkat kesilip etraftan başka ses dinlemeye başladığını anladığımda nefesime dolan çikolata kokusu dilimi damağımı kurutmuştu. Bir erkeğe nasıl böyle yakışırdı çikolata kokmak? Kendisi de çikolatanın buzdolabından çıkmış hali gibi sert duruyordu şu anda.
"Ne oldu?" diye fısıldadığımda beni gömmelerini düşündüğüm mezar karası gözleri, açık kahve gözlerime tutundu. Birbirimize öyle yakındık ki, burnu burnuma değmek üzereydi ve ben nefes almayı unuttum. Gözleri gözlerimden ayrılmadı. Biraz sonra elini indirdiği zaman bir nefes almaya çalıştım ama bakışları mezar derinliğinde dudaklarıma dokununca nefesim götüme kaçmış gibi bu sefer de vermeyi unuttum. İstemsizce dudaklarımı yalayıp yutkunduğumda yasak elmasından bir ısırık alsam bence ölmezdim.
Ölsem de mezar yerim bence hazırdı.
"Başım belada değil," dedi gözlerime tekrar bakarak, "Ama şüphelendiğim ufak tefek şeyler var. Kafanı yoracak bir şey değil, bir ses duydum gibi geldi, o yüzden susmanı istedim." Bir adım geriye gitmese zaten ben de şehadet getirecektim şimdi. "Hem o kadar çok konuşuyorsun ki, dikkatimi dağıtıyorsun." Sesini yükselterek konuşunca bende de atar damarlar kabardı.
"Ay aman ne kafa yoracağım senin belalı işlerine be mal? Bana ne senin belalı oluşundan? İstersen mafya ol, beni hiç ilgilendirmez. Ben gidiyorum." Arkamı dönmek istemiyordum ama gidiyorum demiştim. Dönmeyeyim diye söylenmeye devam ettim. "Gideyim de kurtulayım senden. Başıma bela olma bir de. Zaten derdim başımı aşmış. Bir de seninle mi uğraşacağım! Of ya, valla yoruldum sabahtan beri. Zaten Bergen uyutmadı, sabahın köründe bemi kaldırdı. Gidip keseyim onun götünü de görsün gününü bakayım."
"Tamam," dedi ellerini teslim olur vaziyete getirerek, "Git tamam. Kimin götünü kesiyorsan da kes ama ne olur sus, tamam mı? Nefes al biraz. Ama gitmeden bana numaranı ver ki, sana musallat olursa o döl israfı, bana haber verebilirsin."
İstemem aşkım, yan cebime koy.
Hem söylendim, hem verdim. Hem ağlarım hem giderim Ümmü gelin gibi. Ben onun numarasını biliyordum ama kaydettim, o da benim numaramı kaydetti.
"Hadi bakalım köylü güzeli," dedi arkamdan, bu defa kızmadım. Omzumun üzerinden dönüp baktım.
İçimden, Uludağ seni görünce çatladı dedim ama ona dışımdan, "Umarım bir daha görüşmeyiz," dedim uyuzluk olsun diye.
Başını tatlı tatlı eğip, "Öyle olsun bakalım," dedi gülerek. Lolipop gibi adamdı. Hem tatlı, hem sert, hem paketi gibi yılışık.
