2. bölüm · Sus, Tamam Mı?
Bölüm İki
"Ah benim bu çilem," diye böğürdüm hönkürdeyerek ağlarken.
"Kussam ya ben?" dedi oda arkadaşım olacak kafasını çamaşır leğenine sokup çıkarıp yıkadığım Esra.
"Boksun sen," deyip bir avuç cipsi kafasına fırlattım. Sonrasında içim el vermedi, kalkıp önce üzerinde rezil rüsva olmuş çarşafımı çıkardım tek kişilik yatağımdan. Yemin ederim senin içinde yaşadığım için pişmanım.
"Bok olan sensin aptal," derken başımda ana gibi durmuş dikiliyordu. Ben ağlarken neden bana hakaret ediyordu ki sanki?
"Kes sesini be sülük!"
"Sülükler de işe yarar ama senin o eski sevgilin olacak aptal işe yaramaz. Sana defalarca kez söyledim Mine, inanma şu piçe dedim. Lan moruk," nasıl da haklı haklı konuşuyor ama, yere dökülen cipsleri topluyordum gözlerimi sile sile, kolumdan tutunca cipsler tekrar yere döküldü. Beni ayağa kaldırdığı zaman yüzümü tekrar silip buğulu gören ela gözlerim siyah gözlerine tutundu.
"Gel buraya saf köylü seni," kollarının arasına alıp sırtımı sıvazlarken ben de başımı omzuna yatırmıştım. "Sana hakaret etmiyorum götoş, yanlış anlama beni ama hep uyardım be kızım. O Cenk'ten adam olmaz dedim sana. Kızım çocuğun koskoca Çukurova üniversitesinde erkek orospusu diye adı çıkıyor, sen sanıyorsun ki gizli gizli ilişki yürür, vay efendim değişir falan. Erkekler değişmez güzelim, hepsi kart zampara onların. Genci de, yaşlısı da." E haklıydı yine tabi.
"Babam değil," deyip burnunu çektim, sonra da Esra'nın üstündeki siyah tişörte burnumu sildim. Rezil.
"Geç şuraya pislik," dedikten sonra beni kendi, temiz yatağına oturttu.
Cenk, Allah'ın cezası tezek suratlı. Bir kaç ay önce cidden herkesten gizli ilişki yaşamak isteyen kendisiydi. Vay dört senedir bana bakıyormuş ama ben bakmıyormuşum da, bilmem ne derken beni o dökük çenesiyle kandırdı. Bugün de sabah fakülteye gittiğim zaman kahve alıp sınıfıma giderken bir kızla gizli bir köşede oynaşırken gördüm.
Sonuç?
Hüsran!
Çünkü açıklama yapmak yerine, hani insan bir der, düşündüğün gibi değil falan diye, demedi göt oğlu göt. Biz de takılıyorduk dedi. Sonra da mesaj atıp hayatta başarılar diledi, sorun bende değil ondaymış, gizli ilişki yaşama adamı değilmiş o bilmem ne dedi. Tam ağzıma geleni, parmaklarımın arasından çıkanları yazıp yolladım. Ne oldu dersiniz? İnek boku suratlı beni engellemiş!
O an tüm modum düşünce okuldan çıktım. Esra'yı arayıp yurda gittiğimi söyledim. O da sağ olsun, beni yalnız bırakmadı. Her zamanki gibi desene Mi.
"Haklısın Esra," dedim düşüncelerimden çıkarak, "Ben herkesi kendim gibi sanıyorum. Adana, büyükşehir burası." Artık ağlamıyordum ama modum daha da fazla düşmüştü. Arka fonda Batsın bu dünya çalıyordu. "Ben sandım ki insanlar değişir, ne bileyim?"
Ağlayıp gülene yazıklar olsun, deyince ben de film bir kere daha koptu. Tekrar hönkürdeyerek ağlamaya başladım. Karşıda duran yatağıma hızlı adımlarla gidip çikolatanın üstüne kekik, üstüne böğürtlen sosu, üstüne dondurma, üstüne patlamış mısır, üstüne kola içtikten sonra cips yemiştim. Cipsleri yere atınca yatakta sadece çiğ köfte kalmıştı. Onu açıp yemeye başladım. Bir dakika, jelibon da almıştım ben. Onu da buğulu gözlerle bulup açtım, dürümlerin arasına, marulların üstüne, nar ekşisinin altına koyup sardım, yemeye başladım. Yüzüm gözüm klozete dönmüştü, içimi de birazdan klozete boşaltıp sifonu çekecektim ve bir şeyim kalmayacaktı.
