3. bölüm · SORARAT

2) - ~KÜÇÜK BİR UYARI~

GECE 🌙

Keyifli okumalar...🤍

Bana her zaman, yer zaman belli olmadan hep bunları söylerdi: 'Sana uzatılan el kime ait diye bakma, sana uzatılmış mı ona bak. Eğer bakarsan şaşarsın, şaşırırsın eğer bakarsan o el sana tekrar uzanır. Acıma kır o eli, kır ki bir daha uzatamasın, hemi torunum? Atalarımız ne demiş? Yılanın başını küçükken ezeceksin. Sende, sana uzatılan eli ilkinden kıracaksın. '

🖤🗝🖤

"Oo Boran Bey? " diyerek çat kapı girdi içeri Barış. Kapıyı çalma zahmetine bile girmemişti. "Ne o yine mi baş ağrısı?"

"Yavaş lan!" diyerek ayaklarını orta sehpadan çekti Boran. Başı o kadar ağrıyordu ki yine migreni azmıştı. Oturduğu koltukta kendine bir çeki düzen verdi.

"Lan, ahırın kapısı mı bu kapı?! " diye öfkeyle gürledi.

"Yoo! " dedi Barış ciddiyetle. Boran'ın karşısındaki diğer tekli koltuğa da o kuruldu. Dönerek arkasında kalan kapıya kısa bir bakış attı. "Baya kapı. "

Boran kaşlarını kaldırarak başını ellerinin arasına aldı. Hiç uğraşamayacaktı onunla.

Barış, Boran'ın çocukluk arkadaşıydı. Aynı zamanda o da bir Ağaydı ve bu şirketin finans departmanını yönetiyordu. Arada böyle gereksiz şakalar yapardı. En çokta Boran'ın düşünmekten kafayı yiyeceği vakitlerde.

"Ya, " dedi Barış arkasına yaslanırken. "Cidden az ortamı yumuşatayım diyorum ama daha çok fiştikliyormuş gibi hissediyorum. "

Boran dişlerini sıkarak, "Çünkü öyle! " dedi.

Barış da bir süre sesiz kalarak öyle duruldular. "Napacaksın kardeşim? " diyerek sordu en son. Barış da özüne dönmüştü. Kolay değildi sonuçta. Ablasının kaybedeli üç gün oldu ve Boran eve bile gitmiyordu.

Boran başını sertçe ova ova omuz silkti. Kendi bile bilmiyordu ki ona soruyorlardı. Tekrar geri yaslanarak ensesini koltuğa yaslayıp tavanı seyretmeye başladı. İşin tuhaf yanı artık ağlayamıyordu bile. Ağrına da gidiyordu.

"Artık eve gitmelisin farkındasın demi? " diye ciddi şekilde konuşmaya çalıştı Barış ama nafileydi. Günlerdir olduğu gibi yine konuşmadı Boran. Boş bakıyordu. Ağlamıyordu, küfür etmiyordu, ortalığı dağıtmıyor Gediz aşiretinin Konağını basmadan ortalığı yakıp yıkmadan sadece oturuyordu.

'Bu hiç iyiye işaret değil.' Dedi içinden Barış.

"Lan diğerlerini siktir et. Evde dayı diye seni bir çocuk bekliyor!" diye hidetlendi sonda ancak Boran aniden kafasını kaldırmadan gürledi. "VE O ÇOCUK BENDEN ONA ANNESİNİ GERİ GETİRME Mİ DE BEKLİYOR! "

Başını kaldırarak yakın dostuna baktı. "Ben o çocuğun suratına nasıl bakıcam lan? " Yakınarak sorduğu soruyla acıdan yüzünü buruşturdu. Geldi mi herşey üst üste geliyordu.

Yerinde rahatsızca kıbırdandı Barış. "Ne zamana kadar kaçacaksın ki? " diyerek iki elinide dizine yerleştirdi. "Bir yerden başlayıp artık annesinin de babası gibi kalbin'de taşayacağını söylemen gerek. "

Daha da yüzünü buruşturdu. "Yapamam."

"Bak." diyerek koltukta öne doğru kaydı Barış. Dirseklerinide dizlerine dayayıp öne doğru eğildiği gibi daha da ciddi konuştu kardeşiyle. Açık açık. "O çocuk kaç gündür yemek yemiyor. Hastalanıcak. Babası zaten öleli beş yıl oldu. Daha bir yaşındayken babasını kaybetti. Senin onu yalnız bırakmaman gerek. Çocuk artık kendinin farkında az da olsa. Ki Uzay sandığımız kadar şey değil. Bir çocuğa göre fazla olgun. "

Burun kemerini sıkarak ona boş boş bakıp düşünen kardeşine karşı devam etti. "Ne annesi var yanında ne babası ne de küçük hayatı boyunca güvendiği dayısı. Yanında ol. Eminim sanada iyi gelicektir. O sana ablandan kalan tek parça. Onu da kaybetmek istemezsin değil mi? "

"Düzgün konuş lan! " dedi Boran hiddetle yerinde doğrularak. Kafası o kadar doluydu ki Barış'ın sözleri sanki kafasında sırayla ampuller florasanlar yakmıştı. "Tamam." dedi.

Kol saatine baktı. "Gece yarısını çoktan geçmiş uyuyordur şimdi. Gidip yanına kıvrılırım. Özledim zaten. Tabi hala onunla yüzleşmek kalbimi sıkıştırıyor ama... Bilmiyorum oğlum uzatma işte tamam. " derin derin nefesler aldı.

Ters ters bakan Barış'a göz ucuyla baktı. "Beynimi siktin gece gece! Tamam git! "

"Lan sanki kötülüğüne konuşuyoruz, piçe bak! " dedi Barış da öfkeyle. Sonra ise arkasına yaslanarak göz ucuyla kendine gelmeyi bekleyen kardeşine baktı. "Bu arada, bu evlil-" diyemeden Boran başını kaldırarak sözünü kesti.

"Sakın o konuyu açma. " diyerek yerinde iyice doğruldu. "Öyle bişey olmayacak. " Sesi kesin ve sertti. "Bunun olmaması için elimden ne geliyorsa yapıcam. "

"Lan oğlum Doğu susmuyor! " Barış ellerini iki yana dua eder gibi açmış arkadaşına sorgularcasına bakıyordu.

"Susmasın! Ne zaman sustular ki şimdi de susmalarını bekliyoruz." Derinden sıkıntılı bir nefes verdi. "Ayrıca benim onlar gibi gidip kan dökmeye niyetim yok. Sırf o kansız Nazah'ın yediği halt yüzünden ne ben sevmediğim bir kızın hayatını yakarım ne de adam öldürürüm. "

Ona hala boş boş bakan arkadaşına döndü. Dişlerini sıktı. "Bakma öyle. Ben ne zaman masum bir insanın kanını döktüm yere? "

"Tamam." dedi Barış, ellerini teslim olarak havaya kaldırdı. "Haklısın kardeşim. Allah var hiçbir zaman görmedim ama bir düşünsene belki evlenince seversin? "

Öfkeden kararan bakışlarla karşısında oturan adama baktı. "Sikerim şimdi aşkını da sevgini de evliyatını da! Benim fan fin fonu düşünecek vaktim mi var Barış! "

Haklıydı.

"Ne evde milletin gereksiz oyunu biter! Ne şirkette bir günümüz sorunsuz geçer! Ne de aşirette bir günümüz olaysız geçer! Her Allah'ın günü mü birisi öldürülmeye çalışılır lan! "

"Sakin ol. "

Boran da onun gibi doğrularak öne eğildi. "Bende insanım. Nefes almaya ihtiyacım var. Tam herşey oldu bitti diyorum. Ablamı kaybediyorum. Herşey bitti dedim. Evlilik çıkıyor başıma! Lan birde benim haberim olmadan, son hükmü ben verirken! "

Barış hiçbişey diyemedi. Biliyordu ki çok haklıydı.

Ve evet Hükümdar oydu.

"Sikerler böyle işi! " dedi Boran tekrardan küfürlerini sıralayarak. Geriye doğru yaslandı yine. "Neymiş, bu sefer hükmü verilecek kişi ben olduğumdan kendi son hükmümü veremezmişim! Ulan şeytan diyor, bitir şu töreyi."

"Nasıl lan? " dedi bir umutla Barış. Öyle bir durum söz konusu olamazdı ki. 'Atalardan gelme bir şeyi biz nasıl önleyebilirdik?' Diye geçirdi içten içe.

"Nasıl mı? " dedi Boran. Tehlikeli bir gülüş belirdi dudaklarında. Barış yutkunarak baktı. Biliyordu bu bakışı. Gördüğü gibi de başını çevirerek, "Hayır! " dedi serçe.

