7. bölüm / 16
Sınır Çizgisi~Bölüm 6~
Bölümler 16Şu an: ~Bölüm 6~
- 1 Raisa(Alara )&Rafael Torres200 kelime
- 2 ~Bölüm 1~1.519 kelime
- 3 ~Bölüm 2~1.429 kelime
- 4 ~Bölüm3~1.547 kelime
- 5 ~Bölüm 4~1.720 kelime
- 6 ~Bölüm 5~939 kelime
- 7 ~Bölüm 6~1.604 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 ~Bölüm 7~1.405 kelime
- 9 ~Bölüm 8~1.454 kelime
- 10 ~Bölüm 9~1.395 kelime
- 11 ~Bölüm 10~1.484 kelime
- 12 ~Bölüm 11~1.367 kelime
- 13 ~Bölüm 12~4.021 kelime
- 14 ~Bölüm 13 ~2.175 kelime
- 15 ~Bölüm 14~1.238 kelime
- 16 ~Bölüm 15~2.462 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Soyadını sormadım,” dedi.
“Çünkü bilmek istemedim.”
“Ne zaman isteyeceksin?”dedim iddialı bir bakışla meydan okuma vardı.
Geriye baktı.
Gözlerini intikam ateşi bürünmüştü.
“Rafael seni sorduğunda.”dedi ciddiyetle ve koyu bir bakışla.
Ardından seri adımlarla bardan çıktı.
Bar sessizleşti.
Ben yerimde kaldım.
Artık şunu biliyordum:
Alex, Rafael’in adamı değildi.
Alex, Rafael’in karşısındaydı.
Ve ben…
iki tarafın da dikkatini çekmiştim.
_________________________
Alex’in ardından kapı kapandığında barın içindeki uğultu yeniden yükseldi ama bana ulaşmıyordu.
Bir an yerimde kaldım.
Elimi masanın kenarına koymuş, bardağın soğuk camına bakıyordum.
Sonra…
farkında olmadan dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
Küçük.
Kontrollü.
Kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar kısa bir gülümseme.
Plan işlemişti.
Masaya doğru eğildim. Barmen göz ucuyla beni süzdü. Bir şey sormasına gerek yoktu; kumarhanelerde kazananların dili evrenseldi.
İki parmağımı hafifçe kaldırdım.
“Whisky,” dedim İngilizce.
“Single. Ice yok.”
Barmen başını salladı.
Şişe raftan indiğinde camın çıkardığı o tok ses… garip bir şekilde sakinleştiriciydi.
Bardağı önüme koyduğunda, amber rengi sıvı loş ışıkta yavaşça dalgalandı. Elimi uzattım ama hemen almadım. Önce kokladım.
Keskin.
Isırıcı.
Net.
Tam olması gerektiği gibi.
Bardağı elime aldım. Camın soğuğu avucuma geçti. İlk yudumu küçük aldım. Boğazımda kısa bir yanma sonra yayılan o sıcaklık.
Bu bir kutlama değildi.
Bu bir sarhoşluk anı hiç değildi.
Bu, kendime verdiğim sessiz bir ödüldü.
“İyi oynadın,” dedim içimden.
“Çok iyi.”
Arkamdaki aynadan salonu izledim. Masalar doluydu. İnsanlar gülüyor, bağırıyor, kaybediyor, kazanıyordu. Ama ben artık onların arasında değildim.
Ben görünürdeydim.
Ama aynı zamanda hedefteydim.
Viski bardağını masaya bıraktım. Parmaklarımın izi camda kaldı. Umursamadım. Bu gece iz bırakmak zaten planın bir parçasıydı.
Gözlerim istemsizce kapıya kaydı.
Rafael Torres henüz ortada yoktu.
Ama artık onun dünyasına adım atmıştım.
Ve bu dünyada kazananlar…
asla yalnız kalmazdı.
Bir yudum daha aldım.
“Hamle sende,” diye fısıldadım.
Bardağı masaya bıraktığımda parmaklarım hâlâ camın soğuğunu tutuyordu. Omuzlarım gevşemişti ama bu bir rahatlama değildi;
Daha çok tetikte olmanın sessiz hâliydi. Sırtımı sandalyenin arkalığına yasladım. Çenem hafif yukarıda, bakışlarım yarı kapalıydı sanki sadece etrafı izliyormuşum gibi. Aslında, izlenip izlenmediğimi ölçüyordum.
Kaşlarımın arasındaki çizgi bir an için belirginleşti, sonra kendimi bıraktım. Dudaklarımı birbirine bastırdım; bu, içimdeki adrenali frenlemenin küçük bir yoluydu.
