16. bölüm · SIRLAR VE ARZULAR

15-BIÇAK SIRTI

zehra nur

"Geçmişim gölge gibi, sürekli peşimde. Omuzlarımda bir yük, taşıyamadığım. Her geçen gün ağırlaşırken nasıl baş edeceğimi bilemiyorum artık."

Sar Bu Şehri- Canozan

Adımları emniyetin mermer zemininde adeta birer idam hükmü gibi yankılanıyordu. Kalbi sıkışıyordu. Öfkesi o kadar yoğundu ki, geçtiği koridorlardaki memurların başlarını önlerine eğip nefeslerini tuttuklarına emindi. Eğer ki her şey tahmin ettiği gibiyse, işte o zaman görecekler Rivan Aktay kimmiş!

Emniyetin ve tüm Türkiye günlerdir Mert Soykan'ın ölüm haberiyle kelimenin tam anlamıyla çalkalanıyordu. Emniyet müdür yardımcısının oğlu öldürülmüştü. Dolayısıyla şehrin en nüfuzlu ailelerinden birinin veliahtı ölmüştü ve bu, siyasetten iş dünyasına kadar her yerin karışması demekti. Rivan'ın sağ kolu Ahmet elinde dosyalarla Rivan'ın önüne çıktı. O ise çoktan kendini az sonraki sorguya hazırlamıştı.

"Komiserim!" dedi Ahmet nefes nefese. "Mert Soykan'ın babası Aziz Soykan ve olay yerindeki en büyük şüphelilerden Altay Kozan aşağıda. İfade odasına alındılar. Savcı bey bizzat sizin girmenizi bekliyor. Ortalık yanıyor, telefonlar susmuyor."

Rivan duraksadı. Bir yanda Altay iti, diğer yanda şehrin en tehlikeli adamlarından Aziz Soykan vardı. Normalde bu sorgu kariyerinin en kritik sınavı olurdu. Ama Rivan'ın zihninde sadece Nur'a barda sarkıntılık eden o herifi boğazlama isteği vardı.

"Altay ve Aziz mi?" dedi Rivan, rahat bir sesle. "Sorumlu savcı Sarp Şahin mi?
"Evet komiserim."

"Tamam. Ben konuşurum," dedi sadece aceleyle.
Ahmet şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Ama efendim emniyet müdür yardımcısı olarak bu dosyayı bizzat devralmanız talimatı geldi.."

Rivan Ahmet'in yanından geçip asansöre yöneldi. "Aziz Soykan'ın acısı benim önceliğim değil Ahmet. Benim daha önemli bir işim var."
"Neymiş o efendim? Soykan cinayetinden daha önemli ne olabilir? Çözene kadar yerin altını üstüne getirmemiş miydik?"

"Ahmet Karataş!"

"Emredin komiserim."

"Kahvaltıda yürek mi yedin?" dedi Ahmet'in yüzüne doğru. "İşime mi karışıyorsun?"

Acelesi varken birisi onu tutmasa ve işine burun sokulmasa gayet medeni bir insandı aslında. Ahmet de bilirdi; bir tek sinirli olunca diğerlerine böyle davranırdı. Durumun vehametini anladığından o da mahçup bir şekilde başını aşağı eğdi.

Rivan asansörün aynasından kendine baktı. Gözlerindeki kontrolsüz vahşeti kendi bile tanıyamadı. "Daha önemli olan bir şerefsizin haddini bildirmek," dedi sorulan soruya cevap vererek. "Ben Selim Arkan'ın ifadesine giriyorum. Diğerlerine kim girerse girsin, umurumda değil. Çıkana kadar da kimse beni rahatsız etmesin."

Asansör kapısı kapandığında Ahmet donup kalmıştı. Göz ucuyla tam yanında duran adama baktı. Şehrin en büyük cinayet davası aşağıda beklerken o sadece bir taciz şüphelisi için bu sorguyu bir kenara itiyordu.

Telefonunu çıkarıp rehberden aradığı ismi buldu.
Sarp Şahin..

Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Dinliyorum komiserim," dedi karşıdaki ses.
"Sayın savcım, iyi geceler. Aziz Soykan ve Altay Kozan sorgusunu yarına erteleyelim diyorum. Adamlar zaten elimizde, bir gece de beklesinler."

Savcı bir an sustu. Rivan karşı taraftan oflama sesi duydu. Ardından kalemini masaya bıraktığını duydu. "Yarın sabah mı şu tacizcinin mahkemesi?"
"Öyle sayın savcım."

"Öyleyse mahkemeden sonra sorgu için sizi bekliyor olacağım."

"Anlaşıldı savcım. Yarın sabah makamınızdayız."
Rivan telefonu kapattığında derin bir nefes aldı. Hazırdı.

Sorgu odasının önüne geldiğinde içerideki Selim'i izleme camından bir süre seyretti. Adam hâlâ rahattı, arkasına yaslanmış gülümsüyordu. Rivan'ın elleri yumruk oldu.

Hemen sorgu odasının önüne geçen Ahmet, komiserinin gözlerindeki o kapkara ifadeyi görünce bir kez daha yutkundu.

"Şahıs içeride komiserim. Kafası sarılı, biraz sersemlemiş durumda ama şikâyetinden vazgeçmiyor. 'Kadın beni öldürüyordu, hayatıma kastetti' deyip duruyor."

Ahmet'i omzundan hafifçe kenara iterek kapının koluna asıldı. "Öldürüyormuşmuş" diye söylendi kendi kendine. "Az bile yapmış."

"Kamera kayıtlarını kapat Ahmet. Teknik bir arıza de, sistem çöktü de, ne dersen de. On dakika boyunca bu odada ne bir ses duyulacak, ne bir görüntü alınacak. Şahısla ben yalnız kalacağız biraz. Anlaşıldı mı?"

Ahmet itiraz edecek gibi oldu. "Ama komiserim, buna yetkimiz yo-"
Öfke dolu yeşil gözlerle karşılaştığı an kelimeleri boğazına dizildi.
"Adam Nur'u.." Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Söylemesi zordu. "..taciz etmiş," diyerek tamamladı. Kendine yakıştıramıyordu. Onan koruması, onun güvencesi altında olan birinin bunu yaşamış olmasını kaldıramıyordu. Bir kızı koruyamamıştı. Bir başına bırakmıştı. Bütün bunlar da bu yüzden Nur'un başına gelmişti.

Öfke dolu gözlerle Ahmet'e yaklaştı. "Kimse ama hiç kimse bir kadına böyle yapamaz!

"Biliyorum." Ardından Ahmet aynı duygulu bakışlarla karşılık vererek kapıyı ardına kadar açtı. "Hakkınızdır komiserim."

Eyvallahtı koçum!

İçeri girmeye çalışırken birden geri döndü. "Söyle Ahmet," dedi aceleyle. Genç olmasına rağmen yıllardır onunla çalışıyordu ve her hareketinden ne hissettiği okunuyordu. Bu bakışlar bir şey söylemek isterken oluşurdu.

Mahçup bakışları bir süre onu izledikten sonra acelesi olduğunu anlayıp hemen cevap verdi. "Benim yerime de vurursanız sevinirim diyecektim."

Başını eyvallah der gibi aşağı yukarı sallayarak içeri girdi ve kapıyı arkasından kilitledi. İçerideki adam kafasındaki sargıyla masanın başında iki büklüm oturuyordu. Yatağında mışıl mışıl uyumak yerine neden sorgu odasında olduğunu sorgulayıp duruyordur kesin. Dinlenmesi gerekirken burada olduğu için epey keyifsiz görünüyordu.

"Delinin teki kafamı patlatsın, ondan sonra iyileşemeden hemen karakola gideyim. Olacak iş mi?"

Olacak iş aynen!

Kapı sesini duyunca başını kaldırdı, karşısındaki Rivan'ı görünce bir an duraksadı.

"Siz mi alacaksınız ifademi?" dedi adam, mağdur rolüne bürünerek. "Bakın kafamın haline! O deli kadın bir canavar! Adalet istiyorum ben!"

Hiçbir şey söylemeden masanın etrafında ağır ağır dönmeye başladı. "Rivan Akay," diyerek kendini tanıttı önce. "Sorguyu ben yöneteceğim."

Dişlerini birbirine sıkmıştı. Zira adamı boğup tavandaki lambadan asmamak için haddinden fazla güç sarfediyordu.

Elindeki dosyadan adamın temel bilgilerini okumaya koyuldu o sıra. Kısa süre sonra arkasına geçtiğinde eğilip kulağına fısıldadı. "Adalet mi istiyorsun? Doğru yerdesin Selim Arkan. Ben de adaleti çok severim!"

Sesi adamı ürküttü. Aniden oturduğu sandalyeyi tekmeleyerek onu yere düşürdüğünde herif neye uğradığını şaşırmıştı. İki seksen yerdeyken üzerine çöktü ve tek eliyle boğazını kavradı. Odanın havası bir anda oksijensiz kalmış gibiydi.

"O barda..." dedi dişlerinin arasından tıslayarak. "Neler olduğunu teker teker anlatıyorsun. Hiçbir şeyi atlamadan." Selim ağzını açıp bir şey söyleyecekken ters bakışıyla onu durdurdu. "Eğer.. Eğer tek bir şeyi bile atlarsan cezanı uzatmak için elimden geleni yaparım! Sana yemin ederim bunu sağlarım!"

Adam ona 'deli bu kesin yapar' bakışlarıyla bir süre baktı. Öfkeden delirmek üzereydi. Selim'in boğazındaki parmaklarını biraz daha sıkarak yüzünü öfkeden kararmış çehresine yaklaştırdı. Selim'in gözlerindeki yapış yapış mağduriyet yerini hayvani bir korkuya bırakmıştı.

"Anlat!" dedi. "Hangi cüretle yanına oturduğunu, neler söylediğini, neler yaptığını anlat! Eğer bir kelimeyi eksik söylersen, yemin ederim seni bu odadan sağ çıkarmam Selim Arkan."

Adam nefes almakta zorlanarak kekeledi. "Ben.. Ben bir şey yapmadım.. Sadece tanışmak istedim."

Sırtını duvara vurduğunda yüzüne doğru eğildi. Gözleri artık bir polisin değil, bir celladın gözleriydi. "Tanışmak istedin ha? Kiminle tanışmak istediğini anlatayım, ister misin?"

Nur Kozan Akay'la. Yani bildiklerine ihtiyacı olan kadınla.

Selim nefes alamadan kesik kesik konuşmaya başladı. Eninde sonunda anlatmak zorunda olduğunu biliyordu. "Ben... Ben sadece yalnız oturuyor sandım... 'Güzel kadın neden tek başına içiyorsun' dedim... Sonra... Sonra.."
Sabrının kıyısında yüzüyordu haberi yoktu!
"Söyle," diye bağırdı yüzüne doğru.

