18. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Lunette 🌒

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: 18. Bölüm

“Nasıl tanıştınız?” sorusuyla birlikte ağzımda çevirdiğim kek boğazımda kaldı. Öksürdüm birkaç kez. Yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. Elimdeki çatalı zorlukla bıraktım tabağın kenarına.

Atlas hiç vakit kaybetmeden sırtıma vurdu. Gücünün bir sınırı yoktu. Öne giderken koltuktan düşecektim. Sağ olsun belimden yakalayıp yeniden eski pozisyonuma döndürdü beni. Kek boğazımdan çıktıktan sonra peçeteyle ağzımı silerken bakışları endişeliydi. “İyi misin?”

Hiç bu kadar iyi olmamıştım. Resmen ailesiyle tanışalım derken canımızdan oluyorduk. Hem de tüm bunlar babasının karşısındayken yaşanıyordu. Daha ne kadar iyi olabilirdim?

Yine de bozuntuya vermedim. “İyiyim iyiyim.”

Bize hayretler içerisinde bakan Atlas’ın pek sevgili babası Hikmet Bey’in bakışları ben ve oğlu arasında gidip geliyordu. Adamın dili tutulmuştu sanırım. Ağzı açık kalmıştı. Onun yerinde ben olsam bende bu manzaraya öylece bakakalırdım.

Adamın kaşları çatıldı. “Sadece nasıl tanıştınız diye sordum kızım. Ne vardı bu kadar heyecan yapacak? Boğuluyordun az kalsın.” Atlas’a kınayıcı bakışlarını gönderdi. “Oğlumun da maşallah eli pek bir ağırdır.”

Atlas utançla başını önüne eğdi. Onu ilk defa böyle görüyordum. “Pardon baba.”

Atlas’ın annesi Necla Hanım ise elinde çay tepsisiyle yanımıza geldi. En büyük kurtarıcımdı canım kaynanam. “Ay sende üstüne gitme çocukların Hikmet,” dedi kocasına. Tepsiyi teker teker bize uzattı. Kocasının yanındaki yerini aldı. “Yazık kızcağız renkten renge girdi iki dakikada.”

Bu söz banaydı sanırım. İdrak edemiyordum. Elim ayağıma dolaşıyordu. Bu bu kadarda dürüstçe söylenmemeliydi ama yani! “Eee…” dedim. Çenemi kaşıdım. Ne demeliydim?

Bakışlarımı yanımdaki Atlas’a çevirdiğimde onunda ne söyleyeceğini bilemiyor olması beni güldürecekti az kalsın. Benim yerime o konuştu. “Şimdi şöyle ki Hazal ile ben zaten okuldan tanışıyorduk. Zamanla birbirimizi daha çok tanıdık ve sevdik.”

Annesinin vereceği tepkiyi gerginlikle bekledim. Ellerimi birbirine kenetlemiş, bir ayağım diğerinin üstünde kız arkadaşının ailesine ne iş yaptığını anlatan erkekler gibi bir bekleyiş içerisindeydim.

Necla Hanım gülümsedi. “Ah öyle mi? Ne güzel ne güzel.” Yanında oturan kocasının yüz ifadesi burada olmamdan memnun olmadığını bas bas bağırıyordu. Tansiyonum düşmüştü bir saatte.

Hikmet Bey amca beni mahcup etmemek adına durumu toparlama girişiminde bulundu. Araba süsü gibi salladıkça salladı kafasını. Kaçamak bakışları çaylarda durdu. Çaydanlığa uzandı. “Çay ister misin Hazal kızım?”

“Hayır, teşekkür ederim,” dedim kibarca. Çayı pek sevmezdim. Kahve içmeyi daha çok severdim ama şu an burada bunu dile getirecek kadar alışamamıştım ortama.

Atlas ortamın gergin havasını dağıtmak için araya girdi. Gerçi sohbet bile edemiyorduk ama neyse. Umut fakirin ekmeğiydi. “Müsaadenizle Hazal’a odamı göstereceğim.”

Necla Hanım Hikmet Bey’e bakışlarıyla nasıl davranıyorsun sen? Düzgün dur derken bize döndü. İfadesi yumuşadı. “Siz nasıl isterseniz. Rahat rahat takılın.”

