1. bölüm · Solaryanın Varisi
1ci bölüm:Kaderin Kapısı
Okurken dinleye bileceğiniz müzikler
🎧🎵
●Sevdik Sevdalandık-Reyhan Karaca
●Run like a girl
●A Canım-Mabel Matiz
●Yanarım-Sertab Erener
●Bu aşk fazla sana-Şebnem Ferah
●Sadece sevilmek istedim-Lin Pesto
●You Don't Own Me - Lesley Gore
●Her nerdeysen-Ati
●Sonsuz ol-Yalın
●Bootleg_Mov - Dark Triad x Jordan Barrett Slowed Best Part
~Umarım okurken keyif alır ve seversiniz Varislerimm
1ci bölüm
Perdelerin arasından süzülen güneşin ilk ışıklarıyla uyandığım o sabahın üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, hissettiklerimi unutabileceğimi sanmıyorum. O an her şey sıradandı. Huzurluydu. Sakin ve güvenliydi.
Hayatımın birkaç saat sonra tamamen değişeceğini bilmeden yatağımdan kalktım, camı açtım ve uzaktaki dağları izledim. Serin sabah havası yüzüme çarparken içimde açıklayamadığım bir kıpırtı vardı. Sanki bir şeyler olacakmış gibi...
Aşağı indiğimde annem kahvaltıyı çoktan hazırlamıştı. Masada taze ekmek, reçel ve her zamanki gibi sıcak süt vardı. Annemin yüzünde her zamanki yumuşak gülümseme vardı ama şimdi geriye dönüp baktığımda gözlerinde bir gölge olduğunu fark ediyorum.
O gün bana ormana gideceğimi söylediğimde fazla sorgulamamıştı. Sadece "Çok geç kalma Edwin," demişti. Sanki zaten gideceğimi biliyormuş gibi.
Kasabaya uğrayıp Teressa teyzeye gitmem de sıradan bir alışkanlıktı. O benim öz teyzem değildi ama çocukluğumdan beri bana kendi yeğeni gibi davranırdı.Sanırım çocuğu olamadığı içindi.Bana "minik sarışın" demesi hâlâ hoşuma giderdi, her ne kadar on yedi yaşında olduğumu söyleyip itiraz etsem de.
O sabah ondan bir simit alıp ormana doğru yürüdüğümde içimdeki huzur daha da artmıştı.
Orman... Orası benim için her zaman başka bir dünyaydı. Ağaçların arasından süzülen ışık, kuşların sesleri, hafif rüzgârın yaprakları titretişi... Sanki doğa benimle konuşuyordu.
Bir süre yürüdükten sonra küçük bir çay gördüm. Taşların üzerinden geçerek karşıya ulaştım. Tam o sırada başıma bir şey çarptı. Yere düşen şeyin bir kozalak olduğunu görünce yukarı baktım. Bir sincap beni izliyordu.
Ama o sıradan bir bakış değildi. Sanki bilinçliydi. Sanki bir şey anlatmak istiyordu.
Garip sesler çıkarmaya başladı. Ardından bir anda koşmaya başladı. Neden yaptığımı bilmeden onu takip ettim. O kadar hızlıydı ki yetişebilmek için var gücümle koştum. Nefes nefese kalmıştım. Etrafıma baktığımda daha önce hiç gelmediğim bir yerde olduğumu fark ettim. Ağaçlar daha sık, hava daha ağırdı.
Ve sonra onları gördüm.
Benim yaşlarımda çocuklar. Çalılıkların arasından izlerken birer birer mavi bir portaldan geçtiklerini gördüm. Gözlerime inanamadım. Tam o anda annemin sekiz yaşımdayken söyledikleri aklıma geldi. "Yaşın geldiğinde özel bir okula gideceksin..." demişti. O zamanlar masal sandığım sözler şimdi önümde gerçekleşiyordu.
Portal... Gerçekti.