Daha ne olduğunu bile bilmiyordu oysa. Ama o bakıştan oldu olası korkmuştur çünkü altında hep bir bokluk yatar.

"Ne hayır. Alt tarafı ilk önce onları sonra da kendimi öldürüp bütün ağaları ortadan kaldırıcaktım. " diye umursamazca arkasına yaslanıp kolunu koltuğun arkasına attı. Genişçe oturup bacaklarını aralarken göz ucuyla ona sinirle bakan arkadaşına baktı.

"İyi bok yiyecektin! " dedi öfkeyle. "Lan oğlum kendine gel. Sen bunu yaptıktan sonra ailen sağ kalır mı sanıyorsun? "

Boran, söylediklerini onun böyle ciddiye alacağını bilmediği için şaşkınlıkla arkadaşına baktı. "Salak saçma konuşma, " dedi. "Şaka yaptım. "

Barış rahatlayarak nefesini verdi. "Senin yapacağın şakanın ben... " diyerek ağzının içinden bir kaç küfrünü sıraladı.

"Napim? Benim şakalarım da seninki gibi gevşekçe olamıyorsa demek. " diyip omuz silkerek sustu.

"Harbi çok boktan bir durumdayız be kardeşim. " dedi Barış, bir süre sonra Boran'ı takmadan.

Boran doğrularak ellerini pantolonuna sürtüp ayağa kalktı. "Yeter kardeşim bu kadar sohbet. Biliyorum zaten nasıl bir durumda olduğumuzu. Ama ilk önce kendimi toparlamalıyım. "

Haklıydı. Kafası cidden çok doluydu ve bir şekilde bütün düşüncelerini hafızasından atması gerekti. Sanki pek bir mümkünmüş gibi...

Barış da doğrularak ayaklandı. Elini karşısında duran dostunun omzuna koydu. Hafif sıkarak başını yavaşça salladı. "Ben bu hayatta en çok sana güvenirim Boran. Yine doğru yolu bulacağını bilirim elbet. "

Boran'da elini dostunun, onu tutan koluna atarak, "Eyvallah." dedi.

İkiside aynı anda şirketten ayrılarak evlerine dağıldılar. Boran part ettiği arabasından inerek konak kapısına ilerledi. "Hoşgelmişseniz Ağam! " diyen sağ koluna bakarak başıyla selam verdi sadece.

Konaktan içeri girdiği gibi etrafta gezindi gözleri. Çok şükür ki hepsi yatmıştı. Babası zaten üç gündür defalarca aramış eve gelmesini söylemişti. Bilmiyordu ki oğlu aslında küçük yeğeni Uzay'dan çekiniyordu. Annesi desen yüreği yanıyordu kadının. Evlat acısını en derinden yaşıyordu.

Yavaş adımlarla taştan merdivenlere yöneldiği an, "Boran?" diye bir nida yükseldi. Daha çok hasrettik bir sesti bu. Boran duyduğu ince tınıyla yavaşça gözlerini yumdu. Bir bu eksikti. İşte bela sayacı birdi...

Yavaşça arkasını dönmeden omzunun üzerinden geride kalan kadına baktı. "İyi geceler Mercan." diyerek çıkmaya devam edecekti ki Mercan tekrar onun adını defalarca seslenerek arkasından hızla ilerlemişti.

Sıkkın bir nefes vererek bu sefer tamamen arkasını döndü Boran. Merdivenler bitmişti ancak karşısındaki kadının inadı bir türlü bitememişti. "Ne oldu Mercan? " dedi sabırla.

"Şey." dedi ilk önce kıvranarak. "Seni çok merak ettim. Olanlardan sonra eve hiç gelmedin. Tekrar gidicek misin? "

Boran burun kemerini sıkarak tekrar kadına baktı. "Merak edeceğin bişey yok. Ben gayet iyiyim. " diyerek tekrar arkasını dönüp gidecekti ki koluna asılan kadınla tekrar durdu. Bir kolundaki iki ele bir de kadına bakıp tekrar nefesini sertçe verdi. "Yine ne oldu? "

"Bana neden hep bu kadar soğuksun Boran? " dedi kız, neredeyse ağlayacaktı. Oysa sebebini iyi biliyordu. Tavrı Boran'ın hiç hoşuna gitmiyordu. Mercan Halasının kızıydı. Yani kuzeni. Ancak Halası kızın aklını öyle iğrenç şeylerle doldurmuştu ki...

Mesela Boran'la evlenmek gibi...

Mesela konağın hanımı olmak gibi...

Mesela sayısı bile belli olmayan yüksek soylu olan aşiretlerin Hanımağası olmak gibi...

Mesela Doğu'nun ağasıyla evlenip sadece doğuya sahip olarak, hanımları olmak gibi...

Boran kolunu kızdan çekerek tekrar bedenini ona çevirdi. Onu kırmak istemiyordu. Hiç bir kadın hırslarının verdiği öfke yüzünden kırılmamalıydı. Böyle ucuz şeyler için savaşmamalıydı. Mercan'ın önü açıktı ama o kendi aptallığıyla örtüyordu.

"Bak Mercan. " diyerek söze başladı Boran. "Sana daha kaç kere açık konuşabilirim bilmiyorum ama Halama uymaktan vazgeç. Kısacası aklını başına devşir. "

Boran daha fazla ona bakmadan yeğeninin odasına ilerledi. Arkasında bıraktığı kadından habersizdi. Öyle çok kırılmıştı ki kız... İçindeki öfke daha da taştı. Birine patlamak istedi ancak patlayacağı kimse yoktu. Elbet dedi. "Elbet bir gün senin karın olacağım" dedi.

Aptallığına değil Boran'la evlenemediğine yandı.

Tam o vakit Boran geldiğinden beri olanları izleyen Boran'ın halası yani Mercan'ın annesi Gülistan sakin bir şekilde yavaş adımlarla merdiveni tırmandı. Hâlâ adamın arkasından bakan salak kızına ilerleyerek tam arkasına durdu. "Sen bu gidişle dış kapının tokmağı bile olmazsın. "

Mercan öfkeyle annesine ters bir bakış atmış ve orayı terk etmişti. Bilirdi. Kızı küçüklüğünden beri Boran'a yanıktı. Tabiki bunu fırsata çevirmişti, çevirmeyede devam edecekti. Öyle olsundu. Başını yavaşça sallayarak o da adamın arkasından girdiği kapıya baktı bir süre. "Ben yapacağımı bilirim Boran efendi. Bakalım nasıl tıpış tıpış kızımı alacaksın. "

O da yavaşça arkasına döndü, turuncu saçlarını savurup birinci katı terk ederek kendi odasına çekilmişti. Bir saniye bile durulmuyordu kafasındaki tilkiler.

Yeğeninin odasına girerek yavaşça kapıyı kapattı Boran. Üzerindeki gri takımın ceketini ve yeleğini çıkararak bir kenara bıraktı. Gömleğinin de kollarını dirseklerine kadar toplamış yavaşça yeğeninin araba modelli geniş yatağına ilerlemişti. Ayakkabılarını da çıkararak yatağa aynı yavaşlıkla oturdu.

Sağ kolunun üzerine uzanmış, yüzü yatak başlığına bakar şekilde kalkık ve sağ eli yastığın altında şekilde uyuyakalmıştı. Gülümsedi Boran çocuğun bu haline. Ancak gülerken bile günlerdir akıtamadığı göz yaşı dolmaya başlamıştı gözlerine.

Gözlerine akın eden yaşlar yavaşça düzgün kesilmiş kirli sakallarına doğru yol aldı. Uzay daha altı yaşındaydı. Ve evet herşeyin de farkındaydı. En çokta buna üzülüyordu Boran. Bu hayatta herşeyin farkında olmak bazen o kadarda güzel değildir.

Aptal olmak isterdi bazen insan.

Yeğenine bakmayı keserek dirseklerini dizlerine yaslayıp eğildi. Karşısındaki pencereden içeri sızan ay ışığıyla bir süre dışarıyı izledi. Derinden bir iç çekti. Hayatında ilk defa bu kadar darda kaldığını his ediyordu. Sıkışıp kalmıştı. Sağa gitse sorun, sola gitse sorundu.

"İki ucu boklu değnek! " diye öfkeyle fısıldayarak yüzünü sıvazladı iki eliyle.

"Dayı? " Uzay'ın uykulu sesini duyarak göz yaşlarını sildiği gibi burnunu çekerek küçük bedene döndü. "Söyle aslanım? "

Uzay yataktan yavaşça doğrularak gerçek mi yoksa rüyada mı diye bir daha baktı. "Geldin mi?"