Sol elim masanın kenarında, sağ elim bardağın yanında duruyordu kaçmaya hazır değil, kalmaya kararlı bir duruş.
Aynadaki yansımamda kırmızı elbisenin omuz çizgisi netti. Duruşum iddialıydı ama abartısız; bakışlarım davetkâr değil, seçici. İnsanlar bu dili yanlış okumazdı: “Yaklaşabilirsin ama bedeli var.”
Bir masadan kahkaha yükseldi. Başımı o yöne çevirmedim. Tepki vermemek de bir tepkidir.
Nefesimi yavaşça verdim; göğsümdeki hareket dışarıdan fark edilmeyecek kadar küçüktü. Sonra çantamdan telefonu çıkardım.
Ekranı açarken yüzümdeki ifade değişmedi. Parmaklarım seri ama sakin hareket ediyordu.
Mesajlar
(Ben → Lily):
“İkinci oyun bitti. İlgi oluştu. Alex temas kurdu.”
Gönder tuşuna bastım. Bir saniye bekledim. Gözlerimi ekrandan kaldırmadan, çevredeki yansımaları takip ettim.
Barın karşısındaki kolonda iki adam duruyordu; biri konuşuyor, diğeri dinliyordu. Dinleyen olan bana bakıyordu bakışını hemen kaçırdı. Dudak kenarımda neredeyse fark edilmeyen bir kıpırtı oldu.
Telefon titreşti.
Lily:
“Alex mi? Ayrıntı.”
Başparmağım durdu. Cümleyi kısa tuttum.
Adlarımızı yabancı kimlik adımızla kaydetmiştik bir telefon çalınması olursa diye ..
Ben:
“Rafael’in tarafında değil. Düşman.”
Bu kez ben beklemeden ekran karardı; kulaklıktan Joe’nun sesi düştü. her zamanki gibi düşük ve netti.
Joe: “Nabzını düşür. Yüzünü değiştirme.
Çenem bir tık gerildi. Gözlerimi aynadan ayırmadan konuştum; dudaklarım neredeyse kıpırdamıyordu.
“Değiştirmiyorum.”
Joe: “İyi. Masadaki kazanımların kayda girdi. Bu, davet demek.”
Gözlerimi kırptım tek, yavaş bir kırpış. Omuzlarımı milim oynattım; elbisemin kumaşı ışığı yakaladı.
“Alex’le temas risk mi?”dedim.
Joe yani kerem “Çift taraflı. Şimdilik pasif kal. Söz vermedin, değil mi?”dedi
Bir an durdum. Dudaklarımı araladım, sonra kapattım.
“Hayır. İsimler söylendi. Hepsi bu.”dedim
Kulaklıktan Lily’nin sesi geldi; hızlı ama kontrollüydü.
Lily: “Seni izliyorlar. Üç yön. Sağ arka, bar önü, merdiven başı.”
Bakışlarımı oynatmadım. Sadece nefesimi biraz daha yavaşlattım. Sağ elimin parmakları bardağın kenarına dokundu ,dokunup çekildi. Bu, ‘farkındayım’ demenin sessiz bir yoluydu.
“Görüyorum.”dedim
Joe keskin bir sesle “Plan aynı. Görünür ol. Ama bağlanma.”dedi
Başımı milim salladım. Telefonu kapatırken yüzümde yine o küçük, ölçülü gülümseme belirdi. Ne meydan okuyan, ne teslim olan. Sadece hazır.
Sandalyeden kalktım. Duruşum akışkandı; ağırlığımı topuklarıma değil, ayak parmaklarıma verdim. Kalabalığın içine karışırken kırmızı elbise arkamdan bir iz bırakmıyordu insanların bakışlarında kalıyordu.
Bu gece kimseye söz vermeyecektim.
Ama herkesin merakını diri tutacaktım.
Ve bu…
oyunun en tehlikeli hamlesiydi.
Kalabalığın içindeyken bunu ilk fark eden kulaklarım değil, bedenimdi.
Sanki hava bir anda yoğunlaşmıştı. Omuzlarımın üstüne görünmez bir ağırlık çöktü.
Adımlarımı yavaşlattım; acele eden biri gibi değil, davet bekleyen biri gibi durdum. Bakışlarımı sağa sola savurmadım. Beklemek, bazen en güçlü hamleydi.
Yanımdan geçen siyah takım elbiseli adam, bir adım sonra durdu.
Çok yakındı.