"Dizine dokundum."

Bu üç kelime.. Sadece üç kelimeydi ama duyduğu an başından aşağı litrelerce kaynar su döküldü. Teni kavruldu. Kemikleri sızladı. Ciğerlerine giden hava bir anda kesildi. Görünmez bir el boğazına yapıştı, gırtlağını sıkmaya başladı. Ayaklarının altından beton zeminin kaydığını hissetti. Yerin binlerce kat derinliğine, karanlığına düşmüş gibi oldu.

Zemin kaydı, tavan çöktü, dünya durdu. Sadece o adamın iğrenç sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Ben ona dokunmuyorken... Ben ona bakmaya korkarken, bakarsam yanlış anlar diye düşünürken, bu lağım faresinin Nur'un tenine el sürmesi... Sadece Nur'un vücuduna değil, Rivan'ın şerefine, varlığına, korumaya yemin ettiği görevine sıkılmış bir kurşundu. Nur ona lazımdı. Bu yüzden de görevi bitene kadar Nur'a bir şey olmamalıydı.

Güç bela genzine koca bir kaya gibi oturan yumruyu yuttu. Kelimeleri ağzından çıkarırken sesini tanıyamıyordu. Dişlerini o kadar sert sıktı ki, çenesi yerinden çıkacaktı sanki.

"Taciz ettin yani?" dedi. Sesinde ölümcül bir sessizlik vardı.

Gözleri karardı. Bir polisin soğukkanlılığı, rütbeler, yeminler... Hepsi o an küle dönüp uçtu. Karşısında duran bu mahlukat Nur'un ruhuna el uzatmaya cüret eden bir eldi. Ve o el... O el artık bu dünyada yer almamalıydı.

İçindeki hırçın canavar prangalarından kurtuldu. Gözlerindeki renk tamamen çekilmiş, yerini safi bir deliliğe bırakmıştı. Bu adamı bu odadan sağ çıkarmamak için her şeyi yapabilirdi. Nur onun göreviydi evet, ama şu an o görev yaşama sebebim haline gelmişti. Ve bu it, o sebebi kirletmişti.

"Hayır hayır," diye itiraz etti hemen. Ellerini savunmasızca kaldırarak. Herif resmen Azrail'ine gel beni al diyordu.

Öfkeyle yumruğunu havaya kaldırdı, hedefe ulaşamayıp elini indirdiğinde yüzünü diğer tarafa çevirdi. Görev başındaydı. Dahası sorguyu yönetmeyi kendisi istemişti. Mesleğini tehlikeye atarak adamı döverse başına iş alacağını biliyordu. Sakinleşmeye çalıştı. Olmadı. Deli gibi bağırarak masayı yumruklamaya başladı. Kemiklerinin sızısına rağmen durmadı. Bu haldeyken Nur'u tahmin bile edemiyordu.

Onun canı yandığı için kendisinin de canı yansın istiyordu. Onu bu itten koruyamadığı için cezalandırmak istiyordu kendini.
Tacizci iti ne kadar güzel dövse de içi soğumayacaktı; zatı kişilik kendisini tanıyordu. Ancak Nur gibi o acıyı çekerse sakinleşirdi.

"Sen kimsin lan!" Adamı yakasından tutup masaya çarptı. Dayanamayıp suratına en yağlısından bir yumruk attıktan sonra rahatladığını hissetti.

"Tepkisi ne oldu peki?" diye sordu sabırsızca. Bunu sormasına rağmen cevabını duymaya hazır değildi. Duyarsa duyduğuna dayanamaz diye korkuyor ama bir yandan da o acıyı kendime yaşatmak istiyordu. Duyup kahrolmak istiyordu.

"CEVAP VER!"

"Yapma dedi."

Bardağı taşıran son damla..

Deli gibi bağırıp önüne gelen her şeyi yumruklamaya başladı. Masayı, duvarı, sonra tekrar o iğrenç suratı.. Parmak eklemlerinin acıdığını, elinin kanlar içinde kaldığını hissetmiyordu bile. Canı yansın istiyordu. Nur'un orada canı yanarken, o korkuyu hissederken orada olmadığı için kendinden de çıkarıyordu hırsını. Onu koruyacağına söz vermişti. Anlaşma bu yöndeydi. O Nur'u koruyacaktı, Nur da ona gerekli bilgileri verecekti

Yine de hissettikleri kalbindeki yangını söndürmeye yetmiyordu.

Durduramıyordu kendini. Şuan sorgudaydı. Bunu yapmaması gerekiyordu. Ama suratına geçirdiği yumrukta olanları geri almak istiyor gibiydi. Hızlı hızlı nefes alırken kendini toparlamaya çalışıyordu. "Başka?" diye sordu, sesi titriyordu.

Çok geçmeden "Baba yapma," dedi adam.

Neden bunu söyledi ki diye düşünüyordu aklı. Kalbi cevabı bana fısıldarken onu duymazdan gelmek istiyordu. Düşündüğü şey olsun istemiyordu. Bunun üzerine sonra düşünecekti. Zira şu an tacizci köpeğin gelmişini geçmişini si-

Küfürlü düşüncelerini hemen susturup Selim denen itin üzerine yürüdü. Aralarında birkaç adımlık mesafe kalmıştı.

"Ulan.. Ulan şeytan diyor senin gibi tacizci itleri gebert ateşe ver hepsini!"

"Yemin ederim kötü bir niyetim yoktu!"
Rivan birden gözü dönmüş şekilde Selim'in üzerine yürüdü, elleriyle boğazını sıkarken boynundaki baskıyı artırdı.

"Kötü niyetin yoktu ha?" diyerek adamı duvardan ayırıp kafasını beton zemine sertçe çarptı. Selim'in iniltisi boğazında düğümlenirken dizini adamın göğüs kafesine bastırıp bütün ağırlığını verdi. Yumruğu son bir kez havalandı. Tam haysiyetsizin suratına ineceği sırada durdurdu kendini. Yapmayacaktı. Bir kız için görevini tehlikeye atmayacaktı. Bu yerlere gelmek için lok çalışmıştı. Bir yumrukla hepsini bir kenara atamazdı.

Görev onun kimliğiydi. Her şeyiydi. O komiserdi. Babasının komiser oğluydu. Babasının ölmeden önce son dileğini gerçekleştirmeye ant içmiş, sonra okuyup komiser olmuş oğluydu o.

"Şimdi beni iyi dinle," dedi, sesi artık ürkütücü bir sakinliğe bürünmüştü. "O pis elini uzattığın kadının kim olduğunu biliyor musun sen?"

Selim korkuyla gözlerini kapattı, vücudu zangır zangır titriyordu. "Bilmiyorum... Kim? Kim o kadın?"

Adamın kulağına kadar eğildi; her kelimeyi bir kurşun gibi ağır ağır telaffuz etti. "O kadın benim.. benim.." Karım demeye dili varmıyordu. Nur'u sahiplenmeliydi evet. Ama bu şekilde değil. Her yerde karım karım diye bağırarak değil.

"Sen bugün Azrail'inin kapısını çaldın. Nur Akay o! Yanlış yaptın Selim Arkan!"

Selim anlamıştı. Yanlış kadına yanlış yapmıştı.

Rivan burnundan ağır ağır nefes verirken diyecekleri bitmemişti.

"Sen onu savunmasız bir kadın sanmıştın, değil mi? Ama ne oldu? Yanıldın. Onun ve tüm kadınların arkasında biz varız. Devlet var. Ve.. Kadınlara el uzatanları bekleyen bir cehennem var senin gibiler için. O cehennemin kapısında da ben duruyorum!"

Selim duyduğu isimle dehşete düştü. Karşısındaki adamın sadece bir komiser değil, canını yaktığı kadının kocası olduğunu anlamasıyla altındaki zemin kaydı.
"Komiserim... Bilmiyordum... Vallahi bilmiyordum! Karınız olduğunu bilsem yanına bile yaklaşmazdım!"

"Demek karım olmasa yapmaya hakkın vardı?" Adamın yakasını kavrayıp onu yerden bir çuval gibi kaldırdı ve sorgu masasına fırlattı. Masadaki metalin gürültüsü odayı doldurdu. "Senin gibi leş kargaları her kadını kendiniz için av sanıyorsunuz. Ama Nur senin avın değil! Hele savunmasız hiç değil! Dünyadaki hiçbir kadın sizin avınız değil!!"

Adam korkudan tir tir titriyordu. "Şikayetçi değilim, valla değilim! Bırakın beni!"

Masanın üzerindeki ifade tutanağını adamın suratına çarptı. "Şikayetçi olmayacaksın zaten! Şimdi söylediklerini harfiyen yaz ve imzala şunu! 'Kendi kendime düştüm, sarhoştum, Nur Akay'a sarkıntılık ettim ve o da kendini savundu'. Hiçbir şikayetim yoktur, her şey benim suçumdur."

Selim titreyen elleriyle kalemi kavradı. Tepesinde bir cellat gibi beklediğini biliyordu şerefsiz. Kalem kağıdın üzerinde dans ederken adamın ensesinden tutup onu kendine çevirdi. "Bunu imzaladıktan sonra emniyetten çıktığın an nezarethaneye götürüleceksin. Yarın mahkemen var ve cezanı alman için gerekli her şeyi yapacağım. Eğer bir gün bir daha yine bugünkü gibi bir şeyle karşıma çıkarsan seni bu emniyetin temeline canlı canlı gömerim. Anladın mı beni?"

Selim hıçkırarak sadece başını sallayabildi.. Adamı bir çuval gibi yere bıraktı. Gönül ister ki daha fazlasını yapsın fakat görev.. Bir yere kadar müsaade edilirdi yaptığına. Zaten adama avukat ayarlamayı atlamıştı. Sorun olacaktı bu. Orası kesindi..

Üzerini düzeltti, nefesini sakinleştirdi. Adamın yüzüne tiksinerek baktı ve kapıya yürüdü. Kilidi açtığında dışarıda bekleyen Ahmet'e döndü. Zafer edasıyla gülümsüyordu.

"İşlem tamam Ahmedim. Şahıs suçunu itiraf etti, şikayetini geri çekiyor. Evrakları topla, bu pisliği de ait olduğu çöplüğe at. Ama önce..." Birden duraksadı, gözleri nezarethaneye, Nur'un olduğu tarafa kaydı.

"Önce bana Nur'un çantasını ve emanete alınan eşyalarını getir. Onu eve götüreceğim."

Ama hepsinden önce o herife hallettiği cezayı vermeliydi. Hapis.

Ahmet müdür yardımcısının kanlı ellerine bakarken yutkundu. "Komiserim... Savcılık dosyayı bekliyor. Altay Bey ve Aziz Bey ifade odasında, bekleniyorsunuz. Ne yapalım?"