“Ama daha tatlı-”

“Sus Hikmet!” diyerek kocasına ağzının payını veren Necla Hanım’a bir alkış alabilir miyiz? Kadın geldiğimden beri üstümdeki gerginliği atmam için elinden geleni yapıyordu da. Kocası da sırf ona inat olsun ister gibi beni germeye ant içmiş gibi bir hali vardı.

Atlas beni odasına götürdüğünde içeri girdik. Odası geniş ve ferahtı. Duvar bir sürü posterle doluydu, bunlar müzisyenlere ve popüler aksiyon filmlerine ait posterlerdi. Yatağı sağ köşedeydi. Karşısında çalışma masası vardı. Masanın etrafında küçük notlar yapıştırılmıştı. Sınav tarihleri falan yazıyordu.

Basketbol topu vardı dolabın kenarında. Yani anlayacağınız bu oda Atlas’ın zihninin bir yansımasıydı. Ki zaten hepimizin odası kendi zihnimizi yansıtmıyor muydu? Kendi düşüncelerimize ve sevdiğimiz şeylere göre şekillendiriyorduk.

Atlas elini omzuma attı. O da odaya bakıyordu. “Nasıl? Beğendin mi?”

Ona baktığımda o çoktan gözlerini yüzüme odaklamıştı bile. Kehribar gözlerinin benim üstümde olması içimi kıpır kıpır ediyordu. “Beğendim.” Ondan çok değil, birkaç adım uzaklaşarak çalışma masasına ilerledim. Masanın üstünde açık duran kitabı elime aldım. Parmaklarımı sayfalarının üstünde gezdirdim. “Kürk Mantolu Madonna…”

Atlas’ın yaklaşan adım sesleri zeminde yankılanıyordu. Yanıma geldi ve benimle birlikte kitaba bakmaya başladı. Kitap aramızdayken beraber sayfaları inceledik. Diğer sayfaya geçtiğimde altı çizili cümleler ilgimi çekti. Bunlar Atlas’ın yüreğine dokunmuş demekti. Bu cümleler onun kalbinde bir yerlere dokunmuştu.

Cümleyi sesli okudum. “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”

Okumayı bitirdiğimde Atlas ile göz göze geldik. Gülümsedim. İçim sıcacık olmuştu. Atlas özünde derin biriydi. Dışarıya gösterdiği umursamaz tavrının aksine içinde yatan bir cevher vardı.

Yoğun bakışlarım ondayken hiç yapmadığı bir şeyi yaparak bakışlarını benden kaçırdı. “Okurken hoşuma gitmişti,” diye açıkladı. Bu hali gözüme o kadar tatlı gelmişti ki…

Kıkırdadım. “Edebiyatla da mı ilgilenirdin Ressam Çocuk?” diye sordum oyunbaz ifademle. Benimde o hoşuma gidiyordu. “Zamanla hakkında daha fazla şey öğreniyorum. Resim çizmeyi, kitap okumayı ve sevdiğin satırların altını çizmeyi seviyorsun. Bakalım daha neler öğreneceğim?”

Gözlerime anlamlı bakıyordu. “Başka neler seviyorum?” derken elini belime doladı yavaşça, beni ürkütmekten korkarcasına. “Anlat. Sabaha kadar dinlerim.”

Dilim damağım kurudu. Yutkunamadım. “Henüz öğrenemedim,” diye fısıldadım. Yüzü yüzümün dibindeydi. Belimde varlığını koruyan eli aklımı karıştırıyordu. Gözlerimi kırpmadan gözlerine bakıyordum.

Erkeksi gülüşüyle içimi ısıttı. “Bir detayı söylemeyi unuttun Kütüphane Kuşu.” Eğilerek alnını alnıma yasladı. “Benim sevdiğim ve listenin en başına geçmesi gereken bir şey daha var.” Öyle bir baktı ki kendimi dünya üzerindeki en güzel şey gibi hissettirdi. “Seni de seviyorum. Resim çizmeden, kitap okumadan yıllarca yaşayabilirim ama sensiz bir ay duramam.”

Dudaklarım aralandı. “Ya…” dedim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyormuş gibi atıyordu. Söylenecek sözüm yoktu. Onun gibi edebiyat yapamazdım, aşk dolu sözler sarf edemezdim ama severdim işte. Tüm kalbimle severdim.

