7. bölüm · Solaryanın Varisi
7ci bölüm:Ateşin'Varisi Geri Dönüyor
Helena’nın Gözünden;
Okun saplandığı ağaca bakarken kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Eğer milisaniye farkıyla elimi çekmeseydim, o ok şu an bileğime saplanmış olacaktı. Okun gümüş tüyü hâlâ titriyor, etrafa hafif bir orman kokusu yayıyordu.
"Kim var orada? Göster kendini!" diye bağırdım.
Ellerimi öne doğru uzattım, öfke ve korkuyla avuçlarımdan hafif kıvılcımlar, çıtırdayan küçük alev dalgaları çıkardım.
Ayağımın Şahmeran’la savaşırken aldığı acıyı tamamen unutmuştum.
Ağaçların gölgeli derinliklerinden, sanki sisin kendisinden var olmuş gibi bir figür ayrıldı. Elinde yapraklardan ve sarmaşıklardan örülmüş gibi duran, ama metal kadar sağlam görünen devasa bir yay tutuyordu. Sırtında gümüş oklardan oluşan bir sadak vardı. Üzerinde koyu yeşil, canlı yapraklardan dokunmuş bir zırh taşıyordu.
Ancak en dikkat çekici olanı yüzüydü. Başındaki kapüşon hafifçe geriye düştüğünde, uzun, zarif ve sivri elf kulakları gün ışığında belirginleşti.
Saçları ise büyüleyiciydi; üst kısımları parlak, saf bir sarı renkteyken, omuzlarına ve sırtına doğru inen alt kısımları tam bir gün batımı kızıllığına, kor bir ateşe dönüşüyordu.Gözleriyse mavi renkteydi.
"Ben bu kutsal toprakların ve şifalı bitkilerin koruyucusuyum," dedi yabancı. Sesi hem genç bir kadının tınısını hem de bin yıllık bir ağacın yorgunluğunu barındırıyor gibiydi. Yayı hâlâ bana doğru gergindi. "Şahmeran’ı alt etmiş olmanız, benim koruduğum çiçeği öylece koparabileceğiniz anlamına gelmez. O kırmızı çiçekler sadece hak edenlere şifa verir."
Stanford öne fırlayarak hırladı. Vampir dişleri gün ışığında parıldadı, gözleri avcı kararlılığıyla karardı: "Zamanımız yok! Ormanın dışındaki bir vampir o bitki için acı çekiyor. Önümüzden çekil yoksa seni o yayınla birlikte buraya gömerim, elf!"
Koruyucu alaycı ve buz gibi bir şekilde güldü. "Bir vampir için mi?" Gözlerini Stanford’dan bana çevirdi. "Bir vampirin hayatı için kutsal çiçeği ha? Bu daha da kabul edilemez. Vampirler doğanın dengesini bozan, sadece alan ve yok eden yaratıklardır. Onların doğasında şifa bulmak yoktur."
Yandaki oku büyük bir hızla yayına tekrar yerleştirdi ve doğrudan göğsüme nişan aldı. "Şimdi, kutsal topraklardan geri çekilin. Yoksa bir sonraki okum ıskalamayacak."
"Bekle!" diye bağırdım araya girerek. Avuçlarımdaki ateşi söndürdüm, niyetimin savaşmak olmadığını göstermek için ellerimi açıkça yukarı kaldırdım. Sesimdeki çaresiz ama güçlü kararlılık koruyucunun parmaklarını yay kirişinde duraksattı.
"O vampir, bencilce bir istek yüzünden bu halde değil," dedim, gözlerimin içine batan yaşları engellemeye çalışarak.
"Beni, bir Ateş Varisini, Şahmeran’dan kurtarmak için kendini tehlikeye attı. Vampirlerin tuzlu suya karşı ölümcül bir alerjisi olduğunu bile bile, sırf beni mutlu etmek, bana bir anlık huzur vermek için denize girdi.
Eğer o kalpsiz, doğanın dengesini bozan bir canavar olsaydı, beni orada ölüme terk ederdi. Lütfen... Onun kalbi pek çok insandan, hatta pek çok element varisinden daha temiz."
Koruyucu elf kulaklarını hafifçe oynatarak beni dinledi. Gözlerini benden ayırmadı; kızıl saçlarıma, sönen ellerimdeki kül izlerine baktı. Bir süre derin bir sessizlik oldu. Rüzgar yaprakları uçuşturdu. Hemen ikna olmuş gibi durmuyordu.
