Bölümler 3Şu an: GİRİŞ
- 1 GİRİŞ2.031 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 1.Bölüm “Sen Kimsin?”429 kelime
- 3 2.Bölüm “Ruhsal Çöküş”4.454 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Sadece bir yanılgı olmalı.”
Elimde pitcherım vardı ve Bora uzatmaya devam ediyordu. “Hadi ama sana sadece şuraya gidelim dedim sen neden şuan böyle yapıyor olabilirsin ki?” Haklıydı. Sadece yeni çıkacak bir filmin galasına davet edilmişti, beni de peşinden sürüklemeye çalışıyordu. “Hayır.” dedim. “Ben sahil kenarında fotoğraf çekmeyi daha çok tercih ederim. Beni senin şu dertlerine sürükleme lütfen. Yapmacık yapmacık kişileri görüp öfkeleneceğim şimdi yani hiç gerek yok bence.”
Sütü kaynatmaya başladım. Fotoğrafçılık okuyan bir kızdım. Ek gelir için bir cafede baristalık yapıyordum. Daha hayatımda farklı aksiyonlar istemiyordum.
Ve saçmalıklar dolu bu hayatta…
Bora anlar gibi başını salladı. Cafedeki mistik çalan şarkılar kafamda bir sürü karmaşaya yol açıyordu. İnsan alışıyordu her şeye evet ama bu her şey gerçekten nasıl bu kadar karmaşık oluyordu bilmiyordum.
Sanki farklı bir evrende yaşıyorduk.
Küçükken her şey daha normal görünürdü. Şimdi ise dünya bana yabancı geliyordu. Hayatta neden vardık? Kimler için savaşıyorduk? Ve neden herkes hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaya devam ediyordu?
Bazen bunları düşündüğümde aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Sonra kendimi başka şeylerle oyalıyordum.
Aynı düşüncelerin içinde kaybolmuşken bir anda Bora’nın sesiyle kendime geldim.
“Mira hanım kasaya bakar mısınız lütfen?” Başımla onaylayıp hemen kasaya geçtim. Dışarıda yağmur başlamıştı. Camlara çarpan damlalar cafe ışıklarıyla birleşince şehir bulanık görünüyordu. İnsanlar giriyor, sipariş veriyor, telefonlarına bakıyor ve gidiyordu. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı. Ama neden olduğunu bilmiyor gibiydiler.
“Bir medium latte alabilir miyim?”
Başımı kaldırdım. Siyah montlu bir çocuktu.Kapüşonu hafif ıslanmıştı. Elinde eski bir fotoğraf makinesi vardı.
Ama dikkatimi çeken şey bu değildi.
Gözleri… Bir insanın bakışları neden tanıdık gelirdi ki?
“İsminiz?” dedim. Bir an sustu. “Karan.” İçimde açıklayamadığım garip bir his oluştu. Bu ismi daha önce duyduğuma emindim. Ama nerede?
Fişi uzattım. “Bekleyebilirsiniz.” Başıyla teşekkür edip cam kenarındaki masaya geçti.
İstemsizce ona tekrar baktım. Telefonuna bile bakmıyordu. Sadece dışarıyı izliyordu. Sanki birini bekliyormuş gibi.
Bora yanıma yaklaştı. “Çocuk bayağı iyiymiş.” Göz devirdim. “Bora her nefes alan insana aynı yorumu yapıyorsun.”dedim. Gözlerini kocaman açarak “Hayır ama bunun enerjisi farklı.”
Enerji.
İnsanların açıklayamadığı şeylere verdiği isim gibi geliyordu bana. Sütü tekrar buhar çubuğunun altına yerleştirdim ama gözüm istemsizce cam kenarındaki çocuğa kayıyordu.
Karan.
Masada oturmuş dışarıyı izliyordu.
“Mira bazen fazla düşünüyorsun biliyor musun?” dedi Bora. İç çektim.
“Bazen mi?” Bora güldü.
Ama ben gülmedim. Çünkü o sırada cafenin ışıkları bir anda gidip geldi.
Bir saniyelik karanlık. Sadece bir saniye. Ama o bir saniyede içimden tarif edemediğim bir korku geçti.
Işıklar geri geldiğinde herkes normaldi. Kimse umursamamıştı bile.
Ama cam kenarındaki masa boştu.
