3. bölüm · SONSUZ NÖBET

KARAR

Sena Gül

Girişte güvenlik görevlisi yine gülümsedi. “Hoş geldiniz, doktor hanım.”
Mine hafifçe başını salladı, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Sanki hiçbir şey değişmemişti. Ama içi... içi bambaşkaydı artık.
İzin bitmişti. Bugün sadece mesaiye dönmeyecekti. Bugün bir kararı hayata geçirecekti.
Asansörde aynaya göz ucuyla baktı. Alışık olduğu önlük, sıkı sıkı topladığı saçları... ama bakışlar daha netti. Daha kararlı.
Başhekimin kapısı açıktı. Sekreter içeri alırken göz teması kurdu.

“Hoş geldin Mine.”
“Hoş bulduk hocam.”
Oturduğu sandalyeye yaslandı. Çantasından hiçbir şey çıkarmadı. Hazırladığı kâğıtlara gerek kalmamıştı.

“Düşündün mü?” diye sordu başhekim, gözlüğünü indirirken.
Mine gözlerini kaçırmadan başını salladı.
“Evet hocam. Kararımı verdim.”
Bir sessizlik oldu. Hava kalındı, ama gergin değildi. Dingin bir ciddiyetle devam etti:

“Doğu’yu seçiyorum.”
Başhekim dudaklarını birbirine bastırdı, sonra başını salladı.

“Zor ama anlamlı bir tercih. Eminsin, değil mi?”
“Evet. Bu mesleği neden seçtiğimi hatırlamak istiyorum. Her şeyden biraz uzak, biraz daha sade bir yerde.”
İmzalar atılmadan önce, gözleri bir an camdan dışarıya takıldı. Şehrin karmaşası, koşturması, gökdelenlerin gölgeleri... Hepsini geride bırakmak üzereydi.
Bugün, Mine kendi yolculuğuna ilk adımı attı. Belki bilinmeze, ama korkmadan.

Başhekim dosyayı kapatırken gözlüklerini çıkardı ve yumuşak bir tebessümle Mine’ye baktı.

“Bazen uzaklaşmak, insanın kendine en çok yaklaştığı yerdir.”
“Ben de öyle hissediyorum hocam,” dedi Mine. “Kendime yaklaşmak istiyorum.”
Kalktı, elini uzattı. Başhekim iki eliyle sıktı Mine’nin elini.

“Kendine dikkat et. Doğu zordur ama sen güçlüsün.Ve unutma bi sıkıntın sorunun olursa bi abin olarak her zaman yanındayım.”
“Teşekkür ederim, her şey için.”
Mine odadan çıkarken arkasına dönüp bir kez daha baktı. Belki son kez. Her şey tanıdık ama artık hiçbir şey aynı değildi.

Odası sessizdi. Raflarda birkaç kitap, dolabın köşesinde yedek önlüğü, çekmecede birikmiş birkaç not kâğıdı… Hepsini tek tek toplarken anılar doldu içine.
Bir kalemlik, bir kahve kupası, duvarda bir çocuk hastanın çizdiği minik bir resim.

“Bunların hepsi bende kalacak,” diye fısıldadı, resme bakarken. “Ama artık başka yerde devam etmem lazım.”

Koridorda yürürken, birkaç meslektaşı fark etti Mine’yi.

“Dönüş nasıl geçiyor?” diye sordu biri.
Mine gülümsedi. “Aslında… dönüş değil, vedalaşma.”
Sorulu bakışlar arasında birkaç küçük sarılma, birkaç kısa sohbet… Ama vedalaşmaların en zoru Ada’yla olacaktı. Stajyeri Ada, son aylarda onun gölgesi gibiydi. Sessiz, dikkatli, içten.
Ada hastaların kayıtlarını inceliyordu. Mine’nin geldiğini görünce hemen ayağa kalktı.

“Hocam... geldiniz!”
“Evet, ama kısa süreliğine.”
Ada’nın yüzü düştü.

“Ne demek bu?”
Mine yaklaşarak omzuna dokundu.