Boran hüzünle başını salladı. "Geldim ya aslanım. Bırakır mıyım ben seni? "

Çocuğun gözleri yavaşça doldu, küçük kırmızı dudakları büküldü. "Sende gitmezsin... " Sesi kısılmıştı. "Demi? "
Göz yaşları pıt pıt yavaşça yanaklarına aktı. Yumuşacık yanakları o an acı göz yaşlarıyla kaplanır oldu.

Oysa yeni uyanmıştı ama uyandığı gibi küçük yüreği acıyla kasılıp harmanlanmıştı.

Boran dayanamadı. Çocuğun küçük bedenini, koltuk atlarından tutarak kucağına çekti. Çocuk anında dayısının göğüsüne yüzünü gömerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Günlerdir tutuyordu göz yaşlarını. Sırf dayısı gelsin de onun göğsünde ağlasın diye. Sonuç; gelmişti. Ve evet içi çıkana kadar ağlamıştı.

Boran çocuğun ağlamasına karşı hiçbir şey yapmadı. Ağlamasını engellemedi. Bıraktı. Sadece göğüsünü ona açarak ağlamasına izin verdi. Çünkü o da tıpkı yeğeni gibi günlerdir ağlayamamıştı. Şuan ise yeğeniyle beraber ağlıyordu.

Uzay, dayısının sarsılan göğüsünden dolayı onunda ağladığının farkındaydı ama o da dayısı gibi onu engellememişti. Nasıl olsa işin sonun da ikisi de birbirlerinin göz yaşını silecek, ağladıklarını kimseye söylememeye söz verecek ve en sonunda da biz erkek adamlarız diyerek tekrar ayağa kalkacaklardı.

Sadece şuanlık bu biraz zordu. Çünkü biri annesini, biriside ablasını kaybetmişti. Sonuç buydu ki Berna, Boran'ın ikinci annesiydi. Anne yarısı...

Bir elini dizinden öylece sarkıtmışken diğeri bir dizinde oturmuş içi çıkana kadar ağlayan çocuğun belindeydi.

Ablasından geriye kalan tek parçayı tutuyordu.

Gözlerini yumdu en son Boran. "Kimseye söylemek yok aslanım, söz mü? " Uzay dayısının göğüsünden başını kaldırmadan salladı ve, "Söz dayı. " diye fısıldadı.

"Sende söylemeyeceksin, söz mü?" Sanki dayısı her an avuçlarından kayıp gidicekmiş gibi, annesinin ve babasının onu bırakıp gittiği gibi, o da gidecekmiş gibi küçük avuçlarına dayısının gömleğini sıkıştırarak tutuyordu.

İçindeki korku büyüktü.

"Söz aslanım. " dedi Boran başını sallayarak. Geriye doğru çekilerek çocuğu hafifçe kendinden uzaklaştırdı. "Sakın unutma aslanım. " İşaret parmağını Uzay'ın minik yüreğine iki kere dokundurup orada tuttu. "Annen de artık burda. "

Uzay acıyla yüzünü buluşturarak hıçkırdı. "Babam gibi mi dayı? " öyle bir acıyla demişti ki bunu Boran'ın yüreği sızladı. Zorla yutkundu. Kıyamazdı bu çocuğa. Ölürdü. Ölünürdü.

"Baban gibi koçum. " dedi hâlâ gözlerinden yaşlar firar ederken. "Baban gibi... " Tekrar pencereye baktı. "Artık her daim seninleler. Nereye gidersen git. Naparsan yap. Onlar hep kalbinde olacak. " dedi.

Boştaki saklanan elini dizinden çekerek arka cebine attı. Bir fotoğraf karesi çıkararak küçük yeğenine uzattı. Uzay burnunu çeke çeke aldı katlanmış fotoğrafı. "Bu senin. " dedi Boran. "Her özlediğinde annene ve babana bakarak konuş. Onlarla dertleş. Söyleyemediğin ne varsa sadece onlara anlat aslanım. "

Uzay titreyen küçük elleriyle açtı fotoğraf karesini. Annesini gördü gözleri ilk önce. Sonra ise beş yıl önce ölen babasını. Ve ortalarında olan bir bebeği. Bu bebeğin kendisi olduğunu biliyordu. Ve bu onu daha da acıtmıştı. "Keşke hep küçük kalsaydım." diyerek tekrar kendini sıkarak ağlamaya başladı. "O zaman hep yanımda olurlardı."

Boran'ın ise yüreği kaldırmıyordu. İşte bu yüzden gelmemişti, gelememişti eve. Günlerdir nasıl yüzleşeceğini bilemiyordu. Hiç bişey değil ama bu çocuğun üzülmesi bile Boran'ı öldürüyordu.

Uzay fotoğrafı kalbinin üzerine koyup kollarını çarpı şekilde sardı. Bir an bile olsa annesine veya babasına sarılmak ister gibi. Gözlerini sıkıca yumarak göz yaşlarını tekrar serbest bıraktı. Başını dayısının göğüsüne koyarak orada bir süre daha ağladı.

Ne kadar süre geçmişti belirsizdi ancak Boran artık ağlamıyor boş bakışlarını pencereden dışarıya, esintiden sallanan ağaçlara bakıyordu. Kucağındaki çocuk ise ağlamaktan bitap düşmüş iç çeke çeke uyuyakalmıştı. Elleri iki yanına açılarak serbest kalmış kucağındaki fotoğraf ise düşmek üzereydi.

Yavaşça aldı fotofrafı Boran, öperek Uzay'ın yastığının altına koydu.

Çocuğu da yavaşça yatırarak yanına uzandı. Yutkunarak tavana çıkardı bakışlarını.

"Oğlun bana emanet Abla." dedi yine yutkunurken. "Oğlun artık bana emanet Berna Kalender. "

🖤🗝🖤

İnsanoğlu hep mi bencil olurdu?

Oluyordu.

Sadece yanında olduğun insanın bile sonradan nasıl birine dönüşeceğini bilemiyordu insan.

Kafam o kadar karışıktı ki... Saçlarını okşadığım kıza baktım başımı hafif sağa eğerek. Sırtımı yatak başlığına vermiş göğüsüme sarılmış kadını seyrediyordum. Boş bakışları beni öyle çok korkutuyordu ki, ödüm kopuyordu ona bişey olacak diye.

Derin bir nefes almamla onunda başı benim göğüsümle aynı anda kalkıp indi. "Ablam, " dedim fısıldayarak. Akşam olmuştu ve birazdan yemeğe çağırıcaklardı.

Ablamın tepki vermemesiyle yine sustum. Abim bir süre sonra yalnız kalmamız için çıkmıştı odadan. Ben ise ablamın yanında kalarak ona göğüsümü olabildiğince açmıştım. Akşama kadar odadan çıkmamıştık. Öyleki daha bir çoğunun benim geldiğimden haberi yoktu. Abim söylemezdi kimseye, annem desen söyleyemeyeceğini biliyordum. Nenem zaten başım başım diye konağın kolonlarını inletiyordu.

Eğer Nazan'dan önce yetişirsem herşey daha eğlenceli olurdu ama ondan önce bir işim vardı tabiki.

Ablam yavaşça üzerimden doğrularak açık kahvelerini uyuşukça bana çevirdi. Yan bir şekilde oturduğu için sağ elinden destek alıyordu. Benimki kadar uzun olmasa da dirseklerine kadar gelen kıvırcık saçları da o tarafına toplanmıştı. "Ortalık iyice karışıcak, biliyon demi? "

Omuz silktim. "Karışsın, banane."

Kaşlarını çattı. "Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsun? "

Bende yerimde doğrularak dik bir şekilde ona baktım. "Benim canımı yakıyorlarsa onların huzuru beni zerre alakadar etmez abla! Ve evet, burdaki can sen oluyorsun tatlım! " diyerek yataktan kalkmış terliklerimi giyiyordum. Yanağından makas alarak parmaklarımı öptüm. "Hazırlan da in aşağı. Kaçırmak istemezsin herhal eğlenceyi değil? "

Olur olmadık şiveyi yine kaydıra kaydıra odadan çıkarak koridorda yürümeye başladım. "Bittin kızım sen..."

Yavaşça yürüyerek ikinci katın arka avlusuna çıktım. Kimse yoktu. Ali'yi arıyarak kalçamı demir korkuluğa dayadım. "Benimle konuştuğunu sakın belli etme ve diyeceklerimi dinle sadece." dedim açar açmaz.

Babamın yanında olduğunu tahmin ettiğim için hemen konuya daldım. "Sana mesaj attığımda ikinci kat, orta koridorun bütün kameralarının yarım saatini yok et. "

Bir süre ses gelmedi sonra ise, "Tamam Osman Amca. " gerek telefonu yüzüme kapattı.

Ne?

Osman amca mı?

Çüşş!

