1. bölüm · SİNESTEZİ
Sıfır Noktası: Vanilya ve İs
Selam, bu kitabı okuyacak olan kişi. Umarım kitabımı beğenirsin. Kitabım şuanlık normal bir aşk hikayesi ama uzatmayı düşünüyorum. İstek çok olursa smut da ekleyebilirim. Yorum olarak düşüncelerini yazman benim için çok önemli. Eksiklerimi öğrenip gidermeye çalışacağım. Onun dışında hikayenin bölümleri için fikir vermek istersen yoruma yazabilirsin.
İYİ OKUMALAR... 💕
🍋
🌼
🎇
🌊
KARAN VAREL:
10 Yıl Önce:
O gece, dünya benim için sadece çilekli pasta ve taze vanilya kokuyordu. Sekizinci yaş günümdü. Annemin mutfaktan gelen o yumuşak sesi, babamın devasa elleriyle saçlarımı karıştırması... Her şey o kadar "renkliydi" ki, gökkuşağının sadece gökyüzünde değil, evimizin her köşesinde yaşadığını sanırdım.
"Dilek tut Karan," demişti annem. Gözleri, üzerindeki sarı fistanıyla uyumlu bir güneş gibi parlıyordu.
Gözlerimi kapattım. Vanilya kokusunu içime çektim. O an, o kokunun ömür boyu burnumda kalacağını sanmıştım. Ama bir çocuk, tanrının planlarından ne anlardı ki?
Gözlerimi açtığımda gördüğüm şey mumlar değildi.
Mutfaktan gelen o ilk çıtırtı, sanki bir canavarın kemiklerini kırma sesiydi. Sonra o koku geldi. Vanilyayı saniyeler içinde boğan, genzimi yırtan, ciğerlerimi küçücük bırakan o ağır, kirli koku...
İs.
"Karan, kaç!" babamın sesiydi bu. Ama o her zamanki güven veren sesi değil, sanki bir camın kırılması gibi tiz ve parçalıydı.
Koridorda yükselen devasa turuncu canavarlar gördüm. Alevler, annemin en sevdiği perdeleri iştahla kemirirken, o güzelim sarı fistanının yerini siyah bir kül bulutu almıştı. Koşmaya çalıştım ama ayaklarım sanki yere çivilenmişti.
"Anne!" diye bağırdım. Ama aldığım nefes ağzıma dolan dumanla kesildi.
Babamın annemi o alevlerin arasından çekmeye çalışmasını izledim. Sonra o korkunç gürültü koptu. Tavan, bir devin avuçlarını kapatması gibi üzerlerine çöktü. O an... O an dünyadaki tüm sesler sustu. Sadece alevlerin o aşağılık kıkırtısı kaldı.
Burnuma gelen o son koku; yanan kağıtlar, eriyen plastikler ve... ve en acısı, sevdiklerimin küle dönüşen anılarıydı. O kadar yoğun, o kadar sarsıcı bir "yanık" kokusuydu ki, beynim bir daha hiçbir şeyi koklamamak üzere kapılarını kilitledi.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerimden akan yaşlar daha yanağıma inmeden kuruyordu. Havada süzülen siyah küllerden biri elime düştü. Annemin fistanından bir parça mıydı, yoksa babamın gülüşünden kalan bir iz mi? Bilmiyordum.
İtfaiyecilerin koca botlarının sesini, beni kucaklayıp o cehennemden dışarı çıkarmalarını hayal meyal hatırlıyorum. Dışarıdaki o serin gece havasını ciğerlerime çektim ama hiçbir şey hissetmedim. Ne taze gece kokusu, ne yağmurun toprakla buluşması...
O gece sadece ailem ölmedi. Sekiz yaşındaki Karan da o alevlerin arasında kaldı. İtfaiye eri beni ambulansa bindirirken yüzüme baktı, bir şeyler söyledi ama duymuyordum. Sadece bakıyordum.
O günden sonra dünya benim için sessize alınmış, siyah-beyaz bir filme dönüştü. Ve o günden sonra, bir daha asla "evim" diyebileceğim bir yerim olmadı. Sadece o karanlık akraba evindeki işkenceler, soğuk odalar ve burnuma asla ulaşmayan duygular kaldı.
Ben, Karan Varel. O yangından sağ çıktım ama içimdeki yangını söndürmek için ruhumu buzdan bir kafese hapsettim.