Rivan sanki şehir yerinden oynamıyormuş gibi soğukkanlı bir sesle konuştu. "Önce şu pisliği halledeceğiz Ahmet. Prosedür neyse harfiyen uygulansın ama en ağırından."

Rivan asansöre doğru yürürken talimatlarını bir bir sıraladı.

"Selim Arkan için sarkıntılık düzeyinde Cinsel Saldırı suçundan fezleke hazırlansın. Mağdurun şikayeti var, kamera kayıtları 'arıza' yapmadan önceki haliyle dosya ekine konulacak. Şahsın alkollü olması ağırlaştırıcı sebep olarak yazılacak. Ayrıca darp raporu alırken, 'direniş gösterdiği için zor kullanıldı' notunu düşmeyi unutmayın."

Ahmet notlarını alırken Rivan devam etti. "Nöbetçi savcıyı hemen ara. Mevcutlu olarak adliyeye sevki için talimat al. Yarın sabahın ilk ışıklarıyla hakim karşısına çıkacak şekilde ayarla her şeyi."

Nihayet nezarethanenin olduğu alt kata indiğinde, her adımım az önceki öfkemden geriye kalan ağır sızıyla doluydu. Parmak eklemleri sızlıyordu ama kalbindeki sıkışma kadar canını yakmıyordu. Memur elinde Nur'un zarflanmış eşyalarıyla hemen yanında bitti.

"Buyurun komiserim, her şey burada."

Göz ucuyla zarfa baktı. İçindeki siyah kılıflı telefon, bir de saat vardı. Nöbetçi memura işaret etti, demir kapı kulak tırmalayan gürültüsüyle açıldı. Nur köşedeki tahta bankın üzerinde, dizlerini karnına çekmiş, başı duvara yaslı bir halde duruyordu. Yaklaştıkça üzerindeki alkol kokusunu daha net aldı.

"Nur," dedi. Sesi az önceki kükreyen adamdan fersah fersah uzaktı.
Başını kaldırıp bakmadı. Kaşları gözleri kapalıyken bile çatıktı. Parmaklıkların önüne çöktü. Eliyle Nur'un demire dolanmış bir tutam saçını geri itti. Eli saçlarına değdiği an Nur irkildi; o kadar hafif bir irkilmeydi ki bu.. Ama içinde bir yerleri yerle bir etmeye yetti. Selim itinin elinin değdiği anın acısıydı bu..

Bir çift kahverengi gözle karşılaşınca hemen elini geri çekti.

"Gitti Nur," dedi düz bir sesle. "Şimdi seni çıkarıyoruz."

Nur gözlerini açtı. Bakışları onu bulduğunda bir an nerede olduğunu çözmeye çalıştı. Sonra acı gülümsemesi dudaklarına tünedi.
Alkolün etkisi baygın gözlerinden belliydi. "Geldin mi komiser? Kestin mi cezayı? Her zamanki gibi.."

Parmaklıklar ardındaki Nur'a yaklaşıp gözlerini yere indirdi. "Hadi gidiyoruz. Hemen."

Emniyetin çıkışına kadar hiçbir şey demedi. Memurların meraklı bakışları üzerlerindeydi ama kimse tek kelime etmeye cesaret edemiyordu. Onu arabaya bindirip kemerini bağladığında Nur başını koltuğa yaslayıp dışarıdaki sokak lambalarını izlemeye başladı.

"Biliyor musun Rivan," dedi, sesi rüzgarda savrulan kül gibiydi. "O adam..."
Derin bir nefes verdi o sıra. Üzüntüsünü gizleyemedi. Gizleme gereği de duymuyordu gerçi.

"Ben çok küçüldüm," diye devam etti. "Öyle bir küçüldüm ki, barın zeminindeki bir toz tanesi kadar oldum. Sen orada değildin. Sen hiçbir zaman benim küçüldüğüm yerlerde olmuyorsun."

Direksiyonu sıkan parmakları beyazladı. "Nur, yapma... Konuşacağız her şeyi ama şimdi değil."

Nur Rivan'ın dediklerini duymamış gibi, "Sen," devam etti. "Beni koruyacaktın güya.. Ne oldu o söze? Keyfimizden mi evlendik senle?"

Aha yine başladı saçmalamaya, diye düşündü. "Çok sarhoşsun." dedi sadece. Onunla konuşmak istemiyordu. Demin yaptıklarına rağmen sesini bile duyası yoktu şu an.

"Sarhoşum evet..." diyen sesle başını hafif sağa döndürdü. "Sarhoş olunca dünya daha dürüst bir yer oluyor. Mesela şu an senin benden sadece nefret etmekle kalmayıp bana ancak acıdığını görebiliyorum.. Bana kurtarılması gereken hasarlı bir ruh gözüyle bakıyorsun. Ama ben tamir olmuyorum Rivan. Kırıldığım yerden zehir akıtıyorum sadece."

"Bana bak," dedi soğuk sesle. "Ne dersen de, ne kadar nefret edersen et. Umurumda değil...Ama böyle aptallıklar da yapma!"

"Ne aptallığı be!" diye çıkıştı aniden. "Dışarı çıkmak için senden izin mi alacağım?" Gözlerini devirerek zehir zemberek bir alayla ekledi. "Kocacığım.." Ne kadar iğrenç bir kelimeymiş diye geçirdi içinden.

Nur başını tekrar soğuk cama yasladı, gözyaşları yağmur damlalarına karışıyordu. Yola bakmaktan çok ona bakıyordu. Boğazında düğümlenen binlerce kelime vardı. Göz bebekleri çalkalanıyordu ama hıçkıra hıçkıra ağlayamıyordu bile.

"Sen sadece komisercilik oynamayı biliyorsun Rivan... Bir kadının kalbini nasıl tamir edeceğini ise hiç öğrenememişsin."

Dudaklarının kenarı bir anlığına, çok hafifçe yukarı kıvrılır gibi oldu. Acı bir gülümsemeydi bu. "Bilmediğimden değil o," dedi sesindeki ciddiyeti koruyarak. "Bu zamana kadar kalbini tamir edecek kadar sevdiğim biri hayatımda olmadı.." Diliyle dudaklarını ıslatıp devam etti. "O yüzden bir şey bekleme." Sabırla nefesini verdi. "Mümkünse sus sadece."

"Olmaz da zaten. Önce kalp tamir etmeyi öğren, sonra kadınların kalbine bakarsın" dedi Nur alayla. Birden sinirsel bir kıkırtı yükseldi ondan. Bu gülüşlerin acısını maskelemek için olduğunu biliyordu. Tek istediği zihnini yaşananlardan uzaklaştırmak, fikrini dağıtmaktı. Bunun tek yol ise onunla, herhangi bir şey hakkında konuşmasıydı. Sohbet etmek hiç içten değildi ama bugünlük katlanabilir diye düşündü.

Hâlâ sinirden yanıp tutuşurken bir yandan da içine düşen şüphenin gerçek olma ihtimali onu her geçen saniye daha çok delirtiyordu. Döner dönmez bu konuyu deşecek, her taşın altına bakacaktı. Artık yeni görevi buydu: Altay Kozan'ı ifşa etmek.

Nur, "Hayatında.. hiç.. hiç olmadı mı?" diye sordu aniden. Arabanın koltuğuna yaslı başını yana çevirdiğinde gözlerindeki ıslak merakı gördü Rivan. "Bir kadın," diye ekledi o an.

Yönünü bir an olsun değişmeden, "Kendimden geçecek kadar kimseyi sevmedim ben," diye cevapladı. En son lise sondayken birini sevmişti. Ama kız şehir değiştirdiği için ayrılmışlardı.

"Sevmedin mi?"

"Sevmedim."

"Sevmez misin peki?"

"Seveyim mi?" dedi her kelimenin üstüne basa basa. Göz ucuyla ona bakarak.

"Sev."

"Tamam."

"Sev ki senden kurtulayım" diye homurdandı Nur memnuniyetsiz bir sesle. İşin bittiğinde hemen boşanalım da sen birini bulasın. Yoksa kalırsın başıma." Kulağını çekip Rivan'ın kafasına tıklattıktan sonra "Allah muhafaza" dedi itici bir sesle.

"Sana bayılıyorum ya ben de," diye karşılık verdi soğukça. "Hem belki senle evliyken bulurum birini. Ha?" Sinsi gülümsemesi yüzüne yayılırken Nur arkasına yaslandı. "Orada duracaksın," dedi rahat bir tavırla. "Bekleyeceksin. Evliliğimizde aşk ve güven olmasa da sadakat önemli."

Rivan gözünü yoldan ayırmadan ukala bir gülüş gönderdi. "Evliyken olmaz diyorsun yani."

Dudaklarında varla yok arasında bir gülüş belirdiğinde Nur'un yüzünü yine pencereye çevirdiğini görüp, "Hadi ama," diye söylendi. "İlk kez normal insanlar gibi konuşuyoruz şurada."

"Sence sen normal misin?" diye sordu Nur mayışmış sesiyle.
"Evet. Sen normal misin peki?"

"Hayır." dedi. Başını çevirmeden devam etti. "O yüzden sıkılıyorum ya zaten." Kafasındakiler onu içine çekmeye çalışıyordu, izin veremezdi. "Seninle konuşmak berbat bir şey. Hiç çekilmiyorsun."

Rivan göz devirdi. "Nedenmiş o?"

"Sıkıcısın. Ruhsuzsun. Fazla düzsün. İşim olmaz senle yani."
"Olsun diye yalvarmadık," diyerek aynı şekilde karşılık verdi Rivan.

Yol boyu artık tek kelime dahi etmediler. Nur dışarıdaki sokak lambalarının birbirine karışan ışıklarını izliyordu. Fakat Rivan dikiz aynasından gördüğü o manzarayı hiç beğenmemişti. Nur'un rengi korkutucu bir solgunluğa, kirli griye dönmüştü.

Arabanın içindeki yoğun alkol ve ağır parfüm kokusu, yerini her geçen saniye daha boğucu bir havaya bırakıyordu. Rivan pencereyi açtı hemen. Vites değiştirirken duyduğu sesle süratini azalttı.
"Nur?"

Nur cevap vermedi; elleriyle ağzını kapatmaya çalıştı ama vücudu sarsılmaya başlamıştı. Rivan daha "Sağa çekiyorum," diyemeden Nur'un midesi isyan etti. Bir miktar istifra koltuğun kenarına ve vites kutusuna sıçradığında Rivan, "Yavaş ol!" diye bağırdı.

Öfkeyle direksiyonu sağa kırdı, tekerlekler asfaltta çığlık atarak durdu. Nur kapıyı açmaya çalışırken beceremedi; Rivan hızla uzanıp onun tarafındaki kapıyı iterek açtı.