O gün kasabaya geri döndüğümde zihnim karmakarışıktı. Teressa teyzeye gördüklerimi anlattığımda yüzündeki ifade değişmişti. "Demek sonunda öğrendin," demişti. Portalın benim gideceğim okula açıldığını söylediğinde içimde hem korku hem de heyecan oluşmuştu. Sihirli bir okul... Gücümü ortaya çıkaracaklardı.
Ama nasıl bir güç?
O gün eve döndüğümde hayatımın kırılma noktasına ulaştım. Evden çıkan siyah takım elbiseli iki adamı gördüğümde içime kötü bir his çöktü. Eve girdiğimde ise... Her şey karanlığa gömüldü. Annem babam,ve kardeşim yerde kanlar içindeydi. Çığlık attığımı hatırlamıyorum ama boğazımın yandığını hatırlıyorum.
Koştum. O adamların peşinden koştum. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu ama durmadım. Portalın önüne geldiklerinde içinden geçtiler. Ben de geçmek istedim. Ama tam o anda portal kapandı.
O an anladım. Bu kaderdi.
Bir yıl sonra, 2 Kasım'da tekrar oradaydım. Bu kez yalnızdım. Ailem yoktu. Teressa teyze beni uğurlamıştı ama diğer çocuklar gibi sarılıp vedalaşacak bir annem yoktu.
Portal yeniden açıldığında kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Siyah kiyafetli bir adam konuşma yaptı. Okulun sıradan olmadığını, ejderhalar, sirenler ve başka diyarların varisleriyle karşılaşacağımızı söyledi.
Sıra bana geldiğinde gözlerimi kapattım ve içeri adım attım.
Gözlerimi açtığımda masal diyarındaydım. Devasa bir şato önümde duruyordu. Gökyüzü daha parlaktı, hava daha canlıydı. Ağaçlar kırmızı elmalarla doluydu. Hepsi kırmızıydı... Bir tane bile yeşil yoktu.
Kıyafetlerimin değiştiğini fark ettim. Simsiyah bir kombin ve pelerin... Sanki karanlık bir şövalye gibiydim. Tek renkli şey sarı saçlarımdı. Annemin saçları gibi...
Okula ilerledik. Ve sanırım az önce üstümüzden bir ejderha geçti.Herşey çok normalmişte bi tek bu anormalmiş gibi şaşırdım.Kapıda beyaz zırhlı askerler vardı. Kılıçları metalik bir ışıkla parlıyordu.Bembeyaz bi zırh giymişler ve kafalarındada gri renkte kask vardı. Kapı açıldığında kırmızı elbiseli bir kadın belirdi.İsmi, Anadder. Müdüre yardımcısı.
"Merhaba,çocuklar.Ben Anadder.Sayın okulumuzun müdüresinin yardımcısı.Sağ kolu desek yeri olur.Müdiremizin ismi Mathelda.Her biriniz Mathelda'ya saygı göstermelisiniz.Aksi takdirde okuldan varis olmadan kovulursunuz.Birkaç yıl önce Nerra diye bi öğrenci okulu gücüyle ele geçirmeye çalıştı.Ancak başarılı olamadı.Müdüre Mathelda onu dondurarak okulun karanlık yerinde saklıyor...
Neyse gelin size odalarınızı göstereyim."dedi.
İçimden, acaba Nerra neden okulu ele geçirmeye çalıştı diye sorguladım.Ve neden hâla okulda?Okuldan kovulması gerekmiyomuydu?
Okulun koridorları baya büyüktü. Bende düşüncelerime dalmıştım.İlerden gelen Lunayı görememiştim.Birden,birine çarptığımı hiss ettim ve özür diledim.Kızın kitapları yere düşmüştü,kaldırmasına yardım ettim.
Kitabın üstünde ay büyüsü, ve diğer kitaptada ay elementinin tarihi yazısını gördüm.Kitapları yerden kaldırıp tekrar özür istedim.Sonra bana el uzatıp,"Ben Luna,ve tekrar tekrar özür dilemene gerek yok ikimizde suçluyuz.