İçimden saya söve telefonu etekli elbisemin cebine atarak hızla ilerledim. İçimde dinip bilmeyen bir öfke vardı. Yaklaştığım kapıyla etrafa yine kısa bir bakış attım. Kimsecikler yoktu. Güzel...

İçeri adım attığım an zifiri karanlık olduğunu gördüm. Gözlerimi kısarak odayı dinledim bir süre. Su sesi geliyordu. Yıkanıyordu demek hanımımız. İyi yıkansındı bakalım.

Odadaki bütün siyah perdeleri kapatarak ortamı iyice kararttım. İçeri giren bütün ay ışığını anında keserek köşe kenar bir yere geçip telefonumu sessize aldım.

Bir süre sonra kesilen su ile biraz daha bekledim. Sanırsın bir yılın acısını çıkardı ha! Çıkmak ne bilmiyor mübarek!

Başımı yavaşça tehditvari şekilde salladım. Nasıl olsa çıkacak, sonuç olarak yemeğe inecekti ve bizimki fazla süslüydü.

Kapının kilidi çevrildi ilk önce. Sonra ise kapı açıldığı gibi buharlar eşliğinde beyaz bir bornozla çıktı banyodan. Yüzüne maske mi yapmıştı o?

Elim hızla, debelenen kalbime gitti birden. Rüyada yoklayan ak sakallı dedeler gibi yüzü bembeyaz maske ile buhar eşliğinde ve üstüne beyaz bir bornoz vardı! Çıktı banyodan.

Bir uzun sopası eksikti!

Kalbime iniyordu!

Gözlerimi yumdum kısa bir süreliğine.

Avlamaya gelmiştik ama avlanmasak iyiydi.

İçeri kısa bir göz gezdirerek odaya adımladı. Benim gözlerim karanlığa alıştığı için onu net bir şekilde görüyordum ancak o yeni ışığı kapatıp odaya girdiği için gözlerinin alışmasına biraz zaman vardı.

Ayağımdaki terlikleri yavaşça çıkardım. O ise hala olduğu yerde odaya bakarak duvara ilerlemeye başladı, ben odanın pencere tarafındaydım. Yani yatağın karşısı.

Hiç bu tarafa bakmayı akıl bile etmemişti.

O ayağındaki terliklerle ses yapa yapa banyonun karşısındaki duvara ilerdi. Banyonun hemen karşısında odanın çıkış kapısı vardı, onun yanında da elektriğin anahtarı.

Ben ise onun aksine daha sesiz bir vaziyette çıplak ayaklarımla halının üzerinde ses yapmadan gittim. Daha eli anahtara varamadan duraksadı. Bir an odada birinin olduğunu hissetti. Başını iki yana sallayarak ışığı açtı ve seri bir şekilde arkasını döndü.

Dibine kadar girmiş benimle göz göze geldiği an basacağı çığlığı dudaklarına dayadığım elimle ağızına tıkadım. Onu ensesinden tuttuğum gibi korkusunu bile yaşatmaya daha izin vermeden ilerleyerek yatağa sırt üstü iterek yatırdım.

Dizlerimi yanına, yatağa basıp onunda üstüne eğilerek gözlerinin içine baktım. "Bana bak, " dedim öfkeyle. Dişlerimi sıka sıka konuştum. "Sakın sesimi çıkarayım deme vallahi ben bile bu sinirle sana neler yaparım bilmiyorum. Anladın? "

Bir süre gözlerime anlamsızca bakarak başını hızla aşağı yukarı salladı. Hala yaşadığı korkuyu atlatamamıştı. Şaşkınca bana belerttiği gözleriyle bakıyordu. Elimi yavaşça çektim dudaklarından. Başını sağa çevirerek tamamen kurtuldu elimden.

Iyyy! Makesinin yarısı elime bulaşmıştı. Elimi çekerken, dudaklarına maskeden bulaşan kimyasalı, bornoza sarılı koluyla silerek öfkeyle bana bakmaya başladı. "Sen ne yaptığını sanıyorsun be! Samara gibi dikilmişsin arkamda! " Alayla güldüm. "Senin benim odamda ne işin var?! " diye sordu bu sefer sinirle.

Sorusunu ilk başta umursamadım, elimi temizleyecek yer aradım. Hadi o bornozuna sürmüştü ya ben? Hızla bedenine indirdim bakışlarımı, gerildi anında. Elimi hemen koltukaltı tarafına sürterek sildim.

Nasıl olsa o da sürmüştü, kirletmişti bir kere. Tabi ben bu işlemi yaparken o ufak bir çığlık atmış elimi çekmeye çalışmıştı. "Manyak mısın?! "

Şimdi daha iyiydim.

Bu sefer sinirle ona döndüm. "Ne işim mi var? " diye önceden dillendiren sorusunu tekrar ederek boynumu kütlettim. Sanki gözlerine bakarken dahada öfkeleniyordum çünkü gözlerimin önüne ağlayan ablam geliyordu.

Allah belanı versin Nazan.

Allah'ından bul Nazan!

"Seni uyarmaya geldim Nazan. " Bu sefer yüzümü yüzüyle eşit tutarak gözlerinin içine baktım. "Sen hangi sıfatla, kim oluyorsun da benim ablama beddua edip onunla alay ediyorsun! Hemde yıllardır!"

"Yememiş içmemiş, sana mı yetiştirmiş birde! " diye hırsla diklendi. Boğazına asılarak hafiften sıktım. Korkuyla gözleri büyürken elleri iki yanımdan kollarımı buldu. Ellerini sıkılaştırarak tırnaklarını elbisemden tenime geçirdi. "Bana bak Nazan, beni delirtme! Bu zamana kadar bana ne yaptında sana ses ettim! Bir kere bile bu duruma düşmedik! Ama o benim ablam! Asıl canım o!"

"Sen kim oluyorsun da Zeynep Gediz'e, Aziz Gediz'in ilk kız torununa, 'sen bu evden defolup gidiceksin! Sana bu ailede yer yok! Senin adını bile hatırlayamayacaklar bundan sonra! Günyüzü görmezsin inşallah' dersin! " Boğazına daha da asıldım. "Sen kim oluyorsun?!"

Gözleri kocaman şekilde bana şaşkınlıkla bakıyordu. Bu zamana kadar sadece sözel atışırdık. Ancak bu duyduklarım beş yıldır sürekli olan şeylermiş. Akşama kadar ablamla takılmam yetmişti bunları öğrenmeme. Fakat öğrenmem bile; yıllardır birbirimizi yememize rağmen, bana kaç defa suç atmasına rağmen, adımı Mardin sokaklarında çıkarmaya çalışmasına rağmen böyle bir şey yaşanmamıştı. Hiçbir zaman onunla saç baş kavgası olmasada ağır sözlerimizi birbirimizden eksik etmemiştik.

Ama şimdi olmaz, bu olmaz. Şuan hiçbir güç beni sakinleştiremezdi. Bana istediğini yapabilirdi ama ablama asla!

"Ben... " dedi zorla. "Ben de, Aziz Gediz'in üçücü oğlunun tek kızıyım! "

Gözlerim o kadar kararmıştı ki ellerimi hafiften yumuşattım. Nefes almaya az da olsa başlarken gözlerinin içine baktım. "Emin ol Nazan, bu seni Zeynep'ten üstün yapmaz. " diye fısıldadım. "Sakın yanlış anlama. İnsan hakları eşittir. Bir avukat olarak söylüyorum bunları. Ancak şöyle bişey var ki sen hiçbir zaman büyüklerine karşı saygılı olmadın. Annene ve babana bile. "

Ellerimi boğazından çekerek üzerinden doğruldum ama dizlerimin üzerinde durduğum yataktan henüz kalkmadım. Hala başında bir zebani ya da bir azrail gibi dikilmeye devam ediyordum. Ellerimi belime koyarak bir süre öksürmesini izledim. "Seni uyarıyorum yılan! O kısa sarı saçlarını bir dahakine yolmadan bırakmam. Ablamı, canımı yakarsan, bende senin canını yakarım. Asla çekinmem." İşaret parmağımı ona sallayarak kurduğum cümlelerle daha da sinirledindi.

Elini boğazına atarak ters ters bana baktı aşağıdan. Bakışlarındaki kin onu iyi yerlere itmeyecekti. "Sende bunu unutma Leyla. " Yutkundu sinirle. "Senin de Hanımağalığın bana sökmez! "

Başımı omzuma devirerek onu şöyle bir süzdüm. Yüzündeki yarısı gitmiş maskeye alayla güldüm. Onun karşısında hiçbir zaman Mardin'deki ünvanımı kulanmamıştım. Bırak Mardin'i benim adım Doğu taraflarında bile kaç kez anılmıştı. 23 yaşımda olmam, daha hayatımın başlarında olamam bir şeyi değiştirmiyordu. Ben o ünvanları çöpçatanlıkla değil veya kötü yollarla değil kendi adaletimi sağladıktan sonra devletin adaletine teslim etmekle kazanmıştım.