Nur kendini dışarı fırlatırcasına attı ve yol kenarındaki kaldırımın üzerine çöktü.
Rivan arabadan indiğinde yüzü bir anlık bir rahatsızlıkla buruştu. Bu kokuyu hiç sevmemişti. Alkolden nefret ederdi. Ağzına bile sürmezdi.

Birden kaldırımda iki büklüm olmuş kadını görünce içindeki tuhaf his yine nüksetti. Yardım etmeliydi. Sert adımlarla Nur'un yanına yaklaştı. Nur dizlerinin üzerine çökmüş, bedeni sarsılarak kusmaya devam ediyordu.

Rivan bir an orada öylece durup izledi. Arabasının kirlenmiş olması canını sıkıyordu. Yüzünü ekşiterek eğildi, Nur'un gece kadar siyah ve şimdi yüzüne yapışmış olan saçlarını tek eliyle nazikçe ama sıkıca topladı.

Nur'un saçlarını tutarken yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Bir yanı "ne işim var benim burada" dese de, diğer yanı bu kadının boynunun savunmasızlığına, titreyen omuzlarına bakarken garip bir çekim hissediyordu. Onca yıldır hayatına kimseyi almamış olması, bu fiziksel yakınlığı onun zihninde tehlikeli bir noktaya taşıyordu.

Saçlarını ensesinde sıkıca tutarken Nur'un boynuna çarpan bakışlarını kaçırmaya çalıştı.

Parmakları yanlışlıkla Nur'un sıcak tenine değdi. Bir anlık bir elektriklenme geçti kolundan yukarı. Sakin ol Rivan, dedi içinden. Sadece uzun zamandır yalnızsın, bu hormonlarının bir oyunu. Hissettiğin şey biyolojik tepkiden başka bir şey değil.

"Bitti mi?" dedi Rivan, sesi az önceki sertliğini kaybetmiş, daha çok bir yorgunluğu barındırır hale gelmişti. Zira yorucu bir gündü.

Nur cebinden çıkardığı mendille ağzını silip başını geriye doğru attı. Gözleri yaşarmıştı. Rivan onu kolundan tutup yavaşça ayağa kaldırdı. Bagajdan bir şişe su çıkarıp sertçe eline tutuşturdu. "Ağzını çalkala," dedi, sesinin yumuşak çıkmasına özen göstererek. "Daha iyi misin?"

Cevap gelmedi. Onu sağ tarafa geçirip arabaya oturttu. Kendisi de yerleştikten sonra homurdanmaya başladı. "Arabamı kirlettiğine inanamıyorum Nur." Sesinde öfke vardı. Buna karşılık iğneleyici bir cevap bekliyordu ama sessizlik uzadı. Yüzünü sağa çevirdiğinde Nur'un çoktan uyuyakaldığını gördü.

Rivan eve vardığında motoru durdurdu ama bir süre inmedi. Yan koltukta başı cama yaslı, saçları yüzüne dağılmış kadına baktı. "Sıkıcıymışım," diye mırıldandı kendi kendine. "Düzmüşüm.. Bak hele bak."

Kapıyı açıp arabadan indi. Nur'un tarafına geçip derin bir nefes aldı. Uykusunda bile kaşlarını hafifçe çatmıştı. Sanki rüyasında bile dünyayla kavga ediyordu. Eğilip emniyet kemerini çözerken Nur'un alkol ve hafif çiçek kokusu karışımı burnuna doldu. Uzanıp Nur'u uyandıracakken telefon çaldı. Aceleyle açıp, "Alo," dedi. "Naber abi?" diye sordu telefondaki ses.

"Ne olsun be abim. Nur'u eve taşıyordum ben de."
Telefondan kıkırtı sesleri duyuldu. "Ne o? Yenge sarhoş mu?"
Rivan arabanın kaputuna eliyle sertçe vurup telefona döndü. "Yenge diyip durma şuna." Yakınır gibi bir sesle "Sarhoş kadın da hiç çekilmiyor be hacı," dedi.

"Yaa.. Evlenmeden önce düşünürdün onu abiciğim."

Rivan ofladı. "Efe sonra konuşuruz. Tamam mı?"

"Tamam abi tamam. Yengeyle ilgilen sen."
"Yenge deme şu-" Efe suratına kapatmıştı. Ya sabır diyerek tekrar arabanın içine girdi.

Bir kucağında taşımadığı kalmıştı zaten.

Hadi bakalım Nur Kozan. Bu sarhoş halinle bir de seni eve taşıyalım. Kollarını yavaşça Nur'un bacaklarına ve sırtına doladı. Nur'un başı boyun girintisine iyice yerleşmişti; sıcak nefesi tenini yakıp geçiyordu.

Merdivenleri çıkarken Nur belirsiz bir şeyler mırıldandı. "Gitme anne... Elimi bırakma.. Çok soğuk burası."

Rivan kucağındaki kadını daha sıkı kavradı. "Gitmez gitmez. Sıkıcı ve düz adamım ya hani." diye homurdandı kendi kendine, koridorun karanlığında ilerlerken. "Ben gitmem, merak etme. Darmadağın hayatının ortasına çakıldım kaldım."

Kapıyı bir şekilde açıp içeri girdiğinde hüzünlü sessizlik karşıladı onları. Nur'u yatağına bıraktığında üzerini örtmek için eğildi. O an Nur'un eli gömleğinin yakasına takıldı. Rivan kurtulmak yerine bir süre öylece bekledi.

Tam yatak odasının kapısından içeri süzülüyordu ki, Nur'un bedeni aniden kucağında gerildi. Kapalı olan göz kapakları titredi ve bir saniye sonra zehirli bakışlar Rivan'ın suratına kilitlendi. Alkolün etkisiyle bulanıklaşan bilinci bir an nerede olduğunu çözemedi ama Rivan'ın kucağında olduğunu anlaması uzun sürmedi.

"Ne oluyor lan?!" diye bağırdı. "İndir beni! Ne yapıyorsun sen, fırsatçılık mı taslıyorsun bana?"

Rivan, "Sakin ol Nur, sadece seni yatağına-" demeye kalmadan Nur, kucağında debelenmeye başladı.
"İndir diyorum sana! Kollarını çek üzerimden, ayı mısın nesin! Hemen indir beni aşağı!"

Rivan derin bir iç çekip sabır dilenerek kollarını gevşetti. Nur ayakları yere değer değmez yalpalamaya başladı, dengesini korumak için yatağın kenarına tutundu. Saçları yüzüne dağılmış, makyajı akmış biraz akmıştı.

Bağırma gecenin bir yarısı, apartmanı ayağa kaldıracaksın," dedi Rivan, kollarını göğsünde kavuşturup otoriter duruşuna geri dönerek.

Nur elini havada kes dercesine salladı. "Şşşt!" diye fısıldadı aniden, işaret parmağını dudaklarına götürüp gözlerini fal taşı gibi açarak. "Gürültü yapma! Görmüyor musun? Annemle konuşuyorum ben."

Rivan kaşlarını çattı. "Nur, kimse yok burada. Sarhoşsun, hayal görüyorsun."

"Sensin hayal!" diye çıkıştı parmağıyla Rivan'ın göğsüne vurarak. "Annem tam şurada, pencerenin önünde duruyor. Bana bakıyor... 'Bu odunu nereden buldun kızım?' diyor. Sus da onu dinleyeyim. Senin sesini duymak istemiyorum."

Nur yatağın kenarına ilişmiş, başı öne düşmüş bir halde sallanırken parmaklarıyla çarşafı çekiştiriyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Rivan tam karşısında kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir heykel sabrıyla onu izliyordu. Yatağa geri çöktü, gözleri boşluğa takılıp kaldı. Sesi birden bire çocuksu bir kırılganlığa büründü.

"Anne..." diye fısıldadı Nur, sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı. "Görüyor musun beni? Bak, kızın ne hale geldi. Ben... Ben ne yaptım anne?"

Hıçkırıkları boğazında düğümlendi, eliyle kalbinin üzerini yumrukladı. "Kendi babamı... Kendi kanımı ellerimle ateşe attım. Onu o dört duvarın arasına ben tıktım anne. Suçluydu, biliyorum. Elleri kirliydi, biliyorum ama..." Durdu. Burnunu çekti.
"Ama ben evladıyım be anne! İnsan babasının celladı olur mu? Ben oldum. Her gece sesi beynimde yankılanıyor. 'Sen yaptın' diyorlar, 'Sen bitirdin bizi'..."

Rivan'ın çenesi kasıldı. Nur'un bu vicdan azabı altında ezilişini izlemek ona ağır geliyordu. Adım atmak istedi ama Nur eliyle dur işareti yaptı. Bakışlarını tekrar boşluğa, annesine çevirdi.

"Peki ben kimle evliyim biliyor musun anne?" diye sordu acı dolu bir kahkaha atarak. "Bir komiserle evliyim anne! Şaka gibi değil mi? Senin asi, kural tanımaz kızın şimdi bir kanun adamının yanında sığıntı gibi yaşıyor."

Başını hafifçe kaldırıp Rivan'ın gözlerinin içine baktı. Bakışlarında saf bir nefret ve önüne geçilemez bir hüsran vardı. Rivan nefesini tuttu, sırtını kapıya yasladı. Nur'un sarhoş dürüstlüğü ayıkken ördüğü duvarları yerle bir ediyordu.

"Eminim hayatta olsan asla izin vermezdin buna," diye devam etti tekrar hayali annesine dönerek. " 'Kurtla kuzu bir arada yaşamaz' derdin. 'O senin dünyanı anlamaz' derdin. Haklısın da anne, anlamıyor. O sadece tutuklamayı bilir, sadece kelepçelemeyi bilir. Kalbimdeki bu yangını hangi maddeyle söndüreceğini bilmez.. Bilemez.."

Rivan bir adım yaklaştı. "Nur, yeter. Sus artık."

"Sen sus!" diye bağırdı Nur, gözlerinden yaşlar boşalırken. "Konuşma sen! Senin mantığın benim acıma yetmiyor. Anne bak, aşk yok aramızda. Bir damla bile yok... Sadece nefret var. Ondan nefret ediyorum çünkü bana doğruları gösteriyor. Ondan nefret ediyorum çünkü babamı hapse gönderen o elleri tutmak zorunda kalıyorum. Ama en çok neden nefret ediyorum biliyor musun anne? Bu kadar nefret ederken, ona ihtiyaç duymamdan..."

Nur'un başı yavaşça yatağın üstüne düştü. Artık takati kalmamıştı. Sesi iyice kısıldı, bir fısıltıya dönüştü.

"Ben çok kötüyüm anne. Hem katilim, hem hainim... Hem de düşmanına sığınmış bir mülteciyim."

Rivan Nur'u yavaşça koltukaltlarından tutup yatağa uzattı. Ayakkabılarını çıkarırken Nur çoktan sızmıştı ama dudakları hâlâ "Anne, affet..." diye kıpırdıyordu. Nur'un alnına düşen asi saçı çekti.