Ben kitaplara dalmasaydım çarpmazdık.Peki sen?Sen kimsin?"Tek söyleye bildiğim şey ismim oldu.Sonra görüşürüz diyerek gitti.Saçları çok güzel görünüyodu beyaz ve sarı renginin karışımı gibiydi.
Gözleride su mavisi.Güzel bi kızdı...Daha sonra koşarak Anader'lere katıldım.Her birimize kalacağımız ikişer kişilik,odaları gösterdi."Burası senin odan,oda arkadaşın ise Alex."
Odanın kapısını açtım,içeriye girip gezindim.Oda ferahtı yataklar birbirine uzak mesafedeydi.Ve anladığım kadarıyla kendimiz süsleye bilirdik.Oda arkadaşımın yatağının yanında buz hakkında bazı şeyler vardı.Ve duvarında buz posterleri vardı.Anladığım kadarıyla buz varisiydi.
Yatağımın yanında kocaman dolap vardı,ancak hiç bişey yerleştiremedim.Çünkü bu evrene getirdiğim tek şey kendimdim.
Birkaç dakika sonra odanın kapısı açıldı.Odaya beyaz saçlı biri girdi.Oda arkadaşım olmalıydı.
Yanına gidip el uzattım.Merhaba ben Edwin.Oda el uzatıp soğuk bi sesle"Bende Alex,hangi elementin varisisin?"Bilmediğimi söyledim.Oda soğuk bi gülümsemeyle "Bileğine bak" dedi.Bileğinde hangi sembolse,onun varisisin."Hemen bileğime baktım,güneş...güneş sembolü.
"İyi birimiz soğuk,birimizse sıcak"Espiri yapıyor gibiydi,ancak pek komik değildi.Galiba buz varisi oluğu için.
"Hangi evrenden geldin?"diye sordu.Dünya,peki sen?"Helvaris gezegeninden"Anlatırmısın diye sordum.
"Biraz soğuk bi gezegen,etraf buzlarla kaplı.Siz dünyalılardan farklı olarak bizde element tesadüf olarak seçilmez.Hangi gezegendensen osun."
"Ancak bildiğim kadarıyla dünya gezegeninde işler biraz tesadüf.Orda elementler rastgele seçiliyor."
Biraz sohbet ettik ve ben okulu gezmeye başladım.Okulun içi sandığımdanda büyüktü.Anladığım kadarıyla okul altı kattan oluşuyor ve benim odamsa dördüncü katta.
Tam olarak okulda yüzseksen oda bulunmakta her kattaysa otuz oda bulunmakta.Kaybolmamak büyük bi şans.Dışarı çıktım.Okuldan biraz mesafede bir göl olduğunu gördüm.Oraya doğru irerledim.
Vardığımda gölün kenarında oturdum.Aniden suda bi hareketlilik gördüm.Suya yaklaştım.Sudan aniden birşey fırlayı verdi.O bi deniz kızımıydı?
Sonra bi yüz ortaya çıktı.Mavi göz ve açık mavi renkli bi deniz kızı."Merhaba ben Anbera"Bende Edwin.Sudan bir anda fırlayıca ürperdim."Korkuttuysam özür dilerim,sadece tanışmak istedim."Sorun değil sen anlattıkları sirenmisin."Evet bir sirenim en yakın arkadaşımlada tanıştırmak isterdim ama şu an biraz derinliklerde.
"Derinliklerde derken?Diye sordum."Bizimde su altında bi dünyamız var sizin ki gibi"Anladım dedim.
E,anlatsana Edwin elementin ne?Güneş,peki senin?
Biz sirenlerin elementi olmaz sadece ses dalgalarıyla düşmanları kontrol ede biliriz.
Daha sonra havanın karardığını görerek hoşca kal dedim.Odama geçtim.odanın balkonundan manzarayı seyr ediyordum.Bir yıl önce bu günki gibi.Sonra oda arkadaşımdan akşam yemeğini yemeyecekmiyiz diye sordum."Hayır ilk gün akşam yemeği yenmez adet böyle" Ve akşam sekizde uyumamız olduğunu söyledi.