Ben bir Hanımağayım istediğimi yaparım havalarına da hiçbir zaman girmedim kaldı ki kendi kanımdan olan kuzenime bu üstünlüğü hiçbir zaman taslamadım. Taslamamda. Ancak bu demek değildir ki bunun avantajlarından yararlanmayacağım, eğer biraz daha canımı sıkarsa bu avantajın dibine kadar kulanmaktanda asla çekinmezdim.

Benim öfkeden kudurduğum kısım abisini kaybettiği için tek bir gözyaşı tanesi dökmeyen bu kızın, hiçbir konuyla alakası olmayan bu aptalın ablama ahkam kesmesiydi. Herşeyi geçtim. Karşısında ondan üç yaş büyük, Aziz Gediz'in yani dedemin ilk kız torunuydu.

Zeynep Gediz...

Nazan da benden iki yaş büyüktü. Ancak benim ona saygı göstermem için ilk önce hak etmesi gerekti, o burnunu yere indirmeliydi. Tekrar söylüyorum, saygıyı hak etmeliydi. Şimdi kalkıp ona saygı göstersem bir tarafları kalkacağına adım kadar emindim.

Ablam öyle değildi. Bir kere o kendi halindeydi. O saygıyı sonuna kadar hak eden biriydi çünkü artniyeti yoktu. Hiçbir zamanda olmadığına emindim.

Söylediklerini umursamadım. "Eğer canımı sıkmaya devam edersen, " diyerek ona doğru tekrar eğildim. Ellerimi iki yanında yatağa basarak iyice eğildim. Ona eğilmemle başı tekrar yatağa düştü. "Emin ol hiç yapmam dediklerimi senin üstünde uygularım Nazan. Yapacaklarım aklının ucundan bile geçmez! " Başımı tehtidvari şekilde salladım. "İşte o zaman görürsün sana sökmeyen Hanımağalığı. "

Sertçe yutkundu. Korkmuştu ancak belli etmemeye çalışarak kaşlarını çattı. "Napabilirsin peki? Hm? Kapının önüne mi atıcaksın? Dövecek misin?" Alayla kahkaha attı. "Daha demin saygıdan bahseden bu kız, kendinden iki yaş büyük olan beni, kuzenini mi dövecek yoksa. " O gülmeye devam ederken gözlerimi gözlerinden asla ayırmadım.

"Kadına el kaldırmak acizliktir. Senin bunu düşünmen bile zihniyetinin kıtlığı. Yapmaz mıyım, yaparım. " Başımı sallayarak gözlerimi etrafta gezdirdim kısa saniyeliğine. "Ama zorunda kalmadıkça, adilce savaşmadan sana saldırmak dediğim gibi; acizlik olur. " tekrar bana anlam veremeyen bakışlarına çevirdim. "Benim demek istediğim şey çok ayrı Nazan. Şimdi anlamasan da olur. Umarım benim uyarılamı ciddiye alırsın. Yoksa yapacaklarımın bir sınırı yok -ki buna şiddette içerir. "

Üzerinden kalkarak yatakta yatan haline baktım. "Bundan sonra ablama söylediğin her bir kötü söze karşı sana yapacağım o şeylere adım adım yaklaşacaksın. "

Hızla ayağa kalkarak karşımda dikildi. "Sen kimsin be, sen kimsin! " diyerek öfkeyle beni omzularımdan itti. Hala dikleniyordu.

Ben daha demin ne anlattım o ne yapıyordu? Sabırla gözlerimi yumdum. Uyarıdan asla anlamıyordu. İyi o zaman bende anladığı dilden konuşurdum o vakit.

"Ben kim miyim? " Öfkeyle başını salladı. "Bu cevabı sen çok iyi biliyorsun Nazan. Kim olduğumu çok iyi biliyorsun! Sence ben kimim?"

Dişlerini sıktı. Bu onu çıldırtıyordu. Hanımağa olmam, iplerin benim elimde olması... Tüm doğuya elimin uzanması onu sinirden kudurtuyordu.

İstersem onu Mardin'den sürüyebileceğimide biliyordu ama ihtimal vermiyordu. Belkide buna güveniyordu, bilmiyorum. Bir daha ayak basamayacak şekilde onu bu şehirden sürerdim ve bir Allah'ın kulu bile çıkıp sen napıyorsun diyemezdi.

İstesem Hanımağaya hakaretten onu hükümetin, ağaların karşısına atardım. Eğer böyle bişey yaparsam ağır cezalar verilirdi, şehirden ya sürülerek yada evlenerek çıkarılırdı. En kötüsü de bu evliliğe yaşlı bir adama kuma gitmekte vardı.

Kaldı ki, ben öyle bir insan değildim. Yaparsam ondan önce benim kendi vicdanım beni yerdi. Kapkara gözlerimi sinirle gözlerine çıkardım. Bir an ne gördü gözlerimde bilmiyorum ama sertçe yutkundu. "Ben Mardin'in küçük ama Doğu'nun büyük Hanımağası, Leyla Gediz!" Gözlerinin içine baka baka kurmuştum bu cümleyi. Hiçbir duygu kırıntısı olmayan yüzüme bakakaldı.

Az önce o üstünlük ile ilgili kurduğum tüm o lanet cümlelerini geri alıyorum. Çünkü bu gibi tipler ancak bundan yana anlıyordu.

Bir kaç adım atarak tam karşısında durdum. "Daha ben bacak kadar boyumla milleti sıraya dizen biriydim. " Yıllardır yüzüne karşı bunu hiç dillendirmemiştim. Şimdi ise bunun şaşkınlığını yaşıyordu. Yaşardı tabi, damarıma basmayacaktı.

"Sana yapacaklarımın sınırı yok derken seninle alay etmiyordum veya altı boş sözler değildi tüm bunlar. Bence sende çok iyi bilirsin, " diyerek omzuma doğru eğdim başımı. Göz bebeklerimin sinirden büyüdüğünü his ediyordum. "Benim kurduğum, dile getirdiğim hiçbir tehtid boş değildir. Hepsini er yada geç icraata dökerim. Döküyorum da."

Bana hiçbir zaman saygı göstermezdi ki zaten göstermesini de hiç beklemezdim. Bana göstereceği o saygıyı ilk önce anne ve babasına göstermeliydi.

Sinirden hızlı hızlı nefesler alıyordu, derin bir nefes alırken kapı çalındı. İkimizinde bakışları kapıya dönerken kapıdaki kişi, "Nazan Hanım, sofra hazır. " dedi. Bu evimizin aşçısının kızı Ecrin'di.

"Geliyorum." dedi Nazan nefret, kin dolu bakışlarını bana çevirerek. Kızın giden ayak sesleriyle arkamı dönüp terliklerime ilerleyerek ayaklarıma geçirdim. "Sen bana hiçbişey yapamazsın Leyla. Senin aksine benim arkamda dağ gibi anne ve babam var! " Duraksadım. Bakışlarımı yavaşça arkamı dönerek ona çevirdiğimde kollarını göğüsünün altında birleştirmiş üstünlükle bana bakıyordu.

Bu aptal daha demin beni yetiştirilme tarzımla mı vurmuştu? Evet. Doğru düzgün bir anne veya babayla büyümedim. Lale ve Kara Gediz benim annem ve babamdı. Ancak daha küçük yaşta ablam yönetemediği için bana devredilmişti Hanımağalık. Annem yine neysede babam sanki hiç yok gibiydi.

Küçük omuzlarıma bırakılan onca yükle beni yalnız bırakmışlardı. Sevgi vermemişlerdi. Belki annemden biraz ancak babamdan görmeyip sadece izlemiştim. Eğer yumuşarşarsam dışarı karşı güvenim sonsuz kalırdı sanıyorlardı. Beni sevgilerinden, saçlarımı okşayacak o ellerden mahrum bırakmışlardı. Belki de bu yüzden böyleydim. Asi, katlanılmaz, sert ve her zaman tek olduğum için cesur.

Sırf bu yüzden tabikide onlara teşekkür etmeyecektim çünkü bana bırakılan bu yük, benden çocukluğumu ve ergenliğimi çalmıştı.

Beni Lale Gediz değil, annem değil, beni babaannem Züleyha Gediz yetiştirmişti. En çok o. Onun sert emirleriyle büyümüştüm ben. Sert emirleri ile ve bir o kadar da yumuşak kalbiyle büyümüştüm. Ne kadar sert asabi bir kadın da olsa bana dayanamzdı.