“Tayin istedim. Ayrılıyorum, Ada. Başka bir yere, başka bir görev için.”
Ada gözlerini kaçırdı, belli ki boğazı düğümlenmişti.

“Ben çok şey öğrendim sizden…”
“Sen zaten hep iyiydin. Sadece biraz güvene ihtiyacın vardı. O da sende var artık.”
Kısa ama duygulu bir sarılma oldu. Mine son kez dönüp baktığında Ada hâlâ yerinden kıpırdamamıştı.

Veteriner kliniği şehir merkezinin biraz dışında, küçük ama sevimli bir yerdeydi. Kapının üstündeki çıngırak sesiyle içeri girdiğinde Yalı, bir kediye pansuman yapıyordu.

“Mine? Hayırdır, sen bugün başlamıyor muydun?”
“Başladım. Ve hemen bitirdim,” dedi gülerek.
Yalı gözlüklerini çıkarıp geldi yanına. Mine, sandalyesine oturdu, birkaç saniye sustu. Sonra:

“Tayine karar verdim. Doğu’ya gidiyorum.”
Yalı'nın gözleri büyüdü.

“Gerçekten mi? Emin misin?”
“Çok. Hani hep ‘bir şey değişmeli’ diyordum ya. Bu o şey.”
Yalı bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes alıp sarıldı ona.

“Kendine çok dikkat et. Ve sakın unuttuğunu sanma. Nerede olursan ol, sana bir telefon kadar yakınım.”

Yalı, yol boyunca sustu. Mine de konuşmadı. Aralarındaki sessizlik huzurluydu, ikisi de bazı vedaların kelimelere ihtiyaç duymadığını biliyordu. Mine’nin apartmanı küçük, sade bir semtteydi. Dış kapının önünde durduklarında Yalı göz ucuyla baktı:

“Bu ev… seni anlatıyor aslında. Sessiz, ama güçlü.”

Mine anahtarı çevirdi. Kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. İçeride her şey yerli yerindeydi. Sade bir kanepe, kitaplarla dolu bir raf, birkaç fotoğraf ve duvar köşesine iliştirilmiş bir tütsü kasesi.

“Ben çay koyayım,” dedi Mine.

Yalı gülümsedi. “Sen çayı koy, ben WhatsApp grubuna yazıyorum: Acil koli operasyonu var!”
Yarım saat içinde ev neşeli bir uğultuya büründü. Üç yakın arkadaşı daha geldi. Birinin elinde büyük boy karton kutular, diğerinde plastik poşetler vardı.

“Sen taşınmıyorsun, kaçıyorsun resmen!” diye şakalaştı içlerinden biri.
“Kaçmıyorum. Sadece yön değiştiriyorum,” dedi Mine, göz kırparak.

Her şey sistemli ilerledi.
Kitaplar rafa göre dizilip kutulara yerleştirildi.
Giysiler katlanarak ayrıldı, kullanmadıklarının bir kısmı bağış kolisine kondu.
Banyo dolabı temizlendi, mutfaktaki kupalardan sadece iki tanesi ayrıldı — biri çocuk hastanın hediye ettiği sarı kupa, diğeri Yalı’nın doğum gününde aldığı küçük beyaz fincan.

“Bu evde neredeyse hiçbir şey fazlaymış,” dedi biri.
“Çünkü fazlalıklar sessizliği bozar,” dedi Mine.
Bir ara müzik açıldı. Eski anılar konuşuldu. Kahkahalar oldu, birkaç gözyaşı da... ama saklanmadan, doğrudan.
Yalı kolilerin üstünü bantlarken durdu.

“Gerçekten gidiyorsun ha?”
“Evet. Bu defa gerçekten,” dedi Mine, kutulara bakmadan.

Akşam çökerken ev boşalmış gibiydi ama bir yandan da doluydu — anılarla, gülüşlerle, vedalarla.
Mine odasında tek başına kaldığında, kutuların yanına oturdu.
Bir an sessizce baktı çevresine.
Sonra bir koliye uzandı, kapağını açtı, sarı kupayı çıkardı. Yanına koydu.
Ve fısıldadı:

“Beni ben yapan şeyleri götürüyorum. Gerisi burada kalabilir.”