8. bölüm · Sus, Tamam Mı?

Bölüm Sekiz

atike sungunapsa

Geçmiş zaman...

Semih ve Kıvanç iki yakın arkadaştı eskiden. Ta ki, Semih, Kıvanç'a şerefsizlik yapana kadar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Bazen babalarından araba alır, geceden yola çıkar, başka şehirde alırlardı soluğu. Bir gün yolları Bursa'ya düştü. Uludağ'a çıkalım dedi iki arkadaş.

Virajlı yollarda arabaları bozulunca durmak zorunda kaldılar. Telefondan bir tamirci bulup adamın gelmesini beklerken Dağdelen köyünü gezelim dediler. Onlar gezerken Emine Mine ayağında usta çizmeleri, bacağında şalvarıyla hayvanların tezeklerini temizliyordu her şeyden habersiz.

Semih kıza laf attı, "Kıza bak, bok taşıyor resmen."

"Defolun gidin buradan," dedi Mine sinirle.

"Şalvarına bayıldım ama," dedi Semih Kıvanç'a gülerek.

"Seni tüfekle kovalamazsa benim de adım Kıvanç değil," dedi Kıvanç kıza bakarak. Ne güzel kız diye geçirdi içinden, kaldı mı böyleleri.

Sonra Mine işine devam ederken tamircinin aramasıyla arabanın yanına gitti iki delikanlı. Onlar işleriyle uğraşırken Mine mutfakta oturmuş, annesinin verdiği işle uğraşıyordu. Ağlamaya başladı. Okumak istediğini, kendini heba etmek istemediğini söyledi.

Kıvanç bunlardan habersizdi. Onun tek düşündüğü şey vardı, başındaki belalardan nasıl kurtulurum diyordu kendi kendine.

Şimdiki Zaman...

"Okan Kıvanç Karadağlı'dan 40 bin dolar geldi." Adam bile şaşkınlıkla söylemişti bunu. Es hemen telefondan kaç türk lirası olduğunu hesaplamaya başladı çünkü matematiğimiz buna yetecek gibi değildi.

"Mineciğim günün şanslısı sensin," dedi konuşmacı kişi gülümseyerek. Öyle miydim? Gerçekten günün şanslı kişisi miydim yoksa hayatın mı?

"Kıvanç," dedim hayret ederek, "Ne yaptın sen?" Bu sırada salonda alkışlar kopuyordu.

Kıvanç bana bakmadan, konuşmacı kişiye bakarak gülümsedi. "Ne yapmışım?"

"Yapma," dedim kafamı yana yatırarak, "O ev o kadar etmez. Allah aşkına millet elli bine çok derken sen dolardan falan bahsediyorsun!"

Ciddi bir ifadeyle bana bakıp tek kaşını kaldırdı. "Ne yapayım yani?" dedi kızar, "Onların çalışmaları en fazla elli bin ediyor diye hayatımda gördüğüm, hayallerinin evine elli bin mi paha biçseydim Mine?"

Ciddi olamazdı değil mi? Şu an şaka yapıyordu. Haha diyecekti birazdan, nasıl da kandırdım seni. Saf mısın kızım sen, o makete o kadar para verilir mi, diyecek ben de derin bir nefes alacağım.

"Kıvanç bu çok büyük bir mebla. Bak kaç TL olduğunu bile hesaplayamıyorum," derken Es yanımdan, "Bir trilyon kanki eski parayla," dedi, "Yani şu an bir milyon oluyor kendisi."

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığım sırada Kıvanç sahneye çağrıldı. Rezil rüsva olmuş maketimi alıp gülümseyerek yanıma tekrar oturduğunda telefonu çıkarıp ona verilen ıbana para attı. Sonra birisini arayıp, "Şirkete gitmeyecek fatura," dedi, "Tamamen şahsi."

Başımı ellerimin arasına alıp direklerimi dizlerime koydum. Biraz sonra tam kulağımın dibinde bir nefes hissettim. "Hadi bu saçmalıkları dinlemek yerine gidip kutlama yapalım," dedi sessizce. Başımı ona doğru çevirdiğimde elini sırtıma koydu.

