2. bölüm · SİNESTEZİ
Külün Altındaki Sızı
EFSUN İZ:
Karan’ın "Deneme bile, İz," diyen sesi, sadece kulaklarımda değil, sanki ruhumun en derin yerinde yankılanmıştı. Adımı söylemişti ama bu bir tanışma değil, bir sınır ihlali uyarısıydı. Önüne döndü, defterini bile açmadı. Sadece kollarını göğsünde kavuşturdu ve karşıdaki boş tahtaya bakmaya başladı.
Sınıfın geri kalanı kendi gürültüsünde boğulurken, bizim sıramızın etrafında görünmez bir cam fanus vardı. Ben ise pes etmeye niyetli değildim. Çantamdan bir paket çilekli sakız çıkardım. Paketi açarken çıkan hışırtı, sessizliğimizde patlayan bir bomba gibiydi.
Sakızın o yapay ama baskın çilek kokusu havaya yayıldı. Normalde insanlar bu kokuya "Güzel kokuyor," der ya da görmezden gelirdi. Ama ben o an Karan'ın sol profilini izliyordum. Sakızın kokusu ona ulaştığı an, çenesindeki kasın hafifçe seğirdiğini gördüm.
"Çilek," dedim masum bir sesle. "Sever misin?"
Karan bana bakmadı bile. "Koku kirliliği yapıyorsun," dedi sadece.
"Koku kirliliği mi?" Kıkırdadım. "Bu sınıfın yarısı ucuz deodorant, diğer yarısı da sabah yediği poğaçanın yağı gibi kokarken benim sakızım mı kirlilik oldu?"
Karan aniden bana doğru döndü. O kadar hızlıydı ki, sandalyemin üzerinde irkildim. Gözleri doğrudan gözlerimin içine kenetlendi. O an ilk kez, o buz mavisi derinliklerin arkasında bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Öfke? Hayır, bu öfkeden daha ağır bir şeydi.
"Sen," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar keskin. "Her şeyi böyle etiketlemek zorunda mısın? İnsanları sadece kokularına göre mi tanıyorsun?"
"Benim dünyam böyle çalışıyor Karan," dedim ciddileşerek. "Kimse bana yalan söyleyemez. Birisi bana gülümsediğinde ruhu çürümüş bir balık gibi kokuyorsa, onun kötü biri olduğunu bilirim. Ama sende... Sende hiçbir etiket yok. Sen bomboş bir sayfa gibisin ve bu beni delirtiyor."
Karan hafifçe yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, normalde onun o "hiçlik" kokusunun beni yutması gerekirdi. Ama o an, çok tuhaf bir şey oldu. Karan’ın teninden, kıyafetlerinden veya nefesinden değil; sanki tam kalbinin olduğu yerden gelen bir koku duydum.
Kül. Ama taze bir kül değil. Yıllardır orada bekleyen, üzerine kar yağmış, soğumuş ama hala orada duran o yangının isi.
"Bazı sayfalar," dedi Karan, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Yazılmak için değil, yakılmak için vardır. Üzerinde hiçbir şey yoksa, orada arayacak bir şeyin de yok demektir. Şimdi, eğer o kokulu sakızını çiğnemeyi bitirdiysen, varlığımı unutmaya çalış."
Ders zili o an kurtarıcı bir çığlık gibi çaldı. Karan, daha hoca "Çıkabilirsiniz" demeden çantasını tek omzuna taktı ve sınıftan ilk çıkan o oldu.
KARAN:
Koridora çıktığımda ciğerlerime dolan o her zamanki karmaşık koku yığınına rağmen hızla yürüdüm. O kız... Efsun İz. Neden durmuyordu? Neden herkesin yaptığı gibi benden kaçmak yerine, o anlamsız "iz"ini bırakmaya çalışıyordu?
Merdivenleri ikişer ikişer indim. Okulun arka bahçesindeki o eski, kimsenin uğramadığı duvara yaslandım. Ellerim titriyordu. On yıldır kimse benim "kokusuzluğumu" bu kadar net bir şekilde yüzüme vurmamıştı. İnsanlar beni sadece "soğuk" veya "tuhaf" bulurdu ama o kız... o kız içimdeki o boşluğu görüyordu.