Kiyafetlerim ne kadar rahatsız olsada yatağa girip onlarla uyudum.Yarın büyük bi macera bizleri bekliyor olacak...
Odanın dört bir yanına gizlenmiş, taş duvarların soğukluğuyla tezat oluşturan o hoparlörlerin mekanik gıcırtısı, zihnimin en derin kıvrımlarında yankılanan huzurlu uykumu bir cam kırığı gibi tuzla buz etti. Sabahın o puslu, henüz güneşin bile tam uyanmadığı gri sessizliği, hoparlörden gelen emredici sesle yırtıldı:
"Uyanın çocuklar! Bugün sizleri büyük bir macera bekliyor. Saat tam 09:00'da üçüncü kattaki dev salonda toplanın. Gecikenler ilk dersin disiplin cezasını peşinen kabul etmiş sayılır."
Gözlerimi araladığımda odanın tavanındaki işlemelerin hafifçe titrediğini gördüm. Kalbim, henüz nedenini bilmediğim bir heyecanla göğüs kafesimi dövüyordu. Hızla yataktan fırladım, üzerimdeki mahmurluğu atmak için yüzüme çarptığım su bile zihnimi tam anlamıyla berraklaştıramamıştı. Koridora çıktığımda, Akademinin devasa taş koridorlarının adeta canlandığını fark ettim.
Yüzlerce öğrenci, farklı elementlerin getirdiği karakteristik özelliklerle -kimi saçlarından kıvılcımlar saçarak, kimi adımlarının altında hafif bir nem bırakarak- merdivenlere akın ediyordu.
Üçüncü kata vardığımda devasa çift kanatlı kapıların önü ana baba günüydü.
Herkes birbirine bakıyor, fısıldaşıyor, Mathelda'nın ne açıklayacağını tahmin etmeye çalışıyordu. Saat tam dokuzu vurduğunda, sanki görünmez bir el tarafından itilmişçesine kapılar büyük bir gürültüyle açıldı. İçerideki hava dışarıya göre çok daha ağır ve kadimdi. Salonun tavanı, gökyüzünü canlı bir tablo gibi yansıtıyor; bulutlar başımızın üzerinde süzülüyordu.
Mathelda, omuzlarında elementlerin simgelerini taşıyan ağır peleriniyle kürsüye doğru yürüdü. Her adımı, salondaki mermer zeminde otoriter bir yankı bırakıyordu.
Kürsüye ulaştığında derin bir nefes aldı ve o meşhur, tok sesiyle tüm salonu sessizliğe gömdü.
"Evet çocuklar, sözüme uyup burada toplandığınız için teşekkür ederim," dedi. Gözleri sanki her birimizin ruhunu okuyormuş gibi tek tek üzerimizde gezindi.
"Sizi buraya çağırmamın nedeni sadece tanışmak değil; bundan sonraki hayatınızın, onurunuzun ve belki de dünyanın kaderinin belirleneceği o ilk adımı atmak.
Bugün beşli gruplara ayrılacaksınız. Neden beşli? Çünkü eğitim süreciniz boyunca karşılaştığınız her zorlukta, beş temel elementin ortak gücüne, birbirinizi tamamlayan o kopmaz bağa ihtiyacınız olacak."
Salonun ortasında bir sessizlik oldu, ardından bir mırıltı dalgası yükseldi. Ön sıralardan, parmaklarının ucundan hafif su damlacıkları süzülen bir öğrenci elini kaldırdı. Sesi titriyordu ama sorusu netti: "Ama efendim, kadim kitaplarda altı elementten bahsedilir... Su, Doğa, Ateş, Güneş, Buz ve... Ay. Neden altıncı parça eksik?"