"Bir Ateş Varisi, bir vampir için gözyaşı döküyor..." diye mırıldandı, sesi hala şüphe doluydu. "Ateş sadece yok etmeyi bilir kızıl kız. Bir vampir ise tüketmeyi. Bana hislerinin gerçek olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin? Belki de sadece onun gücüne ihtiyacın var?"
"Hayatta kalmasına ihtiyacım var!" diye haykırdım. "Eğer niyetim kötü olsaydı, burayı yakıp yıkardım. Ama ben sadece arkadaşımı, beni kurtaran kişiyi kurtarmak istiyorum. Bedeli neyse ödemeye hazırım."
Uzun, gerilimli bir sessizliğin ardından koruyucu yavaşça yayını indirdi. Ama yüzündeki ciddi ifade değişmedi. "Dünya gerçekten değişiyor.
Kadim düşmanlar birbirinin hayatı için yalvarıyor... Madem arkasındaki niyet saf bir sevgiye ve minnete dayanıyor, o halde çiçeği alabilirsin. Ama unutma," dedi, gözleri parlayarak. "Doğa asla karşılıksız vermez. Bugün aldığın bu şifanın bedelini, günün birinde doğa senden geri ister."
Hızla eğilip kırmızı çiçeklerden üç dal kopardım. Çiçekleri göğsüme bastırırken koruyucuya dönüp, "Teşekkür ederim," dedim.
Kafasını hafifçe salladı, arkasını döndü ve saniyeler içinde ağaçların arasında, yeşilliğin ve sisin içinde tamamen kayboldu.
"Hadi," dedi Mia heyecanla kolumu sarsarak. "Rex’e bunu yetiştirmeliyiz!"
Edwin’in Gözünden;
Gece gördüğüm rüyaların, zihnimi bulandıran o karanlık siluetlerin ağırlığıyla sabah erkenden uyandım. Şifahaneye gidip Darcy’nin yaraladığı Ateş Varisi çocuğu kontrol ettim; durumu biraz daha iyiydi, nefesi düzene girmişti ama bilinci hâlâ kapalıydı. Sanki bir büyüyle uyutuluyor gibiydi.
Okulun koridorlarında yürürken içimdeki şüphe beni kemiriyordu. Taş duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Anbera’nın o karanlık odada söylediği sözler zihnimde yankılanıp duruyordu: "Hain her kimse, tüm güçleri kontrol edebiliyordur... Belki de en yakın arkadaşlarından biridir."
Bahçeye çıktığımda Han’ı tek başına, yaşlı bir meşe ağacının altında otururken gördüm. Toprakla oynuyor, parmaklarının ucuyla küçük, yeşil filizler yeşertip sonra onları tekrar toprağa gömüyordu. Durgun görünüyordu. Yanına gidip sessizce oturdum.
"Han," dedim doğrudan konuya girerek, etrafı kontrol ederek. "Sence ormanda olanlar... Darcy’nin söyledikleri doğru olabilir mi? Gerçekten aramızda, bizimle aynı masada oturan bir ajan var mıdır?"
Han tam ağzını açıp cevap verecekti ki, arkamdan bir el omzuma dokundu. İrkilerek döndüm ve neredeyse savunma pozisyonuna geçecektim.
Gelen Alex’ti. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı. "Edwin, Han... Bir şey buldum," dedi fısıldayarak. Sesindeki titreme beni daha da gerdi. Yakınımıza gelip eğildi. "Mathelda’nın yardımcısı Anadder’ın odasından çıkarken bir kağıt düşürdüğünü gördüm. Acelesi vardı, fark etmedi. Üzerinde sadece iki kelime yazıyor: 'Kozmik Taht.'"
Kafamın içinde şimşekler çaktı. "Kozmik Taht mı? Bu ne anlama geliyor ki? Okulun kuruluş efsanelerinde bile böyle bir şey geçmiyor."
"Bilmiyorum ama Anadder bu kağıdı saklamaya çalışıyordu," dedi Alex, gözlerini koridordan bahçeye çıkan öğrencilere çevirerek. "Okulun kütüphanesindeki yasaklı bölmeye bakmalıyız.
