1. bölüm · Sırrın Benimle Güvende | Texting
Giriş
Sırlar saklanmalıdır. Eğer birine sırrını verirsen, o kişinin senin sırrını kimseye anlatmayacağını bilirsin. Zaten ona güvenmiyorsan o sırrı ona anlatmazsın.
Biri seninle bir sırrını paylaştığındaysa ona sadık kalmak zorundasın, yoksa onun güvenini boşa çıkarmış olursun. Sırrı veren kişi kadar, sır verilen kişinin de rolü çok önemlidir. Karşısındakinin güvenini sarsacak bir davranışta bulunmamalıdır.
Bunları size neden mi anlatıyorum? Çünkü bu hikayede sırlar önemli bir yer kaplıyor. Hatta bu hikayenin temelini oluşturuyor diyebilirim.
Lafı daha fazla uzatmadan biz en iyisi hikayeye başlayalım. Hazır mısınız? Burada yalnızca bir kez hata yapabilirsiniz. Bir hata ayağınızın tökezlemesine sebep olur. İkinci bir hata sizi dibe çeker.
Ve unutmayın; aşık olmak yasak.
🪻
“Anne okul kıyafetim nerede?”
Mutfaktan annem meşhur, “Nereye koyduysan oradadır Hazal,” ile başlayan cümlelerini sıralamaya başladı. “Elindekinin kıymetini bilmiyorsun ki. Hiç iyi bakmıyorsun bir şeyine. Ben mi bileceğim senin okul kıyafetin nerede?”
Annemin azarından çabucak kurtulmak istiyordum. “Tamam anne, tamam. Tüm suç bende.” Nefesimi üfleyerek verdim. Okul sabahı sinirlerim tepeme çıkıyordu. Sevmiyordum işte okulu. Derslerim iyiydi. Öğretmenlerim de beni seviyordu ama ben okulu sevmiyordum.
Annem, “Tabii sende!” diye yükseldi. Keşke hiç konuşmasaydım. Şimdi yarım saat nasihat dinle.
Dolabımdan kendime siyah bir sweetshirt ve aynı renk eşofman çıkardım. Sonuçta gayet uygun bir seçimdi. Kel müdür beni görmeden İstiklal Marşı sonrası sınıfa sızabilirsem…
Hazırlandıktan sonra saçlarımı at kuyruğu yapıp sırt çantamı taktım. İyiki akşamdan hazırlamıştım çantamı. Sabah sabah aklıma başımda olmuyordu. Huysuzluğum üstümdeydi. Pazartesiden de nefret ediyordum.
Okulu kim bulduysa…
Mutfağa gittim. Annem çayları dolduruyordu, babam gözlüğünü gözüne takmış gazete okuyordu, afacan erkek kardeşim Alican tabağına patates kızartması doldurmakla meşguldü.
“Günaydın herkese,” diye topluca bir selam verdim. Alican’ın yanındaki boş sandalyenin arkasına çantamı astım. Yerime geçtim. Önümdeki boş tabağa Alican’ın sağolsun benim için ayırdığı patateslerden doldurmaya koyuldum.
Babam başını gazeteden kaldırıp bana baktı. Gülümsedi. “Günaydın güzel kızım.” Yeniden gazetesine odaklandı.
Annemin huysuzca, “Günaydın başımın belası,” dediğini duyunca bakışlarım ona döndü.
Kaşlarım havalandı. “Aşk olsun anne,” dedim üstüme iyilik sağlık dercesine. “Ben baş belası mıyım?” Tam olarak öyleydim ama kabul etmeyecektim. İnsanın kendini tanıması da güzel bir şey değil miydi?
Annem çaprazıma yani babamın karşısına oturdu. Önlüğünü çıkarmadığına göre henüz işi bitmemişti. “Öylesin tabii,” dedi hiç gocunmadan. “Sabahın köründe bana o nerede bu nerede diye sorup duracağına arasana be kızım. Ben nasıl bulacağım senin bulamadığını?” Bir bakıma haklıydı ama bir bakıma değildi.
Ağzıma iki patates attım. Patatesleri ağır ağır çiğnedim. “Vaktim yok,” dedim kısa bir duraksamanın ardından derin bir nefes vererek.
Annem imalı imalı baktı. “Dün akşam gece on ikiye kadar telefon oynayacağına bugüne hazırlansaydın böyle olmazdı.”
Ece bana sevgilisinden nasıl ayrıldığını anlattığı için onunla mesajlaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Sonuç olarak da saat birde uyumuştum. Ama annemin fazladan olan bir saati bilmesine gerek yoktu.
Ağzıma bir dilim peynir attım. “Olabilir,” dedim başımı sallayarak. Sakinliğim annemi sinir ediyordu.
Annem dişlerini sıktı. “Aklımı kaçıracağım en sonunda!” dedi sertçe. “Kızım benim sözümü dinlemiyor.” Bana ters ters baktı. “Yarın sınavdan çıkınca da bu kadar rahat olabilecek misiniz Hazal Hanım?”
Elimi salladım. “Aman,” dedim harfleri uzatarak. “Daha sınava girmeme iki sene var. O zamana kadar aklım başıma gelir.” Yani sanırım gelir. Gelmesini umuyordum.
Annem bana bakmayı sürdürdü. “Allah’ım sabır…” Sınıyordum kadının sabrını ama ne yapayım? Sırf bir kıyafet aramaktan konu ne ara benim geleceğime geldi onu bile bilmiyordum. Hem benim notlarım iyiydi. Korkmam gereken bir şey yoktu.
Sandalyemden kalkıp tabağımı sudan geçirdim ve bulaşık makinesine koydum. Doğrulunca çantamı taktım. Huzur dolu aileme tebessüm ettim. “Ben çıkıyorum. Görüşürüz.” Mutfaktan çıktım.