Karan yoktu. Kaşlarımı çattım. Az önce oradaydı.
“Elindeki kahveyi bile almamış…” diye mırıldandım.
Tam o sırada telefonum titredi.
Bilinmeyen Numara. Normalde açmazdım. Ama nedense açtım.
“Efendim?” dedim ve boşluk.
Karşı taraftan birkaç saniye boyunca ses gelmedi. Sadece cızırtı vardı.
Sonra erkek bir ses çok düşük bir tonda konuştu. “Onu gördün.”
Nefesim durdu. “Ne?”dedim, anlamamıştım. “Fotoğraf makinesi olan çocuğu.” Kalbim hızlandı. Kafamı anında boş masaya çevirdim. “Sen kimsin?”dedim.
Karşı taraf derin bir nefes aldı.
“Eğer tekrar karşına çıkarsa sakın fotoğrafını çekme.”
Telefon kapandı. Fotoğraf çekmek ne alakaydı anlamış değildim. Bir süre kıpırdamadan kaldım. Bora uzaktan seslendi.
“Miraa yine daldın.” Ama onu duymuyordum bile. Çünkü camın dışında, yağmurun altında birinin beni izlediğini fark etmiştim. Yağmur camdan aşağı ağır ağır süzülüyordu.
Dışarıdaki silüet hareketsizdi. Sokak lambasının altında duruyordu ama yüzünü seçemiyordum. İçimdeki huzursuzluk büyürken istemsizce birkaç adım geri çekildim.
“İyi misin sen?” dedi Bora bu kez ciddi bir sesle.
Telefonu elimde sıktığımı o an fark ettim. “Birisi…” dedim ama devamını getiremedim. Ne diyecektim ki? Bir yabancı beni arayıp tanımadığım bir çocuk hakkında uyarıda bulundu mu?
Ya da dışarıda beni izleyen biri olduğunu mu? Saçma geliyordu.
Belki de gerçekten fazla düşünüyordum.
Gözlerimi tekrar cama çevirdiğimde o kişi yoktu. Bir anda. Sanki hiç orada olmamış gibi. “İyiyim,” dedim hızlıca. “Sadece başım biraz ağrıdı.”
Bora şüpheli gözlerle baktı ama üstelemedi.
ⓃⒺⓇⒺⒾⒹ
Akşam vardiyası bittiğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Bora çoktan çıkmıştı.
Ben her zamanki gibi kapanış temizliğini uzata uzata yapıyordum.
Eve gitmeyi sevmediğim zamanlarda bunu yapardım. Çünkü ev sessizdi.
Ve insan bazen en çok sessizlikten korkardı. Kasayı kapatıp ışıkların bir kısmını söndürdüm. Tam montumu almak için personel odasına geçecekken masalardan birinde bir şey fark ettim.
Bir fotoğraf. Kaşlarımı çatarak yaklaştım. Siyah beyazdı. Fotoğrafta cafenin içi vardı. Ve bugün çekilmişti.
Çünkü fotoğraftaki kişi bendim. Elimde pitcher vardı. Bora bana bir şey anlatıyordu. Aynı birkaç saat önceki an. Kalbim sertçe atmaya başladı.
Fotoğrafı elime aldım.
Arkasında tek bir cümle yazıyordu.
“Sadece bir yanılgı olmalı.” Boğazım düğümlendi.
Bu cümle… Bu benim cümlemdi.
Çocukluğumdan beri korktuğum zamanlarda kendi kendime söylediğim şey. Kimse bilmezdi. Hiç kimse.
Bir adım geri attım. O anda cafenin arka tarafında bir ses duyuldu.
Tak. Bir şey düşmüştü.
Başımı anında sese çevirdim. “Elif?” dedim temizlik görevlisinin hâlâ içeride olabileceğini düşünerek. Cevap gelmedi. Telefonumu çıkarıp feneri açtım.
Yavaşça arka koridora doğru yürüdüm. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyabiliyordum. Koridorun sonuna geldiğimde yerde kırılmış bir bardak gördüm. Ama beni durduran şey bardak değildi.
Duvara bantlanmış başka bir fotoğraf vardı. Bu kez daha eskiydi.
Çok eski.Nefesim kesildi.
Fotoğraftaki küçük kız bendim.
Yanımda annem vardı. Ama annemin yüzü siyah kalemle tamamen karalanmıştı. Tam o anda telefonum tekrar çaldı. Ekranda tek bir kelime yazıyordu:
NEREID.