Telefonumdan gelen şarkı sesi kesilince ağlamam da durdu, telefona baktım. Annem arıyordu.
"Guzuğumm," dedi uzata uzata, aşkım benim ya. Şu kadın da olmasa.
"Annem," sesimi temizledim, "Şeker parem."
"Ni yabıyoğn guzum annem?"
"Okuldan şimdi geldim anne," diye açıklama yapmaya başladım. Adana Çukurova üniversitesinde mimarlık fakültesini kazanmıştım. Bu duruma en çok sevinen üç kişilik çekirdek ailem olurken, ilk kez ayrılacağımız için de en çok üzülen biz olmuştuk. Buraya beni getirdikleri zaman tüm düzenlerini bozup yerleşmeyi teklif etmişlerdi ama kabul etmemiştim. Annemle babam Muğlalıydı ama babam orada dedem yüzünden iş tutturamayınca Bursa'ya göç etmişlerdi. Dedem, ne kadar tarlası, bağı bahçesi varsa hepsini satmış, babam da tarla ve hayvandan başka bir şeyden anlamayınca askerlik arkadaşı vasıtasıyla Bursa'ya gitmişler. Ben orada, Dağdelen köyünde doğmuşum. Uludağ'ın yamaçlarında minicik bir köydü.
"Güzel yavrım benim, hani bizim gomşu vağdı ya, Fedime teyzenle, bildin mi?"
"Bildim anne," dedim baygın baygın. Üniversiteyi kazandığımı duydukları zaman alnından aşağıya doğru çatlak vermişti fesatlıktan.
"He bak guzum, onun gızı Ümmü vağdı ya, onun kınası vağ hafta sonu. Gelivecen mi?" Ümmü'den bana neydi ama annemleri çok özlemiştim. Hem de bir değişiklik iyi gelirdi.
"Kına beni ilgilendirmez anne ama sizi özlediğim için gelirim tabii." Sonrası sevinç çığlıkları, yüzümü güldürenim, paran var mılarla devam edip yarım saatten fazla konuştuk. Telefonu kapatınca ilk işim gidip istifra etmek, ardından klozeti yıkamak oldu. Sonrasında tüm yatağımı ve odayı temizledim. Bu esnada Esra da kitap almaya gitmişti kendine. Geldiğinde duştan çıkmış, bir kaç saat önceki halimden eser kalmamıştı.
Bir yandan ona durumları anlattım, bir yandan otobüs bileti aldım, bir yandan çantama bir kaç parça eşya tıktım. Yarın okuldan çıktıktan sonra Bursa'ya ailemin yanına gidecektim.
Tam olarak ders çalışma işimiz de bitmişti ve Esra'yla ne zaman uyuyamasak yaptığımız işi yapmak üzere aynı anda ayaklandık.
"Bu sefer sen!" dedi kara gözlerini büyüterek, saçları da gözlerini kıskanır gibi simsiyahtı. Önünde bir tutam doğal grisi vardı sadece. Annem ilk gördüğünde, 'Bu kızın sakarı var,' demişti. Sonra öğrendim ki, önünde bir tutam doğuştan beyazı olanlar öyle dermiş bizim taraftakiler. Az gülmemiştim.
"Tamam, baş belası," deyip telefonumu şarjdan çıkardım, gözlerim kapalı bir şekilde tuşlara bastım. Herhangi bir numarayı doğru tuşladığımı görüp arama tuşuna dokundum. Hoparlöre aldığım telefonu, yatağıma gelen Esra ile aramıza koydum. Tabii öncelikle özel numara yapmayı da ihmal etmemiştim.
"Buyurun," dedi bir erkek sesi, "Kıvanç beyin telefonu." Gülmemek için elimle ağzımı kapadım.