Cebimden eski, kenarları yanmış bir fotoğraf çıkardım. Fotoğrafta sekiz yaşındaki ben, annem ve babam vardık. Fotoğrafın üzerine sinmiş o son yangın kokusunu almak için burnuma yaklaştırdım.
Hiçbir şey. Yine hiçbir şey.
Kendi ailemin bile kokusunu hatırlayamazken, o kızın yanımda çiğnediği çilekli sakızın kokusu neden hala genzimi yakıyordu? Neden onun o canlı, hayat dolu enerjisi benim bu karanlık dünyama bir sızıntı gibi sızıyordu?
"Beni bulamayacaksın İz," diye fısıldadım kendi kendime. "Küllerin altında ne olduğunu ben bile unutmuşken, senin bulmana izin vermeyeceğim."
Ama biliyordum; o kız bir kez o kokuyu almıştı. Ve avını bırakmayacak kadar inatçı görünüyordu.
Kimya laboratuvarı her zaman nefret ettiğim bir yer olmuştu. Amonyak, sülfür ve asit kokuları birleştiğinde burnumun içinde binlerce iğne batıyor gibi hissederdim. Ama bugün, sınıflar birleştiği için o koku bulutunun içinde bir de Karan’ın o mutlak sessizliği vardı. Hemen yanımda, deney tüpüne bakıyordu. Bakmıyordu aslında; sadece içinden geçiyordu bakışları.
"Evet arkadaşlar," dedi Kimya Hocası masaların arasında dolaşarak. "Bugün magnezyum şeridinin yanma tepkimesini inceleyeceğiz. Lütfen dikkatli olun, parlak bir ışık ve yoğun bir duman çıkacak."
Hoca en öndeki masada deneyi başlattığı an, önce o kör edici beyaz ışık patladı. Ardından, laboratuvarın tavanına doğru gri, yoğun bir duman yükselmeye başladı. Normal bir duman kokusu değildi bu; metalik, geniz yakan ve insanın nefesini kesen bir koku...
Sınıfın geri kalanı "Vay canına!" diyerek izlerken, ben istemsizce yanıma, Karan’a baktım.
O an zaman benim için durdu.
Karan’ın elindeki deney tüpü yavaşça parmaklarının arasından kaydı ama o fark etmedi bile. Bakışları, tavandaki o duman bulutuna kilitlenmişti. Gözbebekleri o kadar büyümüştü ki, o buz mavisi gözlerinde sadece siyah bir boşluk kalmıştı. Rengi kül gibi bembeyaz oldu.
"Karan?" diye fısıldadım.
Cevap vermedi. Nefes almıyordu. Sadece o dumana bakıyordu. O an burnuma gelen koku beni neredeyse ağlatacaktı. Karan’dan hala bir duygu kokusu gelmiyordu ama etrafındaki dumanın kokusu, onun bakışlarıyla birleşince sanki 10 yıl öncesinin o büyük yangınına dönüştü.
O sırada, masalardan birinde bir aksilik çıktı. Bir öğrenci panikle geri çekilirken ispirto ocağını devirdi. Alevler bir anda masanın üzerindeki kağıtlara sıçradı.
"Herkes dışarı! Hemen!" diye bağırdı hoca. "Sakin olun ve kapıya ilerleyin!"
Sınıf bir anda kaosa teslim oldu. Öğrenciler birbirini iterek kapıya koşuyor, çığlıklar yükseliyordu.
Ama Karan... Karan kımıldamıyordu. O alevlerin masanın üzerinde dans edişini izliyor, dumanı ciğerlerine çekerken olduğu yerde bir heykel gibi dikiliyordu.
"Karan! Hadi, çıkmamız lazım!" Koluna yapıştım.
Tenine dokunduğum an irkildim. Buz gibiydi. Bir insan, yanan bir odada nasıl bu kadar soğuk olabilirdi? Onu çekiştirmeye çalıştım ama bir santim bile oynamadı. Gözleri alevlerdeydi, ama o an bu sınıfı değil, kendi çocukluğunu gördüğünden emindim.