Kaşlarım çatıldı. Hayatımda böyle bir isim duymamıştım. Parmağım birkaç saniye havada kaldı. Açmamalıydım. İçimdeki ses bunu söylüyordu. Ama açtım.
“Sen kimsin?” Karşı taraftan birkaç saniye boyunca nefes sesi geldi.
Ardından aynı adam konuştu. “Fotoğrafa dokunma.” Refleksle elimde tuttuğum eski fotoğrafa baktım. “Sen nesin ya? Benimle oyun mu oynuyorsun?”dedim,sinirle.
Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı ama korktuğumu hissedebiliyordum.
Adam beni duymazdan geldi.
“Annen sana hiçbir şey anlatmadı değil mi?” Kalbim duracak gibi oldu.
“Ne anlatacakmış?”dedim. Sessizlik.
Sonra cızırtının arasından tek bir cümle duyuldu. “Çünkü annen kaybolmadı.” Dünyam bir anda boşluğa düştü.
Telefon elimden kayıp neredeyse yere düşecekti. “Ne dedin sen?”
“Eğer yaşamak istiyorsan o fotoğrafı al ve hemen oradan çık Mira.”
Ardından hat kesildi.
Bir süre hareket edemedim.
Kafamın içi uğuldamaya başlamıştı.
Annem kaybolmadı mı?
Hayır.
Bu saçmalıktı.
Yıllardır herkes aynı şeyi söylemişti.
Polisler.
Babam.
Gazeteler.
“Annen ortadan kayboldu.”
Peki bu adam neden farklı bir şey söylüyordu? Derin nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim sıkışıyordu.
Sonra…
Koridorun sonundan bir ses geldi.
Ayak sesi.
Yavaş.
Ağır.
Birisi gerçekten içerideydi. Telefonumun fenerini o yöne çevirdim ama ışık çok zayıftı. “Kim var orada?” dedim.
Cevap yok.
Sadece bir adım daha.
Tak.
Bu kez çok daha yakından. İçimdeki bütün alarm çığlık atıyordu artık. Fotoğrafı hızla çantama soktum ve geri geri yürümeye başladım. Tam dönecekken ışık koridorun sonundaki yüzü bir anlığına aydınlattı.
Ve ben nefes almayı unuttum.
Çünkü orada duran kişi…
Karan’dı.
Ama cafedeki hali gibi görünmüyordu. Yüzü kan içindeydi.
Dudak kenarında derin bir yara vardı.
Siyah montu sırılsıklamdı. Ve gözleri…
Korkmuştu. “Kaç.” dedi nefes nefese.
Olduğum yerde donup kaldım.
“Ne—” Karan bir anda bana doğru yürüdü.
“Şimdi Mira. Hemen.”
Tam o anda cafenin ön tarafındaki bütün camlar aynı anda büyük bir gürültüyle patladı.
Çığlık atarak yere çömeldim.
Cam parçaları etrafa savruldu. Elektrikler tamamen kesildi. Kafenin içi zifiri karanlığa gömüldü. Ve karanlığın içinden birden fazla kişinin içeri girdiğini duydum. Nefes alışverişleri duyuluyordu. Ağır adımlar cam kırıkları üzerinde yankılanıyordu.
Hareket etmeye korkuyordum. Ellerim titriyordu. Karan kolumdan sertçe tuttu. “Bakma onlara.” dedi, fısıltıyla.“Kim bunlar?”dedim,korkuyla. “Şimdi açıklayamam.” Ön taraftan metal bir ses geldi. Birisi kasayı devirmişti.
Sonra bir erkek sesi duyuldu. “Sistemde hâlâ içeride görünüyor.”
Kalbim duracak gibi oldu.
Benden bahsediyorlardı sanki. Karan bunu anlamış gibi bana daha da yaklaştı. “Dinle,” dedi hızlıca. “Birazdan koşacağız. Sakın arkana bakma.”
“Ben hiçbir şey anlamıyorum.”
“Biliyorum.”
İlk defa ses tonu yumuşamıştı.
Ama o sırada başka bir ses duyuldu.
“Arka taraftalar.” Karan küfür etti. Sonra her şey birkaç saniyede oldu. Bir el feneri ışığı koridora vurdu. “Oradalar!” Karan beni kendine çekip yan koridora itti.
