3. bölüm · Solaryanın Varisi

3cü bölüm:Gölgelerin İçindeki Köstebek

Emil Aliyev

"Bu demek oluyor ki içeride bir ajan var. Ve bu ajan sayesinde bizden rahatlıkla bilgi sızdırabiliyorlar..."

Odama döndüm. Elime bir kağıt ve kalem alıp bu olayı araştırmaya karar verdim. Üstelik bu gizemi çözersem ailemin katilini de bulabilirdim.

Henüz herkesin ismini tam olarak bilmesem de bildiğim kadarıyla öğrencilerin listesini çıkarmaya başladım.

Planım şuydu: Herkes uyuduktan sonra odaları gezecek ve öğrenciler hakkında bilgi toplayacaktım.

O kadar dalmıştım ki Alex’in odaya girdiğini fark etmedim bile. Omzuma hafifçe dokunduğunda yerimden sıçradım. Elleri de kendisi gibi buz gibiydi. Ne yaptığımı sorduğunda kağıdı hemen gizledim ve sorusunu geçiştirdim. Saat neredeyse on bir olmuştu.

Alex uyuduktan sonra tanınmamak için siyah kıyafetlerimi giydim ve yüzüme siyah bir maske taktım. Bir süre bekleyip herkesin derin bir uykuda olduğundan emin olduktan sonra odadan çıktım.

Okulun koridorları o kadar sessizdi ki damarlarımdaki kanın akışını bile duyabiliyordum.
Etrafımı inceleyerek ilerledim.

İlk hedefim müdirenin çalışma odasıydı. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. Zorladım, yine de fayda etmedi. Son çare olarak kapı kolunu eritmeye karar verdim.

Gücüm henüz tam kapasitesinde olmasa da metal kulpu eritmek ve birkaç şey için yeterliydi. İçeri girer girmez dosya raflarına yöneldim; odanın büyük bir kısmı dosyalardan ibaretti. Hemen incelemeye başladım.

İlk olarak Toprak Varisi Han’ın dosyasını açtım:
Florida gezegeninden. Gücü: Toprak ve Doğa. Beş kişilik bir ailesi var, kardeşlerin ortancası. Ailede yeşil saça sahip olan tek kişi o; diğer aile üyeleri kumral. Bir kız kardeşi ve bir ağabeyi var.

İkinci olarak Su Varisi Mia’nın dosyasına baktım:
Aquarella gezegeninden. Gücü: Su elementi. Beş kişilik bir ailenin en büyük çocuğu. Ailesindeki herkesin saçı beyaz ve maviden oluşan iki renge sahip.

Ardından Ateş Varisi Helena’nın dosyası geldi:
Evrenin en güçlülerinden biri olan Ateş elementine sahip. Ailesi dört kişiden oluşuyor, en küçük çocuk o. Ailesindeki herkes kızıl saçlı.

Tam Alex’in dosyasına bakacakken dışarıdan bir ayak sesi duydum. Birisi buraya doğru geliyordu! Dosyaları hızla yerine yerleştirip kapının arkasına saklandım.

Odaya giren Müdire Matheldaydı. Normalde uyuyor olması gerekmiyor muydu? Üstelik üzerinde geceliği değil, günlük elbiseleri vardı. O dosyalara doğru ilerlerken ben fırsat kollayıp kapının arkasından süzüldüm ve sessizce odama koştum.

Az kalsın yakalanıyordum. Hemen pijamalarımı giyip yatağa girdim. O gece rüyamda daha önce hiç görmediğim bir yüz belirdi. Bir kapıya doğru ilerliyor ama anahtarı olmadığını söylüyordu. Kan ter içinde uyandım. Her rüyanın bir anlamı olduğu söylenirdi ama bunun pek bir anlamı yok gibiydi. Umursamadım.

Kantine gidip kahvaltımı yaptıktan sonra büyük salona geçtim. Müdire Anadder, dün gece birinin odasına girdiğini duyurdu.

Kapı kolunun eritildiğini söylerken gözleri hepimizin üzerinde geziniyordu. Bunu yapanın ya bir Güneş ya da bir Ateş varisi olduğunu belirtti. Yerimde belli etmeden sessizce gülümsüyordum.

O sırada öğrencilerden biri ayağa kalkarak çıkıştı: "Bayan Mathelda, dün bir öğrenci öldü ve siz sadece odanıza kimin girdiğini mi soruyorsunuz? Bu nasıl okul? Biz burada tehlikedeyiz!"
Mathelda bu sözlere çok sinirlendi ve çocuğun okuldan uzaklaştırılmasını emretti.

Çocuğu kolundan tutup kendi evrenine geri gönderdiler. Halbuki çocuk sonuna kadar haklıydı.

Müdire, "Size söylemiştim çocuklar, bana karşı çıkarsanız sizi geri gönderirim. Kurallara uymak zorundasınız!" dedi. Bir başka öğrenci, "Peki kurallara hayatta kalmak da dahil mi?" diye sorunca müdirenin cevabı sert oldu: "O beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren tek şey itaat etmeniz."
"Ne kaba bir kadın," diye geçirdim içimden.