Alex’e baktım. Güvenilir, çocukluğumdan beri yanımda olan her zamanki dostum gibi duruyordu. Ama Anbera’nın uyarısı kulaklarımda zehirli bir sarmaşık gibi çınladı: 'Şu anlık kimseye güvenme Edwin.' Alex gerçekten yardım mı ediyordu, yoksa beni tuzağa mı çekiyordu?
"Tamam," dedim Alex'e güven vermeye çalışarak yüzüme sahte bir rahatlık yerleştirerek. "Bu gece yarısı, kütüphaneye sızıyoruz."
Mia’nın Gözünden;
Karavana geri döndüğümüzde hepimiz nefes nefeseydik. Yol boyunca Stanford ve Allora’nın birer vampir olarak sahip oldukları o çılgın hız sayesinde neredeyse uçarak gelmiştik. Stanford beni, Allora da Helena’yı kollarına alıp ormanın içinde birer gölge gibi süzülürken rüzgardan gözlerimizi açamamıştık.
İki kardeşin senkronize bir şekilde, ağaçların arasından adeta fırlayarak ilerleyişi hem büyüleyici hem de ürkütücüydü. Onların bu olağanüstü hızı olmasaydı, karavana vaktinde yetişmemiz imkansızdı.
Karavanın kapısını hızla açtığımızda Rex’i yatakta, tam anlamıyla acı içinde kıvranırken bulduk.
Durumu bıraktığımızdan çok daha kötüydü. Kollarındaki kırmızı döküntüler artık koyu mor, neredeyse siyaha yakın lekelere dönüşmüştü. Göğsü hızla inip kalkıyor, ciğerlerine hava çekmekte zorlanıyordu. Ağzından hafif, hırıltılı sesler çıkıyordu.
"Rex!" Helena hemen yanına koştu, yatağın kenarına diz çöktü ve titreyen elleriyle onun terli alnına dokundu. Elindeki kırmızı çiçekleri arkasındaki Allora’ya uzattı. "Nasıl kullanacağız bunu? Çabuk söyle, ölüyor!"
Allora yolun yorgunluğunu üzerinden hemen atıp karavanın dar mutfak tezgahındaki küçük, taş bir havanda çiçekleri dövmeye başladı. "Bunun özünü çıkarmamız gerek. Stanford, bana hemen temiz su ver! Acele et!"
Stanford hızla bir bardak su uzatırken gözüm onun gergin, kasılmış yüzüne takıldı.
Alaycı maskesi tamamen düşmüştü. Gerçekten kardeşi için deliler gibi endişeleniyordu. O her ne kadar sert ve iğneleyici davransa da, ailesine karşı derin bir koruma içgüdüsü vardı. Bana doğru baktığını, durumun ciddiyetini tarttığını fark edince hemen gözlerimi kaçırdım ve yatağa odaklandım.
Allora hazırladığı koyu kırmızı, kan rengindeki sıvıyı Rex’in dudaklarına yaklaştırdı. "Abi, hadi iç şunu. Lütfen."
Rex zorlukla, acıyla gözlerini araladı. O bulanık bakışların ilk odaklandığı kişi Helena oldu. Morarmış, çatlamış dudaklarıyla hafifçe gülümsedi. "Geri gelmişsin... uyuyan güzel," diye fısıldadı, sesi çok kısık çıkmıştı. Ardından ilacı büyük bir zorlukla yuttu.
Ancak ilaç mucizevi bir şekilde saliseler içinde etki etmedi. Rex ilacı içer içmez acıyla gözlerini büyüterek geriye doğru kasıldı. Göğsü havaya kalktı, boğazından acı dolu bir çığlık koptu.
"Neler oluyor?! İlaç onu öldürüyor mu?" diye bağırdım panikle.
"Hayır!" dedi Allora, Rex'in omuzlarından bastırarak. "Zehir ve şifa savaşıyor. Biraz zaman alacak, dayanması lazım!"
Dakikalar geçmeye başladı. Karavanın içi adeta buz kesti, hepimiz nefesimizi tutmuş yatağın başında bekliyorduk. İlk iki dakika boyunca Rex’in acısı dinmedi; yatakta ter içinde çırpındı, morluklar önce daha da koyulaştı. Helena onun elini sıkıca tutmuş, ağlayarak ona fısıldıyordu.
Beşinci dakikaya doğru, Rex’in titremeleri yavaş yavaş hafifledi. O koyu mor döküntüler, sanki derisinin altından yavaşça emiliyormuş gibi kenarlarından solmaya başladı.
