2. bölüm / 4
SONBAHARIN YÖNÜ1. BÖLÜM-LODOS'UN DÖNÜŞÜ
Bölümler 4Şu an: 1. BÖLÜM-LODOS'UN DÖNÜŞÜ
🎧; Batuhan Kordel- ANILARI SAKLA
HAZAN
Bana hep “çok inatçısın” derler.
Belki de öyleyim. Ama kimse neden bu kadar direndiğimi sormaz.
Ben Hazan. Yirmi üç yaşındayım.
Bolu’nun orta yerinde, ne tam büyük ne de tam küçük bir hayatın içinde yaşıyorum. Sessiz bir evin içinde, gürültülü bir kafam var. Herkes benim yerime karar almaya bayılıyor.
Mesela halam. “Senin için en iyisi...” diye başlayan cümleler onun uzmanlık alanı.
Babam mı? O zaten hâlâ beni ilkokulda sanıyor.
Kendi kararımı vermem yasak. İtiraz etmem ayıp. Tüm bunlara rağmen onları canımdan çok sevdiğim de bir gerçek.
Ama iki hafta önce gelen bir e-posta...
Beni unuttuğumu sandığım bir şeye geri döndürdü.
°°°
İki Hafta Önce
O sabah bildirim sesiyle uyandım.
Ekranda tanıdık ama unuttuğum bir yerden gelen mesaj vardı.
Konu: Akademimize Katılımınız
Sayın Hazan Aral,
Royal Dövüş Sanatları Akademisi olarak daha önce yapmış olduğunuz başvurunuz değerlendirilmiştir.
Disiplininiz, motivasyonunuz ve fiziksel uygunluğunuz doğrultusunda sizi eğitim dönemimize katılmaya davet ediyoruz.
Katılım durumunuzu bildirmeniz rica olunur.
Saygılarımızla,
Royal Dövüş Sanatları Akademisi, Londra/İngiltere
Boğazıma bir yumru oturdu.
Çünkü bir zamanlar bu mesajı beklemiştim.
Ama şimdi… artık emin değilim.
Ben hâlâ aynı ben miyim?
Gitmek istiyor muyum? O gün babama ve halama bu e-postayı gösterdiğimde ortam buz kesti.
Babam gözlüğünün üstünden baktı:
“Ne akademisi?”
Halam önce heyecanlandı:
“Ayy bu harika bir fırsat Hazocuğum!”
Sonra yüzüme baktı, ben öyle hissetmiyordum.
“Yani... istemiyorsan konuşabiliriz tabii. Ama bence kaçırma. Londra da hâlâ seçenek,” dedi. Londra.
Neyin çözümü olduğunu kimse açıklamıyor. Ama her konu oraya bağlanıyor.
Ben ne kadar istemezsem, onlar o kadar zorluyor.
Sanki ben bir insan değilim de... taşınacak bir eşyayım. O yüzden bu sabah artık dayanamadım.
°°°
Bugün
“Pelin’le buluşacağım,” dedim.
Ses tonum netti. Açıklamaya kapalıydı.Babam kaşlarını çatınca ekledim:
“Sadece biraz yürüyeceğiz. Hava alırım. Sonra dönerim.”
Halam hemen gülümsedi, klasik tonuyla:
“Ayy tamam tamam, çok da sık boğaz etmeyelim di mi?”
Ama yine etmeye çalıştı. Dinlemedim.Üzerime ince bir mont aldım.
Kapıyı çektim.
Sokağa adım atarken hava griydi. Ne tam soğuk, ne de sıcak.
Ama içimde bir şey çoktan donmuştu.
Göğsümde ağır bir taş vardı sanki.
Yürüdüm. Pelin’e mesaj attım.
“Çıkıyorum.” Ondan da mesaj geldi birkaç dakika sonra:
“5 dk’ya oradayım.” Ama ben o beş dakikada farklı şeyler yaşadım. Yürüyordum. Düşünerek değil, otomatik.
