23. bölüm · Sessizlik Protokolü
Yüzleşme
Basın toplantısının üzerinden üç gün geçmişti. Başkentteki otel odasında Kerem, Elif, Eren, Doruk, Ceyda ve Bayan Tuna toplanmış, Feridun'dan gelecek son haberi bekliyorlardı. Televizyonda sabah haberleri dönüyordu; Uyum Teknolojileri A.Ş.'nin iflas başvurusu, İbrahim Koral'ın tutuklanması, ülke çapında protokol karşıtı gösteriler. Her kanalda aynı görüntüler, aynı yorumlar, aynı zafer duygusu. Ama Kerem'in içinde hâlâ bir huzursuzluk vardı. Çünkü bir şey eksikti. Selim Kara. Günlerdir ondan haber alınamıyordu. Oğlunu aramaya gittiğini söylemişti Elif, ama nereye gittiğini, bulup bulmadığını kimse bilmiyordu.
Tam o sırada Kerem'in telefonu çaldı. Arayan tanımadığı bir numaraydı. Açtı, sesi duyunca dondu. Selim'di. Sesi yorgundu, bitkindi, ama gariptir ki huzurluydu. "Kerem. Seninle konuşmamız gerekiyor. Yalnız. Lütfen." Kerem bir an tereddüt etti. Elif'e baktı, Elif başını salladı. "Neredesiniz?" diye sordu Kerem. Selim bir adres verdi. Başkentin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir park.
Kerem yerinden kalktı, montunu aldı. Elif onu durdurdu. "Yalnız gitme. Ben de geleyim." Kerem başını iki yana salladı. "Bu sefer yalnız gitmem gerekiyor. O da öyle istedi." Elif bir şey söylemek istedi ama vazgeçti, Kerem'in elini sıktı. "Dikkatli ol. O hâlâ tehlikeli olabilir." Kerem başını salladı, odadan çıktı. Sokaklar sakindi, başkentin gri betonları sabah güneşinde parlıyordu. Kerem tarif edilen parka vardığında, Selim'i bir bankta otururken buldu. Üzerinde eski, yıpranmış bir palto, ellerinde bir fotoğraf. Kerem banka oturdu, bir süre ikisi de konuşmadı. Parkta sadece kuş sesleri ve uzaklardan gelen trafik uğultusu vardı.
"Oğlumu buldum," dedi Selim sonunda. Sesi fısıltıdan biraz yüksekti. "Ali'yi. Yıllar sonra." Kerem başını çevirdi, Selim'in yüzüne baktı. Adamın gözleri kızarmıştı, sakalları uzamıştı, elleri her zamanki gibi titriyordu. Ama bu sefer titreme farklıydı; korkudan ya da gerginlikten değil, derin bir duygudan. "Neredeymiş?" diye sordu Kerem. Selim fotoğrafı Kerem'e uzattı. Fotoğrafta, tekerlekli sandalyede oturan genç bir adam vardı. Gözleri boşluğa bakıyordu, yüzünde ifade yoktu. "Bir bakım evinde. Protokolün ilk versiyonu onu böyle yapmış. Konuşamıyor, yürüyemiyor, kimseyi tanımıyor. Ama yaşıyor. Ve ben, onu yıllarca bu halde bıraktım."
Kerem fotoğrafa baktı, sonra Selim'e. Öfke duyması gerekiyordu, ama duymadı. Sadece acıma vardı içinde. "Onu siz mi bu hale getirdiniz?" diye sordu Kerem. "Evet," dedi Selim. "Ben ve Adnan. İlk protokol denemelerinde. Ali daha yedi yaşındaydı. En başarılı öğrencimiz olacaktı. Ama protokol onu kırdı. Ve ben, hatamı kabul etmek yerine, onu bir bakım evine kapattım. Kendimi sisteme adadım. Çünkü sistem, bana kontrol hissi veriyordu. Oğlumu kaybetmiştim, ama sistemi kontrol edebilirdim." Selim durdu, ellerine baktı. Titreme durmuştu. "Ama sen bana gerçeği gösterdin. Elif, o defterle, o yırtık sayfayla, babasının son notuyla. Oğlumun hâlâ yaşadığını bilmiyordum. Ya da bilmek istemiyordum. Ve şimdi, onu buldum."
"Ne yapacaksınız?" diye sordu Kerem. Selim derin bir nefes aldı. "Onu yanıma alacağım. Buradan uzaklaşacağız. Küçük bir kasabaya, belki deniz kenarına. Ona bakacağım. Yıllardır yapmam gerekeni, sonunda yapacağım." Fotoğrafı cebine koydu, Kerem'e döndü. "Sana bir şey sormak istiyorum. Beni affedebilir misin?" Kerem bu soruyu beklemiyordu. Uzun bir süre düşündü. Meridyen'i, protokol odasını, Eren'in boş gözlerini, Doruk'un koltuğa bağlanmış bedenini, Ceyda'nın defterine yazdığı o cümleleri. Ve sonra Selim'in titreyen ellerini, Adnan Yalın'ın defterindeki pişmanlığı, Kars'taki yangında ölen babayı. "Affetmek," dedi Kerem, "benim verebileceğim bir şey değil. Ama anlıyorum. Sizi anlıyorum. Ve bu, belki de affetmekten daha önemlidir."
Selim başını salladı, gözlerinden bir damla yaş aktı. "Teşekkür ederim," dedi. "Bu, beklediğimden fazlası." Ayağa kalktı, paltosunun yakasını düzeltti, Kerem'e son bir kez baktı. "Umarım hayatın güzel olur Kerem. Umarım bir daha asla böyle bir şeyle savaşmak zorunda kalmazsın. Ama eğer kalırsan, biliyorsun ki, sen kazanabilirsin." Döndü, parkın ağaçlı yolunda yürümeye başladı. Adımları yavaştı, ama bu sefer ölçülü değildi. İnsancaydı. Kerem onu izledi, arkasından seslendi: "Ali'ye iyi bakın." Selim durdu, arkasını dönmeden başını salladı, yürümeye devam etti. Ve sonra ağaçların arasında kayboldu.
Kerem bankta bir süre daha oturdu. Gökyüzüne baktı. Bulutlar dağılıyor, güneş yüzünü gösteriyordu. İçinde tuhaf bir his vardı; ne tam zafer ne tam hüzün. İkisinin ortasında bir yer. Huzur. Otele döndüğünde, Elif onu kapıda karşıladı. "Ne oldu? Ne dedi?" Kerem olanları anlattı. Selim'in oğlunu bulduğunu, onu yanına alacağını, vedalaştığını. Elif dinledi, sonra başını salladı. "Belki de herkesin bir kurtuluşu vardır," dedi. "Selim'in kurtuluşu oğluymuş. Babamın kurtuluşu defteri. Benim kurtuluşum ise..." Durdu, Kerem'e baktı. "Sen."
O akşam, hep birlikte başkentten ayrıldılar. Minibüs onları Meridyen'e geri götürürken, Kerem camdan dışarı baktı. Yol boyunca ağaçlar, tarlalar, küçük kasabalar geçti. Her şey aynıydı, ama Kerem farklıydı. Artık sadece bir öğrenci değildi. Sadece bir sistem kurbanı değildi. O, savaşmış ve kazanmış biriydi. Ve şimdi, asıl yolculuk başlıyordu. Çünkü sistemler yıkılırdı, ama insanlar kalırdı. Ve insanlar, her zaman yeni bir başlangıç yapabilirdi.