Morluklar önce kırmızıya, sonra pembeleşerek normal ten rengine döndü. Rex derin, rahat bir nefes alarak yatakta gevşedi. Gözlerini tekrar açtığında, o eski canlı, delici bakışları geri gelmişti.
Yatakta doğrularak derin bir nefes aldı. "İyiyim," dedi, sesindeki o hırıltı tamamen kaybolmuştu.
Sonra doğrudan elini bırakmayan Helena’ya döndü. Onun elini kendi büyük avuçlarının içine aldı ve dudaklarına götürüp hafifçe öptü. "Benim için Şahmeran’ın bölgesine gittin... Hayatını tehlikeye attın."
Helena’nın yanakları anında alev aldı, kızıl saçlarıyla yarışacak kadar kızardı. "Şey... Allora ve Stanford da geldi zaten. Tek başıma değildim."
"Ama çiçeği alan sendin," dedi Allora arkadan kıkırdayarak. "Yalan söyleme Helena, koruyucu elfe karşı abimi nasıl savunduğunu, 'onun kalbi temiz' diye nasıl bağırdığını hepimiz duyduk."
Helena utancından yerin dibine girecek gibi dururken, ortamın fazla yumuşadığını düşünerek dayanamayıp araya girdim: "E bence bu kadar romantizm yeter! Şimdi asıl konuya dönelim.
Helena, bizim bir an önce okula dönmenin veya Edwinlerle iletişim kurmanın bir yolunu bulmamız lazım. Okulda bir katil var.Ve üstelik Darcyle kardeşleri her an onlara saldıra bilir.
Rex’in yüzündeki o minnettar gülümseme anında kayboldu. Gözleri buz gibi bir ciddiyete, liderlik vasfına büründü. "Darcy mi? O mor seli kontrol eden kadim cadıdan mı bahsediyorsunuz?"
"Onu tanıyor musun?" diye sordum hayretle.
"Sadece ben değil, bu ormandaki tüm kadim varlıklar onu ve abisiyle kardeşini tanır," dedi Rex yataktan tamamen kalkıp ayağa dikilerek. Boyu karavanın tavanına neredeyse değiyordu. "Darcy, Kara Element konseyinin en tehlikeli üyelerinden biridir.
Ve eğer o okulun yakınlarındaysa, bu sadece başlangıç demektir. Okulunuzdaki hain her kimse, sizi içeriden çökertmek, element dengesini bozmak için Darcy ile büyük bir anlaşma yapmış."
Stanford öne çıktı, kollarını göğsünde kavuşturdu: "Sizi o okula tek başınıza geri gönderemeyiz.
Mia olarak çenemi dikleştirdim, geri adım atmaya niyetim yokten. "Biz yalnız değiliz. Edwin, Han ve Alex orada. Onlar bizim takımımız. Eğer haini bulacaksak, bunu birlikte içeriden yapmalıyız." Gözüm Stanford’a kaydı, hafifçe gülümsedim. "Ama... bize yardım etmek isterseniz, karavanınızı okulun yakınlarındaki yasaklı sınıra çekebilirsiniz. Bize arkadan destek olursunuz."
Edwin’in Gözünden;
Gece yarısı yaklaşırken kütüphanenin devasa ahşap kapısının önündeydik. Koridorlar tamamen sessizliğe gömülmüştü, sadece pencerelerden sızan ay ışığı zemindeki mermerleri aydınlatıyordu. Kalbimin atışlarını kulaklarımda hissedebiliyordum.
"Han, kapıyı halledebilir misin?" diye fısıldadı Alex.
Han öne çıktı. Ellerini kapının büyük demir kilidine yaklaştırdı. Toprak elementinin getirdiği metal kontrolü sayesinde, kilidin içindeki mekanizmanın tıkırtılarını duyabiliorduk. Birkaç saniye sonra tok bir klik sesi geldi ve kapı hafifçe aralandı.
"Güzel," dedim nefesimi üfleyerek. İçeri sızdık. Kütüphane geceleri normalde olduğundan çok daha devasa ve tekinsiz görünüyordu. Binlerce eski kitabın kokusu havaya yayılmıştı.
Alex bizi kütüphanenin en arkasındaki, üzerinde ağır mühürler olan zincirli bir kapıya götürdü. Burası yasaklı bölmeydi. "Anadder'ın odasından aldığı kağıtta yazan 'Kozmik Taht' kelimesinin izi bence burada," dedi Alex, zincirleri işaret ederek.
