2. bölüm / 3
Solgun İhtişamII.Bölüm — Unutulmuş Sayfalar
Bölümler 3Şu an: II.Bölüm — Unutulmuş Sayfalar
- 1 I. Bölüm - Beyaz Kuğunun Gölgesi693 kelime
- 2 II.Bölüm — Unutulmuş Sayfalar733 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 III. Bölüm — Ormanın Fısıltısı694 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah güneşi, odamın yüksek pencerelerinden içeri süzülürken çoktan kararımı vermiştim: bugün sarayın ağır duvarlarının arasında kalmayacaktım. Birkaç saatliğine de olsa, kendime ait dünyaya dönmek istiyordum. Hizmetçilerden yalnızca hafif bir pelerin istedim; ne gösterişli bir araba ne de peşimde kalabalık bir maiyet olacaktı. Bazen insanın nefes alabilmesi için ihtişamdan uzaklaşması gerekirdi.
Dilşah beni avlunun kapısında bekliyordu. Beni görünce kaşlarını kaldırdı.
“Böyle erkenden nereye gidiyoruz?”
“Ormana.”
“Ne güzel. Kahvaltıdan sonra biraz yürüyüş yaparız diye düşünüyordum. Senin planlarında nedense her zaman çamurlu yollar, dikenli dallar ve eve geç dönmek var.”
"İstersen geri dönebilirsin."
Dilşah koluma girdi. “Seni tek başına bırakacağımı gerçekten düşündün mü?”
Gülümseyerek kalenin kapısından çıktık. Taş duvarlar arkamızda yükselirken içimdeki sıkışıklık yavaş yavaş dağıldı. Ormana uzanan yol, sabah çiyinden ıslanmıştı. Ağaçların arasından gelen kuş sesleri, saraydaki saatlerin keskin vuruşlarından çok daha hoştu.
Bir süre konuşmadan yürüdük. Sonra Dilşah, yüzüme dikkatle bakarak sordu:
“Dün Mahfiruze Sultan seni neden çağırmıştı? Döndüğünde canının sıkıldığı belliydi.”
“Her zamanki gibi bana öğüt verdi.”
“Sen de her zamanki gibi dinlemiş gibi yaptın mı?”
“Çok güzel anlaşıyoruz.”
Gülüşümüz dalların arasında dağıldı. Ona her şeyi anlatmak istiyordum; yine de bazı huzursuzlukların kelimelere döküldüğünde daha gerçek olmasından korkuyordum. Bu yüzden konuyu değiştirdim ve ormanın içindeki eski talim alanına doğru ilerledim.
Yanımda taşıdığım yayı aldım. Parmaklarım ahşabın tanıdık yüzeyine dokununca zihnim sakinleşti. Hedef olarak seçtiğim kuru dalın ortasına nişan aldım, nefesimi tuttum ve oku bıraktım. Ok, hedefe yakın bir yere saplandı.
Dilşah alkışlamadı.
“Bir gün şu ağaçlar senden şikâyet edecek.”
“En azından beni dinlerler.”
İkinci oku daha dikkatli gönderdim. Bu kez hedefi buldum. Küçük bir zaferdi, ama yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Burada kimse benden kusursuz olmamı beklemiyordu. Yalnızca kendim olabiliyordum.
Talim alanından ayrıldığımızda güneş yükselmişti. Yol bizi küçük bir su birikintisinin yanına çıkardı. Yaşlı bir ağacın kalın dalından ahşap bir salıncak sarkıyordu; çevresinde beyaz ve sarı çiçekler açmış, suyun yüzeyinde yapraklar usulca dönüyordu. Burayı çocukluğumdan beri severdim. Salıncağa oturup ayaklarımı toprağın üzerinde sürükledim.
"Burası hiç değişmiyor,” dedim.
Dilşah yanımdaki taşa oturdu. “Belki de bu yüzden seviyorsun. Sarayda her şey değişiyor; insanlar bile.”