"Alo," dedi yine aynı ses, "Okan Kıvanç Karadağlı'nın telefonu, neden benim evimin direğini bu saatte özelden arıyorsun hadsiz?" Sesini değiştirdi, cazgır bir kadın gibi devam etti. "Seni bir yakalarsam o çırpı bacaklarını cart diye ikiye ayırırım, duydun mu beni gece kancığı? Senin var ya, yoksa da saç ektirir, o saçlarını tek tek yolarım. Kızsın sen kız. Sakın bir daha benim evimin direğini gece gece arama, seni mafederim. Kız yelloz!" Ardından telefon kapandı. Nasıl bir numara tuşladım bilmiyorum ama kapandığı an kahkahalarımızı tutamadık.
Yurttayız diye daha sessiz gülmeye çabalarken Esra, "Kız tekrar ara," dedi, "Az daha gülelim lan, çok iyiydi piç!"
Tekrar aradım.
"Bak bak bak, kız ucube, kız kelefat, kız kredi çekip kefil diye seni gösterdiğim! Bana bak, arama demedim mi sana ben?" Arkadan bir ses daha geldi, daha gür, daha tok bir erkek sesi.
"Lan amip," dedi telefondaki çocuğa, "Neden telefonlarıma cevap veriyorsun sen? Kendini iyice benim sevgilim sanmaya başladın bak, valla millet yanlış anlıyor artık ya!"
"Aşkım kocam ama yellozun biri özelden arıyordu seni, ben de ağzına sıçıyordum. Kötü mü yapmışım?"
"Özelden mi?" dedi önce şaşkın bir sesle, ardından tekrar bağırdı, "Bak Tugay, aşkım maşkım deyip durma ya. Senin yüzünden kısmetlerim kapandı yemin ederim. Zaten Demir Han yüzünden canım sıkkın."
Tugay denilen çocuk normal bir erkek gibi konuştu. "Ne olmuş lan, hayırdır?"
"Anlatırım," dedi Okan Kıvanç, "Telefonu at bakayım." Telefon fırladı. "Lan hala açık ya bu telefon!" Ardından kapandı ama keşke kapanmasaydı.
Esra'yla okula ilk başladığımız günden beri aynı odayı paylaşıyorduk ve bir kere annemleri özlediğim için ağlarken kendisinin yıllardır yaptığı bu taktiği yapıp beni delicesine güldürmüştü. Sonrasında da ne zaman moralimiz bozuk olsa bunu yapardık ama ilk kez bu kadar gülmüştük. Normalde küfür yerdik, sövülürdü ama neredeyse dört senedir bu kadar eğlenmemiştik.
"Yaaaa," dedi Esra elleriyle ağzını kapatarak, "Ne yaşadık oğlum biz?" Cidden, az önce ne yaşamıştık biz öyle? Oğlum çok iyiydi, çok.
"Çok iyiydi ama merak ettim kızım ben," dedim heyecanla, "Gizli saklı işler dönüyor gibiydi telefonda."
"Aman," elini salladı, "Bize ne milletin işinden? Eğlendik, güldük işte. Hadi yatalım şimdi, sabah dersimiz erken." Haklıydı ama canım uyumak istemiyordu ki. Boğazım hala istifra etmemin sonucunda hamsi kılçığı kaçmış gibi acıyordu. Yine de bunu oda arkadaşıma belli etmedim. O yatağına geçtikten sonra gece lambamı söndürüp her zaman olduğu gibi sağ tarafıma kıvrıldım.
Ertesi gün okulun standart vakalarını yaşayıp derslere girip çıkarken mezun olmak üzere olduğumu kendime hatırlatıp duruyordum. Mezun olunca ne yapacaktım? Adana'da kalmak gibi bir niyetim yoktu. Hem sıcaktı, hem de ailemden ayrı kalmak istemiyordum. Ama Bursa'da da olsam bir şekilde onlara yine uzak olmam gerekecekti keza, minimal köyümüzde mimarlık bürosu yoktu. Daha çok tezek büroları, efendime söyleyeyim saman şirketleri falan vardı. Her gün köyden şehire inmem için de mutlak ihtimal bir saat araba yolculuğu çekecektim ki bu işin şehir içi trafiği ve dönüşü vardı.