"Karan, bana bak!" dedim sesimi yükselterek. Önüne geçtim, görüş açısını kapattım.
"Buradayım. Burası okul. Yangın yok, sadece küçük bir kaza. Hadi, nefes al!"
Karan dumanı içine çekiyordu. Sanki o duman onun için oksijenden daha tanıdıktı. Yüzünde ne bir korku ne de bir panik vardı; sadece sonsuz, dipsiz bir kabulleniş. Ölmeyi bekleyen bir çocuk gibiydi.
"Bırak beni," diye fısıldadı. Sesi o kadar derinden geliyordu ki, sanki on yıl öteden konuşuyordu. "Zaten her şey yandı..."
"Hayır, hiçbir şey yanmadı!" diye bağırdım ve tüm gücümle ellerini kavradım. "İz bırakacağım demiştin ya... İşte o izi şimdi bırakıyorum. Gel benimle!"
Onu sertçe kapıya doğru sürükledim. O an bir mucize oldu ve adımları bana itaat etti. Onu o dumanlı odadan, o sahte cehennemden çekip çıkardım. Koridora çıktığımızda, soğuk hava yüzümüze çarptı.
Karan duvara yaslanıp yavaşça yere çöktü. Başını dizlerinin arasına aldı. Hala koku yoktu. Hala o steril boşluk içindeydi. Ama omuzlarının sarsıldığını görebiliyordum. Ağlamıyordu, sadece titriyordu.
"Hala hiçbir şey hissetmiyorsun, değil mi?" dedim yanına çökerek.
Başını kaldırdı. Gözlerinde o yangının külleri vardı. "Hissetmek mi?" dedi buz gibi bir sesle. "Benim hislerim o gece o dumanla beraber uçup gitti, İz. Bugün sadece... eski bir dostu görmüş gibi oldum."
Bana baktı. İlk kez, gerçekten "bana" baktı. "Neden beni dışarı çıkardın? Orada kalsaydım, belki her şey nihayet son bulurdu."
"Çünkü," dedim ona yaklaşarak. "Senin o küllerinin altında ne olduğunu öğrenmeden hiçbir yere gitmene izin vermeyeceğim. Ölmek kolay Karan, asıl zor olan bu kokuşmuş dünyada nefes almaya devam etmek."
Karan hiçbir şey demedi. Sadece ayağa kalktı ve arkasına bakmadan okulun çıkışına doğru yürümeye başladı. Ardında ne bir koku bıraktı, ne de bir söz. Ama ben biliyordum; bugün o buzdan kalede ilk kez küçük bir çatlak oluşmuştu.
Laboratuvar olayının üzerinden iki gün geçmişti. Karan o günden beri tek kelime etmemiş, yanıma oturduğunda bile varlığımı tamamen yok saymıştı. Ama bugün... Bugün bir şeyler farklıydı. Sınıfa girdiğimde Karan her zamanki yerindeydi ama bu sefer boş tahtaya bakmıyordu. Elinde küçük, eski bir metal kutu vardı ve ben yaklaştıkça o kutuyu parmaklarının arasında çeviriyordu.
"Geldin demek," dedi Karan. Sesi laboratuvardaki o çaresiz çocuktan çok uzaktı. Şimdi yine o buzdan kraldı.
"Gelmeyeceğimi mi sandın?" dedim çantamı masaya bırakarak. "Beni kurtarıcın olarak görmeni beklemiyordum ama en azından bir 'sağ ol' diyebilirdin."
Karan hafifçe gülümsedi. Bu gerçek bir gülümseme değildi; bir avcının avına attığı o soğuk bakıştı.
"Kurtarılmaya ihtiyacım olduğunu kim söyledi, İz? Sadece süreci uzattın. Ama madem benim dünyama bu kadar meraklısın, madem her şeyi koklayarak çözebileceğini sanıyorsun..."
Masanın altından o metal kutuyu çıkardı ve kapağını hafifçe araladı. "Bakalım bu 'yeteneğin' bir hediye mi yoksa bir lanet mi?"
