5. bölüm / 16
Sınır Çizgisi~Bölüm 4~
Bölümler 16Şu an: ~Bölüm 4~
- 1 Raisa(Alara )&Rafael Torres200 kelime
- 2 ~Bölüm 1~1.519 kelime
- 3 ~Bölüm 2~1.429 kelime
- 4 ~Bölüm3~1.547 kelime
- 5 ~Bölüm 4~1.720 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 ~Bölüm 5~939 kelime
- 7 ~Bölüm 6~1.604 kelime
- 8 ~Bölüm 7~1.405 kelime
- 9 ~Bölüm 8~1.454 kelime
- 10 ~Bölüm 9~1.395 kelime
- 11 ~Bölüm 10~1.484 kelime
- 12 ~Bölüm 11~1.367 kelime
- 13 ~Bölüm 12~4.021 kelime
- 14 ~Bölüm 13 ~2.175 kelime
- 15 ~Bölüm 14~1.238 kelime
- 16 ~Bölüm 15~2.462 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Valizimi açmak için eğildiğimde içeri yayılan parfüm kokusu bir an daha keskinleşti. Sanki hareket ettikçe havaya karışıyordu.
Bir adım geri atıp gözümü odaya dikerek kendi kendime mırıldandım:
“Biri buradaydı ve çok kısa süre önce.”
Bu düşünce içimde hem soğuk hem keskin bir his bıraktı. Görev daha ilk geceden beni sınamaya başlamıştı. Odayı yeniden taradım; cam, kapı ve dolap hiçbirini kaçırmadan.
Sonra yavaşça dedim:
“Tamam beni izliyorsun… ben de seni bulurum.”
_______________________
Kapıyı tekrar kontrol ettim.
Kilidi.
Kapı kolunu.
Sonra yavaşça odanın ortasına döndüm.
Her şeyi yeniden gözden geçirdim ama bu sefer daha bilinçli, daha sakin. Yatak örtüsünü parmak uçlarımla hafifçe bastırdım. Soğuktu.
Kimse oturmamıştı. Komodinin üstündeki bardaklara dokundum; oda sıcaklığındaydılar. Banyodaki havlular hâlâ kusursuz katlıydı.
Parfüm kokusu…
Derin bir nefes aldım.
Artık daha netti.
Bu, birine ait kalıcı bir iz değil; büyük ihtimalle temizlik görevlisinin kullandığı, odada çok kısa kalan bir kokuydu.
Zihnim tehlikeyi fazla büyütmüştü.
Omuzlarımı gevşettim.
“Tamam,” dedim kendi kendime.
“Kimse yok.”
Bu farkındalıkla içimdeki gerilim yavaş yavaş yerini kontrollü bir odaklanmaya bıraktı. Görev zihni devreye girmişti.
Saatime baktım.
Kumarhane için hâlâ zaman vardı ama hazırlık aceleye gelmezdi.
Kapıyı kilitledim ve valizi yatağın üzerine açtım.
Valizin içinden bu kez tereddüt etmeden kırmızı elbiseyi çıkardım.
Kumaşı akıyordu.
Kırmızıydı ama bağıran bir kırmızı değil; daha çok “buradayım” diyen, iddialı ama kontrollü bir ton. Omuzları açıktı, sırt dekoltesi derindi ama ölçülüydü.
Fazlalık yoktu. Her şey yerli yerindeydi.
Bu elbise dikkat çekmek için değil…
Bakışları üzerinde tutmak içindi.
Elbiseyi giydiğimde aynanın karşısında bir an durdum.
Alara hâlâ oradaydı ama artık geri plandaydı.
Raisa öne çıkmıştı.
Saçlarımı hafifçe geriye aldım. Tam toplamadım; birkaç tutamın yüzümü çerçevelemesine izin verdim.
Umursamaz ama hesaplı.
Makyaj çantasını açtım.
Bu sefer elim hiç tereddüt etmeden kırmızı ruja gitti.