"Affedecek Nur," dedi odadaki sessizliğe. "O affetmese bile, ben seni bu vicdan azabından çekip çıkaracağım. Nefretinde boğulacağım, evet ama seni suçlu hissettirmeyeceğim."

Rivan Nur'un odasından çıktığında koridor zifiri karanlıktı. Saat gecenin üçünü çoktan geçmiş, yağmurun sesi yerini huzursuz bir sessizliğe bırakmıştı. Nur'un sarhoş sayıklamaları, itirafları ve annesine sığınan kimsesiz çocuk sesi hâlâ kulağında yankılanıyordu.

Yavaşça banyoya geçti. Buz gibi suyla abdest alırken, suyun tenine değdiği her an sanki zihnindeki bulanıklık dağılıyordu. Havluyla ellerini kurulayıp salona geçti. Odanın köşesine serdiği seccadenin üzerine durduğunda burnunda hâlâ Nur'un kokusu vardı.

Niyet etti. O an dünyadaki tüm rütbelerinden, komiserlik kimliğinden sıyrıldı. Huzura durduğunda sadece bir kuldu; aciz ve ne yapacağını bilmeyen bir adam.

Seccadenin üzerinde diz çökmüş, alnını secdeye koyduğunda içindeki fırtınanın yavaşça dindiğini hissediyordu. Selam verip ellerini semaya açtığında zihninde o koku vardı sadece.

Namazını bitirdiğinde tesbihatını çekip ellerini açtı. Gözlerini yumdu, başını hafifçe öne eğdi. Sesi odanın derinliğinde kaybolan bir fısıltı gibiydi.

"Allah'ım..." dedi, sesi kendi gerçeğiyle yüzleşmenin verdiği utançla kısıldı. "Huzuruna geldim çünkü bugün.. Bugün nefsim beni alt etmek üzereydi. Sen kalplerin içini görensin, saklayamam."

Parmaklarını seccadenin sert dokusuna geçirdi. "Sen şahitsin ki on senedir ne gözümü ne de kalbimi harama bulaştırdım. Nefsimi senin rızan için, adalet yolunda bir kalkan gibi kullandım."

Derin bir nefes aldı. "Ama şimdi.. kapımın ardında uyuyan o kadın senin katında benim helalimdir, nikahlı eşimdir. On yıldır kapattığım kapılar şimdi zorlanıyor. O benim karım. Ama biliyorum Rabbim, bizim bu bağımız bir vazife üzerine kurulu. Benim sadece nefsime uyup ona yönelmem adaletimle bağdaşmaz."

Derin bir nefes daha aldı, sanki göğsündeki yumruyu atmaya çalışıyordu.
"Ama bugün ona arzulayacağım bir kadın gözüyle baktım Rabbim. Karım dahi olsa zihnimin yasaklı köşesine sızdı."

Başını öne eğdi, sesi iyice kısıldı. "Karı koca olmamamız gerek.. Bu evliliği kağıt üzerinde tutmam, o çizgiyi aşmamam gerek. Sen bana yardım et Allah'ım. Sen büyüksün. Yücesin.
O odaya girdiğimde karım olan kadına sadece nefsim için el uzatmama mani ol."

Gözlerinden bir damla yaş süzülüp seccadeye düştü. Rivan Akay ömründe ilk kez bu kadar korunmasızdı.

"Sen bana yardım et. Sen büyüksün, Yücesin... Kalbimi bu imtihanda sabit kıl. Beni nefsime, arzularıma, yasaklı duygulara köle etme. Onu korurken kendimi kaybetmeme mani ol. Karım varken başkasına bakmayı ar bilen bu kalbime helalim varken de sabretmeyi öğret.."

Ellerini yüzüne sürdü. Bir süre öylece, dizlerinin üzerinde oturdu. Nur'un odasından gelen hafif bir kıpırtı sesiyle irkildi. Ayağa kalkıp seccadeyi toplarken, az önceki ağır yükün biraz olsun hafiflediğini hissetti.

Kapı eşiğine gidip aralık bıraktığı kapıdan içeriye, karanlığa baktı.

***

"Ee ilk buluşma için nasıl sence?" diye sordu Kuzey hevesle. İçindeki saf, çocuksu heyecan yüzüne vurmuştu.
Elen'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Kuzey, o gece doğruluk cesaret oyununda bana öyle bakmasaydın şu an bu masada oturuyor olmazdık."

Kuzey'in gülümsemesi büyürken, "Ha, benim sayemde yani," dedi.

Elen evet anlamında başını yukarı aşağı salladı. "Ne düşünüyorsun? Senle ben hakkında?"

"Ben kararımı verdim ki," derken sırıtıyordu. "Senden hoşlandığımı söylemiş miydim?" diye sordu aynı cesur ifadeyle gözlerinin içine bakarak. "Azıcık.."

Elen'in yüzü kızarmaya başlamıştı. Kuzey'in bu denli açık olması alışık olduğu salon nezaketlerinden çok farklıydı. Tarzı değildi..

Sırıtışı büyürken, "Söylememişim," dedi. "Ama hep söylerim. Böyle hoşuna gidecekse.."

"Yavaş oğlum! Taktın motoru uçuyorsun ya!" dedi panikle karışık bir kahkaha atarak. Hep yürüyen taraf o olmuştu. Daha hızlı giden, ilk açılan taraf.. O yüzden Kuzey'in bu dolu dizgin gidişi onu hem korkutuyor hem de garip bir şekilde çekiyordu.

"E millet yürüyor ben akıllıyım direkt uçuyorum işte ne var!"

"Uçma Kuzey," dedi Elen o sıralarda. "Böyle iyi."

Kuzey her zamanki otuz iki diş sırıtışını kuşandı. Yüzünde zafer kazanmış komutan edası vardı. "Nasıl iyi?"

"Lütfen. Daha ilk günden böyle yapacaksan.."

"Şakaydı ya. Gül diye." Mahçup şekilde Elen'e bakarken gülmesini umuyordu ama tık yoktu. Karşısındaki yüz son derece ciddiydi. "Güldüm mü peki?"

Kuzey tek kaşını havaya kaldırarak Elen'in yüzüne yaklaştı. "Hayır."
Bunun ardına ikisi de aynı anda gülmeye başladılar.

"Bizimkilerden bir bok olacağı yok," diyerek konuyu değiştirdi Elen.
"Bizimkiler?" Kuzey onun kime atıfta bulunduğunu bir an anlamadı.

"Nur'la Rivan işte."
Kuzey gergedan gibi ağzını açarak kocaman bir, "Haa onlar" dedi. "Evet ya. Rivan Nur'dan nefret ediyor gibi davranıyor ama bir yandan da etrafında pervane. Sürekli koruyor."

"Anlaşmaları öyle çünkü," dedi sertçe. "Ayrıca.. Aynısı canım," dedi kahvesini yudumlarken. "Nur da bayılmıyor senin yeşil öküz arkadaşına."

Kuzey koca bir kahkaha attı. Öyle ki yan masalardan birkaçı onlara döndü.
"YEŞİL ÖKÜZ MÜ?" dedi kahkahaların arasından. "Dur bakim. Kesin Nur'dan çıktı bu isim. Tam onluk bir şey çünkü."

Doğru muyum der gibi Elen'e baktıktan sonra gülümsedi. "Bunlar aşık falan değil," dedi ciddileşerek. "Olamazlar da. Baksana taban taban zıtlar birbirlerine."

Elen'in gözleri merakla büyüdü. "Neden öyle söyledin?"

"Kızım baksana sürekli kavga ediyorlar. İtip kakıyorlar birbirlerini. Onlarınki ezeli nefret. Asla bitmez." Şüphe dolu bakışlarla kaşlarını havaya kaldırdı o an. "Ne o? Sen aksini mi düşünüyorsun?"

"Evet. Klişe ama olsun. Diyeceğim. Büyük aşklar nefretle başlar."

Kuzey hadi canım bakışı attıktan sonra aklına komik bir şey gelmiş gibi elini eline vurdu. "Bak sana ne anlatacağım. Bunlar evlendiği günün sabahı evde ölü yaralı falan var mı diye yoklamaya gelmiştim. Bir de neee göreyiiiim?"

Kuzey son sözleri gizemli bir edayla uzatınca Elen heyecandan masaya doğru iyice yaklaştı. "Ayy! Çıplaktılar deme."

Kuzey tövbe estağfurullah bakışı attıktan sonra tekrar güldü. "Yok be. Tencere kapak kavgası ediyorlardı. Bu Rivan var ya, aşırı titiz. Aşırı dikkatli. Aşırı soğuk.. Ve en önemlisi tam bir yeşil öküz." Elen'e dönüp göz kırparken, "Sevdim bu lakabı," dedi. "Patentini falan almadıysanız ben de kullanabilir miyim?"

Elen gülerken elini Kuzey'in koluna vurdu. "İlahi Kuzey!"

Kuzey koluna değen narin ince parmakları izlemeye daldı o sıra. Parmakları uzundu. Gümüş yüzüklerle doluydu. Elen elini çekince elinden oyuncağı alınan çocuk gibi dudaklarını büktü.

"Ne oldu?" dedi Kuzey'in bu hallerine gülerken. "İlk kez mi bir kızla buluşuyorsun?"

Kuzey kızarmaya başlıyordu ki, "Hayır," dedi hemen. Ama dürüst olacaktı. "Uzun zamandır hayatımda kimse yoktu. Senin gibi bir.. güzellik dan diye girince insan şaşırıyor tabi."

"Hemen cıvıma öyle. Kimsenin kimsenin hayatına girdiği yok daha."

Kuzey ciddileşti. Elen utangaç bir şekilde gülümserken eliyle garsonu çağırdı. "Ne içersin?" diye sordu kibarca.
"Ezberinde olsun ben kahve insanıyım. Bir dahakine sorma, direkt söyle."

"Bir dahaki olacak mı?" derken gözlerinin içini parlıyordu Kuzey'in.

"Nasip kısmet," diye öne atladı hemen Elen. İlk buluşmadan böyle yüz vermek olmazdı ki ama dedi içinden bir ses.
Hem pek bizim tipimiz de değil sanki ha?
Fazla naz aşık usandırır dedi diğer ses. Ama susun kızlar diyerek ikisini de susturdu Elen.

"Bize iki kahve."

Garson gittikten sonra Elen masadaki çiçekle oynamaya başladı.
"Ee anlatmayacak mısın kendini?" diye sordu Kuzey.

"Dök diyorsun her şeyi.."

Kuzey ee tabi der gibi kafasını sallayınca Elen gülümsedi. "Babam..biliyorsun zaten. Annem Fransız. Piyano öğretmeni. E doğal olarak ben de piyano çalmayı biliyorum. Çok da seviyorum. Viyana'da, Paris'te kaç kez sahne aldım. İlk konserimde nasıl da heyecanlıydım!"