Günümüz:
Lisenin kalabalık koridorunda yürürken dünya benim için sadece siyah beyaz bir filmden ibaretti. İnsanlar birbirine çarpıyor, gülüyor, bağırıyor... Benim için hepsi sadece bir gürültü.
Tam sınıfa girecekken, bir kız önümde aniden durdu. Tuhaf bir kızdı. Gözlerini kısmış, havayı sanki bir dedektif gibi kokluyordu. Birkaç saniye sonra bakışları beni buldu. Şaşkınlıkla karışık bir tiksintiyle yüzünü buruşturdu.
"Bu ne ya?" diye mırıldandı, sesi koridordaki tüm o seslerin arasından sıyrılıp kulağıma çarptı. "Sen... Sen nasıl bu kadar steril kokabiliyorsun? Sanki bir insan değil de, yeni temizlenmiş bir ameliyathane gibisin. Hiç mi duygun yok senin?"
Duraksadım. Yıllardır kimse bende bir tuhaflık olduğunu bu kadar doğrudan söylememişti. Ona boş gözlerle baktım. Duyguların kokusu mu? Bu kız kafayı mı yemişti?
"Benden uzak dur, deli," dedim sesimdeki o meşhur soğuklukla.
Ama o geri adım atmadı. Aksine, bir adım daha yaklaştı. "Hayır, imkansız. Herkesin bir tonu vardır. Öfke tarçın kokar, korku metal... Ama sende... Sende sadece koca bir hiçlik var."
O an anladım. Bu kız sadece kaçık değildi; o benim yıllardır sakladığım o boşluğu görebilen tek kişiydi.
EFSUN İZ KIVILCIM:
Benim dünyamda sessizlik diye bir şey yoktu. Hayır, kulaklarımdan bahsetmiyorum. Burnumdan bahsediyorum. İnsanlar sokağa çıktıklarında sadece trafiği veya konuşmaları duyardı; bense insanların ruhlarının haykırışlarını solurdum. Okul koridoru benim için bir işkence odası gibiydi.
Sağımdaki kızın üzerinde, yeni başladığı diyetin getirdiği o ekşi ve keskin "hırs" kokusu vardı; genzimi yakan, çürümüş elma gibi bir şey. Merdivenlerden koşan çocukların arkasında bıraktığı o bayat, paslanmış demir kokusu... "Korku." Birinci dersin sınavından korkuyorlardı. Kantinden gelen o ağır, şekerli ve yapış yapış koku ise **"ilk aşk"**tı. O kadar tatlıydı ki bazen kusmak istiyordum. Herkes, ama istisnasız herkes, arkasında görünmez bir duman gibi duygularının izini bırakırdı. İnsanların yüzlerine bakmama gerek yoktu; kimin yalan söylediğini (bayat balık kokusu), kimin gerçekten mutlu olduğunu (taze nane ve güneş ışığı) bir nefeste anlardım.
Ta ki o sabah, sınıfa giden o dar koridorun köşesini dönene kadar.
Ona çarptığımda, zihnimdeki o devasa koku orkestrası aniden sustu. Sanki biri radyoyu kapatmış, fişi çekmişti.
Geri çekildim, ciğerlerimi doldurmak için derin bir nefes aldım. Ama hiçbir şey gelmedi. Boşluk... Tamamen boşluk. İlk başta burnumun tıkandığını, yeteneğimi kaybettiğimi sandım. Panikle etrafıma bakındım; beş metre ötedeki öğretmenin "yorgunluk" kokusunu (nemli kağıt ve rutubet) hala alabiliyordum. Ama hemen önümdeki bu çocukta... tek bir molekül bile yoktu.
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Simsiyah bir sweatshirt’ün kapüşonunu başına çekmişti. Gözleri, içinde hiçbir canlının yaşamadığı buzul gölleri gibiydi. 18 yaşındaki birinin yüzü nasıl bu kadar ifadesiz, nasıl bu kadar taştan olabilirdi?
"Neden?" diye mırıldandım. Kendi sesimi bile yabancıladım. "Neden hiçbir şeyin yok senin?"
Çocuk durdu. Hareketleri bile o kadar kontrollüydü ki, sanki bir insan değil de mükemmel tasarlanmış bir makineydi. Bakışlarını ağır ağır yüzüme indirdi. Dudakları kıpırdamadı, kaşları çatılmadı. Öylece baktı. Normalde bir yabancı size böyle baksa, burnunuza en azından hafif bir "merak" kokusu (taze biçilmiş çim) veya "rahatsızlık" (acı biber) gelirdi. Ondan gelen tek şey, kış ortasında gece yarısı yağan karda duruyormuşsunuz gibi bir hissizlikti.