Kapağını açtım.
Tek bir çizgi.
Sonra bir tane daha.
Dudaklarımda beliren kırmızı, elbiseyle mükemmel uyum sağladı. Aynamdaki kadının bakışları artık daha nettı. Daha soğukkanlı. Daha tehlikeli.
“İşte,” diye mırıldandım.
“Raisa.”
Hira arkamdan bana baktı.
Bir an sustu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Mükemmel olmuşsun,” dedi. “Bakışların bile değişmiş.”
Omuz silktim.
“Bu elbise yalan söylemiyor,” dedim.
“İnsanlar ona bakarken detayları kaçırıyor.”
Hira başını salladı.
“Dikkat çekiyorsun.”
“Ama kontrol bende,” diye ekledim sakin bir sesle.
Ayakkabılarımı giydim. Topuklar zemine vurduğunda çıkan ses netti ama meydan okuyan bir sertlik yoktu. Daha çok… özgüvenliydi.
Kapıya yönelirken son bir kez aynaya baktım.
Kırmızı elbise.
Kırmızı ruj.
Bu gece saklanmayacaktım.
Bu gece oyunun bir parçası olacaktım.
Ve kumarhane kapıları birazdan Raisa Niera için açılacaktı.
Otelin önüne çıktığımızda gece tamamen yerleşmişti Madrid’e.
Hava gündüze göre daha serindi ama hâlâ sıcaklığını koruyordu. Sokak lambaları asfaltın üzerinde altın rengi yansımalar bırakıyor, uzaktan gelen müzik sesleri şehrin hiç uyumadığını hatırlatıyordu.
Siyah araç kaldırımın biraz ilerisinde bekliyordu. Motoru çalışıyordu ama sesi neredeyse duyulmuyordu.
Lily, yanımda durdu. O da şık ama daha sade giyinmişti. Dikkat çekici olmaktan çok, dikkatleri yönlendirecek bir görünümü vardı. Bana şöyle bir baktı, sonra gülümsedi.
“Hazır mısın?” dedi.
“Hazırım,” dedim. “Ama bu gece beni izlemeni istiyorum. Her şeyi.”
“Zaten onu yapacağım,” diye karşılık verdi. “Sen parlayacaksın, ben gölge olacağım.”
Arabanın kapısını şoför açtı. İçeri girdiğimizde deri koltukların kokusu, geceye karışan hafif bir metal ve parfüm hissi verdi. Loş ışık, camların koyuluğu dış dünya bir anda bizden kopmuş gibiydi.
Karşı koltukta Kerem vardı.
Takım elbisesi kusursuzdu. Kravatı gevşek, ceketi açık ...Kumarhaneye ait ama kumar oynamayan biri gibi görünüyordu. Gözleri bir an kırmızı elbiseme takıldı. Yorum yapmadı ama bakışının süresi her şeyi anlatıyordu.
“Bu gece herkes rolünü iyi oynarsa,” dedi sakin ama net bir sesle,
“Yarın çok daha derine ineriz.”
Araba yavaşça hareket etti.
Madrid’in gecesi camlardan içeri akıyordu. Kafeler, barlar, ışıklar… İnsanlar gülüyor, konuşuyor, eğleniyordu. Kimse birkaç sokak ötede dönen karanlık işlerden haberdar değildi.
Hira pencereye baktı.
“Biliyor musun,” dedi,
“Kumarhaneler bana hep aynı hissi verir.”
“Ne hissi?” diye sordum.
“Her şey parlıyor ama kimse gerçekten kazanmıyor.”
Kerem araya girdi.
“Bu gece biri kazanacak.”
Gözlerim aynadaki yansımama takıldı. Kırmızı elbise loş ışıkta daha koyu görünüyordu. Dudaklarımdaki ruj… fazlalık değil, imza gibiydi.
“Biri,” dedim sakin bir sesle,
“Ama bu tamamen tesadüf gibi durmalı.”