"Buna kumaş yetmedi herhalde Mine. Bu sırt ne Allah aşkına?" diye söylenip ayağa kalkarken maketi elinden bir an olsun bırakmıyordu. Es'e baktığımda imayla gülümseyip öpücük attı ve o oturmaya devam etti. Biz salondan çıkarken Kıvanç bir elinde maketi tutarken diğer eliyle saçlarımı omzumun üzerinden sırtıma bıraktı. Sonra da elini sırtımda açık kalan yerlere koyup yürümeye devam etti. Tabii ben de ona ayak uyduruyordum o esnada. Arabasına geldiğimizde kapıları açıp maketi bagaja özenle yerleştirdi. Gördüğümde hala ağlayasım geliyordu.

Ön kapıyı bana açarken gülümseyerek eliyle işaret verdi. Tam oturdum, arka koltuktan bir hareket oldu.

"Ay!" diye çığlık atarak arkama döndüğümde Tugay'ı gördüm. Elimi kalbimin üzerine koymuştum o esnada korkudan.

"Sen kimsin be!" diye cırladı Tugay bir anda çirkef kadınlar gibi, "Ne işin var benim sevgilimin arabasında?"

Kıvanç da arabaya bindiğinde sevgilim kelimesini duydu. Elim hala kalbimde Kıvanç'a doğru dönüp baktım. Bu çocuk beni yurda bıraktığı akşam da, telefon konuşmasında da sevgilim falan diye hitap etmişti. Bir an için ikisinin ilişkisi olduğu gözümün önüne geldi. Öğürmek istedim. Tamam, kimsenin tercihi beni ilgilendirmezdi ama benimle ilgilenen adamın tercihi ilgilendirirdi.

"Tugay!" diye gürledi Kıvanç arkaya bakarak, "Sen hala gitmedin mi?"

"Gitmedim," diye trip attı Tugay kollarını önünde bağlayarak, "Görüyorum ki benim yokluğumu fırsat bilip arabaya kız atıyorsun Kıvanç. Aşk olsun yani. Bu muydu senin sevgin, aşkın?"

Kıvanç bana bakıp gözlerini sinirle kapatıp açtı. "Sen buna bakma Mine, yanlış anlama lütfen. Bu hep böyle, hiç büyümedi."

"Kıvanç, Kıvanç," dedi Tugay arkadan, "Ya bu kız gider, ya ben. Tercihini yap." Arkasına yaslanıp kafasını cama çevirdi.

"Tabii ki sen gidiyorsun Tugay," dedi Kıvanç rahat rahat, "Sana ben git, demedim mi? Git ve şirketteki toplantıya katıl demedim mi?"

"Allah Allah ya," dedi Tugay, öne doğru gelip Kıvanç'a baktı, "Sen burada beni aldat, ben senin yerine toplantıya gireyim. Oldu canım ya!"

"Tugay," dediğinde Kıvanç bu defa dişlerini sıkmıştı ve cidden sinirlendiğini gördüm, "Ben sana laf dinle dedim değil mi? Babam aradı dedim. Hastane randevusu varmış dedim. Toplantıya girmen lazım dedim. Sen ne yaptın?"

"Uyudum," diye bağırdı Tugay bir anda, "Çok uykum vardı uyudum."

"Heh kardeşim," dedi Kıvanç rahat rahat, "Sen gece kimin koynunda sabahı sabah ettiysen eğer ve o zaman beni aldattığını düşünmediysen, şimdi de benim seni aldattığımı düşünme ve siktir git kardeşim. Hadi, daha fazla sıkma canımı."

Tugay gevşek gevşek gülmeye başladı. "Ayyyyyy," işaret parmağını koskoca Yunan tanrısının burnuna değirip çekti, "çen beni kıçkandın mı Kıvanç'ım, he kuyban oyduğum?"