Gözleri ışıldıyordu o anları hatırladıkça. "Hey gibi günler!" dedi sonra iç çekerek.

"Dur bakalım orada! Hey gidi mi? Eski günleri özleyecek kadar yaşlandık mı ki? Ne zaman??"

"Yirmi dört az mı ki?"

Kuzey aynı meydan okuyan tonla, "Çok mu ki?" diye karşılık verdi. "Daha yolun başındayız."

"Tamam sıra sende. Hayatından bahset."
"Savcıyım işte, biliyorsun. Babam.. şehit düştü. Bir pusuda. Ben küçüktüm."

Elen'in yüzündeki neşeli ifade bir anda dondu. "Allah rahmet eylesin."

"Eyvallah," dedi Kuzey. "Abim de aynı.."

Elen'in dudakları üzüntüyle büzülmeye başlarken Kuzey karşısındaki kadını üzmemek için kocaman gülümsedi ona. "Hey hey! Ağlaman için söylemedim ama. Bunlarla büyüdüm ben, onlar benim gerçeğim."

Fakat çok geçti. Gözlerinden akan yaş yanağına düşmüştü bile. Kuzey ne yapacağını bilemeyerek, utana sıkıla masanın üzerinden uzandı ve başparmağıyla gözyaşını usulca sildi.

"Hassassın." dedi yumuşak bir sesle. "Olma böyle. Bu dünya hassas kalpler için değil."

Elen'in dudakları iki yana kıvrılırken Kuzey de rahatladı. "Kim diyormuş bunu?"

"Ben!"

"Başka? Başka ne var bu dağ adamının içinde?" diyerek merakla öne doğru eğildi.
"Tunceli'denim ben. Annem de hâlâ orada."
"Ya ne güzel.. Ee, Tunceli'nin nesi meşhur?"
"Dağları. Gittin mi hiç?"

Hayır dercesine başını iki yana salladı. Pek ona göre değildi dağ taş.

"Götürürüm ben," dedi Kuzey. "İstersen."

Elen anlık duraksadı. Dağ, çiçek, böcek pek ona göre değildi. Fakat Kuzey'i de kırmamak adına bu teklife karşı sadece zarifçe gülümsedi ama o gülümsemenin ardında, Munzur'un soğuk sularına girmekten korkan bir şehirli kadının çekincesi vardı.

"Dağlar mı? Güzeldir herhalde.." dedi Elen, parmak uçlarıyla masadaki simli peçeteyi düzeltirken. "Ama ben doğayı sadece tablolarda sevmeye alışkınım Kuzey. Ayaklarımın altına toprak girmesi, üzerime polen bulaşması... Pek bana göre değil sanki."

Kuzey'in coşkulu ifadesi bir anlığına duruldu. "Toprak girmeden, koku üzerine sinmeden yaşadığını anlayamazsın ki Elen. Şehrin bir egzoz kokusu ciğerlerini çürütür insanın."

Elen hafifçe başını yana eğdi. Gözlerinde bir anlık mesafe belirdi. "Belki de ben bu çürüklüğü seviyorumdur. Paris'in eski binalarının kokusunu, operadaki ağır parfüm havasını... Hırçın rüzgarlar benim fönümü bozar, ruhumu da üşütür."

Kuzey acı bir tebessümle kahvesinden bir yudum aldı. "Benim dünyamda rüzgar ciğerlerine nefes olsun diye eser Elen. Bizim oralarda hayatın süzgeci serttir; sahte olan ne varsa elenir, geriye sadece taş ve toprak kalır."

"İşte bu yüzden çok farklıyız," dedi Elen, sesindeki soğukluğu gizleyemeyerek.
"Sen çok gerçeksin Kuzey. Fazla gerçek... Ben ise biraz masal, biraz ışık oyunu, biraz da lüks seviyorum. Seninle dağlarda otururken ben muhtemelen piyano tuşlarımı özlerdim."

Kuzey Elen'in narin ellerine baktı. Gümüş yüzükler, kusursuz manikür... Sonra kendi nasırlı, bazen dosya kağıtlarından kesilmiş, bazen de çocukluğundan kalma yara izlerini taşıyan ellerine baktı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç santimdi ama o an fark etti ki; o mesafe İstanbul'dan Tunceli'ye giden yoldan çok daha uzundu.

"Anlıyorum," dedi Kuzey, sesi bu kez hüzünlü bir kabulleniş doluydu.

Elen içinden gelen bu hisse daha fazla engel olamayarak masanın üzerinden yavaşça uzandı. Kuzey'in yanağına veda niyetine tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.

Kuzey aldığı bu öpücükle tam erimeye başlamıştı ki duyduğu sesle dikkati dağıldı.

"Ooo! Elen hanım, sahalara hızlı dönmüşüz bakıyorum!" dedi yılışık bir erkek sesi.

Gelenler iki erkek bir kadındı. Grubun en yılışığı Batuhan hafif alaycı bir ifadeyle Kuzey'i tepeden tırnağa süzdü. Sonra Elen'e dönüp sırıttı.
"Elen, sevgili mi yaptın sen? Bu mu yoksa yeni aday?" Sıradan bir vitrin eşyasından bahseder gibi sormuştu bunu.

Duydukları Kuzey'in zaten sallantıda olan moralini tamamen yerle bir etti.
Elen bir anlık şaşkınlıkla geri çekildi, ardından hafifçe güldü. "Batu! Ne saçmalıyorsun? Kuzey, yeni arkadaşım."

Ardından Kuzey'e dönüp, "Tanıştırayım." dedi. "Batuhan, Arda ve Pelin. Çocukluk arkadaşlarım."

Pelin'le öpüşüp selamlaştıktan sonra Arda'yla sarılıp yerine geçti. Batuhan denilen adam üzerinde İtalyan kesim bir kaban olan, saçları jöleli ve yüzünde küstah ifadeyle duran bir adamdı. Kuzey'in varlığını fark etmemiş gibi Elen'e doğru atıldı. Onu kollarının arasına alıp samimiyetle sarıldı. Elen de aynı sıcaklıkla karşılık verdi.

Birbirlerinden ayrıldıklarında Batuhan Elen'in ellerini tutup onu bir süzdü. "Seni çok özlemişim. Şu zarafete bak.. Paris bile senin yanında sönük kalır."

Arda sinsi bir bakış fırlattı. "Yoksa.. Yoksa siz yeniden sevgili mi oldunuz lan!" dedi imalı imalı sırıtarak.

Pelin otuz iki diş gülümseyerek, "Ne ara yaa.." diye hayıflandı.

Elen'in bakışları tedirginlikle etrafını süzerken unuttuğu Kuzey ayakkabılarının ucuna bakıyordu. Masanın altındaki ellerini yumruk yapmış, dudaklarını birbirine bastırmıştı. Bu arkadaşça vıcık vıcık samimiyet onun ruhuna fersah fersah uzaktı.

"Arkadaşlar saçmalamayın lütfen. Eskileri kurcalamanın sırası mı!" diye çıkıştı Elen.

Kuzey geride durmuş bu sahnede nereye ait olduğunu sorguluyordu. Arkadaşlarıyla sohbete dalan Elen ancak birkaç saniye sonra Kuzey'i hatırladı. "Ah, tanıştırayım. Kuzey.. Bir arkadaşım."

"Biz tanımadığımıza göre yeni bir arkadaş olsa gerek.."

"Hıhı.." diye bir ses çıkardı Elen.

Batuhan Kuzey'e üstünkörü bir kafa selamı verip küstahça sordu. "Ee Kuzey bey neyle ilgileniyor? Sanat galerisi filan mı? Pek o havaları sezemedim ama..."

Elen Kuzey'in cevap vermesine fırsat kalmadan bir kahkaha attı. "Yok canım, Kuzey savcı. Ama öyle bildiğimiz savcılardan değil! Tam bir halk adamı! Tunceli'den gelmiş buralara alışmaya çalışıyor."

"Kendim de anlatabilirdim" dedi Kuzey soğukça.

Elen Kuzey'i duymamış gibi tekrar arkadaşlarına döndü. "Az önce bana dağları anlatıyordu, biraz otantik akşam oldu anlayacağınız."

Arda sırıttı. "Vay be, savcı ha? Bizim otopark cezalarını falan halleder misin bari?"

Arda'nın sorusu masada hafif meşrep bir kahkahaya sebep olduğunda Kuzey yerinden kalkmadı. Aksine arkasına yaslanıp buz gibi gözlerini grubun üzerinde gezdirdi. "Ben İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bünyesinde, Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunda savcıyım." Gözlerini Arda'dan çekmedi. "Yani anlayacağın, ben otopark makbuzlarıyla ilgilenmem. Vatanın ekmeğini yiyip ihanet edenlerledir benim işim."

Pelin hayran hayran Kuzey'i izlerken Elen ortamı yumuşatmak adına araya girdi. "Ay Kuzey! Şaka yapıyorlar, biraz rahatla," dedi. "Dedim ya. Dağ havası. Fazla üzerine gitmeyin yani, kendisi biraz ham kalıyor bu konulara."

Sohbet ilerledikçe her kes kendisinden konuşmaya başlamıştı.
"Ee Kuzey bey," dedi Arda dudak bükerek. "Hepimizi tanıdın. Pelin'in babası inşaat devi, benim peder tekstil kralı.. Elen'in ailesini biliyorsun zaten, tam aristokrat sülalesi. Sende durumlar nedir? Babanlar zengin mı bari?"

Pelin kıkırdayarak araya girdi. "Ay Arda! Sorma şöyle şeyler! Belki de adamın ailesi gizli zengindir, mütevazi takılıyordur."

Elen sohbetin Kuzey'i ne kadar gerdiğinin farkındaydı ama araya girmek için geç kalmıştı. Hem eğlensindi biraz. Ne olacaktı?

Kuzey sandalyesini itip ayağa kalktığında bütün gözler ona bakıyordu. "Zenginlikten ne anladığına bağlı Arda bey. Eğer banka hesaplarındaki sıfırlardan bahsediyorsan, benim ailem o kadar zengin olmadı. Bizim evde marka kıyafetler değil ütülü üniformalar olurdu."

Masadakiler bir an duraksadı. Kuzey devam etti. "Hay hay! Madem bu kadar tanımak istiyorsunuz. Lojmanda büyüdüm. Babam Alp Kurtel Jandarma Özel Harekat'tı. Tunceli dağlarında bir pusuya düştü. Göğsünde taşıdığı ay yıldızlı şanlı bayrak uğruna şehit düştü."

Pelin'in yüzündeki alaycı gülümseme dondu. Arda bardağını masaya bırakırken yutkundu.