Han tekrar öne çıkıp zincirleri gevşetmeye çalışırken, içimdeki o huzursuzluk katlanarak büyüdü. Anbera’nın uyarısı zihnimde dönüp duruyordu.
Gözlerimi Alex’e diktim. Karanlıkta yüz hatları tam seçilmiyordu ama çok sakindi. Bir ajana göre fazla sakindi. Ya da belki de sadece bize yardım etmeye çalışan sadık bir dosttu. Bu belirsizlik beni delirtiyordu.
"İşte oldu," dedi Han fısıltıyla. Ağır zincirler yere değmeden onları yakaladı ve kapıyı itti.
İçerisi zifiri karanlıktı, göz gözü görmüyordu. Derin bir nefes aldım ve içimdeki kadim güneş gücünü serbest bıraktım.
Avuçlarımın içinden yükselen saf, parlak ve altın sarısı güneş ışığı tüm odayı tıpkı bir öğlen vaktiymiş gibi aydınlattı. Tozlu raflar, parşömenler ve eski haritalar gün yüzüne çıktı.
Tam ortadaki masanın üzerinde büyük, deri kaplı bir defter duruyordu:Okul Giriş-Çıkış Kayıtları.Ve olan tüm anlar.
Hızla masaya ilerledik. Sayfaları çevirmeye başladım. Ormanda o gizemli yangının çıktığı güne geldik. Herkes durduk yere Helena’yı suçlamıştı.
Onun bir Ateş Varisi olması, tüm şüpheleri üzerine çekmesine yetmişti ama yangını gerçekten onun çıkarıp çıkarmadığını kimse bilmiyordu; ortada hiçbir kanıt yoktu. Bu kayıtlar gerçeği gösterebilirdi.
Gözlerim isimlerin üzerinde gezindi. "Bakın," dedim parmağımla bir ismi işaret ederek. "Ormanın yandığı saatte ormanda olanların listesi... Ama burada bir tuhaflık var."
"Ne oldu?" diye sordu Alex, hemen arkamdan boynunu uzatarak.
"Bir isim..." dedim yutkunarak. "Buradaki isimlerden biri tamamen karalanmış. Üzerine mürekkep dökülmemiş, büyüyle kazınmış. Kimin ismi olduğunu göremiyorum. Eğer bu kişi o sırada ormandaysa, Helena ormanda tek başına iftiraya uğrarken asıl fail orada saklanıyor olabilir."
Tam o sırada kütüphanenin dışından, ana kapının oradan gelen ağır ayak sesleri yankılandı. Biri buraya doğru geliyordu.
"Işığı gizle!" diye tısladı Han.
Avuçlarımı sıkarak güneş gücümü içime geri çektim ve odayı yeniden karanlığa gömdüm. Yasaklı bölmenin kapısını tamamen kapatacak zamanımız yoktu. Karanlığın içinde, tozlu rafların arasına gizlenip nefesimizi tuttuk. Ayak sesleri tam yasaklı bölmenin kapısında durdu.
Biz yasaklı bölmeden hemen çıkmıştık.Kitap raflarının arkasına saklanmıştık.Kapının önünde duran kişiyi göremiyorduk.Demir kilidi hareket ettirdi. Neyseki,Han kilidi eski haline döndermişti.
Birden o kişinin sesini durduk,"Kimse yok"Bu ses Anadderin sesiydi,müdire Mathelda yollamış olmalıydı.Yavaş adımlarla kütüphaneyi terk etti.
O buradan çıktıktan sonra Han,"Artık bizimde çıkmamız gerek yoksa yakalanıcaz"dedi.
Ve bizde hemen kütüphaneyi terk ettik.Daha sonrada odalarımıza geçtik.
Helenanın gözünden;
Ateşin kenarında tek başıma otururken birinin elini ensemde hiss ettim.Arkama döndüğümde Rex olduğunu gördüm.Benim için kahverenkte bir battaniye getirmişti.
Uzatarak,"Al"dedi"üstüne ört üşüme"
"Merak etme Aralık ayında denize giren birileri olarak bu rüzgar hiç birşey"dedim.Akşam olunca hava dahada soğuyordu,ancak ben pek üşümüyordum.Sanırım ateş varisi olduğum için.
"Herkes uyudumu?"diye sordum.