"Ya sabır," çekti Kıvanç. Sonra da arabasının kapısını açıp dışarıya çıktı. Hemen ardından arka kapıyı açıp Tugay'ı yaka paça dışarıya çıkarmaya başladı. Tugay, eliyle bir yerlere tutunmaya çalışsa da sporcu kimliğini ön plana çıkaran Kıvanç, o lacivert gömleğinin kollarını yırtma pahasına kol kaslarını şişirip Tugay'ı arabadan çıkardı. Hemen yol kenarına geçip önüne gelen bütün taksilere el işareti yapmaya başladı. Duran taksiye zorla bindirip adama bir şeyler söyledi ve taksi hareket etti. Tugay cama yapışıp elleriyle vursa da taksici durmadı, devam etti.

Kıvanç derin bir nefes verip alnındaki terleri sildi önce. Ardından arabaya doğru dönerken muhtemelen harcadığı efor yüzünden sıcak basmıştı, gömleğinin kollarını kıvırmaya başladı.

Arabaya bindiğinde kendini koltuğa atar gibi bıraktı. "Çok şükür," dedi nefesler vererek, sonra bana döndü, "Kusura bakma Mine lütfen, bu çocuk böyle işte."

"Kim ki bu," dedim, "Tamam önemli değil de, biraz şov yapıyor sanki."

"Hem de nasıl," deyip kafasını sağa sola salladı. Bir kaç saniye yüzüme bakıp saçımı kulağımın arkasına koydu. "Merak etme her şeyi anlatacağım sana köylü güzelim, şimdi sakin bir yere gidelim önce."

🔭🔭🔭

Geldiğimiz yer şehirden, merkezden bayağı uzak, Kıvanç'ın dediği gibi sakin bir yerdi. Ormanın içinden geçip dere kenarında duran masaların birine geçtik. Kıvanç yolda durup marketten bir şeyler almıştı. Onların poşetini masaya bırakınca kolalar soğumasın diye hemen bardaklara dökmeye başladım. Hava çok güzeldi aslında ama bu dağ başında biraz serinlemişti. Haliyle bir tık ürperdim, ama belli etmedim. Kıvanç tam karşıma oturduğunda derenin ninni gibi gelen şırıltısı insanı sakinleştiriyordu.

Sabahtan beri yaşadığım bir sürü olayı unutmak adına biraz gözlerimi kapattım. Burnumdan nefesler alıp, ağzımdan veriyordum. Sinirlerim bir hafta içinde bir hayli yıpranmıştı. Buraya gelerek iyi yapmıştık aslında. Tamam, insan dinleniyordu ama ya bu dağ başında bana bir şey yaparsa, diye düşünmeden edemiyordum. Allah aşkına ben ne yaşamıştım da bu psikolojiye bürünmüştüm, inanın bilmiyorum. Ben biliyorum. Sen evvel ezel saftın çünkü. İzlediğim filmlerden, haberlerden, okuduğun kitaplardan etkilenir, günlerce hatta haftalarca etkisinden çıkamazdın. Bu yüzden kitap okumayı, film, dizi ve haber izlemeyi bıraktın.

Tek gözümü yavaşça açıp Kıvanç'a bakayım dedim ama o puşt gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Mecburen diğer gözümü de açıp az önce onu dikizleyen değilmişim gibi ciddiyete büründüm. Boğazımı temizleyip kolamdan bir yudum aldım. Kıvanç bu esnada o insanı günaha davet eden gülüşüyle gözlerime bakarak gülüyordu. Günah işleyelim Mi, nolur.

Konuyu saptırmak amaçlı poşetin içini kurcalamaya başladım. Cips, jelibon, lolipop, çikolata, gofret ve envai çeşit abur cubur vardı. Hatta çiğ köfte dürüm bile mevcuttu. Bu adam kızların halinden anlıyordu. Acaba kaç tane kızı bu şekilde tavlamıştı? Adamın bir şey yapmasına gerek yok ki aslında. Gülse yeterdi. Mesela sen ve ben gibi.

Poşettekilere gözlerimi büyütüp bakınca sesiyle güldü. Ben bir kez daha tav olup düşmek üzereyken zorla dirayetli davrandım.

"Bir sürü şey almışsın," dediğimde gözlerini benden ayırmadan gülümseyerek konuştu. Karşısındaki mal olunca ne alacağını bilememiştir belki.