Ve bu sadece bana özeldi. Hiçbir torununu kucağına almayan aşiretin en ve tek sağ kalan Büyük hanımı, beni küçük hanımağasını kucağından indirmez herşeyi en ince detayına kadar öğretirdi. Ve severdi.

Bana her zaman yer zaman belli olmadan hep bunları söylerdi. 'Sana uzatılan el kime ait diye bakma, sana uzatılmış mı ona bak. Eğer bakarsan şaşarsın, şaşırırsın eğer bakarsan o el sana tekrar uzanır. Acıma kır o eli, kır ki bir daha uzatamasın, hemi torunum? Atalarımız ne demiş? Yılanın başını küçükken ezeceksin. Sende, sana uzatılan eli ilkinden kıracaksın. '

Dudaklarım tehlikeli şekilde kıvrıldı. "Doğru," dedim ellerimi arkamda birleştirerek. "Benim aksime seni annen ve baban yetiştirdi. Bak ne güzel. " dedim ciddi ciddi. Çünkü gerçekten güzel bişeydi ama değerini bilmiyordu. "Ancak benimde kimin tarafından büyütüldüğümü unutma bence. Çünkü elinde büyüdüğüm kadın pek hafife alınan birisi değil. Öyle değil mi? " Kaşlarımı kaldırarak sorduğum soruyla bu sefer cidden ürpermişti. Sertçe yutkunmuştu.

Karşısındaki yaşlı kadın, Hanımağalığı zamanında bana devretmeden önce Doğu'yu komple yöneten hükümlerden biriydi. Hatta son sözü veren sadece erkekler olurdu ama babannem öyle bir konuma gelmiş ki bağırdığını yerine mühürlermiş. Son sözü de yıllardır o verirmiş, en azından benden önce.

Hükümetin ta kendisiymiş zamanında.

Ben o ketum kadının elinde büyümüştüm. Akılları varsa hafife almazlardı.

Derin bir nefes verdim. "Seni ne anan, ne de baban elimden alır. Kaldı ki o ödünü kopartan babannemiz bile alamaz seni benim elimden. " diyerek asıl konuya geçiş yaptım. Yavaşça ayrılan ellerimi arkamdan tekrar birleştirerek ilerleyip tam karşısında durdum. "Unuttun sanırım. Benim hüküm vermeye hakkım var. Eğer senin hakkında bir karar çıkartırsam onu yedi sülalen karşımda dursa gerçekleştiririm. "

Dudaklarım daha da gerildi kocaman gülümsedim. Gözlerimi kırpıştırırken, "En çokta naparım biliyor musun? " Yutkundu. "Ablama 'bu evden defolup gidiyorsun'. Ve en önemlisi de 'inşallah gün yüzü görmezsin' demişsin ya, " başını salladı varla yok arasında. Bende salladım varla yok arasında. "Bende sana bu sözlerini uygulamalı yaşatırım. " yüzümdeki gülümseme soldu. O ise bana korkuyla bakmaya başladı.

Kulağına iyice yaklaştım. "Seni aşiretin en acımasız adamına, Ağasına veririm. Gün yüzü görmemek ne demekmiş o zaman anlarsın. " diyerek geri çekildim. İşte şimdi asıl korkuyu yaşıyordu. Bütün bedeni elektirik çarpmış gibi irkitmişti. O korku buna bir kaç yıl yeter gibiydi.

Benim bahsettiğim adam ise buralarda çok kez adı çıkmış toplantılarda yer alan bir isimdi. Şahin Çakır. Adam gerçekten acımasızın tekiydi ve taktımı iyi takardı. Sıfır merhamet eşittir zulm.

Allah var haketmeyene dokunmazdı. Zaten haketmeyene dokunsaydı toplantılara giren, hüküm veren Ağalar içinde yer almazdı.

Ancak Nazan fazlasıyla hakediyordu. Belki onu gerçekten vermez ona bu kötüğü yapmazdım ama Şahin Çakır ile bir anlaşma yapıp ona geçilmez bir hayat yaşayabilirdim. Bedensel değil ama ruhsal psikolojiyi ona yaşatarak neler yapabiliceğimi ona kanıtlardım.

Ancak benim oyum en başından beri Şahin Çakır'a vermek, sadece zamanla ne olacağına bakıcaktım.

Son sözlerimden sonra o kitlenip yatağa kendini bırakırcasına otururken gülümsedim. Diline kilit vurmuş gözleri dalmıştı.

"Bu da sana küçük bir uyarı. "

Ellerim hala arkamda bağlıyken sesli nefes vererek kapıya ilerleyip odadan çıktım. Telefonumu çıkararak saate baktım. Dakika tutmuştum ve konuşmamız tam tamına yirmialtı dakika tutmuştu. İyi en azından silinecek olan yarım saate giriyordu. Hızla Ali'ye mesaj atarak odama ilerledim.

Odaya girdiğim gibi ebeveyn banyosuna yöneldim. Aşağı inmeden önce kendimi toparlamalıydım. Ellerimi yıkıyarak yüzüme su çarptım. Son kez birde ensemi ıslatarak suyu kapattım. Banyodan çıkarken askılıktaki çekip aldığım havluyla yüzümü kurulayıp yatağa attım.

Ayağımdaki terlikleri çıkararak rugan bilekten bağlamalı topuklulularımı giydim. Hızla doğrularak omuzlarımı dikleştirdim. Karşısına geçtiğim aynada saçlarımı tek bir omzuma alarak ellerimle kısa bir tarak attım.

Makyajsız yüzüm fena durmuyordu. Gerçi normalde de pek makyaj yaptığım söylenemezdi. Yapmayı severdim ama kaba hissetiğim için genelde en çok kırmızı ruj veya bordo ruj sürerdim. Ve yine aynısını yaptım. Çekmeceden çıkardığım mat kırmızı rujumu dikkatle dudaklarıma sürdüm. Sürme işi bittikten sonra birbirine sürerek iyice dağıttım.

İşte şimdi hazırdım. Saçlarımı omzumdan geri atarak kendime son kez baktıktan sonra odadan çıktım. Topuklu ayakkabılarımın sesi geçtiğim her konağın koridorunu inletirken merdivenlere gelmiştim. Karşımda ablamı görürken onunda yeni ineceğini fark ettim.

Gergince ellerinin tırnaklarını çekiştiren kadına küçük samimi bir gülümseme yollayarak elini tuttum. Kendine zarar vermesine izin vermeyerek topuk sesi çıkara çıkara merdivenlerden inmeye başladım. Hemen ardımdan inen ablamla nenemin bakışları bizi buldu.

"Hah!" dedi doğrularak. "Bende bundan bahsediyordum. Ben sana dediydim! Bak, bela tam arkanda." diyen nenemle sırtı dönük babam seri bir şekilde topuk sesinin geldiği yere merdivenlere doğru dönerek bana baktı. Sertçe yutkunmasını ben ta burdan görmüştüm.

"Eyvah eyvah. " diyip başını ellerinin arasına alan abime kısa bir bakış attım. Amma korkmuştu buda. Haklıydı tabi, korksundu.

"Kızım? " dedi babam bana hâlâ aynı şaşkınlıkla bakarken. Annemde telaşla babamın yanına giderek solunda durdu.

Diğerlerinin üzerinde gezdirdim bakışlarımı. Herkes balık gibi şaşakınca bana bakıyordu. Ağızları açılıp açılıp kapanıyordu. Gülmemek için yanaklarımın içini kemirmeye başladım.

"Ne o Gediz Ağa? Kızının geldiğine sevinmedin mi yoksa? " diye eskiden dedemin taklidini yaparak sesimi kalınlaştırdım.

Babama genelde Kara Ağa değil, Gediz Ağa derlerdi. Neden bilmiyorum ama Gediz demeyi daha çok severlerdi.

Ben bir şey olmamış gibi ona gülümserken o benden hızla gözlerini kaçırmıştı. Hadi ama, birinizde yaptıklarınıza karşı ben yaptım evet desin. Hepiniz mi aynısınız.

"Yok kızım, o nasıl söz. " diyerek tekrar bana kaçamak bakışlar attı. "Ben sadece seni birden karşımda görmemle şaşırdım. "

Kocaman gülümsemeye devam ederken hızla karşısına doğru ilerleyerek durdum. Beyaz kaşları çatılırken öylece iki yanında sallanan sağ elini tutarak önce öptüm sonra başıma koydum.

Bana hüzünle bakarken diğer eli yanağımı buldu. "Allah sana uzun ömürler versin kızım. " dedi fısıldarcasına. Belki bu zamana kadar hep sevgisiyle uzak durmuştu ama o gözler bana hep korumacı bakmıştı.

"Amin baba, cümlemize. " dedim hâlâ aynı şekilde gülümseyerek.