Kararsızlığım aklımda dönüp dururken bölümümü sanırım en başarılı kişi olarak bitireceğim konusu egomu bir hayli pohpohluyordu. İş bulmam zor olmaz diye düşünerek kendi kendime Bursa otobüsünde çenemi kaldırdım. Evet bunu yaptım. Sanki yan koltukta oturan koca göbekli, bıyıkları sigaradan sararmış amca horlayıp ağzından salyalar akıtırken benim geleceğin mimarı olacağımı uykusunda görüyordu. Adamın oturduğu kıçında resmen pireler uçuşuyordu!
Kitabımı bitirmiş, yolun bitmesini hava karardıktan sonra da seyretmeye devam ederken gözlerime oturan bizim köyün inekleri sayesinde uyumaya karar verdim. Telefonuma bir iki mesaj geliyordu ama Esra atıyordu muhtemelen ve uyuduğumu düşünüp mesaj atmaya devam etmezdi. Zaten bugün Cenk manda dışkısını kampüsün kafesinde başka bir kızla gördüğüm için sinirlerim bozulmuştu.
Hayır üzgün değildim. Ona aşık falan da değildim. Sadece küçük bir hoşlantı vardı içimde ona karşı ama çok yakışıklı diye de değildi. Tipik bir sarışındı. Uzun boylu ve sürekli spor yaptığı için yapıntı bir vücudu vardı. Tamam, kızlar çok beğeniyordu onu ama benim çok da beğendiğim söylenemezdi. Sadece kalbim kırılmıştı.
Okulda herkes tarafından bilinen bir kız değildim. Bilen kişiler de genelde aldığım notlarla tanırdı beni. Popüler olma niyetim yoktu ama olan kızlar da hoşuma gitmiyor değildi hani. Sürekli bir pasif karakter olmak çok da güzel değildi aslında. Bunu son sene fark etmiş olmamla birlikte Cenk'le görüştüm bir kaç kez. Onunla da sadece kahve içmek dışında bir hobimiz olmamıştı.
Heyecanlanmıştım. Çünkü onun popüler oluşu hoşuma gitmişti. Aramızda güzel bir şeyler olsaydı mezun olurken çok havalı bir şekilde mezun olabilirdim. Düşünsenize, hem bölümü başarıyla bitirmiş, hem okulun en popüler çocuğunu elde etmişim falan. Ne de boş hayaller.
Sadece biraz... Aslında ben sadece bir erkek tarafından çok sevilmek istediğimi fark ettiğim ve bu sebeple kendimi prenses gibi hissetmek istediğim için o aptalı seçmiştim. Ne vardı yani, bunu herkes istemez miydi? Bence isterdi ya. Eminim isterdi Mi.
"Ouy benim gınalı guzum!" Annemin sesini duyar duymaz adımlarımı hızlandırdım. Her zaman olduğu gibi, yine terminale gelmelerini istememiştim. O yüzden beni köye gelen minibüsten ineceğim durakta bekliyorlardı. Canlarımın içleri.
"Annem," deyip sıkıca sararken babam çantamı alıp arabasına koydu.
"Bene de bırakıve accık gızımdan e garı."
"Emen al," dedi annem babama sahte bir sitemle, "Yimeyivedim ya gızını. Evinde sarılıve."
"Sen neye buracıkda sarılıvedin gari?" Babam hem saçlarımı okşayıp sarılırken hem anneme laf yetiştirmeye çalışıyordu. Bu ikisine hastaydım ben ya. Şu kadar ilişkim olsa yeterdi aslında.
"Ben doğuruvedim ya unu, sarılcem tebi." Atışmalarını özlediklerimin atışmaları bitmeyeceği için laflarını peynir ekmekle bölüp arabaya doğru ilerlettim. Eve iki dakika içinde gelmiştik ama onların bana soruları bir yana, atışmaları bitmiyordu. Annemin hazırladığı sofraya geçerken hala devam ediyorlardı. Bir an gözlerim doldu. Sanırım regl zamanım geliyordu, bu yüzden bu kadar duygusaldım. Gözlerimi saklayıp olanı biteni dinlerken gecenin geç olduğunu fark ederek yataklarımıza geçtik.
