5. bölüm · SİNESTEZİ
Kokunun İtirafı ve Mührü Kırmak
EFSUN İZ:
Karan kapının tüm sürgülerini çekip dış dünyayla bağımızı kestiğinde, evin içindeki sessizlik bir anda koyulaştı. Şöminede yavaş yavaş çıtırdamaya başlayan odunların yaydığı o isli meşe kokusu, dışarıdaki soğuk orman havasını bastırıyordu.
Karan, mutfak olduğunu tahmin ettiğim köşeden iki eski battaniye ve bir fenerle döndü. Hâlâ çok gergin görünüyordu; her yeni koku, her çıtırtı omuzlarının kasılmasına neden oluyordu. On yıl boyunca bir boşlukta yaşayıp sonra bir anda bu kadar yoğun bir his denizine düşmek onu yormuştu.
"Biraz dinlenmen lazım," dedim yanına giderek. Elimi tereddütle koluna koydum. "Çok yoruldun."
Karan durdu. Bakışları elimle gözlerim arasında gidip geldi. Eskiden olsa bu temastan kaçardı ama şimdi... Şimdi sanki o temasa aç gibiydi. "Dünya çok gürültülü İz," dedi fısıltıyla. "Koku almak... her şeyin bir sesi varmış gibi hissettiriyor. Bu şömine, bu battaniyeler, hatta şu duvarlar bile konuşuyor sanki."
"Ne diyorlar peki?" diye sordum, sesimi iyice alçaltarak.
Karan bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, şöminenin ışığı gözlerindeki o buz mavisi hareleri ateşe boyadı. "Senin hakkında konuşuyorlar," dedi. Elini yavaşça kaldırdı, parmak uçları saçımın kenarına takılı olan o kurumuş papatyaya dokundu.
"Senin kokun... diğer her şeyi susturuyor. Limon ve papatya... o kadar duru ki, zihnimdeki o siyah dumanı dağıtıyor."
Nefesimi tuttum. Karan, hayatımda gördüğüm en mesafeli adamdı ama şu an bana bir mıknatısın metale çekilmesi gibi yaklaşıyordu. Parmakları saçlarımdan yanağıma indi. Teninin sıcaklığı, o her zamanki "soğuk adam" imajıyla tamamen zıttı.
"Karan, sen..." sözüm yarım kaldı.
"Şşşt," diye mırıldandı. "Sadece dur. Sadece... biraz böyle kalalım."
Beni kendine doğru çekti. Başımı göğsüne yasladığımda, kalbinin o düzensiz ama güçlü atışını duydum. Üzerindeki sweatshirt’ten yayılan o taze yağmur ve hafif is kokusu, o an benim için dünyanın en güvenli limanıydı. Kollarını belime doladı; bu bir sığınma haliydi. On yılın yalnızlığını, bir kızın omuzlarına bırakıyordu.
KARAN:
Onu bırakmak istemiyordum. Hayatım boyunca her şeyi itmiş, her temastan kaçmıştım.
Ama Efsun... O benim karanlığımın içine bir el feneriyle girmişti ve ben o ışığa tutulup kalmıştım. Burnuma dolan o yoğun limon kokusu, zihnimdeki acı dolu anıları uyuşturuyordu. İlk kez canım yanmıyordu. İlk kez nefes alırken genzim sızlamıyordu.
"Neden titriyorsun?" diye sordu Efsun, başını kaldırıp bana bakarak.
"Korkuyorum," dedim dürüstçe. "Seni bu kadar çok hissetmekten korkuyorum İz. Eğer bir gün bu kokuyu kaybedersem, o sessizliğe nasıl dönerim bilmiyorum."
Efsun parmak uçlarında yükselip alnını alnıma yasladı. Gözleri o kadar yakındı ki, içindeki o çocuksu merakı ve sarsılmaz inancı görebiliyordum.
"Kaybetmeyeceksin," dedi kararlılıkla. "Ben senin 'İz'inim. Ve izler, asıl sahiplerini asla terk etmez."