Alık halime güldü. Haylazdı. “Ya,” dedi beni taklit ederek. “Şu saf hallerin ne kadar hoşuma gidiyor bir bilsen keşke. Böyle gözlerin irileşiyor, dudakların aralanıyor, yanakların kızarıyor. En sevdiğim manzara.”

Coşmuştu iyice. Büyüleyici halinden kurtulmak için bir adım attım geriye. Hemen kapattı o bir adımlık mesafeyi. “Ne yapıyorsun?” diye sordum masum masum. Kaçacaktım işte ne güzel.

Belimdeki eli sıkılaştı. “Kaçma benden.”

Ellerimi göğsüne yasladım. Onu itmeye çalıştığımda boştaki eli elimi tuttu. Kalbinin üstüne getirdi. Avuç içimi kalbine bastırdı. Avucuma vuran kalp hızlıydı, heyecanlıydı. Yalnız olmadığımı bilmem iyi olmuştu.

“Kaçacağım senden,” dedim ona inat.

“İstediğin kadar kaç. Yine bulurum.”

Bilirdim. Bulurdu. Sürekli onun peşinden giden ben olmama rağmen ondan aynı zamanda kaçıyor olmam da komikti ama kendime laf ettirmezdim.

“Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk.” Bu söz Kürk Mantolu Madonna kitabına ait başka bir sözdü.

Yanaklarıma kan pompalandı. Hissettim. Bu kez bakışlarını kaçıran taraf bendim. Ondan uzaklaştığımda bu sefer benimle inatlaşmak yerine rahat bıraktı. Kendime gelmeye ihtiyacım vardı.

Odasını incelemeye devam ederken hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Utancımın geçmesi için uğraştım. Elimin tersini ısınan yanaklarıma bastırarak eski halime geldim. Yatağının kenarında gördüğüm gitarla tüm dikkatim ona kaydı. “Gitar mı çalıyorsun?”

Gitarı aldı, yatağın uç kısmına oturdu. Yanında dikildiğimi görünce yatağa iki kez vurdu. “Gel.” İtiraz etmedim. Zaten bunu bekliyordum. Yanına oturduğumda gitarı çalmaya başladı.

Melodi hiç yabancı gelmedi kulağıma. Hatta fazlasıyla tanıdıktı. Biraz bekledikten sonra sözlerini duyduğumda şarkıyı bildiğimi anladım.

“Geceler boyu sesine uyandım
Sen sandım ellere uzandım…”

Ben sandığı kişi Tuğçe’ydi. Aklıma direkt o gelmişti.

“Sana değil, kendime kızardım ben
Sen giderken…”

Duygusallaşmıştım bir. Dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleşti. Çenemi avucuma yasladım. İçimden bir ses şarkıyı bana ithaf ettiğini söylüyordu. Uzun, kemikli parmakları gitarın tellerinde gezinirken kulağıma onun huzur verici sesi doldu.

“Aramadım ama elim gitti telefona
Soramadım ama kalbim yine yan yana…”

Ona eşlik etmeye başladım. Sesim başta kısık çıkmıştı ama onunla söylerken zaten seslerimiz birbirine karıştığı için utanmayı bir kenara bıraktım. Özgürce şarkıyı söyledim.

“Saramadım o belinden bir daha
Sen giderken…”

Az önce belimi tutmuş olmasını düşününce midemde değil kelebekler, kuşlar uçuyordu. Kütüphane kuşlarıydı bunlar.

🕊🪻

Berkay stres altındayken hep yaptığı gibi ellerini yumruk yapmıştı. Karşısında oturan kıza olan bakışları endişe doluydu. “Eee?” dedi uzun süren sessizliğin ardından. “Biraz olsun hakkımda kötü düşüncelerin değişti mi bari?” Öyle olmasını umuyordu.

Bir kafeye gelmişlerdi. Sinemanın karşısındaki küçük kafede konuşmuşlardı. Kafe kalabalık olmadığı için rahat rahat içini dökmüştü Berkay. Ama şimdi içini kemiren başka bir düşünce vardı.