"Evet,uyuyan güzel"diye cevap verdi.
Bir anda duraksadı ve ardından hemen lafa girdi"Sizinle birlikte okula taraf gelicez,böylece okuldan atılmana sebep olan kişiyi bulmana yardımcı olucaz"dedi.
"Ama beni okuldan kovan müdirenin kendisiydi,ve nasıl bulucaz?"diye sordum.
"Okula veri alınman kolay,en önemli olan şey seni okuldan attıran kişiyi bulmak"
"E,peki okula nasıl geri alınıcam"
"Hipnoz güçlerimiz sayesinde,tek gücümüz hızlı koşmak değil"dedi kendinden emin bir şekilde.
~1 gün sonra
Okulun önüne Mia'yla birlikde vardığımızda okuldakı bazı öğrenciler ve Mathelda bizi karşıladı.Mathelda bana sarılmaya başladı.Öyle bi sarıldı ki nerdeyse nefessizlikten boğulucakmışım gibi hiss ettim.
Mathelda,"Okula geri döndüğün için gerçekten çok mutlu oldum,Helenacım."dedi.
Bir anda tüm öğrencilerin gözleri önüde çimlerin üzerinde önümde diz çökerek,"Sana yaşattıklarım için çok özür dilerim Helena.Ne kadar özür dilesem az,yaptığım yanlıştı ve kendi suçumu anladım.Tekrar çok özür dilerim"dedi.
Tüm öğrenciler şaşkınlıkla bizi izliyordular.
Mathelda yerden kalktıktan sonra odama geri yerleşebileceğimi söyledi.Mia'yada öyle.
Gururlu bir şekilde öğrencilerin arasından geçerek okula girdim,Miayla beraber.
Kolidorda yürürken Mia,"Rex'inde alacağı olsun yani,Matheldaya deseydi ya bendende özür dilesin"
Miaya bakarak sırıttım."Artık birdahaki sefere Miacım"dedim
~Olaydan 10saat önce
Rex yanımdaki sandalyeye oturdu.Gözlerini yanan ateşten ayırmadan konuşmaya başladı
.
"Müdirenizi hipnos edicem ve okula almasını söyliycem böylece sizi okula alıcak.Sizi okula aldıktan sonra daha dikkatli olmanız gerek,belliki bir düşmanın var ve seni alt etmek için berşeyi planlıyor.
Bende gece herkes uyuduktan sonra okula giricem ve bu olanları araştırmaya başlıycam.Sizin bu öğrencileriniz saat kaçta uyuyor?" diye sordu.
"Dokuz on arası"diye cevap verdim.
Yarın benimle birlikte erkenden kalkman gerekiyor okulun yolunu göstereceksin ve bende Müdireyi hipnoz edicem."
"Tamam" dedim ve birlikte karavana doğru gittik.
Sabah bana birinin dokunmasıyla uykumdan kalktım.Ebni uyandıran kişi Rex di.Sabahın daha erken saatleriydi.
Karavandan indikten sonra havanın hâla tam olarak açılmadığını ve sabah soğuğu olduğunu gördüm.
İçimden,"Bu vampirler neden hep erken kalkıyor?"diye geçirdim.
Sabah kahvaltısını dahi etmeden okula doğru yola koyulduk.Hızlı şekilde irerliyorduk.Koşmuyorduk,hızlı şekilde yürüyorduk.
Ve biraz yürüdükten sonra okulun önüne vardık.
Rex okula göz gezdirdi.Ve bana,"Tamam sen burda kal birkaç dakikaya gelicem" dedi.
Ben ağaçların ve ojulun kapısının önünde durdum.Rex hızlı şekilde koşarak okulun önünde duran şovalyelere görünmeden içeri girdi.Gözlerim hâla uykuluydu.Gözlerimi ovalıyordum.Birkaç dakika sonra Rex yanımda belirdi.
"Bu iş tamamdır"dedi.
"Ne yaptın?"diye sordum.
"Odasını buldum ve onu uyandırdım uyandığı anda hemen hipnoz ederek senden özür dilemesini ve önünde diz çökmesini söyledim"
Karavana doğru irerledik.Beni kucağına alarak hızlıca koştu.Karavanın önüne vardığımızda herkes uyanmıştı.Nerede olduğumuzu sordular.Ve olanları onlara anlattık.
Mia,"Ateşin Varisi geri dönüyor desenize,bu defa üstslik intikam almak için"
