19. bölüm · Sıra Sende

Kimdi o Adam?

rinny _

RANA'NIN GÖZÜNDEN

Ertesi sabah uyandığımda kendimi bir yabancı gibi hissettim. Gece boyu ne bir kabus gördüm ne de o boğucu un kokusunu duydum. Sanki zihnim, dün yaşananları "izlediğim bir film" klasörüne kaldırmış ve kapağını mühürlemişti. İnsanoğlunun en korkunç yeteneği buydu sanırım: Her şeye, en büyük dehşete bile 24 saat içinde alışabiliyordu.

Okulun koridorunda yürürken adımlarım her zamankinden daha hafifti. Batu’yu dolabının önünde gördüm; o da benim gibiydi. Üzerindeki o gergin, her an saldırıya geçecekmiş gibi duran hava dağılmış, yerini sıradan bir pazartesi sabahı yorgunluğuna bırakmıştı.

Öğle yemeğinde kantin masasına oturduğumuzda, Yazgı bize dünkü fizik sınavının ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. Şaka gibiydi. Birkaç gün önce "A" harfini unla çizen, bodrum katlarında hayalet kovalayan biz değilmişiz gibi, şimdi puan hesaplıyorduk.

"Eee," dedi Yazgı, patates kızartmasını ketçaba banarken. "Hafta sonu bir şeyler yapar mıyız? Balım ve Ayaz da gelir belki."

Batu omuz silkti. "Olabilir. Balım son zamanlarda Ayaz’la çok vakit geçiriyor zaten. Onu mutlu görmek güzel."

Tam o sırada Balım ve Ayaz kantine girdiler. Balım’ın elinde iki tane karton bardak kahve vardı, gülerek Ayaz’a bir şeyler anlatıyordu. Ayaz ise o mesafeli ama korumacı tavrıyla onu dinliyor, arada bir hafifçe gülümsüyordu. Yanımıza geldiklerinde her şey o kadar... pürüzsüzdü ki.

"Selam millet," dedi Ayaz. Sesi her zamanki gibi tok ve sakindi. "Ders boş mu sizin de?"

"Evet, tarih hocası gelmemiş," dedim. "Otursanıza."

Ayaz, Balım’ın sandalyesini çekti, sonra yanına oturdu. Aramızdaki o gizli gerginlikten eser kalmamıştı. Dün gece bodrumda unların içinde kaybolan o çocuk gitmiş, yerine Balım’ın sıradan, biraz sessiz sevgilisi gelmişti.

Günün geri kalanı da aynı tempoda geçti. Dersler, teneffüsler, sıradan okul dedikoduları... Saat 16:00’da okul çıkışı için bahçeye çıktığımızda, güneş batmak üzereydi ve gökyüzü turuncunun en huzurlu tonuna boyanmıştı.

"Benim bugün biraz işim var, siz gidin," dedi Batu, anahtarlarını parmağında çevirerek. "Yazgı, seni ben bırakırım."

"Tamamdır," dedi Yazgı.

Ben de eve yürümeye karar verdim. Bahçe kapısından çıkarken her şeyin ne kadar yolunda olduğuna dair kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Gerçekten bitmiş miydi? O yaşlı adam sadece bir sanrı mıydı? Yoksa her şey Ayaz'ın dediği gibi "yerini mi değiştirmişti"?

Tam kapıdan çıkacakken, ayakkabımın bağcığının çözüldüğünü fark ettim. Kenara çekilip eğildim. O sırada Ayaz ve Balım'ın birkaç metre önümde, okulun dış duvarının gölgesinde durduklarını gördüm. Beni fark etmemişlerdi.

Ayaz, Balım’ın elini tutuyordu. Eğilip Balım’ın kulağına bir şey fısıldadı. Balım hafifçe kıkırdadı ve çantasından küçük bir şey çıkarıp Ayaz’ın avucuna bıraktı.
Uzaktan ne olduğunu tam göremedim ama güneşin son ışıkları Ayaz’ın elindeki o metal nesneye çarptığında bir anlığına parladı. Küçük, paslı bir anahtar.