Sözleri içimde bir yere dokundu. Bir süre suyun sessizliğini dinledik. Ardından ayağa kalktım. Ormanın daha derininde, aileme ait eski kütüphane bulunuyordu. Oraya uzun zamandır gitmemiştim; kitaplarının kokusunu, sessiz raflarını özlemiştim.
Kütüphane, saraydan uzakta, sarmaşıkların örttüğü taş bir yapının içindeydi. Kapısını açınca kuru kâğıt, ahşap ve toz kokusu beni karşıladı. Dar pencerelerden süzülen ışık, rafların arasında ince yollar çiziyordu. Dilşah kapıyı kapatıp fısıldadı:
“Burada insan sesini bile unutuyor.”
“Belki de kitaplar daha iyi dinleyicidir.”
Rafların arasında dolaşırken koyu yeşil ciltli, adı silinmiş bir kitap dikkatimi çekti. Diğer kitaplardan farklı olarak üzerinde ne yazarın adı vardı ne de tarih. Onu çıkardığımda kapağın içinden küçük, solgun bir işaret göründü: dallarla çevrelenmiş bir kuğu.
Sayfaları dikkatle çevirdim. Çoğu boştu; bazılarına ise okunması güç çizgiler ve şekiller işlenmişti. Sonlara doğru, iki sayfanın arasına sıkışmış ince bir kâğıt buldum. Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Hatırlanmayan şey kaybolmaz; yalnızca doğru zamanı bekler.”
Dilşah omzumun üzerinden baktı. “Bu ne demek?”
“Bilmiyorum.”
Kâğıdı çevirdim, fakat arkasında hiçbir şey yoktu. Kitabın kalan sayfalarını tekrar tekrar inceledik. Ne cümlenin açıklaması ne de işaretin anlamı ortaya çıktı. Sanki kitap, sırrını göstermek için değil, varlığını hatırlatmak için açılmıştı.
Onu yerine koymaya elim varmadı. Kitabı pelerininin içine saklamadım; yalnızca masanın üzerine bıraktım ve kapağını kapattım. Bazı soruların peşinden hemen gitmek yerine, önce sessizce beklemek gerektiğini düşündüm.
Kütüphaneden çıktığımızda orman akşam ışığına dönüyordu. Elimde cevabı olmayan bir cümle, zihnimde ise açıklayamadığım bir kuğu işareti vardı.
O gün hiçbir sırrı çözemedim. Ama bazı sırların, insan onları aramaya başlamadan önce bile onu bulmuş olabileceğini ilk kez düşündüm.
Kütüphaneden çıktığımızda orman akşam ışığına dönüyordu. Elimde cevabı olmayan bir cümle, zihnimde ise açıklayamadığım bir kuğu işareti vardı.
O gün hiçbir sırrı çözemedim. Ama bazı sırların, insan onları aramaya başlamadan önce bile onu bulmuş olabileceğini ilk kez düşündüm.
Yola dönerken Dilşah kitabı neden yanıma almadığımı sordu. Ona, “Çünkü henüz neye baktığımı bile bilmiyorum,” dedim. Bu cevap onu pek tatmin etmedi, ama üstelemedi. Kütüphanenin kapısını kilitledim ve anahtarı pelerininin cebine koydum. Belki ertesi gün yeniden gelirdim; belki de bu tuhaf cümleyi unutmayı başarırdım. Fakat içimde, unutmanın kolay olmayacağını söyleyen sessiz bir his vardı.Kale uzaktan göründüğünde gökyüzü altın rengine dönmüştü. Duvarların üzerinden yükselen bayraklar hafif rüzgârda dalgalanıyordu. Her şey yerli yerindeydi; yine de ben sabah evden çıkan kişi değildim. Ormanda geçirdiğim birkaç saat, bana yeni bir soru bırakmıştı. Ve nedense, o sorunun cevabını bulana kadar huzur bulamayacağımı biliyordum.
Kapının önünde son kez ormana baktım; dallar arasında solgun ışık sessizce titriyordu bugün bile...
🦢•🏰•🪶
Bölüm etkileşimi