O an kutunun içinden çıkan koku dalgası, bir tokat gibi yüzüme çarptı. Ama bu bildiğim kokulardan değildi. Sanki yüzlerce çürümüş çiçek, paslı metal, yanık yağ ve amonyak tek bir molekülde birleşmişti. O kadar yoğun ve o kadar iğrençti ki, beynimin içindeki koku merkezinin infilak ettiğini sandım.
"Karan... Kapat şunu," dedim, sesim titreyerek. Ellerimle burnumu kapattım ama koku parmaklarımın arasından sızıyordu. "Lütfen... çok ağır."
Karan durmadı. Kutuyu bana doğru biraz daha yaklaştırdı. "Ne oldu?
Herkesin ruhunu koklarken çok eğleniyordun. Şimdi neden yüzün kireç gibi oldu? Bu kutunun içindeki ne biliyor musun? Hiçlik. Benim her gün hissettiğim o kokuşmuş boşluğun fiziksel hali."
Gözlerim dolmaya başladı.
Sinestezinin en kötü yanı buydu; sadece kokuyu almıyordum, o kokuyu görüyordum. Zihnimde simsiyah, yapış yapış bir duman her yeri kaplıyordu. Midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Sınıfın içindeki diğer tüm renkli kokular bu iğrenç siyahlıkta boğuluyordu.
"Dur..." diye inledim. Sıranın üzerine kapandım. "Canım yanıyor, Karan. Kapat."
Karan’ın o steril boşluğu bir anda devasa bir kalkan gibi üzerime çöktü. O kutunun kokusuyla benim hassasiyetimi birleştirip beni kendi silahımla vuruyordu.
"Başkalarının yaralarını kurcalarsan, İz, kendi yaralarından kan akmasına engel olamazsın," dedi. Sesi hala çok sakindi. "Benim sessizliğim senin oyuncağın değil."
Nefesim kesilmek üzereyken, Karan aniden kutunun kapağını sertçe kapattı. "Tak!" sesiyle beraber o kara bulut zihnimde dağılmaya başladı ama etkisi hala oradaydı. Genzim yanıyor, ellerim titriyordu.
Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. Gözlerimden akan bir damla yaş sıranın üzerine düştü. "Sen... sen gerçekten canavarsın," diye fısıldadım.
Karan bana bakarken gözlerinde saniyelik bir pişmanlık geçer gibi oldu ama hemen yerini o donuk ifadeye bıraktı. "Ben canavar değilim, İz. Ben sadece senin o renkli dünyanda yer almayan bir gerçeğim. Bir daha beni 'kurtarmaya' ya da 'çözmeye' çalışma. Çünkü bir dahaki sefere bu kadar çabuk kapatmam o kapağı."
Ayağa kalktı, çantasını alıp sınıftan çıktı. Ardında ne bir koku bıraktı ne de bir iz. Sadece burnumda kalan o metalik acı ve kalbimdeki o tarifsiz kırıklık kaldı.
Karan Varel, beni kendi cehennemine davet etmemişti; beni cehenneminin kapısından içeri itip kapıyı üzerime kilitlemişti.
O günden sonra okula gitmek, fırtınalı bir denizde yüzmek gibiydi. Ama benim fırtınam dışarıda değil, burnumun ucundaydı. Karan’ın o kutudan yaydığı o iğrenç, asitli koku sanki genzime yapışıp kalmıştı. Hangi parfümü sıksam, hangi çiçeği koklasam o metalik, çürümüş "hiçlik" kokusunu atamıyordum.
Ertesi gün okula gittiğimde sınıfa girmedim. Kantinde, en uzak köşede oturdum. Karan’ın olduğu o arka sıraya gitmek, celladıma yürümek gibi geliyordu. Birkaç gün boyunca ondan tamamen kaçtım. Koridorda onu gördüğüm an yolumu değiştirdim. O gelince sınıftan çıktım.
Onun o steril, buz gibi boşluğunu özleyeceğimi hiç düşünmezdim. Ama şimdi, o boşluk yerine bende bıraktığı o yara vardı.