Ya Ekim gerçekleri öğrendikten sonra da ona inanmazsa?

Ekim hiçbir şekilde başını ona çevirmiyor, yüzüne bakmıyordu. Yüz ifadesi sakin gibi görünse de içinde kopan fırtınaları sadece o bilebilirdi. “Değişti,” dedi boğazını temizledikten sonra.

Gözleri kesiştiğinde Berkay bayılacağını sandı. Tek kelimelik bir sözle bile nasıl kızın kulu köpeği olabilirdi? Aklı mantığı almıyordu. Betül’leyken her şey daha kolaydı. Onu iki iltifatla geçiştiriyordu ama Ekim… Ona ne dese boştu. Kız başlı başına bir eserdi. Fotoğrafını çekse yetmezdi.

Her hali mi güzel olurdu bir insanın? Okul formasıylayken bile güzelken şimdi karşısında dururken bunun için çabalamasa bile güzeldi. Kızıl saçları rüzgar estikçe yüzüne geliyordu. Çilleri, ah o çilleri yok muydu? Bir yıldız misali yüzünü aydınlatıyordu Ekim’in. Ela gözlerine baksa etkisi altında kalıyordu zaten.

Ne yapsındı bu Berkay? En iyisi aşık olsundu. Şöyle usul usul, ağır ağır hislerini ona itiraf edebilseydi keşke. Ama Ekim’in onu reddetmesinden korkuyordu. Bir kere yaşamıştı, ikinciyi kaldırabileceğini sanmıyordu.

“Gözlerin ne renk?” diye sormaktan alamadı kendini. Yumruklarının kızı izlerken gevşediğinden bihaberdi.

Ekim bu ani soru karşısında kısa bir an bocaladı. Kirpiklerinin arasından ona hayranlıkla bakan mavi gözler yabancıydı ama bir o kadar da tanıdıktı. “Ela,” derken söver gibiydi. Kimseden görmediği sevgi hiç ummadığı birinden gelince bocalıyordu insan. Bunu da deneyimlemişti şu an.

Berkay salak salak sırıttı. “Başa bela yani,” dedi gülerken.

Ekim onu izlerken kalbinin hızlandığını hissetti. Tırnaklarını bacağına geçirdi. “Aynen ondan,” diye homurdanırken gözlerini devirdi.

Berkay terslendiği için kızmak şöyle dursun, daha çok güldü. “Sevdim.”

Ekim yüzünü ekşitti. “Senin sevmediğin bir özelliğim var mı acaba?” diye sordu her zamanki tersliğiyle.

Berkay dirseğini masaya, yanağını eline yasladı. “Yoktur muhtemelen. Sendeki her şey bana güzel geliyor.” Söyledikleri bir anda ağzından çıkıvermişti. Geri alamazdı. Mecburen sırıtmaya devam etti tam gaz.

Ekim sinirden güldüğünde eliyle ağzını örttü. Berkay’ın kaşları çatıldı. Neden gülüşünü ondan saklıyordu ki? Ona göre bu gülüş her şeye bedeldi. Ki zaten çok az gülüyordu ona. Onu da saklamamalıydı.

“Çok sinir bozucusun.”

Berkay göz kırptı çapkın bir edayla. “Yakışıklı olduğumu da unutmamak gerek,” diyerek göğsünü kabarttı. “Yakışıklıyım, komiğim, çekiciyim, havalıyım ve aynı zamanda basketbolcuyum.” Duruşunu dikleştirdi. “Tüm kızlar bana hayran ama ben bir tek sana hayranım.”

Ekim ağrıyan şakaklarını ovuşturdu. “O yüzden mi Betül senin hakkında bana yalan söyledi?” Bu konuyu hatırlatmak istemiyor olmasına rağmen bu, olanların üstünü kapatmış olduğu anlamına gelmiyordu.

Hangi kız başka bir kıza eski sevgilisi hakkında böyle bir şey söylerdi?

Berkay dişlerini sıktığında çenesi kasıldı. “Boş ver sen onu. O güzel aklını bunlara yorma.” Elini yumruk yapıp masaya vurdu. “Ah ulan! Hep de beni mi bulur? Karşımdaki kız değilde erkek olsa ona gününü gösterirdim de… Bir şey yapamıyoruz.”