Kerem başını salladı.
“Plan bu zaten. Lily, sen Raisa’yı kumar masasına itmeyeceksin. O kendini orada bulacak.”
Hira gülümsedi.
“Bunu yapabilirim.”
Araba yavaşladı. Uzaktan kumarhanenin ışıkları görünmeye başlamıştı. Büyük, gösterişli bir bina önünde duran lüks araçlar, kırmızı halı, kapıda bekleyen güvenlik görevlileri.
İçimde garip bir sakinlik vardı.
Bu anı beklemiştim.
Araç durduğunda Kerem kapıyı açmadı hemen. Son bir kez bize baktı.
“Unutma,” dedi bana.
“Bu gece kazandığın şey para değil. Bakışlar.”
Kumarhanenin kapısından içeri adım attığımız anda dünya değişti.
Işıklar…
Yukarıdan aşağıya dökülen kristal avizeler, altın tonlarında parlayan duvarlar, tavandan yayılan sıcak ama ağır bir aydınlatma .
Her şey göz alıcıydı ama rahatsız edici değildi. İnsanları büyüleyen, dikkatlerini dağıtan bir ihtişam vardı burada.
Hava farklıydı.
Parfüm, alkol, deri koltuklar ve para kokusu birbirine karışmıştı. Bu, zenginliğin ve riskin aynı anda hissedildiği yerlerin kokusuydu.
İçerideki sesler üst üste biniyordu:
jetonların metal sesi, kartların masaya vuruluşu, kahkahalar, fısıltılar…
Her masanın kendi küçük evreni vardı.
Yanımda Lily yürüyordu. Omuzları rahat, yüzünde hafif bir gülümseme… Ama gözleri her şeyi tarıyordu.
Bir adım gerimizde Joe yani kerem vardı. Kimseyle göz göze gelmiyor, ama kimseyi de kaçırmıyordu.
Kapıdan girer girmez birkaç kişi İngilizce konuşmaya başladı. Turistler, iş insanları, geceyi “oynayarak” geçirmeye gelenler…
Ama aralarda İspanyolca cümleler kulağıma çarpıyordu.
Hızlıydılar.
Akıcıydılar.
Ve çoğunu anlayamıyordum.
Bir masanın yanından geçerken iki adamın konuşmasını duydum:
— “Esta noche está llena…”(Bu gece tıklım tıklım dolu)
— “Sí, pero esa mujer…”("Evet, ama o kadın..." )
Devamını kaçırdım.
İstemeden başımı biraz daha dik tuttum.
Anlamamak da bu rolün bir parçasıydı.
Lily bana doğru eğildi, İngilizce konuşuyormuş gibi dudaklarını oynatıp Türkçe fısıldadı:
“Bakışlar üzerimizde. Normal.”
“Zaten bunun için buradayız,” dedim sakin bir sesle.
Yavaşça masaların olduğu bölüme doğru ilerledik. Rulet masaları, blackjack, poker… Her biri ayrı bir cazibe merkezi gibiydi.
Tam geçip gidecektik ki…
“Excuse me.”
Ses sağ tarafımdan geldi.
Döndüm.
Koyu renk takım elbise giymiş bir adam, elinde birkaç jetonla bana bakıyordu. Gülümsemesi kibardı ama fazla rahattı. Kendinden emindi.
“Masamızda bir oyuncu eksik,” dedi İngilizce.
“Belki şans getirirsiniz.”
Bir an tereddüt ettim.
Sonra omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Şansla aram iyidir,” dedim.Göz kırparak.
Adam Gülümsedi.
Eliyle buyur der anlamında masasını gösterdi.
Masaya oturduğumda çevremizdeki alan fark edilmeden daralmaya başladı.
Bu kumarhanelerde hep böyle olurdu.
Bir masa hareketlenirse, diğerleri yavaş yavaş ona yaklaşırdı. Kimse bunu bilinçli yaptığını düşünmezdi ama herkes içgüdüsel olarak kazancın olduğu yere yönelirdi.