Ayağım yola, zihnim başka yerlere gidiyordu. Bir köşeyi dönerken biriyle çarpıştım. Geri çekildim ve başımı kaldırdım.
Ve zaman... o anda dondu. Alp. Yıllar geçmişti.
Ama o an, her şeyi birden hatırladım.
O duruş, o gözler…
Çocukken de böyleydi. Sessiz ama dik. Soğuk ama bir şekilde sıcak.
Yutkundum. Boğazım kurudu.
Bir şey diyemedim.O da demedi.
Sadece baktı.
Sonra yürüyüp gitti. Ben olduğum yerde donakaldım.
Ve ağzımdan tek bir kelime döküldü:
“Lodos.”
Eskiden ona böyle derdim.
Esip geçerdi.
Yine yaptı. Ama bu sefer içimde bir şeyleri yerinden söküp attı. Çünkü arkamı döndüğümde orada değildi. Hayal görmüş olabilir miydim? Sanmıyordum. Fakat onu arkamı döndüğümde görememem de hayal gördüğümün bir kanıtıydı. Belki de bu aralar kendime çok yüklenmiştim, hayal görmüş olabilirdim.
°°°
Yürümeye devam ettim.
Kalbim hâlâ ritmini bulamamıştı.
Omuzlarımda bir ağırlık vardı sanki.
İçimde bir şey dönmeye başlamıştı ama ne olduğunu anlayamıyordum. Parkın girişinde Pelin’i gördüm.
Elinde kahvesi, kaşları çatık.
Beni görür görmez gözlerini devirdi.
“Geciktin,” dedi.
Sonra dikkatlice yüzüme baktı. “Senin surat neden kireç gibi?” Yanına oturdum. Kahve getirmediği için bakış attım, umursamadı.
“Biriyle karşılaştım,” dedim.
Sesim bile tuhaf geldi bana. Pelin kaşlarını kaldırdı. “Tanıdık mı?”
Cevap vermeden önce yutkundum.
“Alp…” Bir saniyelik sessizlik.
Sonra gözleri kocaman açıldı.
“Bizim ‘Lodos Alp’ mi?”Kafamı salladım.“Ciddi misin? Ciddi ciddi… döndü mü yani?”
Şaşkınlığı gözlerinden taşmıştı.
“Ne zaman döndü? Sana ne dedi? Değişmiş mi? Ne yaptı?”
Sorular arka arkaya geldi.
Benimse aklım hâlâ o çarpışma anındaydı. “Hiçbir şey demedi. Hayal gördüm galiba. Arkamı döndüğümde yoktu. Zaten dönse de onca yıldan sonra tanıyamam herhalde.” Pelin gözlerini büyüterek, “Aynen. Ama ne bileyim, insan duyunca acaba mı demiyor değil.”
Sonra göz kırptı.
“Yine de kafam karıştı işte. Hadi hayal gördüm, yıllar sonra aklıma gelmesi kafamı karıştırdı.” Pelin cevap vermedi.
Çünkü haklıydım.
Bu sadece bir karşılaşma değildi.
İçimde bir kapı aralanmış gibiydi.
Ve o kapının ardı… bilinmez.
°°°
Geçmiş
O yaz akşamı, gökyüzü açık, hava sıcak ama yumuşaktı.
Mahalledeki çocuklar sokakta toplanmıştı. Ellerinde bisikletler, neşeli bağrışmalar... Ben yine köşedeki merdivenlere oturmuştum. Pelin yanımda, sakız çiğniyordu.
“O yine geldi,” dedi dirseğiyle dürterek.
Biliyorum. Görmemem mümkün değil. Alp. O zamanlar on üç yaşındaydı belki. Benden birkaç yaş büyük.
Bisikletinin üstündeydi. Bütün çocuklar onu izliyordu.
Ben de izliyordum. Ama... farklı bir yerden.
Ben onu kalbimle izliyordum. “Biliyor musun,” dedi Pelin fısıltıyla, “Sen ona hep bakıyorsun.”