Bağcığımı bağlamayı bitirip ayağa kalktığımda onlar çoktan yürümeye başlamıştı. Kalbim, o gün boyunca unuttuğum o ritmi tekrar hatırladı. Gümbür gümbür.

Ayaz o anahtarı neden almıştı? Ya da Balım o anahtarı nereden bulmuştu? Az önce masada fizik sınavından konuşan, o "normal" görünen Balım, çantasında mühürlü kapıların anahtarını mı taşıyordu?

Güneşin son ışıkları okulun gri duvarlarından çekilirken, o anahtarın parıltısı bir an zihnimi bulandırsa da hemen başımı iki yana salladım.

"Saçmalama Rana," diye mırıldandım kendi kendime. "Her parlayan şeyi bir gizem sanmaktan vazgeç artık. Belki sadece basit bir anahtarlıktı, belki de Ayaz’ın kendi evinin anahtarıydı."

Bağcığımı sıkıca bağlayıp ayağa kalktım. Ayaz ve Balım çoktan köşeyi dönüp gözden kaybolmuşlardı. Sokaktaki çocuk sesleri, uzaktan gelen araba kornaları... Her şey o kadar huzurlu ve hayatın içindeydi ki, bu dinginliği yeni bir şüpheyle bozmaya hiç niyetim yoktu.

Eve giden ağaçlı yolda yürürken telefonumu çıkarıp gruba baktım. Yazgı, Batu'nun onu eve bıraktığına dair bir emoji atmıştı. Balım ise Ayaz ile dondurma yemeye gittikleri bir fotoğraf paylaşmıştı. Fotoğrafta Balım’ın gözlerinin içi gülüyordu; o yorgun, korkmuş ve kabuslar gören kızdan eser kalmamıştı.

Fotoğrafa bakıp gülümsedim ve bir kalp bıraktım. Artık dedektifçilik oynamaktan, her gölgenin altında bir anlam aramaktan gerçekten yorulmuştum. Bugün okulda ders dinlemiş, arkadaşlarımla kantinde saçma sapan şeylere gülmüş ve sıradan bir öğrenci gibi hissetmiştim. Bu his, her şeyden daha kıymetliydi.

Apartmanın önüne geldiğimde çantamdan anahtarımı çıkardım. Annem bir haftalığına şehir dışındaki teyzemin yanına gitmişti; yani ev bu akşam tamamen bana aitti. Normalde boş bir eve girmek beni biraz ürpertirdi ama bugün o kadar "normal" bir gündü ki, yalnızlık bile huzurlu geliyordu.

Kapıyı açıp içeri girdim. Evin içindeki o durgun, serin hava yüzüme çarptı. Işıkları yakmadan mutfağa geçip kendime büyük bir bardak su doldurdum. Annem gitmeden önce dolaba birkaç çeşit yemek bırakmıştı. Kendi kendime, "Bugün sadece yemek yiyeceğim, bir dizi açacağım ve erkenden uyuyacağım," diye söz verdim.

Üzerimi değiştirip en rahat pijamalarımı giydim. Bilgisayarımı kucağıma alıp yatağa uzandım. Dışarıdaki sokak lambasının sarı ışığı perdenin arasından içeri sızıyordu. Ne un tozları, ne mühürlü kapılar, ne de paslı anahtarlar... Zihnimdeki o ağır perdeyi sonuna kadar kapattım.

Evin içindeki bu mutlak sessizlik, dışarıdaki dünyanın gürültüsünden daha güvenli hissettiriyordu. Telefonumu komodinin üzerine, ekranı aşağı bakacak şekilde bıraktım. Bu gece kimseyle gizemli mesajlar paylaşmayacaktım. Sadece sıcak bir battaniye, hafif bir dizi müziği ve huzurlu bir uyku vardı.
Kendimi hayatın o güzel, sıradan normalliğine bıraktım ve gözlerimi huzurla kapattım.