Şöminenin közleri yavaşça kararıp odaya daha yumuşak, loş bir ışık yayarken; Karan ve Efsun o eski evin salonunda, birbirlerinin varlığında hayatın geri kalanını unutmuş gibiydiler. Dışarıdaki o yanık eldivenli gölge, kilitli kapılar ve mühürlü kağıtlar... Hepsi o anlık sustu. Sadece iki kalp atışı ve bir parça umut kaldı.
KARAN:
Onu kollarımın arasında tutarken, zihnimdeki o uğultulu gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Ama yerini daha önce hiç bilmediğim, çok daha tehlikeli bir ritme bıraktı.
Koku duyumun bir lanet gibi üzerime çöktüğü bu saatlerde, Efsun'dan yayılan o her zamanki limon ve papatya kokusu şekil değiştirmeye başladı. Havada ağır, tatlı ve insanı sarhoş eden bir koku yayılıyordu; vahşi yaseminlerin gece vaktindeki kokusu gibi, ama içine biraz tarçın sıcaklığı ve yağmur sonrası toprak huzuru karışmış gibi...
Bu, Efsun'un bana duyduğu o saf, korkusuz bağlılığın kokusuydu. Bu, aşkın kokusuydu.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Burnumun ucuna kadar gelen bu koku beni o kadar çok içine çekiyordu ki, bir an her şeyi unutup ona daha çok sokulmak istedim. Ama tam o sırada zihnimin karanlık köşelerinden bir görüntü sızdı: Annemin yanan elbiseleri. Babamın son bir gayretle kapıyı kapatmaya çalışırkenki o çaresiz bakışı...
Onlar benim yüzümden yanmıştı. Ben o "mühürlü kağıdın" ve o "gizli formülün" mirasçısı olduğum için hayatları küle dönmüştü. Şimdi ise kollarımda, sadece kokusuyla bile dünyamı aydınlatan bu kız vardı. Eğer ona daha fazla yaklaşırsam, bu yangın onu da yutacaktı.
"Karan..." diye fısıldadı Efsun. Başını göğsümden kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki o parıltı, yaydığı o yasemin kokusuyla o kadar uyumluydu ki... "Neden benden kaçıyorsun?"
Elimi yüzüne yaklaştırdım ama tam dokunacakken durdum. Parmaklarım havada asılı kaldı. "Seni yakmaktan korkuyorum İz," dedim, sesim bir harabeden gelen rüzgar gibi hırıltılıydı. "Benim etrafımdaki hava her zaman isli. Senin o tertemiz kokunu bu isin içine hapsedemem."
EFSUN İZ:
Karan’ın gözlerindeki o devasa savaşı görebiliyordum. Bana dokunmak için can attığını, o buz mavisi bakışların altındaki ateşin nasıl harladığını hissediyordum. Ama kendini öyle bir sıkıyordu ki, kollarındaki kasların titrediğini fark ettim.
Karan'dan hiçbir koku gelmiyordu. Hâlâ o steril, o bomboş boşluktaydı. Kendi kokusunu benden saklıyordu; sanki ruhunun kapısını kilitli tutarsa beni koruyabileceğine inanıyordu.
"Ben zaten senin yangınının içindeyim Karan," dedim, asılı kalan elini tutup kendi yanağıma yaslayarak. "Bak, yanmıyorum. Sadece ısınıyorum."
Karan derin bir nefes aldı. Gözlerini benden kaçırıp şömineye baktı.
"Annem de böyle söylerdi," dedi fısıltıyla. "Babama her zaman 'senin fırtınan benim limanım' derdi. Ama sonunda ikisi de o fırtınanın içinde boğuldu. Ben o filmin sonunu gördüm İz. Senin sonunun da böyle olmasına izin veremem."
Beni yavaşça ama kararlılıkla kendinden uzaklaştırdı. Aramıza sadece birkaç santim değil, on yıllık bir vicdan azabı koydu. "Şimdi uyu," dedi, sesi yeniden o kütüphanedeki sertliğine bürünmüştü ama bu sefer o sertliğin altında derin bir hıçkırık saklıydı. "Ben kapıda bekleyeceğim. Yarın... yarın o kağıdı çözeceğiz ve bu iş bitecek. Sonra sen kendi kokuna döneceksin, ben de kendi sessizliğime."