Kartlar yeniden dağıtılırken masaya iki kişi daha yaklaştı. Adamın arkadaşlarıydı. Biri açık renk ceketli, diğeri daha spor giyimliydi. Rahat duruyorlardı ama gözleri masadan ayrılmıyordu.
İspanyolca konuşuyorlardı.
Hızlı, alçak sesle.
— “¿La conoces?”(Onu tanıyor musun ?
— “No… pero juega bien.”(Hayır ,ama güzel oynuyor gibi duruyor.)
Anlamadım ama tonlarından “beni” konuştuklarını çıkarmak zor değildi.
Jetonlarım önümde düzgün bir çizgi halinde duruyordu. Bilerek dağınık bırakmadım. Bu, ne yaptığını bilen oyuncuların küçük ama önemli bir alışkanlığıydı.
Karşımdaki adam bana döndü.
“İlk kez mi buradasınız?” diye sordu İngilizce.
“Madrid’de evet,” dedim.
“Burası… ilginç.”
Gülümsedi.
“İlginç olan genelde masalar olur.”
Yeni el başladı.
Bu sefer kartlara daha hızlı baktım. Güçlü değildi ama zayıf da sayılmazdı. Riskli. Tam karar verilmesi gereken türden.
Bahsi biraz artırdım.
Masadaki adamların biri kaşlarını kaldırdı.
“Cesur,” dedi İngilizce konuşan arkadaşı.
“İlk gecede böyle oynamak herkesin harcı değil.”
Omuz silktim.
“Kaybetmeye gelmedim.”
Bu cümle masada küçük bir sessizlik yarattı. İnsanlar böyle net cümleleri ya çok tecrübeli olduklarında ya da hiçbir şey umursamadıklarında kurardı.
Karşımdaki adam bahsi eşitledi.
Kartlar açıldı.
Bu eli kaybettim.
Jetonlarımın bir kısmı masanın ortasına çekildiğinde yüzümde tek bir kas oynamadı. Bilerek. Kaybetmeyi sindiremeyenler uzun vadede hep kaybederdi.
Adam hafifçe güldü.
“Demek ki şansınız da sınırsız değil.”
“Henüz,” dedim.
“Gece uzun.”
İspanyolca konuşmalar yeniden başladı.
— “Tiene sangre fría.”(Soğuk kanlılığı var)
— “Sí… demasiado.”(Evet,Çok fazla)
Bir sonraki elde masaya yeni bir oyuncu daha katıldı. Artık dikkat çeken bir masa olmuştuk. Lily’yi arkamda hissediyordum. Bir adım bile yaklaşmadan her şeyi izliyordu. Joe’yu görmüyordum ama varlığını hissediyordum.
Masadan kalkmamıştım.
Jetonlar hâlâ önümdeydi ama artık kimse ilk oyunun heyecanıyla bakmıyordu. Bu masanın etrafındaki insanlar değişmişti. Daha sessizlerdi. Daha dikkatli.
Karşımdaki adam hafifçe öne eğildi.
“Bir şey sorabilir miyim?” dedi İngilizce.
Bakışlarımı kaldırdım.
“Deneyebilirsin.”
Gülümsedi.
“İkinci bir oyun ister misin?”
Lily’nin arkamda nefes alışını hissettim. Joe yoktu ama bu, her şeyin kontrol altında olduğu anlamına geliyordu.
“İlk oyun yeterince açıktı,” dedim.
“İkinciye neden ihtiyaç var?”
Adam başını yana eğdi.
“Çünkü ilk oyun tanışmaydı,” dedi.
“İkincisi… ciddiyet.”
Arkadaşlarından biri araya girdi. İngilizce konuşuyordu ama aksanı belirgindi.
“Bu masa,” dedi,
“herkese ikinci şansı vermez.”
Diğeri güldü.
“Ya da ikinci hatayı.”