Koşmaya başladık.
Ayak sesleri arkamızdan yankılanıyordu.
“Neler oluyor?!” diye bağırdım.
“Annenin bıraktığı şeyi arıyorlar.”
“Ne bırakmış?”
“Bilmiyoruz.”
Arka çıkış kapısına ulaştığımız anda Karan kapıyı sertçe itti. Soğuk gece havası yüzüme çarptı. Yağmur yeniden başlamıştı. Sokak bomboştu.
Karan elimden tuttuğu gibi beni ara sokağa sürükledi.
Arkadan bağırışlar geliyordu. “Kaçıyorlar!” Koşuyorduk. Nefes alamıyordum. Ayakkabılarım ise yağmur suyunda kayıyordu.
Bir ara dönüp arkamı görmek istedim ama Karan omzumu sertçe tuttu. “Sakın bakma dedim!”dedi. “Senin kim olduğunu bile bilmiyorum!” dedim.
Bir anda durdu.
Ben de nefes nefese ona çarptım.
Yağmur saçlarından aşağı akıyordu. Sokak lambasının altında yüzündeki kan daha belirgin görünüyordu artık. Bana baktı. Öyle bir baktı ki sanki yıllardır taşıdığı bir yük vardı gözlerinde. “Sen beni hatırlamıyorsun.” dedi, sessizce.
Kaşlarım çatıldı. “Ne?”dedim. Karan cebinden küçük, eski bir fotoğraf çıkardı. Titreyen elleriyle bana uzattı. Fotoğrafı aldığım anda içim buz kesti. Çünkü fotoğrafta ben vardım.
Küçüktüm.
Ve yanımda duran çocuk…
Karan’dı.
Fotoğraf elimde titriyordu. Yağmur damlaları kâğıdın üzerine düşüyordu ama gözlerimi ayıramıyordum. Bu imkânsızdı. Çünkü fotoğraftaki çocuk gerçekten Karan’dı. Daha küçüktü.
Ama aynı gözlerdi.
Aynı bakış.
Fotoğrafın arka tarafına baktım.
Solmuş yazılar vardı.
“Sıfır Noktası- 2009”
Boğazım kurudu. “Bu ne demek?” dedim, Karan’a dönüp. Karan etrafı kontrol etti. Sanki bizi dinleyen biri varmış gibi. “Şuan bunu açıklayamam.”dedi. “Hayır açıklayacaksın!” dedim,sinirle. “Ben seni tanımıyorum bile!”dedim.
Karan birkaç saniye sustu.
Sonra bana öyle bir baktı ki içimde garip bir sızı oluştu. “Tanıyordun.” O kelime mideme yumruk gibi oturdu.
“Saçmalık.”dedim ve cidden saçmalıktı. İnanmak istemiyordum. Bu adamla benim geçmişimin olmasından o an çok korktum. İnanmayacaktım. Karan cevap veremeden arka sokaktan bir ses duyuldu. Metal sürtünmesi.
Birileri yaklaşıyordu.
Karan anında kolumdan tuttu. “Gitmemiz lazım.”dedi ve aklımdakileri unutup, tekrar koşmaya başladık. Yağmur artık iyice şiddetlenmişti. Şehrin ışıkları bulanık görünüyordu. Nefes almakta zorlanıyordum ama Karan hiç durmuyordu. Sonunda eski, terk edilmiş gibi görünen bir binaya girdik. Kapıyı sertçe kapattı. İçerisi karanlıktı. Sadece tavandan sızan sokak ışıkları görünüyordu.
Nefes nefese duvara yaslandım. “Artık anlat.” dedim. Karan sessizdi. Bu beni daha çok sinirlendiriyordu. Anlamaya çalışarak, “Benim annemle ne alakan var?”dedim. Gözlerini kapadı. Sonra yavaşça konuştu. “Annen NEREID’de çalışıyordu.” Kalbim sıkıştı.
“NEREID ne?”
Karan cevap vermeden önce yüzü gerildi.
“Bir proje.”
“Nasıl bir proje?”
Bu kez gözlerimin içine baktı. “İnsan zihni üzerine.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Bu şaka mı?”dedim.
“Keşke öyle olsa.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır… hayır bu saçmalık.”
“Senin hafızanda boşluklar var mı Mira?”diye sordu.
Sustum.