"Abim Osman," diye devam etti. "O da babamın izinden gitti. Bordo bereli oldu. Şehit düştü. Annem de Tunceli'de ocağımızı tüttüren, iki şehit verip de bir gün olsun şikayet etmeyen Türk kadını."

Bunları kendisini yüceltmek için söylemiyordu. Ailesiyle gurur duyduğu için, vatanı sevdiği için anlatıyordu.

Kuzey Elen'e döndü sonra. "Benim ailem bu topraklar için kan verdi. Sizin otantik dediğimiz hayat bizim canımızdan kıymetlidir. Kusura bakmayın, sizin bu sahte zenginliğiniz onların madalyalarının yanında sadece birer kâğıt parçasından ibaret."

Elen, "Kuzey, lütfen.." diye kekeledi.
Kuzey ceketinin önünü ilikledi. "Benim vatan bekleyen dosyalarım var. Size iyi eğlenceler."

Arkasını dönüp giderken, "Tabii kaldıysa," diye mırıldandı ağzının içinde.

Elen masadakilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan çantasını kaptığı gibi yerinden fırladı. "Elen, nereye tatlım?" diye seslenen Pelin'in sesini duymuyordu bile.

Topuklularının mermer zeminde çıkardığı keskin sesler, kaçan bir mutluluğun peşinden gidişini gösteriyordu.
Kafenin kapısından dışarı fırladığında, Kuzey'i jipinin kapısını açarken buldu. Gece karası gökyüzünün altında, Kuzey'in omuzları her zamankinden daha dik, bakışları her zamankinden daha uzaktı.

"Kuzey! Dur, gitme!" diye bağırdı Elen, nefes nefese kalarak. "Hem ne oldu sanki. 5 yaşında çocuk gibi duyduğun her şeyden küsüp kaçıyorsun."

Kuzey elini kapı kolunda tutarak durdu ama arkasını dönmedi. Elen yanına ulaştığında, Kuzey yavaşça ona doğru döndü. Gözlerinde ne öfke vardı ne de nefret; sadece derin, uçsuz bucaksız bir kabulleniş... Elen'in beyaz cildi sokak lambalarının sarı ışığında daha da solgun görünüyordu.

"Ne var biliyor musun? Görüşmesek daha iyi. Bu son olsun."

Elen bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama Kuzey'in vakur duruşu karşısında kelimeler boğazına düğümlendi.

"Sen saray bahçesindeki nadide bir çiçeksin Elen. Ben ise o bahçenin duvarına tırmanmaya çalışan yaban mersini... Ne ben senin toprağında yeşerebilirim, ne de sen benim rüzgarımda ayakta kalabilirsin."

Elen'in gözleri bir anlığına doldu ama hemen toparladı. Hayatında ilk kez birinin ona bu kadar dürüst bir ayna tuttuğunu hissediyordu. Titreyen ellerini gizlemek için çantasına sığındı ve ayağa kalktı.
"Hoş birisin Kuzey. Gerçekten..." dedi Elen, sesi rüzgarda savrulan bir yaprak gibi kırılgandı. "Dünyalarımız birbirine değince ikimiz de sarsılıyoruz. Sen çok gerçeksin, ben ise o gerçekliğin içinde boğulmaktan korkuyorum." Derin bir nefes çekti ciğerlerine. "Başlamadan bitirmemiz en iyisi."

Kuzey'den cevap gelmeyince, "Gidiyor musun?" diye sordu Elen. Belki de bir 'kal' demesini, bir 'fark etmez' demesini bekliyordu.

Kuzey jipin kapısını tamamen açtı. Motorun soğuk metaline yaslanırken, son kez Elen'in masal prensesini andıran yüzüne baktı.

"Gitmeliyim. Daha fazla konuşursak, birbirimize ait olmadığımızı yüzümüze çok daha sert vuracağız. Ve ben seni güzel hatırlamak istiyorum Elen. Jazz tınılarının arasında, elinde kadehinle parladığın o halinle... Dağların sert ayazında donarken değil."

Kuzey jipe bindi ve motoru çalıştırdı. Elen kaldırımda öylece durmuş, jipin uzaklaşan kırmızı stop lambalarını izledi. Bu gidişe 'kal gitme' demediği için pişman olacağını henüz bilmiyordu.

**

Rivan'ın "Benim soyadım" çıkışı içimdeki tüm hırçın telleri aynı anda titretmişti. Adamdaki egoya bak! Sanırsın İngiltere Kraliyet ailesinden geliyor, alt tarafı Akay işte. Ama gel de bunu Yeşil Öküz'e anlat.

Kollarını göğsünde kavuşturup sinir bozucu otoriter duruşunu takındı. "Mevzu merak meselesi değil Nur. Mevzu o soyadının bir ağırlığı olması. Yarın bir gün yine bir olaya karışsan, manşetlerde 'Komiser Akay'ın karısı nezarette' diye mi okuyalım?"

"Vah vah!" dedim ellerimi dizlerime vurup yalancıktan bir dövünme sergileyerek. "Koskoca Komiser Rivan Akay'ın karizması çizilirmiş! Ulan sanki ben çok meraklıydım senin soyadına. Gidiciyim ben. Bak, yarın öbür gün gidiyorum işte. Yarın ilk iş adliyeye gidip 'Ben bu adamın soyadını iade etmek istiyorum, mümkünse üzerine bir de kargo ücreti ekleyin' diyeceğim!"

Rivan'ın dudakları hafifçe seğirdi. Gülmemek için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum ama o ciddiyet maskesini düşürmeye hiç niyeti yoktu. "Kargo ücretini ben öderim, merak etme. Ama soyadı iade etmek o kadar kolay değil. Devlet dairesi burası, bakkal dükkanı değil."

"Bakkal dükkanı olsa daha iyiydi," diye homurdandım, valizin fermuarını hırsla çekmeye çalışırken. "En azından iade fişi verirlerdi. Şimdi ben Elen'in yanına gidince ne diyeceğim? 'Selam Elen, ben geldim, yanımda bir adet kırık kalp, bir adet boş valiz ve Rivan'ın devasa egosuyla birlikte Akay soyismini de getirdim' mi diyeyim?"

Rivan bir adım attı, aramızdaki o gergin ama bir o kadar da hüzünlü boşluğu kapattı. Eğilip elimi valizin fermuarından yavaşça çekti. "Elen'e gittiğinde," dedi, sesi bir anlığına o sert tınısından arınıp derin bir sessizliğe bürünerek. "Nur olarak git. Aktay ya da Kozan olarak değil... Sadece kendin olarak."

Gözlerim doldu bir an. Ama Nur Kozan pardon, geçici olarak Akay asla ağlamazdı. En azından bu adamın karşısında.

"Bak hele bak," dedim burnumu çekerek, tekrar o savunma kalkanımı kuşanıp. "Ders vermeye de başladı. Sen git o nasihatlerini emniyetteki çaylaklara anlat Rivan. Ben kendi yolumu bulurum. Soyadın da... Soyadını da al başına çal!"

Rivan alayla güldü, bu sefer saklamadı. "Öyle mi?"

"Öyle ya," dedim ben de gülerek. "Senin eline düştüm ya, daha ne kadar düşebilirim ki? Ama merak etme, soyadına leke sürdürmem. Hem zaten yakında kurtulacağım yere batasıca soyisminden."

Rivan'ın gülüşü yavaşça söndü, yerini bildiğim hüzünlü bakışa bıraktı bir anlık. "Dikkat et kendine," dedi sadece.

"Ederim," dedim, valizimi elime alıp kapıya yönelirken. "Sen de o soyadına iyi bak. Ben yokken çok yalnız hissetmesin kendini."

Kapıdan çıkarken son kez arkama baktım. Rivan o dar koridorda, omuzlarında dünyanın yükü varmış gibi duruyordu. Ne aşıktık, ne düşmandık; biz sadece aynı fırtınada farklı yönlere savrulan iki yaralı ruh gibiydik.

Banyo
Güneş ışıkları perdenin arasından sızıp doğrudan gözlerime saplanırken, zihnimde dünkü o hastane koridoru ve Rivan'ın göğsünde kaybolduğum o anın yankısı vardı. Kalbim hala o anın ritmiyle atarken, uyanır uyanmaz bu hissi kovmak için kendimi yataktan attım. Aramıza ördüğümüz o sessiz duvarın arkasına sığınmam gerekiyordu; sanki o sarılma hiç olmamış, o sıcaklık ruhuma dokunmamış gibi davranmalıydım.

Ahmak gibi, banyonun kapısının kilitli olmadığını fark etmeden daldım içeri. Tek derdim yüzüme çarpacağım soğuk suyla kendime gelmekti. Ama kapıyı açtığım an, soğuk su yerine bir alev topuyla karşılaştım.
Banyonun içi hala sıcak buharla doluydu. Ve o buharın tam ortasında, Rivan beline sardığı tek bir havluyla duruyordu.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Bakışlarım, kontrolümün tamamen dışında, sanki kendi iradesi varmış gibi onun üzerinde gezindi. Islak saçlarından süzülen su damlaları, omuzlarındaki ve sırtındaki sert kas kavislerinden aşağı ağır ağır süzülüyordu. Vücudu, bir heykel tıraşın elinden çıkmış kadar kusursuz ama bir o kadar da ürkütücü bir heybet taşıyordu. Omuzlarındaki eski yara izleri, bir savaşçının hikayesini anlatır gibiydi.

Vay anasını... diye geçirdi içimdeki o arsız ses. Adam sadece üniformanın içinde değil, altındayken de tam bir "Yeşil Öküz" heybetinde.

Ancak o anın büyüsü, Rivan'ın bana dönen o buz gibi ama şaşkınlık dolu yeşil gözleriyle bozuldu. O saniyede beynimin içindeki o çatışma patlak verdi. Bir yanım orada durup o kusursuz görüntüye bakmak, o ıslak tenin buharını solumak için çığlık atarken; diğer yanım, "Nur, ne yapıyorsun? Kendine gel!" diye bağırıyordu.

Hemen bakışlarımı tavana kaçırdım, ellerimi gözlerime siper eder gibi yaptım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu.

"Ö-özür dilerim!" diye kekeledim, sesim olduğundan daha tiz çıkmıştı. "Kilitli sandım... Yani kapalıdır diye düşündüm... Ben hemen çıkıyorum."

Arkama bakmadan, daha doğrusu bakmaya cesaret edemeden kendimi dışarı attım. Kapıyı kapattığımda sırtımı ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldım. Yanaklarımın cayır cayır yandığını hissedebiliyordum.

Bakma Nur, düşünme Nur... diye fısıldadım kendi kendime. Ama zihnim, Rivan'ın o ıslak ve çıplak omuzlarının görüntüsünü çoktan en mahrem köşesine kazımıştı. Aramızdaki o "mesafeli" diyaloğu korumaya çalıştıkça, hayat bizi en beklenmedik yerlerde birbirimize çarptırıyordu. O banyonun buharı sadece odayı değil, benim kurduğum tüm savunma mekanizmalarını da eritip bitirmişti.