"Emine Mine Yiğit. Bilal ve Fatma Yiğit'in gözleri. Bir süre Muğla'da yaşayan çiftin, Bursa'da Dağdelen köyünde çiftçilik yapmaya başladıktan sonra doğan kızları. Köydeki kızların hepsi evlenmek için uğraşırken Mine, okumak için çabalamış ve başarmış bir kız. Ailesinin yüzünü asla kara çıkarmayan, güzeller güzeli bir köylü güzeli. Dediğim dedik, inat, ama ufacık bir şeyde depresyona girebilen, depresyona girince abur cubur yiyip istifra ederek rahatlayan o güzel kız."

Gözlerim fal taşı gibi açılırken nefes almayı unutmuştum. Benim hakkımda ne çok şey biliyordu böyle! Yutkundum. Ben onun hakkında neredeyse bir şey bilmiyordum. Sor o zaman Mi, öğrenelim.

"En büyük hayali anne ve babasına kocaman bir ev alıp, hizmetçilerle yaşatmak. Yirmi iki yaşına kadar anne ve babasından başka bir de oda arkadaşı Esra'ya güvenmiş, onun dışında kimseyle pek muhattap olmayan, asosyal denebilecek ama sırf not için bölüm arkadaşlarının onu çok sevdiği kız." Fırsatçı pezevenkler.

"Kıvanç," dedim yavaşça, "Bunları nereden biliyorsun?"

Omuz silkip kolasından bir yudum aldı. Kola olmak ve onun tarafından içilmek isteyen Firuze...

"Biliyorum işte. Bilmem de bir sakınca var mı Mine?" Yok aşkım. Karı koca olan herkes birbirini tanır.

"Yok, yok da... Şaşırdım."

"Daha çok şaşıracaksın Mineciğim." deyince gözlerimi hafifçe kısarak ona baktım. Daha aşkını ilan etmedi. Biliyorum sevgilim ya, biliyorum beni sevdiğini.

"Neden öyle söyledin?"

"Öyle işte," deyip gülümsemeye devam etti.

"Ben senin hakkında neredeyse bir şey bilmiyorum," ellerim bardağın üzerindeyken bardağa baktım, "Utandım şimdi."

"He bir de utangaç. Her ne kadar özgüvenli görünse bile aslında değil. Kendi kendine kuruntuları olan bir kız."

"Kıvanç," dedim uzatarak, "Yeter. Beni bana anlatıp durma." Dirseklerini masaya koyarak öne doğru eğildi.

"Belki tek konum sensin Mine. Belki senden başka bir şeyden bahsetmek istemiyorum?" Utançla gözlerimi gözlerinden kaçırdım ve o can alıcı soruyu sordum. Düştüm Allah kaldır beni.

"Beni sadece adım değişik geldiği için mi unutmadın Kıvanç? Aradan beş sene geçti, insan bir ismi nasıl unutmaz?"

Dudakları yana doğru kıvrım aldı. O kıvrımdan öpmezsem hatırım kalır Mi. Kolasından bir yudum alıp gözlerime baktı. "Bazen bir isim insanın kaderi olur Mine. Ben inanıyorum ki, sen de öylesin." Bardak olmak istedim, dudakları değsin diye.

"Nasıl yani?" dedim saf saf.

"O gün, o sınava ikinci kez giriyordum. İlkinde aklım başında değildi, kazanamadım. Sonraki sene girmedim. O sene tekrar denemek istedim şansımı, aklım başıma yeni geliyordu. Sonra sıraya girmeden seni gördüm. Üzerinde bir kot, bir tişört vardı. Etrafımızdaki diğer kızlar makyajla, saçla başla uğraşmış, sınava gelmişti. Halbuki bu sınav güzellik yarışması değil, hayatımızı belirleyen sınavdı. Öyle masum bir güzelliğin vardı ki... Sonra anne babanın sana pirinç, şeker yedirip muhtemelen okunmuş su içirmeleri, annenin arkandan ettiği dualar... Ben uzun zaman böyle samimiyet görmemiştim Mine. Öyle içime işledi ki o ortam, keşke dedim benim de böyle bir ortamım olsaydı. Keşke annem babam yanımda olsaydı ama değillerdi malesef. Seni neredeyse kıskanacaktım. Sonra aklımdan çıkmadın."