Çünkü vardı.
Çocukluğumun büyük kısmını hatırlamıyordum. Ama bunu herkeste olur sanıyordum. Karan bunu yüzümden anlamış gibi devam etti. “Bazı şeyleri unutturmak için uğraştılar.”dedi ve ben “Kim?” diye sordum. Hemen cevapladı. “NEREID.”
Bir anda başımın içinde kısa bir görüntü çaktı. Beyaz bir koridor. Kırmızı alarm ışıkları. Ağlayan çocuk sesleri. Bir anda geri çekildim.
Başımı tuttum. Farklı şeyler yaşanıyordu şuan eksik yapboz parçaları tek tek tamamlanıyordu adeta. “Ah…”
Karan hemen bana yaklaştı. “Mira?” dedi. “Ben… ben o koridoru gördüm.”dedim. Yüzü anında değişti. “Ne gördün?” “Bilmiyorum…”dedim.
Nefesim bir anda hızlandı. Bir şeyler hatırlamaya çalışıyordum ama zihnim sanki izin vermiyordu. Sonra…
Binanın dışından bir far ışığı geçti. Karan anında pencereye yöneldi. Küfür etti. “Bizi buldular.”dedi, telaşla. Kanım çekildi. “Kim bunlar?!” dedim, bir hışım öfkeyle. Bu kez bana döndüğünde yüzündeki ifade tamamen ciddiydi. “Gerçeği bilen herkesin peşine düşen insanlar.” dedi, kısaca ya da beni oyalıyordu. “Ben hiçbir şey bilmiyorum!”dedim. “Biliyor olsaydın zaten hayatta bırakmazlardı.” dedi sanki iyiliğimi istemiyormuş gibi…
Bu cümle içime oturdu. Dışarıdan araba kapılarının açılışı duyuldu. Birden fazla kişi. Karan belinden silah çıkardı.
Gözlerim büyüdü.
“Sen delisin.”
“Muhtemelen.”
Kapıya doğru yaklaşırken tekrar bana baktı. “Buradan çıkınca artık normal hayatına dönemeyeceksin.” dedi. Bende “Ben zaten ne oluyor şuan anlamıyorum bile beynim durdu!” dedim. Karan bir an sustu. Sonra çok sessiz bir şekilde konuştu. “Çünkü sen onların sandığı şey değilsin Mira.”
“Ne demek o?” dedim,korkuyla. Karan cevap verecekti ki—
Kapının dışından bir erkek sesi duyuldu. ”İçeride olduğunu biliyoruz.” Nefesim kesildi. Karan silahı kaldırdı. “Arkamda kal.” dedi. Kapıya sert bir darbe vuruldu.
İrkildim.
Bir darbe daha.
Kapı sallanıyordu artık.
“Kim bunlar?!” diye, fısıldadım korkuyla. Karan’ın gözleri kapıdaydı.
“ARGUS.”
“ARGUS ne?”
“İnsan değil.”
Tam o anda kapı üçüncü darbede parçalandı. Ve içeri siyah giyimli adamlar girdi. Yüzlerinde ifadesiz maskeler vardı. Ama beni asıl durduran şey… Gözleriydi. Hepsinin gözlerinde aynı mavi parıltı vardı. Bir adam bana baktı.
Sonra mekanik bir sesle konuştu:
“M-13 bulundu.” Başım zonkladı. Bir görüntü daha çaktı zihnimde.
Beyaz bir oda.
Küçük bir kız.
Ve bir ses:
“Denek M-13 stabil değil.”
Bir anda kulaklarımı tuttum.
“Kesin şunu…” Adam bana doğru yürümeye başladı. Karan anında ateş etti. Silah sesi binada yankılandı. Çığlık sesim yankılandı. Ve tam o anda…
Odadaki bütün ışıklar patladı. Yer sarsılıyordu. Deprem oluyordu sanırım. Kulaklarım uğulduyordu. Adamlar bir anda durdu. Hareket etmiyorlardı. Garipsedim. Yağmur damlaları havada asılı kalmıştı.
Nefesim kesildi.
Dünya… durmuştu.
Sadece ben hareket edebiliyordum. Ve Karan… Yavaşça bana döndü. Yüzünde korkuyla karışık bir ifade vardı.
“Hayır…” diye fısıldadı.
“Çok erken.”
Bölüm etkileşimi