İspanyolca bir şeyler söylediler.
— “Ella sabe…”
— “Sí, pero ¿hasta dónde?”
Anlamıyordum ama üzerimde döndüğünü hissediyordum.
“Peki,” dedim sakin bir sesle,
“bu ikinci oyunu özel yapan ne?”
Adam elini masanın ortasına koydu.
“Limit.”
Sonra jetonları işaret etti.
“Bu sefer küçük oynamayacağız.”
Masaya doğru eğildi.
“Gerçekten kim olduğunu görmek istiyoruz.”
Bir an sessiz kaldım.
Sonra gülümsedim.
“İnsanlar genelde,” dedim,
“kim olduklarını kaybettiklerinde büyük oynar.”
Adamın kaşları kalktı.
“Ya sen?”
“Ben,” dedim,
“kim olduğumu bildiğim için büyük oynarım.”
Masada net bir sessizlik oldu.
Adam arkasına yaslandı.
“Pekâlâ,” dedi.
“İkinci oyun.”
Jetonlarını aldı ve masanın ortasına itti.
Bu sefer ses farklıydı.
Daha ağır.
Daha kesin.
Miktar… büyüktü.
Kumarhanedeki sıradan masaların alışık olmadığı türden.
Arkadaşlarından biri alçak sesle:
“Bu ciddi,” dedi.
Ben hiç acele etmedim.
Jetonlarımı yavaşça aldım. Hepsini saymadım bile. Sadece masaya koydum. Aynı miktar. Ne fazla, ne eksik.
Adam gözlerimi izliyordu.
“Tereddüt etmedin,” dedi.
“Çünkü tereddüt,” dedim,
“kayıptır.”
Kartlar dağıtıldı.
Bu sefer masada kimse konuşmuyordu. Kartların sesi bile daha netti. Herkes nefesine dikkat ediyordu.
Kartlarıma baktım.
Elim… güçlüydü.
Ama yüzümde tek bir değişim olmadı.
Bahsi artırmadım.
Sadece bekledim.
Adam güldü.
“İlginç,” dedi.
“Bu kadar paradan sonra geri duruyorsun.”
“Hayır,” dedim sakince.
“Ben seni dinliyorum.”
Arkadaşlarından biri sabırsızlandı.
“Bu bir oyun,” dedi.
“Psikoloji dersi değil.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Kumarhanelerde ikisi de aynıdır.”
Son kart açıldı.
Bir anlık boşluk oldu.
Sonra…
Kazandım.
Masada biri istemsizce küfretti. İspanyolcaydı. Anlamadım ama tonunu anladım.
Jetonlar bu sefer hızlıca değil, neredeyse isteksizce önüme itildi.
Adam başını salladı.
“Tamam,” dedi.
“Şimdi oldu.”
“Ne oldu?” diye sordum.
Ayağa kalktı.
“Artık seni masada tutmak istemiyoruz.”
Kaşımı kaldırdım.
“Bu bir kovma mı?”
Gülümsedi.
“Hayır. Bu bir davet.”
Arkadaşlarından biri ekledi:
“Burada değil.”
“Daha sakin bir yerde,” dedi diğeri.
“Bir içkiyle.”
Jetonları toparladım.
Ayağa kalkarken acele etmedim.
“Bu davet,” dedim,
“her kazanana mı gider?”
Adam gözlerimin içine baktı.
“Hayır,” dedi.
“Sadece izlenenlere.”
Bu kelime havada asılı kaldı.
“Bir içki olur,” dedim sonunda.
“Ama oyunun bittiğini sanmıyorum.”
Adam gülümsedi.
“Sanma,” dedi.
“Henüz başlamadı bile.”
Ve o an anladım:
Bu ikinci oyunla birlikte,
Raisa Niera artık sadece kazanan bir kadın değil,
kumarhanenin sahibine iletilen bir isimdi.
Raisa Niera kabul etmişti.
Bölüm etkileşimi