Ekim Berkay’ın bu haline şaşırmıştı. Onun sürekli şakamatik, geveze tavrıyla karşı karşıya geliyordu okuldayken. Şimdiyse onu bu denli kararlı ve atarlı görmek onu heyecanlandırmıştı. “Sakinleş,” dedi yatıştırıcı sesiyle. Berkay’ın yumruk olan elinin üstüne elini koydu. Elinin soğukluğu Berkay’ın sıcaklığına karıştı. “Senin suçun değildi.”

Berkay’ın gözleri büyürken ellerine öylece bakıyordu. Ekim’in eli onun büyük elinin üstünde ufacık kalmıştı. Bu görüntü hoşuna gitmişti. Elinin yumruğu açıldı ve usulca kızın elini sardı. Ekim nefesini tuttu. Berkay ellerini birbirine kenetledi. “Değildi,” dedi Ekim’i tekrar ederek. “Ama yanına bırakmayacağım.”

Ekim elini çekmeye çalıştı ama Berkay buna izin vermedi. Ekim ona bir adım gelmişti, o ona on adım gidecekti. “Ben hallederim.” Ekim’in kendince bazı planları vardı o yalancıya. Suçlu suçunun cezasını tıpış tıpış çekecekti.

Berkay hafifçe güldü. “Kızı öldüreyim deme sakın,” dedi alayla.

Ekim de güldü. “Abartma istersen. O kadar da değil. Ne sanıyorsun sen beni? Canavar falan mı?” Neden bilemedi o an ama Berkay’ın onun hakkında ne düşündüğünü bilmeyi istiyordu.

Berkay kaşlarını kaldırdı. “Cık. Sen benim Sinir Küpü’msün, unuttun mu yoksa? Benden başka kimseye atar gider yapamazsın.”

“Ne olur yaparsam?” diye sordu çenesini kaldıran Ekim.

Berkay’ın dürüst cevabı onu susturmaya yetti. “Kıskanırım.”

🕊🪻

Atlas ile biraz daha zaman geçirdikten sonra saatin geç olduğunu düşünerek kalkmıştım. Ekim’e mesaj atmış ve buraya en yakın marketin önünde buluşmak istediğimi yazmıştım. Ekim’in yazdığı mesaj iç açıcıydı.

Fav Kuzenim: Berkay ile geliyoruz.

Bu iyiye işaretti. En azından aralarındaki soğukluğun biraz olsun dağıldığını ümit ediyordum. Ekim’i tanıyorsam eğer istemezse hiçbir güç onu sevmediği birinin yanında tutamazdı ama Berkay’ı sorun etmiyordu. Demek ki hâlâ bir umut vardı.

Atlas ile buluşmamız gereken saatten erken çıkmıştık çünkü bisikleti teslim etmemiz gerekiyordu. Daha sonra geri döndüğümüzde marketin önünde durduk. Hava serindi. Güneş kaybolmuştu. Atlas elimi tuttuğunda, “Üşümüşsün,” dedi. Elimi kendi montunun cebine soktu. Birbirine kenetlenen ellerimiz montunun cebindeydi.

Gülümsedim. “İyiyim, merak etme.” Ama açıkçası böyle sahiplenmesi de işime geliyordu, inkar edemezdim.

Kıyamayan bakışları yüzümün her bir zerresinde gezindi, gözlerimde durdu. “Hep iyi ol.”

Elini sıktım. “Sende,” dedim.

Başka bir şey söylemedik. Bakışlarımız her şeyi anlatıyordu zaten. Kısa sürdü sessizliğimiz. İlk konuşan ben oldum.

“Atlas.”

Yerdeki çakıl taşlarını ayağının ucuyla ittiriyordu. Eğdiği başını kaldırdı. “Efendim.”

“O şarkı… Bizi yansıtmıyor mu sence de?” Gitar çalarken söylediği şarkıdan bahsediyordum. Ogün Sanlısoy’un Saydım şarkısı. Bize yazılmış gibiydi.

Atlas tebessüm ederek, “O yüzden onu söyledim zaten,” dedi açık açık. “Bizi yansıtıyor.” Uçuşan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Bizi anlatıyor.”