En yakın nikah dairesi nerede Mi? Bak telefondan.

Dudaklarımı yalayıp duyduklarım karşısında hayrete düşerek alt dudağımı ısırdım. "Gerçekten mi? Neden annenler yanında değildi?"

"Konumuz bu değil Mine," deyip anlatmaya devam etti, "İki üniversite bitirdim, başımdan tonlarca bela geçti. Ölümlerden döndüm, ölesiye dayak yedim ama aklımda hep sen vardın. Bir şekilde aklıma girmeyi başarıyordun. Gece yattığımda o halin gözümün önüne geliyordu, sabah kahvaltı yaparken, acaba uyanmış mıdır diyordum. Bir şekilde aklımdaydın be köylü güzelim. Beş senedir hep aklımdaydın."

Hadi Kıvanç'ım canım yakışıklım, Yunan Tanrım, tapmak istediğim adam, en yakın nikah dairesine gidelim.

Vay canına dedim kendi kendime, nasıl olur? Benim bir daha aklıma bile gelmemişti o çocuk, bu adam. O nasıl olurdu da bir kere bile unutmazdı? Hadi tamam da, kim bilir kaç tane kızı götürdü aklında ben varken? Nasıl güvenecektim ben şimdi ona? Hele ki Cenk'ten sonra. Cenk kimmiş kocamın yanında?

"Kıvanç," dedim sakince, "Çok şaşkınım. Ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum, inan bana. Ne desem şu anda boş, şaka gibi geliyor. Ne bileyim, hiç de inandırıcı gelmiyor bir yandan söylediklerin. Sana söylese birisi inanır mısın?" Aptalsın Mi. Hadi nikah dairesine gidelim demen lazım.

Derin nefes alıp verdi. "Karşıdan bakınca pezevenge mi benziyorum Mine? Neden sende bir güvensizlik hissi yaratıyorum anlamıyorum. En başından beri sürekli gözlerinde bir güvensizlik görüyorum. Bak, ben senin yanında bir dakika durayım diye Tugay gibi bir faktörü aramızdan çıkarıyorum. İnan çok zor. Ama bana güvenmek bu kadar zor olmamalı."

Tugay. Allah'ım bir insan nasıl bu kadar yaratıcı olurdu? Resmen Kıvanç'ı kocası gibi gören piçin tekiydi.

"Söyleyecek bir şeyim yok Kıvanç," dedim. Koca çenem başka zaman durmazdı ama duruyordu. Önce duyduklarımı hazmetmem lazımdı. Ben bile sustum, yeter ki Kıvanç'ım konuşsun. Kocam, canım kocam.

"Daha eskiye gidiyorum Mine," dedi ciddiyetle ve ben konuşmadığım için bozulduğu yakışıklı yüzünden belliydi, "Bir gün, çok eski bir arkadaşım vardı, Semih diye. O arkadaşla şehir şehir gezerdik. Bir gün yolumuz Bursa'ya düştü. Bilirsin Bursa, Kayseri'den sonra esrar konusunda ikinci şehir. Bu arkadaş da içmeyi severdi. Yolumuz oraya düşünce hem gezdik, hem alışverişini yaptı. Gezerken dedik Uludağ'a çıkalım, sonra araba bozuldu. Tamirci gelene kadar dolaşalım demiştik. Bir kız vardı, altında şalvar, üzerinde bir tişört, ayağında usta çizmesi. Elinde el arabasıyla hayvanların tezeklerini temizliyordu. Bizim arkadaş laf attı kıza, kız da gider yaptı." Hatırla Mi, iyi hatırla o günü.