Onlara kalsa aralarında yatacaktım ama hayır, o kadar da değildi. Her seferinde bunun tartışmasını yapmaktan gına gelmişti artık. Odama girer girmez anılar bir bir gözlerimin tiyatro perdesine düştü. Babama ve anneme ağlayıp okumak istediğimi söylediğim günden sonra şu masada, şu küçük odada aylarım geçmişti. İstediğimi almıştım. Ben ne kadar ders çalıştıysam, annem ve babam da senelerdir öyle çalışarak beni okutuyorlardı. Bir ne idiğü belirsiz yüzünden derslerimi düşürecek değildim. Hem de mezun olmama aylar kala.
Kendimi yatağıma bıraktıktan kısa bir süre sonra uykuya dalmıştım. Ta ki, sabahın kör vakti, karga dahi daha bok kahvaltısı yapmadan bağırmaya usanmamış o kart horoz yüzünden kulaklarımın zarı çatlayana kadar huzurla uyumuştum.
"Ya kes artık sesini," diye bağırdım pencereyi açıp, daha çok bağırdı gözümün içine baka baka, "Sus be, iğrenç sesin var zaten. Sen sesini güzel mi sanıyorsun?" Horozla kavga etmeyen de ne bileyim yani. Ben ona, o bana cırlarken babamın sesi geldi.
"Ne oldu gözel gızım benim, Bergen'e mi gızdın?" Bir de gidip adını Bergen koymuşlardı kart herifin. Bergen'e küfür etselerdi daha iyiydi.
"Sen affetsen ben affetmem baba!" dedim sinirle, yerdeki terliğimi alıp Bergen'e doğru fırlattığımda çığlık çığlığa yerinden zıpladı. Penceremi kapatıp tekrar yatağıma daldım.
"Bergen, gel yavrum sen yanıma. Emme bak Emine ablanı gızdırdın gözelim, sabah sabah o varken bağırıveme. Git gari çocuklamızın başına." Babam da bir tuhaftı yani. Horozla sevgilisi gibi konuşanını ilk kez görüyordum ama çok da şekerdi be. Kıyamıyordum işte. Kurban olduğum adam be.
Yataktan kalkıp, oh be, pijamalarımla annemin ultra lüks daire kıvamında dayayıp döşediği sabah kahvaltısına oturdum. Yine yapmıştı yapacağını. Katmerinden tut, kayısı reçeline kadar sevdiğim ne varsa masadaydı.
"Bey," dedi çayları dökerken, "O Bergen yosmasını kesip akşam yimeği yapmamı istemiyosan o gada yüz virip durma. Gızımı uyandırmasın yav, gitsin ötede ötsün gaba gulak."
"Sene ne yav benim Bergen'imden? Biz anlaşıvedik onunla."
"Eee," dedim Bergen muhabbeti bitsin diye, yoksa gidip ben kesecektim onu, "kına ne zamanmış anne?"
"Bu akşam oluvecek gızım," dedi gül cemalinde güller açarken, bir tane doğuracakmış gibi bakıp büyüttüğü göbeğine yakışacak tombik yanağından makas aldım. Kına umurumda değildi, belki gitmeyecektim bile zaten ama sırf laf olsun diye sormuştum. Ne yazık ki annem, defalarca kez, babamın uyarmasına rağmen tüm elbiselerimi saymıştı. Onlardan birini giymem için ısrar ediyordu.
"Yitti gari yav," deyip masadan kalktı babam. Anneme çok sinirlenmişti beni darladı diye. "Bi sus gari garı, motorun soğuyuvesin. Ne car car ittin durdun sabah sabah?"
"Aman, ne anlamış bu adam giyimden kuşamdan," dedi annem umursamadan yemeğe devam ederken.
"Az ye az," dedi babam kızarak, "şekerin yükseliverise yine, alırsın soluğu hastanede." Bakın bundan haberim yoktu.
"Ne?" Çatalı elimden bırakıp suratım bozulurken ikisi aynı anda birbirlerine baktılar. Aralarındaki sırrı kaçırdıklarını belli eden bakışları yüzünden her şeyi zaten ele vermişlerdi.