Ama bana dokunmadı.
Sesini alçak tuttu, İspanyolca konuştu. Kelimelerin çoğunu ayırt edemedim; sadece tonunu hissettim. Resmî. Net. Tartışmaya kapalı.
Sonra İngilizceye geçti.
"Miss,” dedi.
“Sizinle konuşmak isteyen biri var.”
Kaşlarım hafifçe kalktı. Şaşırmış gibi değil ilgilenmiş gibi.
“Burada mı?” dedim.
“Burada,” diye cevapladı.
“Fakat herkesin olduğu yerde değil.”
Başımı yana eğdim. Bu hareket merak değil, şart sormaydı.
“Adı?”diye sordum bilmiyormuş gibi
Adamın çenesi gerildi. Bir anlık bir tereddüt… sonra dudakları kapandı.
“Şimdilik gerek yok.”dedi
Dudaklarımda çok küçük bir tebessüm belirdi. Kırmızı ruj, loş ışıkta daha koyu görünüyordu.
“Benim için gerekebilir.” Sesimde alayla
Adam bakışlarını kaçırmadı. Ama ilk kez, beni tarttığını hissettim.
“Üst katta,” dedi.
“Özel salon.”
Bu iki kelimeyle birlikte, kumarhanenin uğultusu sanki birkaç metre geriye çekildi.
Kulaklığımda Joe’nun sesi kıpırdadı ama konuşmadı. Bekliyordu. Kararı bana bırakıyordu.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm kalktı, indi. Duruşumu düzelttim; omuzlarımı geriye attım. Çantamın askısını parmaklarımla yokladım. Yüzümdeki ifade netti: korku yok, teslimiyet yok.
“Bir şartım var,” dedim.
Adam kaşlarını kaldırdı.
“Dinliyorum.”gerçek bir merakla
“Yalnız gelirim,” dedim.
“Ve oyunun bittiğini düşünenler için değil… yeni başlayanlar için.”sesimde meydan okuma vardı .
Adamın gözlerinde kısa bir parıltı geçti. Onay mıydı, şaşkınlık mı ayırt edemedim.
“İletirim.”dedi sadece
Arkasını döndü. Bir adım attı. Sonra durdu.
“Bir şey daha,” dedi.
“Evet?”
“Bu davet,” dedi,
“Herkese gelmez.”
Gülümsedim.
“Ben de zaten herkes değilim.”dedim yarım ağız gülümseyerek .
Adam yürüdü. Kalabalık tekrar üstüme kapandı ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Telefonum cebimde titredi. Dokunmadım.
Bu gece kapı çalınmayacaktı.
Kapı açılacaktı.
Ve ben…
içeri girmeye hazırdım.
Adam önden yürümeye başladığında, ben bir adım geriden takip ettim. Aramızdaki mesafe bilinçliydi; ne çok yakın, ne kopuk. Bu, bir eşlik değil bir yönlendirmeydi.
Ana salonun ışıkları arkamızda kaldıkça sesler de değişti. Slot makinelerinin tiz çınlaması, kahkahalar, çarpışan fişlerin metal sesi…
Hepsi geride, kalın kaplamaların ardında boğuluyordu. Zemin değişti; parlak mermer yerini koyu renkli, yumuşak bir halıya bıraktı.
Adımlarım sessizleşti. Burada kimse ses çıkarmıyordu. Çıkarması da beklenmiyordu.
Koridor uzundu. Duvarlarda tablo yoktu bilinçli bir sadelik. Güç gösterisi, süs istemezdi.
Işıklar tavan boyunca ince bir hat gibi uzanıyordu; ne loş ne parlak. Yüzleri saklayan ama yönü kaybettirmeyen bir aydınlatma. Tam kararında.
Omuzlarımı biraz daha geriye aldım. Yürürken kalçalarımın ritmi dengeliydi; acele yok, tereddüt yok.
Elbisemin kırmızısı bu koridorda daha koyu görünüyordu sanki renk bile sessizliğe uyum sağlamıştı. Aynı anda hem görünür hem yalnızdım.
Bir köşeyi döndük. Burada iki güvenlik vardı. Siyah takımlar, kulaklıklar, ifadesiz yüzler.
Bakışları üzerimde kısa bir an durdu; vücudumun duruşunu, nefesimi, adımlarımı tarttılar. Sonra bakışlarını çektiler. Geçiş onaylanmıştı. Bu onay sözle değil, hissettirerek verilirdi.