“Biz yokken yeterince aşk dolu sözler sarf edemediniz anlaşılan!” diyerek ortama bomba misali atılan cümleyle ateşe dokunmuşum gibi elimi Atlas’ın elinden çektim.

Atlas ne oldu sanki der gibi bir bakış attı. Bize doğru gelen Berkay ve Ekim ikilisine sinirli bir solumayla karşılık verdi. “Berkay,” dedi dişlerini sıkarken. “Oğlum dişlerini kırar, ağzına dökerim lan sus iki dakika!”

Berkay pis pis sırıttı. “Bu kadar sessizlik bana yetti abiciğim.” Ekim’e bakarak, “Bundan böyle konuşacağım,” demesi bizi şaşırttı.

Ellerimi belime koydum. “Oo, görüyorum ki belalı çiftimiz barışmış sonunda.” Eğer daha fazla gecikselerdi zorla barıştırırdım.

Ekim gözleriyle Atlas’ı işaret etti. “Siz de yokluğumuzda baya bir yol kat ettiniz sanırım.” İmayla baktı yüzüme. “Sevgilinin ailesiyle tanışacak kadar yakın olduğunuzu bilmiyordum kuzen.”

Atlas ortamı yumuşatmak adına yüksek bir sesle, “Oldu o zaman sonra görüşürüz,” dedi. Facecard kurtarıyor diye yaptığım espiriler olur gibi.

Yanaklarımın alev alev yandığını hissederken tek yaptığım bakışlarımı ellerime çevirmek oldu. Ekim’e eve döndüğümüzde ağzının payını verecektim. Beni utandırmak ne demekti?

Atlas bizi evlerinden uzak bir yere götürdü. Babamı arayıp bizi almasını söyledim. Tabii bu saate kadar dışarıda olduğumu duyunca kızmıştı biraz ama olsun. Bu savaşta her yol mübahtı.

Aşk savaşında tabii ki.

Atlas ve Berkay ile yollarımız burada ayrılıyordu. Onları uğurlarken Atlas diğerlerine çaktırmadan yanağıma minik bir öpücük kondurmuştu. Gittiklerinde Ekim ile babamı bekledik.

“Günün nasıl geçti?” diye sordu Ekim başını bana çevirerek.

Dudağımı büzdüm. Akıp giden yolu izlerken, “İyi,” dedim. Yüzüne baktığımda meraklı ifadesiyle karşılaştım. “Senin?”

Umursamaz bir şekilde omuz silkti. “Pek bir olay olmadı.” Neler olduğunu o kadar merak ediyordum ki… Ama soramazdım. Ekim bu tarz kendisini darlayan şeyleri sevmiyordu. Önüme döndüğümü görünce şaşırdı. “Bir şey sormayacak mısın?”

Bacaklarım ağrımıştı. Kenara bir yere oturdum. “Hayır. Anlatmak isteyince anlatacaksın çünkü.”

Ekim yanıma oturduğunda yolu izliyordu. Derin bir nefes aldı. Dertli görünüyordu. “Biri sana bir kez hata yaptığında bunun tekrarı olmayacağına emin olabilir misin?”

Beklemediğim bu soru karşısında bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sessiz kaldım. Bekledi düşünmemi. Daha sonraysa, “Hayır,” dedim dürüstçe. “Ama değer verdiğim biriyse ona ikinci bir şans vermekten geri durmam.”

Ekim kızıl saçlarını parmağına dolayıp bıraktı. Gerginken sürekli saçlarıyla oynardı. “Yani… Bilemiyorum. Aslında tam olarak bir hata da yok ortada. Yanlış anlaşılma var ama yine de güvenemiyorum işte.”

Gri bir arabanın bize yaklaştığını gördüğümde ayaklandım. Üstümdeki tozları silkeledim. “Kendine düşünmek için biraz zaman vermelisin.”

Ekim de ayaklanmıştı. Konuşmak için dudakları aralandı ama tek kelime etmedi. Arabaya bindiğimizde de uykum olduğundan başımı koltuğa yaslayıp yanımızdan geçen arabaları izlerken uyuyakalmıştım.

“Beni gelince uyandır,” diye mırıldanmıştım Ekim’e, gözlerim kapalıyken.

“Tamam.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

37okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.