İlk ders vakti gelmişti: Sihir Kontrolü.
Sihir Kontrolü dersi için okulun kasvetli havasından uzaklaşıp, ormanın hemen kıyısındaki devasa bir düzlüğe çıktık. Merkeze yerleştirilmiş antik taş masa, üzerinde çatlaklarla dolu bir arena gibi bizi bekliyordu.

Hocamız Nerw, rüzgarda uçuşan cübbesiyle bir general gibi karşımızda durdu. "Güç, sadece sahip olmakla değil, onu kontrol etmekle ölçülür!" diye gürledi.

1. Raund: Doğanın Gazabı ve Suyun Çaresizliği (Mia vs. Han)
Mia ve Han taş masanın iki ucunda yerlerini aldılar.

Mia;İyi şanslar, Han bakalım beni yene bilecekmisin?" Dedi.
Ellerini zarif bir hareketle yukarı kaldırdı; havadaki nem saniyeler içinde devasa, saydam bir su kütlesine dönüştü.

"Aquarella’nın Öfkesi!" diye fısıldadı ve suyu Han’ın üzerine bir sel gibi boşalttıcaktı. Ancak Han, Florida gezegeninin sakin gücünü arkasına almıştı. Tam su ona çarpacakken avucunu toprağa sertçe vurdu. Yer sarsıldı ve saniyeler içinde toprağın altından kollar kalınlığında, dikenli ve simsiyah sarmaşıklar fırladı.

Sarmaşıklar suyu bir ağ gibi yardı ve Mia’nın kaçmasına fırsat vermeden ayak bileklerine dolandı. Onu baş aşağı havaya kaldırdığında Mia’nın su kütlesi dağılıp toprağa karıştı. Han, bitkilerin sabrıyla kazanmıştı.

2. Raund: Buzun Sessizliği ve Ateşin Çığlığı (Alex vs. Helena)
Meydan bu kez en zıt iki elemente kaldı. Helena’nın etrafındaki hava, öfkesiyle birlikte titremeye başladı. İksiside bir birinden oldukca güçlü gibi duruyordular.

Helena,"alev topu" diye bağırdığında, ellerinden çıkan kor halindeki alev topu taş masayı kavurarak Alex’e doğru bir meteor gibi ilerledi. Alex ise yerinden kıpırdamadı; gözleri tıpkı elleri gibi donuk ve soğuktu.

Avucunu havaya kaldırdığı an, mutlak sıfır noktasından gelen bir dondurucu rüzgar alevleri havada dondurup buzdan bir heykelciğe çevirdi."O kadarda kolay lokma değilim Helena"diye kendinden emin şekilde konuştu.

Helena şaşkınlıkla geri çekilirken, Alex parmaklarını şıklattı; havada asılı duran nem kristalleşerek yüzlerce keskin buz iğnesine dönüştü ve Helena’nın üzerine yağdı.

Helena, etrafında dönen devasa bir ateş çemberi oluşturarak iğneleri daha ona değmeden buharlaştırdı.
Alex son hamle olarak yerdeki nemi dondurup Helena’yı bir buz hapishanesinin içine aldı. Herkes nefesini tutmuştu ki, buzun içinden bir çatırtı koptu.

Helena’nın kızıl saçları birer alev huzmesi gibi parladı ve buz kütlesi devasa bir patlamayla binlerce parçaya ayrıldı. Helena, açığa çıkan termal enerjiyle Alex’i onlarca metre geriye savurdu. "Bende kolay lokma değilimdir Alex." Ateş, bu kez buzun hükmünü kırmıştı.

3. Raund: Güneşin Mutlak Otoritesi (Ben vs. Herkes)
Sıra bana geldiğinde, dört element varisi de etrafımı sarmıştı.Neden herkezin bana karşı geldiğini bilmiyordum,ama tahminimce bu fikir,hocamız Nerw'in fikriydi.

Galiba benim ne kadar geliştiğimi görmek istiyordu.Ona istediğini vericem.Böylelikle ilk olarak Miayla savaşıcam.

Nerv düdüğü çaldığına ilk Mia harekete geçti.Ancak pek başarılı olamadı. Mia’nın gönderdiği su dalgasını, ellerimi birleştirip yaydığım yoğun bir sıcaklık dalgasıyla havada buharlaştırdım böylelikle Mia yı yenmiş oldum.

Etrafı yoğun bir sis bulutu kapladı. Han, sisin içinden görünmez sarmaşıklarını üzerime saldı ama güneşin saf enerjisine sahip birine karşı şansı yoktu.

Bir parmak hareketiyle ışığı bir lazer gibi kullandım; sarmaşıklar güneşin yakıcı ısısıyla anında kurudu, çürüdü ve siyah küller halinde yere serildi.Fazla ısı bitkiler için pekte hoş değildir.

Alex, "Buz Kalkanı!" diyerek önüne aşılmaz bir duvar ördü ve üzerime devasa buz kayaları fırlatmaya başladı. Gözlerimi odakladım; güneşten gelen saf enerjiyi bir kılıç gibi kullanarak kayaları havada kağıt gibi ikiye böldüm. Ardından en sinsi kozumu oynadım: "Kör Edici Işık."