Anadder'in o sert çehresinde bir anlık hüzün bulutu belirdi. Sanki çok uzak bir geçmişin acısını hatırlar gibi gözlerini kıstı. "Bu sene Ay elementinin tek varisi olan Luna," dedi sesi hafifçe titreyerek, "bazı özel, kaçınılmaz rahatsızlıklarından ve gezegenindeki dengesizliklerden dolayı kendi topraklarına dönmek zorunda kaldı. Ay'ın ışığı, bu dönem bizimle olmayacak. Bu yüzden beşli gruplar kurmak zorundayız."
O an zihnimde bir şimşek çaktı. İçimden buz gibi bir ürperti geçti. Demek o yüzden... Birkaç gün önce Luna'yı arka bahçedeki yaşlı söğüt ağacının altında görmüştüm. Elinde tozlu, deri kaplı kitaplar vardı. Yüzündeki o kederli, sanki bu dünyadan kopmuşçasına uzak ifadesi hala gözlerimin önündeydi. Meğer o bakışlar bir veda, o sessiz yürüyüş bir ayrılıkmış. Sebebi buymuş.
Mathelda grupları kurmamızı istediğinde salon bir anda savaş alanına döndü. Herkes tanıdıklarıyla, güçlü gördükleriyle bir araya gelmeye çalışıyordu. Ben ise o kalabalığın içinde kendimi biraz yalnız hissetmiştim. Kenarda, tıpkı benim gibi biraz çekingen, biraz da dışlanmış hisseden birkaç kişiyi fark ettim. Adımlarım beni oraya sürükledi.
İlk önce Helena ile tanıştım; Ateş varisi olmasına rağmen sakin bir enerjisi vardı. Sonra doğanın dinginliğini taşıyan Han ve suyun akışkan gücüne sahip Mia katıldı aramıza. Ama bir elementimiz hâlâ eksikti: Buz. Buz olmadan savunmamız eksik kalırdı.
"Ben de size katılabilir miyim?"
Arkamı döndüğümde oda arkadaşım Alex'i gördüm. Buz mavisi gözleri her zamanki gibi mesafeli, hatta biraz soğuktu ama o bakışların arkasındaki kararlılığı görebiliyordum. "Tabii ki olur Alex, seni bekliyorduk!" dedim heyecanla.
Beşinci parçamız da tamamlanmıştı. Artık biz bir bütündük.
Mathelda, yemekten sonra tekrar aynı salonda olmamızı söyleyerek bizi kantine gönderdi. Yemekhanede her grup kendi masasına kurulmuştu. Biz de masamıza geçip ilk gerçek sohbetimizi ettik. Han ormanlardaki bitkilerin dilinden bahsediyor, Mia ise suyun nasıl bir silaha dönüşebileceğini anlatıyordu. Alex ise çoğunlukla sessizdi, sanki aklı başka bir yerdeydi.
Yemekten sonra salona döndüğümüzde bizi bekleyen manzara muazzamdı: Element üniformalarımız. Her bir dokusu sihirle örülmüş, üzerine elementlerin ruhu işlenmişti.
Biz Güneş varislerinin üniforması, ufuktaki o son kızıllığı ve doğan güneşin parlaklığını andıran sarı ve turuncu tonlarındaydı. Yakalarımızda gümüş bir güneş sembolü parlıyordu. Sembolün gümüş olması içimi biraz burktu; çünkü sadece üçüncü ve dördüncü sınıflar altın sembol taşıyabiliyordu. Biz henüz yolun en başındaydık.
Elimize tutuşturulan ders takvimine göz attığımda heyecanım iki katına çıktı:
Sihir Kontrolü (Zihni ve bedeni birleştirmek)
Elementlerin Tarihi (Geçmişin tozlu sırları)
Ejderha Biniciliği (Vahşi ruhlarla bağ kurmak)
En çok Ejderha Biniciliği dersini merak ediyordum, içimde sanki gökyüzüne ait bir parça vardı. Ama önce, sihrimizi, yani içimizdeki o cevheri kanıtlamamız gerekiyordu.