Odasının kapısını kapatıp dışarı çıktığında, odada kalan tek şey onun o aşılmaz mesafesi ve benim üzerimde kalan o isli rüzgarın serinliğiydi. Karan hâlâ kokusuzdu, hâlâ bir gölgeydi. Ama biliyordum; o buzun altında öyle bir volkan vardı ki, patladığında ikimizi de ya yok edecek ya da yeniden doğuracaktı.
Birkaç saat geçti. Ama uyuyamadım. Gözlerimi sikip tavana bakmaya başladım. Bir süre sonra bir inilti duydum. Önce rüzgar sandım ama sonra ses hıçkırığa benzer bir feryada dönüştü. "Hayır... Bırak onu... Kapıyı aç!"
Hızla yataktan fırlayıp salona koştum. Şöminenin ateşi neredeyse sönmek üzereydi, odayı sadece can çekişen közlerin zayıf kızıllığı aydınlatıyordu. Karan, berjerin içinde iki büklüm olmuştu. Alnından boşalan terler, şakaklarından süzülüp boynuna iniyordu. Elleri havayı yumrukluyor, sanki görünmez bir alev dalgasını itmeye çalışıyordu.
Tam o anda, hayatım boyunca duymadığım bir şey oldu.
Karan’ın o on yıldır süren steril boşluğu, o mutlak kokusuzluğu bir anda patladı. Odanın içi saniyeler içinde ağır, geniz yakan ve insanın ruhunu ezen bir kokuyla doldu:
Yanık karanfil, acı biber ve küflü toprak.
Bu, saf acı ve suçluluk duygusunun kokusuydu. Karan, yıllardır içinde hapsettiği o yangını şimdi uykusunda dışarı kusuyordu.
"Karan! Uyan!" yanına diz çöktüm, omuzlarından tutup onu sarsmaya başladım. "Karan, buradasın! Dağ evindeyiz, güvendesin!"
Karan gözlerini açmadı ama bir anda bileklerimi öyle bir kavradı ki canımın yandığını hissettim. Beni kendine doğru çekti, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki o acı karanfil kokusu nefesimi kesti. Gözleri kapalıydı ama dudaklarından dökülen kelimeler birer kurşun gibiydi.
"Gitme..." diye sayıkladı. Sesi paramparçaydı. "Lütfen gitme İz... Kokun gidiyor, her yer kararıyor. Seni de o ateşin içine atamam. Ölürüm... Eğer sana bir şey olursa bu sefer gerçekten ölürüm."
Dudakları neredeyse dudaklarıma değiyordu. O an, o acı kokusunun arasından çok ince, çok zarif bir koku daha sızdı: Taze kesilmiş çimen ve soğuk kar suyu. Bu onun özüydü; acısının altına gizlediği o saf çocuktu.
"Gitmiyorum," dedim, bir elimi serbest bırakıp yüzünü avuçlayarak. "Bak buradayım. Kokla beni, buradayım."
Karan bir an duraksadı. Sayıklaması kesildi. Burnunu boynuma, o yasemin ve limon kokusunun en yoğun olduğu yere gömdü. Derin, titrek bir nefes aldı. Sanki o koku, onun zihnindeki yangını söndüren tek ilaçtı.
"İz..." diye fısıldadı uykusunda. "Seni seviyorum. Ama senden nefret etmem lazım. Seni kurtarmam için senden vazgeçmem lazım..."
Gözlerini yavaşça araladı. O buz mavisi gözler, ay ışığında birer elmas gibi parlıyordu ama içleri yaşlarla doluydu. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken nerede olduğunu, kime sarıldığını ve en önemlisi... az önce ne itiraf ettiğini fark etti.
Bileklerimi aniden bıraktı. Sanki elleri yanmış gibi benden uzaklaştı, sırtını duvara dayadı. Odanın içindeki o yoğun karanfil kokusu, utancın verdiği o keskin bakır kokusuna dönüştü.
"Ne... Ne dedim ben?" diye sordu, sesi titriyordu.
"Kabus görüyordun," dedim, yerimden kıpırdamadan. "Beni kurtarmaya çalışıyordun Karan. Ve... bir şey daha söyledin."