"Yolumdan çekil," dedi. Sesi düzdü. Hiçbir iniş çıkışı yoktu. Bir duygunun kırıntısı bile sesine sızmıyordu.
Ben ise büyülenmiş gibiydim. Bir adım daha attım, o kadar yakınına geldim ki burnum neredeyse göğsüne değecekti. Sınıftaki herkes bize bakmaya başlamıştı, fısıldaşıyorlardı ama umurumda değildi. Ben bir avcıydım ve ömrümde ilk kez, iz bırakmayan bir avla karşılaşmıştım.
"Sen..." dedim, sesim titreyerek. "Sen nasıl kokmazsın? Bir insanın ruhu nasıl bu kadar... steril olabilir? Sanki bu dünyada hiç yokmuşsun gibi. Sanki az önce bir boşluktan çıkıp gelmişsin gibi."
Gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Çok hızlıydı. Bir saniyeliğine, sadece bir milisaniyeliğine, genzimi yakan o çok eski, çok tanıdık ama bir o kadar da korkutucu kokuyu duydum: İs. Yanmış deri. Kül.
Ama ben daha ne olduğunu anlayamadan, çocuk o buzdan duvarlarını yeniden ördü. O koku sızıntısı yok oldu. Sertçe omzuma çarparak yanımdan geçti. O çarpışma anında bile, teninden tenime geçen tek şey o mutlak soğukluktu.
Arkama dönüp gidişini izledim. Okulun o gürültülü, kokulu, kaotik kalabalığının içinde siyah bir leke gibi ilerliyordu. Etrafındaki herkesin renkli dumanları onun üzerine çarptığı anda sönüyordu. O bir karadelikti. İçine düşen her duyguyu yok ediyordu.
"Karan," dedi arkamdan bir ses. Sınıf arkadaşım yanıma gelmişti. "Uzak dur ondan Efsun. O çocuk belanın kendisi. Ailesini bir yangında kaybetmiş, sonra da pek tekin olmayan akrabalarının elinde büyümüş diyorlar. Kimseyle konuşmaz, kimseye dokunmaz."
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Ailesini yangında kaybetmişti... O duyduğum saniyelik koku, o cehennemin kalıntısıydı. Demek oradaydı. Ruhu ölmemişti, sadece o kadar derine gömülmüştü ki, koku bile dışarı sızamıyordu.
Kendi kollarımı ovuşturarak kendime gelmeye çalıştım. Burnumdaki o boşluk hissi beni delirtiyordu. İlk kez birini merak etmiyordum; ilk kez birini "bulmak" istiyordum. Kendi canlılığımdan, kendi kokularımdan ona bir nefes versem, o buzları eritebilir miydim? Yoksa onun o uçsuz bucaksız boşluğu beni de mi yutardı?
"Göreceğiz Karan," diye fısıldadım onun artık görünmediği koridora doğru. "O küllerin altında hala bir ateş olup olmadığını mutlaka öğreneceğim."
KARAN:
Okulun lavabosunda yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktım; 18 yaşında, yaşayan bir ölü. Kimse dokunamazdı bana, kimse içimdeki o kül yığınına ulaşamazdı.
Ama o kız... Efsun İz.
Koridorda bana o tuhaf bakışlarla baktığında, on yıldır ilk kez bir şey oldu. O kadar yoğun bir limon ve taze papatya kokusu saçıyordu ki, burnumun derinliklerinde paslanmış bir tel kopmuş gibi hissettim.
"Sen neden kokmuyorsun?" demişti.
Sadece kokumu değil, ruhumu da sormuştu aslında. Kim olduğunu, neden insanların duygularını koku olarak algıladığını bilmiyordum ama ondan uzak durmalıydım. Çünkü o kız, küllerimi karıştırıp altındaki o kor ateşi bulabilecek tek kişiydi. Ve ben, bir kez daha yanmaya hazır değildim.
EFSUN İZ:
Okul müdürünün o çatallı sesi hoparlörden yükseldiğinde, koridorda tam bir kaos hakimdi. 12-A ve 12-C sınıflarının birleştirilme kararı, zaten barut fıçısı gibi olan son sınıf öğrencileri için yeni bir dedikodu malzemesiydi. Ama benim için bu, daha fazla insan, daha fazla koku ve daha fazla baş ağrısı demekti.