Derin bir nefes aldı babam. "Benden alsın sana versin kızım." sözleriyle kaşlarım çatılırken gülüşümü bir saniye bile soldurmadım.

"Allah korusun baba, ayrıca ben tek çocuk muyum Allah aşkına ayrım yapma. " dememle durakladı, kolu cansızmış gibi diğer tarafına düştü. Ağrına gitmişti sanırım. Bana donmuş ve hüzünlü gözlerle bakıyordu.

Yıllardır abim ve ablamı doyasıya sevmişlerdi. Anneme baktım göz ucuyla, gözlerini kaçırmış başındaki şalı çekerek düzeltip tekrar sermeye çalışıyordu. Oysa düzenliydi.

Babamın gözlerinde gördüğüm şey ise yıllardır buna rağmen ablama ve abime kin bütmememdi. Sonuna kadar destekleyip tadını çıkarmalarıydı.

Sonuçta ben babaannemle büyümüştüm ama benim asıl babam abim, annem ise ablam olmuştu. Bunu düşünmek gülüşümü soldurmuştu işte.

Sanki bir yetim gibi...

"Versin kızım. " dedi babam hafiften dolan gözleriyle. Ama bana bakmıyordu. Gözlerime asla bakamıyordu. "Sana versin. Bu dünyadan ölüp gittiğimde gözüm arkada kalmayacak. Sayende. " demesiyle annemin, "Hii! " diyen korkulu sesini duydum. Elini ağızına dayamış babama ve bana bakıyordu.

Diğerleride bize bakıyordu ama biraz uzak ve fısıldar gibi konuştuğumuzdan dolayı ne konuştuğumuz anlaşılmıyordu. Tam o vakit Nazan merdivenlerden inerek benim olduğum tarafa bir kere bile bakmadan annesi ve babasının ortasına masaya oturdu. Öyle sessizce beklemeye başladı.

Gözlerimi tekrar babama çevirdiğimde, "Allah bana ömür verir mi bilmem baba. " dedim. Kaşları çatıldı anlamak ister gibi. "Ancak, sizin bana hesap vereceğiniz kesin. " Gerildi.

"O ne demek kızım? " demesiyle kaşımı kaldırdım. Anlamıştı. İşte şimdi jeton düşmüştü. Ama o yinede, "N-ne demek istediğini anlamadım kızım. " diye geveledi.

"Bence sen çok iyi anladın baba. " Göz ucuyla anneme baktım. "Ablamı diyorum, benden sakladığınız evliliği diyorum. Nazah'ı diyorum. "

Telaşla bana baktığında konuşmaya devam ettim. "Öğrenmem mi sandın baba? Mardin'e ayak bastığım an hiç beklemediğim şeyler işittim. "

Tam ağızını açmış, elinin parmak uçlarını birleştirmiş bana uzatarak konuşacaktı ki ondan önce davrandım. "Allah var, ben gelmeden önce hiç bişey bilmiyordum. Nasıl memleketime adım attım öyle duydum ne duyduysam. Ha, adamlara da kızma. Öğrendiklerimden sonra Ali'yi bile ben sıkıştırdım. "

Belki babamın lafını kesmem terbiyesizlikti ama o yanlış şeyler düşünmeden Ali'nin başı yanmadan herşeyi anlatmam gerekti. Hem o benden değil benim ondan hesap sormam gerekti.

"Neden haber vermedin?! " diye sinirle sordu bu sefer.

Omuz silktim. "Süpriz yapmak istemiştim ama asıl süprüz," diyerek masanın diğer başında oturmuş neneme baktım. Sesli söylediğim için duymuş olacakki kaşları çatıldı. Sırıttım haylazca. Genelde nenem süprize, süprüz derdi. "Bana oldu. "

Nenem hoşnutsuzca buruşturdu yüzünü. "Kûçikê reş! (Kara köpek) "
diye söylenip trip atar gibi elini başına dirseğini de masaya koyup bana arkasını döndü. İşte şimdi keyiflenmiştim.

Babamı arkamda bırakarak sabahtan beri bana mahçup bakışlar atan amcamın yanına gittim.

Mehmet Gediz...

Handan yengem bana üsten bakışlar atarken onu umursamadan amcama baktım. Ayağa kalkarak gözlerimin içine zar zor baktı. "Hoşgelmişsin yeğenim. "

İfadesizce baktım gözlerine. Uzatmadan yumruk olan elini tuttum. Anlaşılan pişmandı ve öğreneceğimi tahmin etmişti ki yüzüme baktığından anlamıştır. Öpüp başıma koyarak geri bıraktım. Gözleri hüzünle bakarken omzumdan tutarak bana hafiften sarıldı. "Af etmezsin biliyorum. İnan afetmenide beklemiyorum ama acım büyüktür Leyla. Sinirliydim o zaman Nazah'a. " diye konuştu kulağıma.

Geri çekilerek uzaklaştım. "Bende her gün, her saat, her dakika, her saniye sinirleniyorum amca. O zaman bende sinirlendiğimde bir dahakine sana sararım. "

Söylediklerimle bozulurken burnu havada olan Handan yengeme ilerledim. "Hoşgelmişsen Hanımağa. " diyerek havadan yanak yanağa öptü beni.

"Sağol Handan yenge. " dedim beni sevmeyen bakışlarına göz devirerek. "Eksik olma."

Beni sevmemesinin nedeni ablamın yönetemediği için hanımağalığın sonraki büyük kız olarak onun kızı Nazan'a değil bana kalmasıydı. Sonuçta ben İlk çocuğun ikinci kızıydım ve kararda bu yöndendi. Ağalar zamanında eğer babamın ikinci kızı, yani ben olmasaydım ki babam ilk çocuktu. Ablamdan sonraki kız olarak Nazan Hanımağa olacaktı.

Bu yüzden Handan yengem benden ölesiye nefret ederdi. Duygularımız karşılıklıydı. Sonuçta beni öldürmeye çalışmışlığı bile vardı.

Babam masanın başına geçerken bende etrafı dolanıp nenemin sol çaprazına oturdum. Karşıma abim otururken onun tarafında Handan yengem, Nazan ve Mehmet amcam vardı.

Babamın iki yanında ablam ve annem oturuyordu. Annem abimin tarafında kalırken ablam benim tarafımda kalıyordu. Ancak ablam ve benim ortamız boştu. Üç tane boş sandalye vardı. Onuda geçtim servis açılmıştı.

"Birilerini mi bekliyordunuz? " diye sorarken dirseklerimi masaya koyup ellerimi birbirine geçirmiştim. Nenem bana ters ters bakarken ona sırıtarak havadan öpücük yolladım.

Abim bize gülerek, "Miran amcamla Lezan yengem gelecekti." demesiyle gözlerim parladı.

"De valla?! " diyerek ellerimi masaya yapıştırdım. Ben abime bakarken nenem bana doğru eğildi. "Kız bana bak! " dedi.

Hemen bende ona doğru eğilerek, "He, nene? Ne oldu? İlacını getireyim? Kız tansiyonun fırladı ne oldu? " diye gıcıklığına konuşurken o bana öfkeyle baktı.

"Sus kız! Başladın gene fütursuzca gevelemeye! "

"Ne oldu nene? " dedim daha sabırlı şekilde.

Gözleriyle Nazan'ın olduğu tarafı gösterdi. "Ne ettin sen buna da böyle süt dökmüş kediye dönüvermiş de hele bakayım? " demesiyle geri çekildim. Yerimde dikleşirken göz ucuyla baktım ona. Hâlâ eğilik, bana sorgular bakışlar atıyordu.

"Ben bişey yapmadım." dedim omuz silkerek. "Hem çok merak ediyorsan sorsana nene. Allah Allah! "

Koluma yapıştırdı bir tane. Acıdan inledim kısıkça. Telefonunu kurcalayan babamın bakışları bir kaç saniyeliğine buraya uğrasa da kulağına dayadığı telefonla çekmişti. Büyük ihtimalle amcamı arıyordu çünkü onları bekliyorduk. Servis bile henüz başlamamıştı. "Senin ben ciğerini bilirim, ciğerini!" diyen neneme döndüm. Başını salladı yavaşça.

Vallahi ben ne çekiyordum bunlardan anlamadım ki. Bir babaannem iki Nenem. İkiside ahiretlikti ama ve lakin ikiside kavga etmeden duramazdı sonra arada hep ben kaynıyorum mübarek. Biri bastonla kafama yapıştırır diğeri kolumu çökertir.