Daha ne kadar şaşırabilirim dedikçe Kıvanç her seferinde daha da fazla şaşırıtıyordu beni. Hatırlıyordum. O gün, tam o gün annemlere ağlayarak okumak istediğini söylemiştim. Semih denen çocuğun söyledikleri çok zoruma gitmişti. Semih keşi hayatında ilk sevabını işleniş bulundu böylelikle Mi. Belli etmek istemesem bile çok gücenmiştim. Küçüktüm, cahildim ama ne istediğimi biliyordum daha o zaman.

"Sinirlendi evine gitti. Öyle güzel bir kızdı ki o kız, o kızı bir kaç ay sonra üniversite sınavında görünce ben de senin şimdi şaşırdığın gibi şaşırdım işte. Sonra orada adını öğrendim. O gün sana köylü güzeli dedim ya sınavda, bakışından anladım köydeki kız olduğunu." Aşkım ben de seni seviyorum deyip boynuna atlasana Mi!

"Kıvanç," dedim gözlerimi onun koyu kahve gözlerine kaldırarak.

"Kıvanç diyen dilini seveyim, söyle." Tövbeler olsun. Tövbe. Tövbe. Çık aklımdan fesat düşünceler. Kesinlikle dilleriniz çarpışsın istemiyorsun sen.

"Sana güvenmek istiyorum ama... Nasıl güveneceğimi bilmiyorum. Beni kendine nasıl inandıracaksın?"

Bu saflıkla evet inanırdım ama bende bu inat varken biraz süründürsem fena olmazdı. Daha ne sürünecek Mi. Adam beş senedir sürünmüş zaten. Daha ne istiyorsun mal? Madem onca zaman aklındaydım, o zaman bekleyecekti. Madem o kadar zaman beni beklemişti, o zaman beklemeye devam edecekti.

E be aptal Mi, hani sen bir erkek tarafından sevilmek, ilgi görmek istiyordun. Overlokçu ayağına geldi. Halı kenarına, paspas kenarına, yolluk kenarına overlok çekilir işte. Daha ne?

"Sen yeter ki iste Mineciğim," dedi çarpık gülüşünü masaya yatırarak, "Ben sana kendimi anlatayım, sen zaten güveneceksin. He evet, aslında bu huyun hoşuma gitmiyor değil. Kimseye güvenme sen, hele erkeklere, benim dışımda erkeklere hiç güvenme yavrum, erkekler kötüdür. Sen bir tek bana güven, bana inan. Gerisi kolay."

Tek kaşımı kaldırmaya çalıştım ama ikisi birden kalktı. "Öyle mi dersin?"

"Öyle tabii," dedi aksini istemez bir sesle, "Diğer erkeklere güvenip ne yapacaksın? Hatta sen bölümdeki erkeklere not bile verme. Derste ders dinlesin pezevenkler. Kızlara ver sadece. Erkeklerle muhatap bile olma. Pis onlar. Puşt hepsi. Alayını sikerim."

Şok bir şekilde kaşlarım havalanırken dudaklarım aralandı. Kıskanç mıydı, bana mı öyle gelmişti? Seven adam kıskanır Mi!

"Yavaş gel Kıvanç," dedim hayret ederek, "Kimseye güvendiğim yok, muhatap olduğum da yok zaten. Hem ne bu dağ ayısı tavırları Allah aşkına? Ben senin neyin oluyorum da bu kadar karışıyorsun bana? Sen benim şu an bir şeyim değilsin mesela." Ben konuşurken Kıvanç tek kaşını kaldırmıştı.

Geldiğimizden beri gözlerini gözlerimden ayırmayan adam ilk kez gözlerini ayırıp arkama doğru baktı ama susmadım.

"Bu kadar kıskançlığa gelemem ben bak söyleyeyim. Benimle medeni bir şekilde konuşmalısın. Hem sen özgüvensiz misin de kıskanıyorsun..."

Bir anda ayağa kalkıp yanıma oturdu, ağzımı eliyle kapatıp masanın altına soktu ikimizi de, eli beline gitti.

"Şimdi Mine, şu an güzelim. Sus, tamam mı?

Hemen ardından lastikleri yerde iz bırakarak ilerleyen bir araba sesi duyunca ister istemez sustum.

🔭🔭🔭

Bölüm sonu. Evet düşüncelerinizi alma zamanı geldi.