📚

Güneşin tadı ağzımda metalik bir pas gibiydi. Bekçinin cansız bedeninin o bembeyaz unun içinde bir heykel gibi duruşu, dün akşamki o huzurlu dizi saatini sanki bin yıl öncesine ait bir anı gibi silip atmıştı.

Batu ve Yazgı ile dehşet içinde polisin şerit çekmesini izlerken, kalabalığın arasından iki silüet belirdi.

Kalbim boğazımda atıyordu; çünkü Balım ve Ayaz, el ele tutuşmuş bir şekilde, sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi sakince okul bahçesine giriyorlardı.

Batu, onları gördüğü an fırtına gibi üzerlerine yürüdü. "Siz... Siz dün gece neredeydiniz?" diye bağırdı.

Sesi o kadar yüksekti ki birkaç polis memuru bize doğru döndü.

Ayaz, Batu'nun öfkesine karşı her zamanki o sarsılmaz sakinliğiyle durdu. Balım’ın elini bırakmadı, aksine daha sıkı kavradı. "Sakin ol Batu. Balım dün gece bendeydi. Daha doğrusu, annemlerdeydi."

"Ne demek annemlerdeydi? Telefonun neden kapalıydı?" Yazgı’nın sesi ağlamaklıydı.

Balım araya girdi. Yüzü solgundu ama gözlerinde o videodaki gibi bir korku yoktu. "Telefonumu kafede unuttum. Ayaz'ın şarjı bitmişti. Eve gitmek istemedim... O mühürlü kapıdan sonra çok korkmuştum, Ayaz da beni annesiyle tanıştırdı. Gece onlarda kaldım. Annem şehir dışında diye Batu abime haber veririz sandım ama..."

Batu bir an duraksadı, omuzlarındaki o gerginlik biraz olsun indi ama gözleri hâlâ bekçinin asılı olduğu kapıdaydı. "Peki bu ne Ayaz? Bu adamın hali, altındaki o isim... Aras'ın ismi neden her yerde?"

Ayaz, kafasını kaldırıp bekçinin unlar içindeki bedenine baktı. Gözlerinde ilk kez gerçek bir keder gördüm. "Bunu ben yapmadım Batu. Ama neden yapıldığını biliyorum. O bekçi, on yıl önceki yangında bodrumun anahtarını kaybeden adamdı. Aras içeride çığlık atarken, anahtarı bulamadığı için o kapıyı açamamıştı."

Dün akşam gördüğüm o parlayan anahtarı hatırladım. "Ayaz," dedim sesimi alçaltarak. "Dün akşam Balım sana bir anahtar verdi. Onu gördüm. O neydi?"
Ayaz elini cebine attı ve paslı, küçük anahtarı çıkarıp bize gösterdi. "Bu, bekçinin on yıl önce kaybettiği anahtar. Balım onu dün bahçedeki o eski çınar ağacının kovuğunda bulmuş. Birisi oraya, biz bulalım diye bırakmış. Ben de bekçiye geri vermek için aldım ama..."

Bakışlarını tekrar yukarı çevirdi. "Geç kalmışız. Birisi anahtarı bulduğumuzu anlamış ve suçluluk duygusunu bekçinin boynuna bir ip gibi dolamış."

Şimdi dördümüz ve aramızda sığınacak bir liman arayan Balım, polisin dağıttığı kalabalığın en ucunda duruyorduk. Ayaz bizi koruyordu, Balım güvendeydi ama katil hâlâ aramızdaydı ve bu sefer sadece mesaj bırakmıyordu; can alıyordu.

"Ayaz," dedi Batu, sesindeki düşmanlığı bir kenara bırakıp çaresizce ona bakarak. "Şimdi ne yapacağız?"

Ayaz anahtarı Batu’nun avucuna bıraktı. "O kapıyı bekçi açamadı. Ama biz açacağız. Bu gece, her şeyin başladığı o bodrum katında bu işi bitireceğiz. Çünkü o adam ölmeden önce unun üzerine o ismi yazan kişi, bizim oraya inmemizi bekliyor."