"Hayda... "

Gözleri kısılmış, yavaşça doğrularak dik duruşa geçti. Benim gibi o da bana göz ucuyla bakmaya başladı. Başını dikleştirerek tekrar o tarafa baktı. "Ne etmişsen sus pus olmuş baksana. Yılan anası bile şaşırmış kızının sessizliğine de konuşturmaya çalışıyor. "

Hafiften o tarafa baktığımda Handan yengemin ona bir şeyler diyerek sıkıştırmaya çalıştığını fark ettim. Annem ise başını elleriyle oynamaktan kaldırmayan ablamla konuşup sohbet ediyordu. Ablam anneme bir kaç şey söyleyip başını eğiyordu. Baba ise telefonla konuşup kapatmış sonra başkasını arayıp onunlada konuşup kapatarak amcamla iş konuşmaya başlamışlardı. Kısacası herkes kendi halindeydi.

"Ellerine, ağızına sağlık vallahi her ne yaptıysan. " dedi nenem keyfi yerine gelmiş gibi. Ona döndüğümde elini öylesine savurarak salladı. "Artık her nerenle ne ettiysen. "

Karşımda oturmuş abime baktım. Bir bize bir Nazan'a kısık gözlerle bakıp bakıp duruyordu. En son bakışları bende durduğunda, "Sakın abi, sakın sorgulama. " dedim hiç konuşmayacağımı belirterek.

Kollarını masaya yaslayıp öne eğildi. "Yok kız ne diyecem. Eline ayağına sağlık. Oh be sessizlik huzur vallahi mis gibi. " diyerek havayı içine çekerek derin nefesler aldı.

Hayretle abime baktım. Milleti nasıl bıktırmışsa artık herkes bir huzura ermiş gibiydi. Nenemin bile keyfi yerine gelmişti.

Birş süre sonra yengemin gülmesiyle, "Ee yenge, " dedim bakışlar beni buldu. "Bakıyorum da yaasın bitmiş. Maşallah erken toparlamışsın."

Annemin yapma dercesine kaşlarını kaldırmasına ve uyarı dolu bakışlarına bakmadım umursamadım. "Oysa babaannem Kubar amcamı trafik kazasında kaybettiğinde aylardır odasından çıkmamıştı. Sen üç günde toparlanmışsın. " dedim.

Canımı yakan herkesi yakıcaktım.

Yutkunarak bana dönen kadına küçük bir tebessüm gönderdim. "Doğru ama. " dedim başımı sallayarak. "Sen oğlunu kaybedeli çok oluyor. "

"Kızım yapma. " dedi babam yumuşak çıkan sesiyle.

"Ben anlamıyorum baba. " dedim babama dönerek. "Sen Allah korusun, Allah korusun! Bizden birini kaybetsen üç gün sonra gülerek yemek masasına oturabilir miydin? "

Sertçe yutkundu ve sinirlenmişti.

"Mehmet amcam tek oğlunu kaybettiği için üç günde çökmüş. Ama Handan yengeme bakıyorum da pek bir mutlu. Ne o yenge? Yoksa yıllar önce beni öldüremediği için kendi içinde öldürdüğün çocuk şimdi gerçekten ölünce seni pek etkilemedi mi? "

Herkes sertçe yurkunmuştu. Nenemin sıcak elini hissettim masadaki elimin üstünde. "Yapma torunum. Kötüyle kötü olma. "

"Nene, " dedim ona dönerek. "Bu çok kötü. "

"Biliyorum."

Evladı ölüyor ve o üzülmüyor bile.

"İşte." dedim masaya doğru. Anneme ve babama baktım. Bişeyin geleceğini anlamışlardı. Sonra Handan yengeme döndüm. "Doğurmakla ana, doğurtmakla da baba olunmuyor malum. " Karşımda oturan abim gerim gerim gerildi.

Tam o zamanda konak kapısı sertçe iki yana açıldı. Sert çevresiyle Miran amcam ve kucağında iki yaşındaki kızı Renay göründü. Hemen arkasında Miran amcamın elini tutmuş içeri giren yengem Lezan'ı gördüm ve son olarak annesinin elinden tutmuş ilk erkek çocukları olan yedi yaşındaki Deyan'ı.

Hızla ayağa fırladığım an Miran amcamın bakışları beni buldu. Gördüğü gibi sert çehresi yumuşadı, gözleri parıldadı. "Amca! " diye şakıyarak hızla ona doğru yürüdüm.

Amcam Renay'ı dikkatle yere indirerek bana doğru geldi. İki kolunuda açarak benim onun boynuna sıkıca sarılışıma karşılık olarak belime sıkı sıkı sarıldı.

"Kız? " dedi arkada kalan yengem. Transa girmiş gibi bana bakıyordu.

"Kızım çok özledim. " dedi amcam burnunu saçlarıma daldımış kokumu içine çeke çeke.

Benim ilk aşkım 35 yaşındaki amcamdı bir kere. Kızların hep ilk kahramanları babaları olurdu ama benimki amcamdı. Bana Mehmet amcam gibi yeğenim demezdi. Bana ya kızım der bir baba gibi severdi ya da kardeşim der yüreğine basardı.

En sevdiğim amcamdı!

"Bende seni çok özledim amca! " diyerek daha sıkı sarılmamla arkamdan abimin söylenmesini duydum.

"Meğersem bize sahte sarılıyormuş şuna bak, kızım bende abimin senin niye bana da böyle sarılmadın! " Yalandı. Oysa ben konak eşiğinden adımımı attığım gibi ilk onun boynuna atlamıştım.

Kıskanç işte.

"Sus lan, apır sapır konuşma. " diyerek uyardı Miran amcam abimi. Benden ayrılırken sakallarına dolanan saçlarımı çektim. Yüzümü avuçlayıp alnımdan öptü.

Amcamdan ayrılarak Lezan yengeme ilerledim. Hâlâ şokta bana bakıyordu. Ona da hızla sarılmamla trastaymış gibi kendine gelip o da sarıldı. "Vİİ! " dedi şaşkınlıkla. Hâlâ inanamıyordu. "Wey çi hat serê min, min qediya! (Vay benim başıma gelen, ben bittim!) " diyerek daha sıkı sarıldı.

Sarıldığım bedeninden hzılanan kalbini hissediyordum sırf bana bildiklerini anlatmadığı içindi bu telaşı. "Viviiiviivi! Kız sen ne zman geldin, keça reş? (Kara kız.) " diyerek benden uzaklaştı.

Omuz silktim. "Bugün."

Yüzüme baktı ne diyeceğini bilmeyerek. "Valla amcan zorladı beni. Anlatmayacaksın diye. Leyla... "

"Yenge konuşacaz sonra. Hem merak etme. Bana olayları baştan anlatarak telafi edebilirsin. " diyerek ona şans sundum.

Bana yaklaşarak kolumdan tuttu. Gizli bir sır verir gibi eğildi. Gözleri kısıldı. "Yarın bana çaya gel. Herşeyi öğren. " diyerek göz kırptı ve hızla diğerlerinin yanına masaya gidip amcam gibi onlarla tokalaşmaya başladı.

"Haya haya! " diye bacağıma yapışan enike döndüm. Allah'ım ölürdüm! Hızla onu kucağıma alarak öpücüklere boğdum. Üst üste öperek cennet kokusunu içime çektim.

Sonra bir kaç adımlık yerde küçük bir yavru kediyi seven Deyan'a döndüm. "Deyan! " diye seslenmemle beni farketiği gibi kocaman gülümsemiş ve kollarını açıp koşarak hızla karnıma sarılmıştı. Başını okşayarak Renay'ı yere indirdim.

Sonra diz çökerek aynı boya geldiğim Deyan'ı da öpücüklere boğup üst üste kokusunu içime çektim.

Şu dünyada sigara gibi bir illeti kulanacaklarına evlat, çocuk kokusunu içlerine çekselerdi daha çekilir bir yer olurdu.

"E de hayde! Yemeğe. " diyen babamla Renay'ı tekrar kucağıma alıp Deyan'ın da elinde tutarak sofraya ilerledik. Renay'ı babasına vermiş yengemin yanına, nenemin çaprazına yerime tekrar otururken Deyan'ı ortalarına oturmuşlardı. Renay ise babasının kucağında babama gülümsüyordu.

"Kız kıvırtmadan yürü, insanı dinden imandan çıkartma. " dedi hemen yanımda bana doğru eğilerek konuşan yengem. Sinsice gülümseyerek söylediği sözlerle ters ters ve şok içinde ona bakıyordum.

Bir insan hiç mi hiç değişmezdi ey Rabbim!

Ayrıca kıvırtmıyorum ki ben!

"Yenge! " diye uyumama rağmen gülerek önüne döndü. Geldiğime o kadar seviniyordu ki. Tabi sevinirdi artık kurtlar sofrafında tek değildi nasıl olsa.

🖤🗝🖤

İnstagram: dilekkoc_pjm

Wattpad: dilekkoc6789

Kitappad: dilekkoc6789

Vaveyla: dilekkoc6789

Tiktok: gece0866