İçeriden gelen su sesini duyduğumda, bir kez daha kendime kızdım. Biz daha sarılmanın etkisinden kaçamamışken, şimdi zihnimde bu görüntüyle nasıl "mesafeli" kalacaktım?

Akşamın ağır, puslu havası dağılmış; yerini pencerelerden sızan, insanın gözünü alan çiğ sabah güneşine bırakmıştı. Nur banyoda Rivan'ı o halde görmenin verdiği şokla -ve dürüst olmak gerekirse, gördüğü sarsılmaz fiziksel disiplinin yarattığı ani sıcaklıkla- kendini dışarı atmıştı.

Mutfak tezgahına tutunmuş, zonklayan şakağını ovarken arkasından gelen bot seslerini duydu. Rivan üzerinde sadece siyah bir tişört ve altına geçirdiği askeri pantolonuyla ıslak saçlarını karıştırarak mutfağa girdi. Nur bakışlarını inatla tezgahtaki boş ekmek sepetine dikti.

"Günaydın Nur Kozan," dedi, sesi sabah mahmurluğuyla her zamankinden daha derin ve alaycıydı. "Gördüğün manzara uykunu açmıştır umarım. Buz gibi suyla ayıltamadım seni dün gece ama..."

Nur bakışlarını kaçırmaya devam ederek buzdolabına yöneldi. "Ne saçmalıyorsun sen be? Bir şeye falan baktığım yok benim. Kapıyı açık bırakmışsın, daldım öyle. Ev burası, karakol nezarethanesi değil."

Rivan tezgahın diğer ucuna yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Nur'un yüzündeki hafif kızarıklığı ve bakışlarını mutfağın en alakasız köşelerinde gezdirmesini keyifle izliyordu. Böylesi ciddi bir adam için, karşısındaki kadının bu yakalanmış hali fazlasıyla eğlenceliydi.

"Tabii, tabii..." diye mırıldandı, dudaklarında sinir bozucu, yarım gülüşle. "O yüzden mi banyonun kapısında bir dakika boyunca heykel gibi dikildin? Ben de diyorum bu Nur neden bu kadar sustu? Meğer içeride ilginç bulduğu bir takım şeyler varmış." diyerek tişörtünün ucundan tutup kaşlarını sergiledi alayla.

Nur elindeki su bardağını sertçe tezgaha bıraktı ve sonunda gözlerini Rivan'a dikti. Ama hâlâ tam odaklanamıyor, bakışları boyun hizasından aşağı inmemek için büyük bir savaş veriyordu. "Bak Rivan, akşamdan kalmayım zaten, kafamın içinde filler tepiniyor. Senin narsist egonu tatmin edecek durumda değilim. Ayrıca... pek de bir numaran yokmuş yani. Boşuna o havalara girme."

Rivan bir adım yaklaştı. Nur'un geri çekilmediğini görünce aralarındaki mesafeyi iyice daralttı. Nur'un gözlerindeki kaçak dövüşü okuyabiliyordu. "Bir numaram yok mu?" diye sordu sesini alçaltarak. "O zaman neden gözlerimin içine bakamıyorsun Nur? Neden ellerin titriyor bardağı tutarken?"

"Titrediğim falan yok!" diye bağırdı Nur, hırsla arkasını dönüp kahve makinesine uzanırken. "Ayrıca hiçbir şeyi üstüne alınma... Ben.. sadece iğrendim! İnsan karısının olduğu evde öyle yarı çıplak gezer mi? Ayıp denen bir şey var."

Rivan Nur'un tam arkasında durdu. Dokunmadı ama sıcaklığı Nur'un sırtını yaktı. "Karım olduğun için öyle geziyorum ya zaten," dedi, sesindeki alayı ciddiyetle harmanlayarak. "Yabancı mısın sen? Ben söyleyeyim. Hayır. Yani istediğin kadar bakabilirsin, ben senin gibi bakışlarımı kaçırmam."

Nur hışımla ona döndü, burnu Rivan'ın göğsüne değecek kadar yakındı.

"Bakmıyorum diyorum sana! Sen benim için sadece anlaştığım sıradan birisin. Ötesi yok. Hiçbir şey benim nefretimi örtmeye yetmez."

Rivan Nur'un bu sert çıkışına karşılık sadece bir kahkaha attı. Nur'un saçlarını kulağının arkasına itmek için elini kaldırdı ama dokunmadan durdu. Dün geceki yeminini hatırlayarak elini havada salladı.

"Tamam Nur Kozan, öyle olsun," dedi sırıtmaya devam ederek. "Sen bakmadın, ben de hiç çekici değilim. Ama şunu bil; az önce mutfaktan çıkarken aynaya baktım."

"Git işine Rivan!" diye bağırdı Nur, eline geçen havluyu ona fırlatarak.

Rivan havluyu havada yakalayıp ıslık çalarak mutfaktan çıkarken, Nur tekrar tezgaha çöktü. Kalbi neden bu kadar hızlı atıyordu?

Nefret ediyordu bu adamdan, gerçekten nefret ediyordu... Ama banyodaki hali, yalan yok büyüleyiciydi. Ve biliyordu, Rivan bununla eğlenmeye devam edecekti.

Emniyetin o ağır, rutubetli havası üzerlerine sinmişti. Rivan Selim'in sorgusunu tek başına yönetmiş; Nuru camın arkasına bile yaklaştırmamıştı. "İşlem bitti, dosya savcılığa gidiyor" demişti buz gibi sesiyle. Yarın mahkeme vardı ama Rivan her şeyi ondan kaçırarak halletmişti.

Eve dönene kadar arabada tek kelime etmediler. Ama Nur'un içindeki volkan kapıdan içeri girdiği an patlamaya hazırdı. Kapıyı ardından bir tekmeyle kapatıp doğrudan Rivan'ın üzerine yürüdü. O ise ceketini bir kenara savurmuş, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıyırmış, bir yanardağ sessizliğiyle Nur'a bakıyordu.

Ağzını yüzünü dağıtma isteğini dişlerini sıkarak bastırdı.

"Sen ne hakla benim hayatıma çökersin lan!" diye kükredi, işaret parmağını göğsüne sertçe bastırarak. "Babamı içeri tıktın tıkacaksın. Yetmedi, şimdi de peşimdeki herifleri sen mi kovalayacaksın? Sen kimsin be? Alt tarafı bir devlet memurusun, kendini bir halt mı sanıyorsun?"

Rivan aniden bileğini kavradı. Canını yakmaktan ziyade, kaçamazsın der gibi çelikten bir kelepçe gibi tutuyordu onu.

"Ben senin için sadece bir memur değilim Nur. Bunu o kalın kafana sok!" dedi sesi hırıltı gibi çıkarak. "Ben senin her bataklığa düştüğünde elini uzattığın tek dalım. Gideceksin, nereye istersen gideceksin elbet. Seni tutmak ne mümkün!"

"Ha şunu bileydin!" dedi yüzüne tükürür gibi konuşarak.

"Anlamıyorsun..." dedi Rivan, yüzünü yüzüne yaklaştırıp. "Başın her sıkıştığında yine bana geleceksin. Benden yardım umacaksın Nur. Çünkü senden başka kimsen kalmadı."

İğrenir gibi bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. "Asıl sen anlamıyorsun. Ben sana gelmem. Asla." Burnumdan öfkeli bir nefes verirken ekledim. "Ölürüm daha iyi!"

"İstesen de istemesen de bana ihtiyacın var. O yüzden sana uzanan dalı kırmayı bırak artık!"

"Kırarım!" diye bağırdı nefesleri birbirine yakınlaşmışken. Aradaki santimler artık nefretin sıcağıyla eriyordu. "Senin kural dolu dünyandan nefret ediyorum Rivan Akay. Senden, her şeyi kontrol eden üstenci bakışlarından iğreniyorum! Sen benim için sadece bir engelsin. Yolumun üzerindeki koca bir taşsın!"

Rivan Nur'u sertçe arkasındaki duvara yasladı. İki elini de başının yanına dayayıp gövdesiyle hapsetti. Kaçacak bir santim yerim bile kalmamıştı. Gözlerindeki yeşil orman şu an simsiyah bir yangın yerine dönmüştü.

"İğreniyorsun demek..." dediğinde sesi artık bir fısıltıdan çok bir tehditti. "O zaman neden her göz göze gelmekten kaçıyorsun? Neden sana her dokunduğumda böyle donup kalıyorsun? Söyle Nur!"

"Suratsız yüzünü dağıtasım geliyor çünkü!"

"Yaa..." dedi, yakıcı nefesini yüzüne doğru vererek. "Benden nefret ettiğine bu kadar emin misin gerçekten?"

"Senden... nefret ediyorum..." dedi, sesi titremesin diye diretirken. Ama kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine Rivan'ın göğsüne çarpıyordu. "Sen benim dünyamı yıkan adamsın."

"Ben o adamın baban olduğunu sanıyordum ama?" diye karşılık verdi, sesi zehirli bir ok gibiydi.

Duraksadı. Kelimeler boğazında düğümlendi, dilinin ucuna gelen birkaç ağır küfrü yuttu. "Konu babam değil," dedi sonunda kendini toparlayarak. "Konu sen ve benim her işime burnunu sokman!"

"Tamam! Bırakayım da başını beladan belaya sok o zaman. Saçma sapan işlere bulaş, aylak aylak dolan... Sonra babanın adamlarından biri kaçırsın seni, sıksın kafana kurşunu. Öl!"

Durdu. Derin ve sarsıcı bir nefes aldı. Nur'a doğru bir adım daha atıp aradaki boşluğu tamamen yok etti. "Nasıl senaryo? Ben söyleyeyim nasıl: Sen bana lazımsın Nur. Bunu biliyorsun. Güvenliğini de bu yüzden sağlamam gerek. Şimdilik sağ kalman lazım. Bana sağ lazımsın."

"Sonra ölsem de olur yani?" dedi acı bir gülüşle. "Benimle işin bittiğinde gebersem sikinde olmaz yani, öyle mi?"

Yeşil gözleri büyük bir öfkeyle bakarken, "Doğru konuş!" dedi dişlerinin arasından.

"Benim doğrum bu! Kendine komiser diyorsun, ortalarda adalet bekçisi gibi geziyorsun. Ama ne var biliyor musun Rivan? Bir vatandaşa 'şimdilik sağ kalman lazım' diyen adamın kalıbına da tüküreyim, komiserliğine de. Rozetine de!"

Rivan'ın parmakları duvarda yumruk oldu. İkimiz de soluk soluğaydık; birimiz öfkeden, birimiz ise itiraf edemediği o sarsıntıdan...

Bölüm sonuuuuuu