Annem arkamdan geliyordu. Beyaz spor ayakkabılarımı eğilip giyerken işaret parmağım iflas etmek üzereydi. Kıpkırmızı olmuştu parmağım. Ne zor şeydi ayakkabı giymek.
“Okulda sakın bir kavgaya karışma,” diyerek annem yine beni uyarmaya başlamıştı. “İyi insanlarla arkadaş ol.” Bunu diyen anneme Ece ve eski sevgilileri şoku. “Kimseye fazla bir şeylerini anlatma.” Aklına bir şey gelmiş olacak ki kapıyı kapatacakken eli durdu. “Gelirken de ekmek al.”
Beni fazla darladığı için gözlerimi devirdim ayaklanınca. “Tamam anne. Alırım.” Diğer söyledikleri konusunda söz veremeyecektim. En azından dürüst biriydim.
Annem kapıyı kapatırken, “Hadi öptüm,” dedi.
Gülmeden edemedim. “Bende seni.” Evden çıktım. Okulun yolunu tuttum. Ayaklarım olabildiğince ağır hareket ederken yapabilsem kaçacaktım.
🪻
Pazartesi günü bu haftalık bitmişti. Derin bir nefes verdim okuldan çıkınca. Yorucu geçen bir günün ardından eve gidip birkaç saat uyumak istiyordum. Sınav haftası gittikçe yaklaşıyordu. Çalışmaya başlamam lazımdı ama bugün değil. Belki yarın.
Eve dönerken aklıma annemin ekmek almamı söylediği gelince ofladım. Hiç gidesim yoktu ama mecburen gidecektim. Yoksa annemin azarını sabah yeterince çekmemişim gibi akşam da onun azarıyla uğraşacaktım.
Bakkaldan ekmek almak için yolumu değiştirdim. Normalde eve gidebilecekken evin önünden geçip gittim aşağı mahalleye. “Ağlamak istiyorum.” Ciddiydim.
Geçeceğim yolun kapandığını görmemle sinir katsayım arttı. Her şey benim aleyhime işliyordu. Şakasız böyleydi.
Ekmek aldıktan sonra eve dönerken yolda birini gördüm. Benimle aynı sınıfta olan Atlas şu an karşımdaydı. Aramızda yol varken benim bakışlarım ondaydı. Onun bakışları ise yerdeydi. Başına geçirdiği kapüşon yüzünden neredeyse onu tanıyamamıştım. Yanından geçip gidecektim ki gizlice peşinden gitmeye başladım.
“Ama ne yapayım merakıma yenik düştüm.” Kendi kendime gaz verirken ve bu yaptığımın yanlış bir şey olmadığını kendime anlatırken Atlas hiç bilmediğim bir yere gidiyordu. Bende peşinden gidiyordum nereye gittiğimizi bile bilmeden.
Duran arabaların arkasına saklana saklana bir şekilde Atlas’a kendimi göstermeden onu takip etmeyi başarmıştım. Atlas sağı solu kontrol ettikten sonra önünde durduğu eski bir dükkanın kapalı kapısını cebinden çıkardığı anahtarla açtı. İçeri girdikten sonra kapıyı kapattı ama kilitlemedi. Başka kimsenin yanına gitmeyeceğinden çok emindi ama ben vardım.
Atlas içeri girince onu göremedim normal olarak. Hızlı adımlarla ses çıkarmamaya çalışarak birkaç saniye bekledikten sonra girdiği eski dükkana yaklaştım. Etrafta tek tük insanlar vardı. Onlarda zaten beni tanımıyordu. Buraya ilk kez geliyordum.
Kapalı kapının kulpunu sessizce indirerek kapıyı araladım. Başımı içeriye uzatıp kimse olmadığına kanaat getirince içeri girdim hiç vakit kaybetmeden. Kapıyı içeri girdiğim anlaşılmasın diye kapattım.
İçeriyi inceledim. Eski bir dükkandı tam tahmin ettiğim gibi. Tozlu raflar tarihi çoktan geçmiş yiyeceklerle doluydu. Örümcek ağı gördüm birkaç tane. Hapşırmazsam iyiydi. Bu kadar kirin tozun içinde hapşırmam çokta absürt bir durum değildi aslında ama gizlice girdğimden gergindim.
Raflara yaklaştıkça rakamları daha net gördüm. Tarihi dört yıl önce geçmiş olan yiyeceklere bakarken yüzüm ekşidi. Burayı neden temizleyip gitmemişlerdi ki? Kendileri yeseydi ya.
Aklıma gelen bir detayla gözlerim irileşti. Atlas burada mı çalışıyormuş yani? Oha!
Bulunduğum yeri gezerken cebimden telefonumu çıkarıp ışığını açtım. Önümü göremezsem düşerdim. Ses çıkarmamaya çalışırken gürültü çıkarırsam rezil olurdum.
Gıcırdayan tahta zeminin üstünde ağır adımlarla ilerlerken karşımda bir merdiven görünce ağzım açık kaldı. Aşağı inen bu merdiveni kullanmalı mıydım yoksa tam şu an geri mi dönmeliydim?
İlk seçenek daha cazip geliyordu bana. Fazla meraklı olmaktan başıma bir iş gelecekti bir gün ama neyse. Şimdiki derdim aşağıda ne olduğunu görmekti.
Merdiveni inerken sessizdim. Önümdeki kapalı kapıyla bakışırken elim kapı koluna uzandı. Kapıyı açıp içeri girdim. Ardımdan kapıyı kapatacağım esnada ensemde bir nefes hissetmemle, “Senin burada ne işin var?” denmesini duymam bir oldu.