Kızardım. Her zamanki gibi.
“Biliyorum,” dedi Arda, ansızın yanımıza gelerek.
Ne zaman neyi fark ettiğini asla anlayamazdım.
Gülümseyerek ekledi: “Ama o hiçbir şeye bakmıyor.”
Sustu. Kelimeleri kalbimde bir yerleri parçaladı.
Evet... Alp bana hiç bakmıyordu.
O mahallede belki bir yabancı gibiydim onun için.
Ama ben onun içimde bir fırtına olduğunu biliyordum.Adını söyleyemezdim.
Sadece içimden fısıldardım.
Lodos.
Ve o her gelişinde geçip giderdi.
Rüzgar gibi.
Ben ise hep yerimde kalırdım.
°°°
Zor olmuştu unutmam Alp’i.
Yıllar geçti, mesafeler arttı, ben değiştim ama o anılar hâlâ içimdeydi. Çocukken nasıl usulca ona bakar, kalbimin hızlı atışını gizlemeye çalışırdım. Ama artık bilmiyordum. O anılar beni güçlü kılan mıydı, yoksa en zayıf yanım mı?
Bir daha kendimi ona kaptırmamalıydım. Çünkü kaptırırsam, kaybolurdum. Kendi hayatımı unuturdum. Oysa şimdi, kendim için savaşmam gerekiyordu. Her şeyden önce, kendim olmalıydım.
Alp benim geçmişimdi ama geçmişimde yaşamamalıydım. Onu unutmalı, önümü görmek için gözlerimi kapatmalıydım. Ama içimin derinlerinde hâlâ o rüzgâr esiyordu. Lodos gibi, ne zaman eserse bir şeyleri yıkıp geçiyordu.
°°°
Pelin ile parkta yürümeye karar verdik. Hava, kasvetli bulutlarla kaplanmıştı, ama yine de rüzgârın hafifliği içimi serinletiyordu. Çakıl taşları arasında sessizce adım atarak yürümeye başladık. Pelin, çantasını omzuna alırken kısa bir nefes aldı. Sanki bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama hemen sonra sustu. Gözlerim parkın kuytu köşelerinde, banklarda oturan insanlarda, köpeğiyle yürüyenlerde gezindi. Bir süre hiç konuşmadan yürüdük. Pelin, nihayet sessizliği bozan ilk kişi oldu.
“Bugün farklısın,” dedi, sesinde hafif bir merak vardı. “İçinde ne varsa biraz döksen iyi olur.”
Yanaklarımı saran hafif rüzgâr, saçlarımı yüzüme doğru savurdu. Elimle geriye ittim. Gözlerimi karşı kaldırımdaki eski bir bakkalın tabelasına diktim. “Bir karar vermem gerekiyor ama içimden hiçbir şey gelmiyor,” dedim.
“Sanki neyi seçersem seçeyim, diğer ihtimal hep içimi kemirecekmiş gibi.”
Pelin, “Akademi meselesi mi?” diye sordu. Sesi ne yargılayıcıydı ne de fazla meraklı. Sadece dinlemeye hazır bir sesti.
Başımı yavaşça salladım. “Londra’ya gitmek, başka bir şeye dönüşmek gibi geliyor. Ama burada kalmak da... sanki içimdeki şeyleri yarım bırakmak gibi.”
“Ne o şey?” diye sordu. Basit bir soruydu, ama yanıtı karmaşıktı. Duraksadım.
“Kapanmayan şeyler. Tam adını koyamadığım ama sürekli omzumda ağırlık gibi taşıdığım duygular. Geçmişimden mi, geleceğimden mi bilmiyorum."
Pelin bir süre sessiz kaldı. Sonra içten bir tonla konuştu:
“Bazen bir karar, sadece diğer her şeyden bir adım daha cesur olduğun için verilir. Net olmak zorunda değil. Ama neyi istemediğini biliyorsan, oradan başlayabilirsin.”