Karan başını ellerinin arasına aldı. Saçlarını çekiştirdi. "Unut onu," dedi sertçe. Ama bu sertlik bana değil, kendisineydi.
"Uykumda saçmalamışım. Ben... ben kimseyi sevemem İz. Ben sadece yok ederim. Duydun mu? Sadece yok ederim!"
Ayağa kalktı, camın önüne gidip dışarıdaki karanlığa baktı. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının sarsıldığını görebiliyordum. İlk kez kokusu bu kadar netti ve o koku bana yalan söylemediğini, sadece korktuğunu haykırıyordu.
Ayağa kalktım. Adımlarım ahşap zeminde hiç ses çıkarmıyordu ama yaydığım o gece yasemini kokusu, Karan’ın yeni kazandığı duyularına birer ok gibi saplanıyordu, biliyordum. Tam arkasında durdum. Aramızdaki o birkaç santimlik boşluk, sanki dünyanın en büyük uçurumu gibiydi.
Hafifçe öne eğildim ve ellerimi beline doladım.
Başımı o geniş, gergin sırtına yasladım.
Karan’ın bir anlığına nefesi kesildi. Vücudu kaskatı kesildi, elleri camın kenarını öyle bir sıktı ki ahşabın gıcırtısını duydum. "İz, yapma..." dedi, sesi bir yalvarış gibiydi. "Uzak dur benden."
"Neden?" diye sordum, sesimi sırtına ulaştırmak ister gibi yumuşatarak. "Kokun yalan söylemiyor Karan.
Az önce odayı saran o karanfil ve acı... O senin çığlığındı. Şimdi ise benden korkuyorsun çünkü seni senin bile sevmediğin kadar çok sevebilirim, bunu biliyorsun."
Karan ağır ağır bana doğru döndü. Ellerini omuzlarıma koydu; beni itmek mi istiyordu yoksa daha sıkı tutmak mı, kendi de bilmiyordu. "Seni korumaya çalışıyorum!" diye bağırdı aniden. Ama bu bağırış nefret değil, çaresizlik doluydu. "Senin o limon çiçeklerini kül etmekten korkuyorum. Ben her dokunduğunu yıkan bir canavarım, İz. Annem benim kucağımda öldü... Babam beni korumak için kendini alevlere attı. Ben uğursuzum!"
"Sen uğursuz değilsin," dedim, elini tutup tam kalbinin üzerine koyarak. "Sen sadece çok ağır bir kış yaşamış bir baharsın Karan. Ve bak..."
Gözlerimi onunkilere kenetledim. O an, o meşhur steril boşluğu tamamen dağıldı. İlk kez ondan gelen o gerçek kokuyu aldım; saklamaya çalıştığı, okyanus gibi derin ve taze yağmur sonrası çam ormanı kokusu. Bu koku aşkın ve sadakatin en saf haliydi.
"Bana bak Karan. Gözlerime bak. Kokumu duyuyor musun? Yanıyor muyum?"
Karan duraksadı. Gözlerindeki o vahşi fırtına dindi. Yüzüme doğru eğildi, alnını alnıma yasladı. Sıcak nefesi yüzüme değerken, burnuna dolan o papatya ve yasemin kokusuyla sarhoş olmuş gibiydi.
"Yanmıyorsun," diye fısıldadı. "Aksine... beni iyileştiriyorsun."
Elimi boynuna doladım, onu kendime daha çok çektim. Karan, on yılın tüm direncini o saniyede bıraktı. Eğilip dudaklarını saçlarıma bastırdı. "Eğer bu bir rüyaysa," dedi boğuk bir sesle, "sakın beni uyandırma İz. Çünkü gerçeğe dönersek, o ateş bizi bekliyor olacak."
"Bırak beklesin," dedim. "Biz artık ateşi söndürmeyi öğrendik."
O gece, o tozlu dağ evinde; Karan Sönmez ilk kez kendi karanlığından kaçmak yerine, o karanlığı aydınlatan tek ışığa, yani bana teslim oldu. Ama tam o huzurlu sessizliğin içinde, koku duyum bana bir alarm verdi.
Dışarıdaki o taze çam kokusunun arasına, çok yabancı ve tehlikeli bir şey karışmıştı: Barut ve benzin.