Saat iki olduğunda ikinci kattaki geniş salondaydık. Burası, duvarlarındaki aynalar sayesinde her hareketi binlerce kez yansıtan, insanın kendi gücüyle yüzleştiği bir yerdi. Odanın ortasında iki basamaklı kırmızı bir merdiven ve önünde siyah mermerden büyük bir masa duruyordu.
Dersin eğitmeni Mathelda, sert ama öğretici bir tavırla her elementin sırayla merdivene çıkıp gücünü sergilemesini istedi.
Ateş varisleri, masadaki mumları birer yangın yerine çevirirken; buz varisleri -başta Alex olmak üzere- onları saniyeler içinde donduruyor, kristalize heykellere dönüştürüyordu. Alex'in soğukkanlılığı karşısında büyülenmiştim.
Sonra sıra doğa ve su varislerine geldi. Han, önüne konan kurumuş bir tohumu saniyeler içinde filizlendirip canlandırırken, Mia parmak uçlarından süzülen suyla o bitkinin devasa bir sarmala dönüşmesini sağladı.
Sıra bize, yani Güneş varislerine geldiğinde odadaki tüm ışıklar bir büyüyle söndürüldü. Kapkaranlıktı. Görevimiz; sadece içimizdeki ışığı kullanarak odayı öğle güneşi gibi aydınlatmaktı.
Sıra bana geldiğinde kalbimin atışını şakaklarımda hissediyordum. Merdivene çıktım. Ellerim kontrolsüzce titriyordu. Derin bir nefes aldım, gözlerimi sıkıca kapattım ve göğsümün derinliklerinde, o hapsolmuş sıcak çekirdeğe odaklandım. "Hadi," diye fısıldadım kendime.
Avuçlarımın ısındığını, parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Güç sonunda ortaya çıktı; parlak bir ışık topu oluştu ama sadece iki saniye boyunca zayıf, titrek bir ışık yayabildi ve söndü. Diğerlerine kıyasla sönük, etkisiz kalmıştım.
Mathelda yanıma gelip omzuma dokundu. Gözlerindeki şefkati görebiliyordum. "Sakin ol evlat, her güneş önce şafakla başlar. Zamanla tüm gökyüzünü kaplayacaksın," dedi. Bu sözler içimi biraz ferahlatsa da yetersizlik hissi bir zehir gibi kanıma karışmıştı.
Bir sonraki ders Elementlerin Tarihi'ydi. Tarih derslerini normalde pek sevmezdim ama bu dersin havası farklıydı. Sınıfta Alex ile aynı sıraya oturduk. Ona az önceki buz gösterisindeki başarısından dolayı hayranlığımı dile getirdim. Alex, bakışlarını kaçırarak sadece kısa bir "Teşekkürler" dedi. Sanki başarısından utanıyor ya da bu gücün getirdiği yükten korkuyor gibiydi.
Hocamız John, bembeyaz bıyıkları, asası ve bilge bakışlarıyla masal kitaplarından fırlamış gibiydi. Tahtaya asasıyla sertçe vurarak söze başladı: "Elementler, evrenin henüz bir toz bulutu olduğu dönemde, tek bir kozmik taştan, 'Cevher-i Kadim'den doğmuştur. Bu taşın büyük patlamayla parçalanması sonucu dokuz parça farklı galaksilere dağıldı."
Şaşkınlıkla yerimde doğruldum ve Alex'e fısıldadım: "Dokuz mu? Ama biz hep altı element var diye bildik. Su, Doğa, Ateş, Güneş, Buz ve Ay... Diğer üçü nerede?"
Alex, bakışlarını tahtadaki evren haritasından ayırmadan, fısıltısıyla ruhumu dondurdu: "Bildiğimiz altı tane ışığın elementidir. Diğer üçü ise karanlık tarafa, hiçliğe aittir... Onlar bizim varlığımızın antitezi, mutlak düşmanlarımız."
"Düşmanlarımız mı var?" diye sordum, içimde bir huzursuzluk, bir karanlık büyürken. "Peki sen bunları nereden biliyorsun Alex? Kitaplarda yazmıyor."