Yürümeye devam ettik. Yol kenarındaki çiçekçi dükkânının önünden geçerken burnuma karışık bir lavanta ve yasemin kokusu geldi. O an düşündüm: Belki de kararlar öyle aniden verilmiyordu. Belki de bazen, biriyle yürürken atılan adımlar kararın kendisiydi.
“…sanki içimdeki bir yanı tamamen susturmak gibi,” dedim. Boğazımda bir şey düğümlendi.
“Gitmek beni değiştirecek. Ama burada kalmak da içimi kemiriyor. Bu fırsatı yıllardır bekliyordum Pelin. Ama artık ne istiyorum bilmiyorum. Aklım çorba gibi oldu.”Pelin durdu, önüme geçip yüzüme baktı. “Sen onu hâlâ seviyor musun?” dedi Alp’i kastederek.Bu sorunun bu kadar doğrudan gelmesi canımı acıttı. Ama cevap zaten belliydi. Alp defteri benim için kapanmıştı. Onu arkadaş olarak hala seviyordum. Fakat ötesi duygular… Fazla olurdu.
Bu duyguların geçmişte kalmasına karar vermiştim zaten.
“Sanmıyorum,” dedim.
“Artık arkadaşça duygular dışında bir şey hissetmiyorum ona karşı. Ama onun hakkındaki herşey hala… çözülmemiş bir düğüm gibi. Açılmadan içim rahat etmeyecek bir şey.”
“Hazan, bazen düğümleri çözmek değil, kesip atmak gerek. Kendine ne istiyorsun onu sor. Bu senin hayatın. Londra, Bolu, Alp… hepsi seni bir yere çekiyor ama sen kendi yönünü bulmadan hiçbir yere varamazsın.” Bir an düşündüm. Parkın rüzgarı saçlarımda dolaşıyor, yaprakları hışırdatıyordu. İçimde de benzer bir esinti… karmaşık ama canlı bir şeyler kıpırdıyordu. Bir kararın eşiğindeydim ve belki de ilk defa gerçekten kendim için düşünüyordum.
“Bir süre düşünmem gerek,” dedim sessizce.Pelin başını salladı.
“Tamam. Ama fazla oyalanma. Rüzgar, yönünü kaybedeni savunur.” Pelin’in lafı bitince ben hafifçe güldüm.
“Sen de başımıza terapist kesildin,” dedim.
“Sen de başımıza edebiyatçı kesildin,” diye karşılık verdi. “Biraz daha böyle konuşursan, seni TED konuşmalarına çıkarırım. Başlık da hazır: ‘Sonbaharda Kayıp Düğümler ve Rüzgarın Yönü’.”
“Kes şunu,” dedim ama gülümsemem yüzümde asılı kaldı. İçim buruk ama sıcaktı. Pelin bana dönüp ciddi bir bakış attı.
“Bak, dalga geçiyorum çünkü seni tanıyorum. Kafanı dağıtmadan bir karar veremezsin. Ama bu kararı bir gün vermek zorundasın. Ve kendine yalan söyleme. Baban ile halanın söylediklerini düşünüyorsan… bu, onların değil senin hikayen.”
“Dedem de böyle derdi,” dedim, fısıltı gibi.
“Hikâyeni başkası yazmasın.”
Pelin kollarını iki yana açtı.
“İşte! Edebiyatçı dedim sana! Bu gidişle hepimiz metaforlarla konuşacağız. Yarın bana da şiir ilhamı gelir artık.”
Gülüştük. Ama içimde bir şey, o andan geriye çekilmek istemedi. Çünkü Pelin’in bütün şakalarının içinde hep bir gerçek vardı. Ben de bunu seviyordum zaten. O bana yalan söylemiyordu. Ve bu şehirde, bu hayatta, bana gerçeği söyleyen pek az şey kalmıştı.
“Sadece... biraz zaman,” dedim.Pelin başını salladı. “O zamanın içinde kaybolma. Yönsüz kalmak, bazen en büyük kayıptır.”
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