"Anlatın bakayım," dedim sorgular gibi.
"Bi şey yok be yavrum," deseler de anlattırdım. Daha geçen sene annemi fenalaştığı için hastaneye götürmüşler. Şekeri çok yüksek çıkmış ama oralı olmamış. İlacı bitene kadar kullanıp bırakmış. Bir ay önce de yine fenalaşınca ambulans gelmiş, yüksek şeker yüzünden şimdi devamlı ilaç kullanıyormuş ve bu yüzden çok dikkatli olması gerekiyormuş. Önündeki reçel komasına girmiş gibi sürdüğü köy ekmeğini aldım. Madem dikkat etmesi gerekiyordu, edecekti.
Ve böylelikle, moralim de tam olarak gribal enfeksiyonu atlatmadan zatürreye çevirmişti. Yorgan döşek yatan moralimle beraber annemi uzanması için içeriye yolladım. Tek kelime etmesine müsade etmedim. Babam ineklerin sütlerini satmak için Bursa'ya doğru giderken kahvaltı masasını topladım. Evin içinde yapılması gereken ne varsa annemi yerinden kaldırmadan hallettim. Hayırlı evlat seni.
Vakit öğleni geçmişti. Annem bu saatlerde inekleri otlatmaya giderdi. Ona baktığımda ilaçlarını içip uyuduğunu gördüm. Keza, uyumasaydı da zaten ben götürürdüm. Daha önce de defalarca kez yapmıştım.
Hava çok sıcak değildi ama Güneş vardı, yağmurlu değildi en azından. Köyün dışında otlatılacak bir alana götürüp dört ineği saldım çayıra, mevlam kayıra. Yayıla yayıla otlanmaya başladıkları zaman burada en sevdiğim aktivite olan otların üzerine yatma işlemini gerçekleştirmek üzere sırt üstü kendimi bıraktım yere. Toprak en azından negatif enerjimi alırdı da belki biraz rahatlardım. Açık kahve saçlarımı çimlerin üzerine yayıp gözlerimi kapadım. Üstümde beyaz atlet vardı ama onun üstüne şalvarıma uygun kırmızı desenli bir hırka giymiştim. Zaten bu hırka evvel ezeldir hayvan otlatma hırkamdı. Kirlenmesi önemli değildi. Yerler hafiften yaş olduğu için muhtemelen biraz toprak değmiş olacaktı. Olsundu.
Tek çocuk olmanın hem iyi hem kötü yanları vardı. Bir kardeşim olsun isterdim ama sanırım anne babamı onunla paylaşamazdım. Yapım böyleydi. Aşırı kıskançtım. Düşüncesi bile kendimi az önce sesini duyduğum inek bokuna çeviriyordu. Ama böyle de, sadece anne ve babama aşırı düşkün ve onların da bana aşırı düşkün olmaları çok da iyi değildi. Benim onlardan, onların da benden başka kimseleri yoktu. Kardeşim olsaydı paylaşım olurdu arada ama olmamış işte. Geçim dertleri çok büyük olduğu için bir çocuk daha istemişler. Haklılardı tabii. Kolay mı beziydi, mamasıydı, kakasıydı uğraşmak? Değildi elbette. Babam zaten ineklerine ve keçilerine evladı gözüyle bakardı. Şu an etrafımda otlayıp otlayıp sıçanlar benim kardeşim sayılırdı.
Ortamın sessizliği ve güzelliğiyle huzur içinde gözlerimi kapatıp uzanırken güneş yüzüme yakmayacak şekilde, sakince çarpıyordu. Köyün havasını seviyordum. Temizdi. Beni öylesine rahatlatıyordu ki, bazen burada uyuduğum zamanlar bile olmuştu.
Ancak şimdi olamıyordu çünkü çok ileride bir yerde bir araba sesi geldi. Ardından kapıları açılıp kapandı. Bir kaç insanın konuşma sesleri duyuluyordu. Tam olarak anlayamıyordum ama iki erkek sesi vardı, bir de kız.
İstemsizce konuşmaları kulağıma dolmaya başladı. İnekler de yiyip içip sıçıp sakinlemişlerdi ama bana burada rahat geldiği için eve henüz gitmemiştim.