"Tüm varislerin bilmesi gerekir ama çoğu korkudan kulaklarını tıkar," dedi Alex gizemli bir tavırla. "Kimin elinde olduklarını, hangi zindanda uyandırılmayı beklediklerini kimse tam bilmiyor. Ama işaretler kötü... En son dört yıl önce kuzeydeki orman sınırında gölgeleri görülmüş. Bir gün kapımıza dayanacaklar."
Dersin sonlarına doğru, hem zihinsel yorgunluk hem de duyduklarımın ağırlığıyla içim geçmişti. Gözlerimi açtığımda sınıfın boşaldığını gördüm. Alex çoktan çıkmıştı. Panikle eşyalarımı toparlayıp bahçeye koştum. Diğerlerine tam vaktinde yetişmiştim. Şimdi sırada en heyecan verici, en tehlikeli ders vardı: Ejderha Biniciliği.
Bahçenin en uç kısmına, devasa paslı demir kapıların ardındaki o uçsuz buçaksız vadiye vardığımızda nefesim kesildi. Burası sandığımdan çok daha büyüktü; vadinin sonu sanki bulutların arasına karışıyordu.
Gökyüzünde süzülen devasa kanatların gölgesi birer dev gibi üzerimize düşerken, rüzgarın sertliği yüzümüzü tokatlıyordu.
Eğitmenimiz Kaptan Thorne, yüzünde derin bir pençe izi taşıyan, bakışları ejderhalar kadar sert bir adamdı. Elindeki uzun asayı yere vurduğunda çıkan ses, vadi duvarlarında yankılandı. "Hoş geldiniz çaylaklar!" diye gürledi. "Burada sihirli asalarınız, parlayan elleriniz ya da kitaplardaki bilginiz sizi kurtarmaz. Burada önemli olan tek şey; irade ve ejderhanın kalbiyle kuracağınız o kopmaz bağdır.
Eğer ejderhanız sizi reddederse, buradan sağ çıkamazsınız."
Önümüzde, elementlerimize göre ayrılmış beş farklı bölme vardı. Güneş varisleri için ayrılan kısımda, tüyleri altın sarısı, pulları ise erimiş metal gibi turuncu tonlarda parlayan ejderhalar duruyordu.
Diğer gruplar kendi ejderhalarına yönelirken, bizim grup da dağıldı. Alex, buz mavisi pulları olan, bakışları kendi gözleri kadar mesafeli bir ejderhaya doğru kendinden emin adımlarla ilerledi.
Benim önümde duran ejderha ise diğerlerine göre çok daha hırçın, çok daha asi görünüyordu. Yanına her adım attığımda, toprağı titreten derinden gelen bir hırıltı çıkarıyordu. Kaptan Thorne yanımda belirdi, nefesi tütün kokuyordu. "Ona korkunu gösterme çocuk. Güneş varisleri, içlerindeki o sönmeyen ateşi ejderhanın kalbiyle birleştirmelidir. Eğer titrersen, seni bir süvari olarak değil, sadece taze bir av olarak görür."
Derin bir nefes aldım. Sihir kontrolü dersindeki o zayıf ışığımı düşündüm. "Bu sefer olmayacak," dedim içimden. Pes etmeyecektim. Elimi yavaşça, güneşin ilk ışıkları gibi parlayan o pullara doğru uzattım. Avucumun içindeki o hafif sıcaklığı tekrar hissettim. Ama bu sefer bu sıcaklık korkudan ya da heyecandan değildi; bu, ejderhanın ruhuna dokunmak, onunla aynı frekansta yanmak isteyen bir iradenin sıcaklığıydı.
Ejderha gözlerini gözlerime dikti. Gözbebeklerinde kendi yansımamı gördüm; korkan ama geri adım atmayan o çocuğu... Elim pullarına değdiği an, sanki içimde bir baraj patladı. Bir bağ, bir köprü kurulmuştu...