Bu gücü kütüphanedeki bi kitaptan öğrenmiştim.Ve işime yaradı. Gökyüzündeki güneşten aldığım tüm gücü bir noktada toplayıp Alex’in tam gözlerinin önünde patlattım. Birkaç saniyelik geçici körlük, onu dizlerinin üzerine çökertmeye yetti.

En son rakibim Helena’ydı. İkimiz de bitkindik ama gözlerimizdeki hırs sönmemişti. O ateş fırlattı, ben güneş kalkanımla karşıladım; her çarpışmada kulakları sağır eden patlamalar yankılanıyordu.

Onu bir ışık patlamasıyla uzağa fırlattığımda Helena en tehlikeli kozunu oynadı: "Ejderha Ateşi!" Bu, ateşin en saf ve yok edici haliydi. Darbe o kadar güçlüydü ki, kendimi bir ağacın gövdesinde buldum.

Sırtımdaki acı keskin olsa da hızla ayağa kalktım.
Nerw düdüğü çaldığında, orman sessizliğe gömüldü. Hepimiz nefes nefese, birbirimize bakıyorduk. Hocamızın sesi bu sessizliği bozdu: "Harikaydınız çocuklar. Ve işte o kadim sıralama yine değişmedi..."

O an anladım; bu sadece bir ders değil, evrenin hiyerarşisiydi:

Ateş: Yok edici güç.
Güneş: Var edici ve koruyucu güç.
Buz: Durdurucu ve dondurucu güç.
Toprak: Sabırlı ve köklü güç.
Su: Akışkan ama kırılgan güç.
Bu sıralama bizim güç sıralamamızdı.

Dersin bitiş ziliyle birlikte soluğu büyük salonda aldık. Müdire Mathelda bizi bekliyordu. Zaman kaybetmeden hızlıca yerlerimize geçtik.

Müdire hanım, hepimizin üzerinde tek tek gözlerini gezdirdikten sonra konuşmaya başladı:
"Evet gençler, hocalarınızın anlattığına bakılırsa bugün hepiniz harikalar yaratmışsınız.

Arkadaş gruplarınızla sergilediğiniz mücadele ruhundan dolayı hepinizi tebrik ediyorum. Ama özellikle Edwin ve Helena’ya bir parantez açmam gerek... Okula adım atalı henüz beş gün olmasına rağmen ikiniz de şaşırtıcı bir performans sergilediniz. Tebrikler."

Kısa bir sessizliğin ardından yarınki planı açıkladı: "Bugün gidip iyice dinlenin çünkü yarın ormana gireceksiniz.

Oradaki tehlikeli canlılarla savaşmayı öğreneceksiniz. Hemen endişelenmeyin, ormanın derinliklerine inmeyeceksiniz; sadece sınır hattında kalacaksınız. Karşılaşacağınız canlılar üçüncü seviye, yani başa çıkabileceğiniz türden yaratıklar."

Han, merakına yenik düşerek, "Peki efendim, tam olarak neyle karşılaşacağız?" diye sordu.

Yanımızdaki Mathelda söze girdi: "Vampirellalar, orman yaratıkları ve yer cüceleri."

Han kaşlarını çattı. "Hocam, vampirler demek istediniz herhalde?"
Mathelda hafifçe gülümsedi. "Hayır Han, Vampirellalar.

Onları vampirlerin bir alt türü olarak düşünebilirsin. Bir Vampirella sana sadece dokunarak yaşam enerjini çekip seni öldürebilir.

Vampirler ise hem kanını emerek hem de dokunarak canını alır. Yani anlayacağın, asıl kabus olanlar vampirlerdir; bunlar sadece onların daha zayıf akrabaları."

Müdire Mathelda'nın tebrikleri kulaklarımda çınlıyordu ama zihnim çoktan yarınki orman görevine odaklanmıştı. Müdire salondan ayrıldığında, Helena ve diğerlerinin üzerindeki o ağır sessizliği hissedebiliyordum.

"Sadece dokunarak mı?" diye mırıldandı Han. Ellerinin titrediğini fark ettim. "Yani kalkan büyüsü yapamazsak işimiz bitti demektir."

Han’ın yanına gidip omzuna elimi koydum. Parmaklarımdaki karıncalanmayı gizlemeye çalışarak hafifçe sıktım.

"Sakin ol Han," dedim sesimi mümkün olduğunca sabit tutarak. "Müdire onların üçüncü seviye olduğunu söyledi. Bu, bizden daha yavaş ve daha az zeki oldukları anlamına gelir.

Ayrıca biz yanındayız. Birbirimizi kolladığımız sürece o yaratıklar bize dokunamaz bile."

Alex ise her zamanki gibi mesafeliydi. Pencereden dışarıdaki kararmış ormana bakıyordu. "Seviyesi ne olursa olsun," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle, "Orman hiçbir zaman göründüğü kadar masum değildir, Edwin."

Onun bu gerçekçiliği hoşuma gidiyordu ama şu an ihtiyacımız olan şey cesaretti. "Haklısın," diye onayladım onu. "Bu yüzden yarın her zamankinden daha dikkatli olacağız."