KARAN:
İstediğim buydu. On yıldır her gece tanrıya bunun için yalvarmıştım: Sessizlik. Kimsenin beni görmediği, kimsenin ruhuma dokunmadığı, sterilleştirilmiş bir yalnızlık. Efsun İz, o gün sınıftan ağlayarak çıktığında, kalemi kağıdı alıp üzerimi karalamasını engellemiştim. Artık yine "hiç kimse"ydim.
Peki, neden göğüs kafesimin altında, paslı bir bıçak durmadan dönüyormuş gibi hissediyordum?
Sırama oturdum. Sağ tarafımdaki o boşluk, sanki bir uçurumun kenarı gibiydi. Eskiden orası sadece tahtaydı, dersti, gürültüydü. Ama Efsun oraya oturduğundan beri orası limon ve papatya olmuştu. Şimdi ise... şimdi orada sadece benim ona zorla koklattığım o iğrenç kutunun hayaleti vardı. Onu kendi cehennemimle zehirlemiştim.
"Aferin Karan," diye fısıldadım kendi kendime. "Yine başardın. Yaklaştıkları an yaktın."
Zihnim beni yine o geceye, sekiz yaşıma götürdü. Annemin yanarken elini bana uzattığı o ana... O zaman da koruyamamıştım. O zaman da elimi uzatıp o alevleri söndürememiştim.
Şimdiyse, sadece meraklı ve hayat dolu bir kızı, sırf benim canımı yakmasın diye ruhundan yaralamıştım.
Ben canavardım. Akrabalarımın o karanlık bodrum katında beni döverken söyledikleri her şey doğruydu. "Sen uğursuzsun," derlerdi. "Senin olduğun yerde sadece yıkım olur." Haklıydılar. Efsun'un o parlayan gözlerindeki ışığı, kendi karanlığımla söndürmüştüm.
Okulun koridorunda onu gördüğümde, adımlarım istemsizce yavaşladı. Beni fark ettiği an, o her zamanki neşeli omuzları dikleşti, başını yere eğdi ve sanki bir vebalıdan kaçıyormuş gibi yolunu değiştirdi.
O an burnuma bir koku geldi.
Hayır, bu bir koku değildi. Bu bir hatıraydı.
Karanlık bir odada, tek başına ağlayan sekiz yaşındaki bir çocuğun, hıçkırıklarını bastırmak için yorganın altına saklandığı o anki rutubet ve çaresizlik kokusu.
Kendi kendimle savaşıyordum. Bir yanım "Boş ver, böylesi daha güvenli," diyordu. "Kimse sana dokunmazsa, kimse canını yakamaz." Ama diğer yanım... Diğer yanım, on yıldır ilk kez bir "İz"e tutunmak istiyordu. O kızın, koku almadığım bu dünyada bana renkleri hatırlatmasına ihtiyacım vardı.
Cebimdeki metal kutuyu çıkardım. O gün ona koklattığım, içinde sadece "kötü anılarımı" biriktirdiğim o iğrenç kutu... Onu okulun arkasındaki çöp konteynerine fırlatıp attım. O kutu artık benim zırhım değil, utancımdı.
Eve döndüğümde, o tek göz odalı izbe evim her zamankinden daha soğuk geldi. Masanın üzerine bıraktığım o mavi tokayı aldım. Parmaklarımın arasında çevirdim.
"Özür dilerim," dedim, duvarlara. Sesim paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırdadı. "Özür dilerim İz. Ben... ben sadece nasıl sevilir unuttum. Ben sadece nasıl hissedilir, onu kaybettim."
O gece rüyamda yangını görmedim. İlk kez, rüyamda taze limon ağaçlarının olduğu bir bahçede yürüdüğümü gördüm. Ve bahçenin sonunda, elinde bir papatya ile bana bakan o kızı.
Uyandığımda yanağımda kuruyan bir ıslaklık vardı.
Ağlamış mıydım?
Hissetmeyen, koklamayan, yaşamayan Karan Varel, bir "İz" için gözyaşı mı dökmüştü?