Yeni sınıfa adımımı attığımda burnuma çarpan koku dalgasıyla sendeledim. Sınıf birleşimi değil, adeta bir koku bombası patlamıştı. Heyecan (taze fındık), yeni gelenlere duyulan merak (keskin nane) ve eski grupların birbirine olan gıcığı (ekşimiş süt)... Hepsi havada birbirine karışıyordu.
Gözlerimi kısıp en arka köşeye doğru ilerledim. Oradaydı.
Sınıfın en karanlık, güneş görmeyen köşesinde; etrafındaki o renkli kaosun içinde siyah bir delik gibi duruyordu. Karan Varel. Önündeki masaya boş boş bakıyor, etrafındaki kimseyle ilgilenmiyordu. Diğer herkesin duyguları havada uçuşurken, onun etrafındaki yarım metrelik alan sanki vakumlanmış gibiydi. Ne bir koku, ne bir esinti... Sadece o steril, buz gibi boşluk.
"Evet gençler, yerleşin!" dedi yeni sınıf öğretmenimiz Demir Kılıç, elindeki listeyi masaya vurarak. "Sınıf mevcudu arttığı için kimse eski arkadaşıyla oturmayacak. Listeyi ben hazırladım. İtiraz istemiyorum."
Kalbim göğsümde garip bir ritimle çarpmaya başladı. Burnuma kendi heyecanımın kokusu geldi; hafif, tatlı bir karamel kokusu gibi... Listeyi okumaya başladı. İsimler havada uçuşurken ben sadece tek bir isme kilitlenmiştim.
"Efsun İz Kıvılcım..." dedi hoca, gözlüklerinin üzerinden sınıfa bakarak. "Sen, en arkada Karan Varel'in yanına."
Sınıfta bir "Ooh" sesi yükseldi. Kızların bazıları Karan’ın o ürkütücü ama yakışıklı yüzüne bakıp fısıldaştı, bazıları ise "Allah kurtarsın" der gibi bana baktı. Karan ise başını bile kaldırmadı. Sanki adı hiç okunmamış, sanki orada değilmiş gibiydi.
Çantamın askısını sıkıca kavrayıp o boşluğa doğru yürüdüm. Her adımda diğer insanların kokuları siliniyor, yerini Karan’ın o meşhur sessizliğine bırakıyordu. Yanına ulaştığımda sandalyeyi gıcırdatarak çektim ve oturdum.
"Selam, sıra arkadaşım," dedim, sesime yapay bir neşe katarak.
Karan yavaşça başını çevirdi. O buz mavisi gözleri yüzümde gezindi ama burnuma yine hiçbir şey ulaşmadı. Normal bir insan, yanına bir yabancı oturduğunda en azından bir "rahatsızlık" kokusu salgılamalıydı. Ama onda tık yoktu.
"Burada olmadığını varsayacağım," dedi Karan. Sesi o kadar derinden ve soğuk geliyordu ki, sınıfın geri kalanı bir anda sessizleşmiş gibi hissettim. "Benimle konuşma, bana bakma ve sakın benden bir şey isteme."
Gülümsedim. Bu bir meydan okumaydı ve ben meydan okumaları severdim. Ona doğru biraz daha eğildim, aramızdaki o görünmez sınırı ihlal ettim.
"Biliyor musun Karan?" diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir tonda. "Şu an tüm sınıf barut ve ter kokuyor ama senden gelen tek şey kış gecesi sessizliği. İçinde bir yerde sakladığın o kokuyu bulana kadar seninle konuşmaya, sana bakmaya ve seni izlemeye devam edeceğim."
Karan’ın çenesi kasıldı. Yumruğunu masanın altında sıktığını gördüm. Ve tam o an... on yıldır sakladığı o buzdan kalenin çatlaklarından içeri sızan çok küçük, çok zayıf bir koku aldım.
Yanmış bir kibrit çöpü.
Öfkesiydi bu. Çok derinden gelen, bastırılmış ama yakıcı bir öfke.
"Deneme bile, İz," dedi adımı ilk kez söyleyerek. Sesi bir uyarıydı ama benim için bir davetiye. "İz bırakayım derken, küllerin arasında kaybolursun."
Arkamıza yaslandık. Artık sadece sınıf arkadaşı değildik; ben onun hiçliğini avlayan bir avcıydım, o ise yakalanmamak için ruhunu daha da derine gömen bir kaçak.