Hava değişti. Klimanın serinliği burada daha belirgindi; metalik bir soğukluk vardı. Parfümler karışmıyordu. Bu kat, kalabalığın değil seçimin yeriydi.
Yüksek tavanlı bir antreye çıktık. Ortada büyük bir kapı… koyu ahşap, kenarları metal çerçeveli. Üzerinde numara yoktu. İsim yoktu. Olmasına da gerek yoktu. Buraya gelenler nereye geldiklerini bilirdi.
Adam durdu. Ben de durdum.
Kapıya bakarken yüzümdeki ifadeyi serbest bıraktım; kaşlarım doğal, çenem rahat, dudaklarım kapalı. Ne meydan okuma ne de beklenti. Hazır olma hâli.
Kapının ardında ses yoktu. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; aksine, kontrol doluydu.
İçeride biri konuşsa bile, sesini dışarı taşırmazdı. Bu kapı, sırları saklamak için değil seçmek için vardı.
Parmaklarım çantamın askısına hafifçe dokundu. Nefesimi yavaşça aldım. Göğsüm yükseldi, indi. Kalbimin ritmi sabitti. Korku değil, dikkat.
Bu bir çağrı değildi.
Bu bir testti.
Ve ben…
kapının açılmasını beklerken, zaten içeri girmiş gibiydim.
Kapı sessizce açıldığında içeriden önce ışık değil, düzen karşıladı beni.
Oda genişti ama boş değildi. Alan bilinçli olarak bırakılmıştı. Ortada tek bir masa vardı koyu cevizden, kalın ve ağır. Üzerinde yalnızca iki şey duruyordu: kristal bir viski bardağı ve kapalı bir dosya. Masanın etrafında başka sandalye yoktu. Bu bir toplantı değil, karşılaşmaydı.
Rafael masanın diğer tarafındaydı.
Arkası bana dönüktü.
Siyah bir ceket giymişti; omuzları geniş, duruşu sabitti. Ayakta değildi, oturuyordu ama oturuşunda bile bir üstünlük vardı. Dirsekleri masaya yakın, sırtı sandalyeye tam yaslanmamıştı. Hazır. Uyanık. Kontrol onda.
Kapı arkamdan kapandı.
Ses kilitlenmedi ama kaçış hissi de vermedi. Burada kapılar kapanmazdı; insanlar kalırdı.
Bir adım attım. Topuk sesim odada net duyuldu. O an, adamın parmaklarının viski bardağını çok hafifçe çevirdiğini gördüm. Cam, masanın üzerinde kısık bir ses çıkardı. Başını çevirmedi.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra sesi geldi.
Erkeksi bir sesle
“Ben de seni bekliyordum, Raisa.”
İsmimi söylerken acele etmedi. Hecelemiyor, vurgulamıyordu. Sanki adım zaten buraya aitti.
Kaşlarım çok hafif kalktı. Şaşırmış gibi değil doğrulanmış gibi.
“Bu biraz iddialı,” dedim. Sesim sakindi, netti.
“İnsanlar genelde davet bekler.”
Viski bardağı masaya bırakıldı. Adam nihayet sandalyesinde çok az döndü yine de yüzünü tam göremedim. Sadece çenesinin çizgisi ve dudaklarının kenarı ışığa girdi.
“Ben davet etmem,” dedi.
“Ben zamanı seçerim.”
Omuzlarımı gevşek bıraktım. Bir adım daha atmadım.
“Ve zaman… şimdi mi?”
Bu kez kısa bir duraklama oldu. Sanki beni dinliyor değil, ölçüyordu.
“İkinci oyunu oynamayı kabul ettiğin an,” dedi,
“Şimdi oldu.”
İlk kez, dudaklarının kenarında belirsiz bir kıpırtı gördüm. Gülümseme değildi. Memnuniyet de değil. Daha çok tespit.
Masadaki sandalyeye bakmadım. Oturmam için teklif gelmeden kimse oturmazdı. Bu odada kurallar sözle konmazdı.
“İnsanlar genelde beni merak eder,” dedi.
“Sen etmedin.”
Bakışlarımı onun göremediği yüzüne sabitledim.
“Merak,” dedim,
“Zayıf bir başlangıçtır.”
Bu kez başını biraz daha çevirdi. Yüzü hâlâ tam görünmüyordu ama bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Ağırlığı… gecikmeli ama keskin geldi.
“Güzel,” dedi.
“Çünkü ben de zayıf başlangıçları sevmem.”
Odadaki hava bir tık daha ağırlaştı.
Artık birbirimizi görmemiz gerekmiyordu.
Tanışma çoktan başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