"Emin değilim abi," dedi erkeklerden bir tanesi, "Ama Balım da, şüphelendi. Okula gidip gelirken bir kaç kez aynı arabayı gördük."
"Valla bivmiyovum abi gevçekten. Ya biz çok şey yaşadık diye pavayonak olduk, yada vav biv şeylev yine." Bu kızın sesiydi ve r harflerini söyleyemiyordu. Ama konuyu bilmek istedim açıkçası. Çok heyecanlı değil mi? Şu kadar aksiyon olsa hayatımda yeter aslında.
"Plakayı araştırmaya başladı babam, haber gelir bir kaç saate ama ben de çok kararsızım. Yani gerçekten takip mi ediliyorsunuz, yoksa paranoyak mı olduk emin değilim. Yine de tedbiri elden bırakmamak lazım. Neticede az buz şeyler yaşamadık zamanında." Bu da abi dedikleri erkeğin sesiydi.
"Buraya neden geldik abi peki?" Diğer erkeğin sesiydi.
"Bilerek kardeşim. Eğer takip ediliyorsanız, mutlak ihtimal buraya da gelecek. Size bir şey yapmak istiyorsa böyle tenha bir yer gayet müsait?"
"He bile bile lades oynuyovuz?" dedi kız. Cidden kız haklıydı. Başlarında bir bela olduğu kesindi ama tenha bir yere getirip onları ölsün diye falan mı bekliyordu? Ne hayvani bir abiydi bu böyle? İnsan kutulara falan kapatıp saklardı bari.
"Biraz öyle Balım, yapacak bir şey yok abicim. Şimdi Tugay'dan haber gelir. Bizim arabaya takip cihazı koydum, yola çıktığımızdan bu yana bizi kuş bakışı takip etti. Eğer arkamızda bir araba varsa onu da görecektir."
"Bu iş iyice sarpa sardı abi. Ölmedi mi bu bok çuvalı ya?" Diğer erkek bayağı sinirlendi anlaşılan ki bir yere vurdu.
"Sakin ol bir koçum, çözeceğiz, merak etme. Ben geliyorum şimdi." Adım sesleri gelmeye başladı. Bana doğru geliyordu ama çok yakınımda değildi. Yoksa otları ezdiğini daha net duyardım. Biraz sonra bir fermuar sesi geldi, ardından su sesi. Ah? Hayır! İnanmıyorum ya, Allah kahretmesin!
Anında yerimden kalkıp dehşet içinde baktım. Çalıların orada pislik hayvani varlık işiyordu. Küçük abdestini bu güzelim, benim yattığım ve huzur bulduğum, negatif enerjimi attığım topraklara hiç utanmadan bomba gibi salıyordu. Kusacağım şimdi.
"Pislik," diye cırlayıp arkamı dönerken aynı zamanda elimle gözlerimi kapadım. Neyse ki çalılar sayesinde mahrem yerlerini görmemiştim. Dağ ayısı. Manda boku. At çiftliği.
"Amına koyayım," dedi telaşla ve fermuar sesi duydum. Muhtemelen kapadı. "Kızım sen ne arıyorsun orada, beni mi takip ediyorsun?"
"Siktir git be öküz götü," diye bağırdım arkam hala ona dönük dururken. Adım seslerinden yanıma geldiğini anladım. Hatta önüme geçti.
"Kimsin kızım sen?" dedi biraz sert bir sesle ama sesi kısıktı.
"Def ol git, pis sapık. Şehir magandası seni!"
Elini uzatıp kolumu tutunca tiksinti içinde kendimi geriye çektim. İşediği yerlerine dokunduğu eliyle bana dokunamazdı. Yoksa şimdi esmer suratına kusardım.
"Asıl sen kimsin?" dediğimde öfkeden gözlerim ateş içinde yanıyordu. Hatta boynumdan yukarısı. Hayatımda gördüğüm en yakışıklı erkek olabilirdi kendisi, hormonlarım yüzünden alacalı bulacalı olmuş olabilirdim. Çok yakışıklı ama pislik bir erkekti. Ad buyur?
Neden erkeklerin illa bir bokluğu olacaktı? Neden getirdikleri bir bardak su boklarını temizlemeye yetmezdi? Babam hariç.
"Kimsem kimim. Ne arıyorsun sen burada?" Sesi öylesine karizmatik çıkıyordu ki, eğer işeme sesini duymasaydım ondan hoşlanabilirdim. Sadece sesiyle bile ondan hoşlanırdım. Böyle film artistleri bulmak da zor be anacım. Sonra sen gel işe.
"Benim köyüm lan burası, dallama," diye bağırdım, "Sen de gelmiş köyümün topraklarına işiyorsun!"
Güldü.
Keçi boku güldü.
"İnsani bir ihtiyaç," dedi inci gibi güzel dişlerini ela gözlerimin önüne kırmızı halı gibi sererek. Aman tanrım didim.
"Git tuvalete yap," dediğim an bir kaç adım ileride duran babamın kızlarından birisi bok gürültülü sağanak yağışlı bir senfoni düzenledi.
Karşımdaki tanrı kılıklı tanrı dışkısı tek gözünü kapatıp teki açık kalan koyu kahve gözleriyle, inek yüzünden utandığım için ısırdığım alt dudağıma baktı. Ardından omzunun üzerinden sesin sahibi ineğe baktı.
"Senin mi bu inekler?" diye sordu bana döndüğü zaman. Kaşlarımı tekrar çattım. Tanrı kılığına bürünmüş olabilirdi ama değildi sonuçta. Pekala karşı gelebilirdim. Tapmam için sebebim çoktu ama tapmam için bir konum yoktu. Tamam, o dağınık kahve saçları ultra mükemmel görünebilirdi. Yada o geniş omuzları çok karakteristik duruyor olabilirdi. Üzerindeki mavi gömleğin düğmelerinin açıp içine bakma isteğini uyandırabilirdi o kollarının kasları ama hayır, az önce neredeyse kafama işiyordu! Övdün övdün.
"Sana ne?" dedim ters ters, etkilendiğimi anlamasın diye başka yere bakmaya başladım ama o gülerek bana bakmaya devam ediyordu.
"Şöyle yapalım," dedi bir anda, "Eğer bu köyde yaşıyorsan ve bu inekler seninse sana adımı söylerim. Ama sen de söyleyeceksin."
Ne?
Bir tanrının adını mı öğrenecektim?
Hem de sidikli bir tanrı?
"Kabul," dedim bir anda. Ne yapsaydım? İlk kez bir Yunan heykeliyle tanışıyordum. Olacaktı bu kadar heyecan. Ama yine de yüz ifademden ödün vermiyordum.
"Ben Kıvanç," dedi bir adım geri atıp elini uzatarak, "Okan Kıvanç Karadağlı."
Sonrasında işte ben de küçük dilimi yutup soluk borum takınırken hakkın rahmetine kavuştum falan! Ne demek Okan Kıvanç Karadağlı? Bu, bu o muydu acaba? Akşam aradığımız kişi? Hani şu heyecanlı muhabbet dönen, biz ne yaşadık dedirten? Hayır bir saniye, sesi. Bir dakika sesini hatırlamam lazım. Allah'ım al canımı. Yunan tanrısını mı aramışız biz?
"Evet?" deyip uzattığı elini hafifçe salladı.
Boğazımı temizledim. Nasıl bir şekle girmişti suratım bilmiyordum ama hiç de hayra alamet değildi. Belli etmemem gerekiyordu. Hayır, arayan ben değildim. Ne münasebet canım? Hassiktir oradan, kim aramış malak!
"Mine ben de," dedim titrek bir elle elini sıkarak, az önce mahrem yerlerine değdiği aklıma gelince anında ateşe değmiş gibi çekip altımdaki çiçekli şalvara sildim, "Emine Mine Yiğit."
Gülüşü büyüdü. Nasıl diyeyim? Hani az önce üç yaşında, konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk gibiydi. Şimdiyse, şimdiyse okula başlayan bir çocuk gibi. Hem heyecanlı, hem büyümüş olmanın verdiği o egoyla bakıyordu gözlerime.
Hayat, nelere kadir sen kadirsin de, bana bu adamı yollarken ne düşündün be mübarek?
