2. bölüm · Sessizlik Protokolü
Koridor
Kerem Arslan'ın Meridyen Akademisi'ndeki hayatı üç şeyden ibaretti: zamanında kalkmak, derslere girmek ve soru sormamak. Sonuncusu en önemlisiydi.
Her sabah 07.00'de çalan zille uyanır, dişlerini fırçalar, üniformasının düğmelerini iliklerdi. Kahvaltı 07.30'da başlar, 07.50'de biterdi. Sekize on kala herkes sınıfında olurdu. Arada boşluk yoktu. Boşluk, sorgulamak için zamandı ve Meridyen sorgulamaya zaman bırakmazdı. Kerem bu düzeni sevmiyordu ama nefret de etmiyordu. On yedi yaşındaydı ve hayatı boyunca ona öğretilen tek şey düzenin iyi bir şey olduğuydu. Düzen eşitlikti, düzen huzurdu, düzen her şeyin olması gerektiği gibi işlemesiydi. En azından öyle demişlerdi.
Annesi de babası da bu okuldan mezundu. İkisi de başarılı, uyumlu bireylerdi. Kerem onların tek çocuğuydu ve beklenti basitti: aynı çizgide yürü, aynı başarıyı göster. Kerem bu beklentiyi karşılayıp karşılamadığını bilmiyordu. Skorunun yüksek olduğunu tahmin ediyordu çünkü hiç uyarı almamıştı. Ama skorunun tam olarak kaç olduğunu bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Bilmemek sistemin parçasıydı.
O gün sıradan bir gündü. Sabah derslerine girmiş, öğlen Eren'le oturmuş, öğleden sonra kütüphanede tarih projesi için kaynak taramıştı. Sıradan, kontrollü, güvenli. Akşam yoklamasına on dakika kala Doğu Kanadı'nın koridorunda yürürken ayak seslerinin yankısını sayıyordu. Bir, iki, üç. Önce can sıkıntısındandı, sonra alışkanlık oldu, şimdi ritüeldi.
Duvarlar öğrenci başarı tablolarıyla kaplıydı. Her pano aynı ölçülerde, aynı hizada. Aralarındaki mesafe bile eşitti. Tablolarda isim yoktu; sadece yüzdeler, grafikler, istatistikler. Sınıf Ortalaması: %94,7. Katılım Endeksi: Optimal. Uyum: Yüksek. Kerem bunu ilk fark ettiğinde on iki yaşındaydı. Resim dersinde öğretmenine "Neden isimlerimiz yazmıyor?" diye sormuştu. Öğretmen gülümsemiş, "Çünkü önemli olan bireyler değil, bütündür," demişti. Kerem o gün öğrenmişti: Burada sorular cevaplanmaz, sadece açıklanırdı.
Tablolar her pazartesi yenilenir, eskileri geceleri kim gelip indiriyorsa sabaha iz kalmazdı. Ama bu gece gözüne bir şey takıldı: Panonun camıyla çerçevesi arasına sıkışmış bir barkod.
Küçük, ince, siyah çizgiler. Geçen haftanın tablosundan kalmış olmalıydı. Görevlilerin gözünden kaçan bir detay. Meridyen'de hata nadir görülen bir şeydi. İşte tam da bu yüzden Kerem durdu.
Parmağının ucuyla cama dokundu. Soğuktu. Barkodu kendine doğru hafifçe çekiştirdi. Kenarı yıpranmıştı ama çizgiler okunaklıydı. Bir haftadır oradaydı; herkesin gözünün önünde, kimsenin fark etmediği bir şey. Kerem telefonunu çıkardı, kamerayı açtı. Flaşsız, sessiz, tek kare.
Tık.
O an koridorun sonundaki hoparlörden yumuşak bir kadın sesi yankılandı. "Sayın öğrenciler, akşam yoklaması on dakika içinde başlayacaktır. Lütfen odalarınıza dönünüz. Geç kalan öğrencilerin Uyum Protokolü kapsamında değerlendirileceğini hatırlatırız." Uyum Protokolü. Bu iki kelime her anonsun sonunda gelir, Kerem'in içinde küçük bir soğukluk yaratırdı. Kimse protokolün ne olduğunu tam olarak bilmezdi ama herkes bilinmesi gerekenden fazlasını sormazdı. Kerem telefonunu cebine koydu, adımları daha hızlı ama aynı derecede sessizdi. Geç kalmak istemiyordu.
Meridyen'de cezalar görünmezdi. Hiçbir öğrenci kapıda bekletilmez, azarlanmaz, notu kırılmazdı. Bu tür şeyler dışarıdaki okullarda olurdu. Burada sadece sonuçlar görünürdü. Bir öğrenci artık yoktu. Bir başkası artık konuşmazdı. Bir diğeri eskiden olduğu kişi değildi.
Kerem bu öğrencileri görmüştü. Dönüşenleri. Gözlerindeki ışık sönmüş, seslerindeki titreşim kaybolmuş, yerine pürüzsüz ve mekanik bir sakinlik gelmişti. Geçen yıl üst sınıftan Ceyda adında bir kız vardı. Derste bir soru sordu. Ertesi hafta Ceyda hâlâ okuldaydı ama artık soru sormuyordu. Gözleri boşluğa bakıyor, defterine aynı cümleyi sayfanın sonuna kadar yazıyordu: "Ben uyumluyum. Ben uyumluyum." Kimse Ceyda'ya ne olduğunu sormadı. Çünkü soranlar kısa süre sonra aynı şeye dönüşürdü.
Kerem odasına vardı. Oda her zamanki gibi düzenliydi; iki ranza, iki çalışma masası, iki dolap. Gri duvarlar, gri perdeler, gri nevresimler. Eren alt ranzada uzanmış tavana bakıyordu. Kapı sesini duyunca doğruldu. Saçları dağınık, gözleri canlıydı ama kaşları çatıktı.
Kerem kapıyı itti, içeri girdi. Eren alt ranzada uzanmış tavana bakıyordu. Kerem'i görünce doğruldu. Saçları dağınık, gözleri her zamanki gibi canlıydı. Ama bu canlılığın altında bugün bir şey vardı. Kerem hemen fark etti. Eren'in kaşları hafifçe çatıktı, sol eli yastığının kenarını sıkıyordu.
"Yoklamaya on dakika," dedi Kerem. Montunu çıkarmaya başladı.
"Biliyorum," dedi Eren. "Müdür Kara koridorda gördü beni. 'Eren, odana,' dedi. Öyle bir söyledi ki, sanki 'Eren, varlığını sorguluyorum' demiş gibi hissettim."
Kerem hafifçe gülümsedi. Eren'in abartısı her zamanki gibiydi. Meridyen'in gri dünyasında Eren biraz fazla renkli, biraz fazla sesliydi. Oda arkadaşının bu huyunu severdi. Ama bu sefer espri yaparken bile gözleri gülmüyordu. Kerem montunu askıya astı, ayakkabılarını çıkardı, ranzanın yanına yerleştirdi. Yukarı çıkmak için merdivene yöneldi.
"Bugün kimse Doruk'u gördü mü?" diye sordu Eren.
Kerem durdu. Elini merdivenden çekti, Eren'e döndü. "Doruk?"
"Yan sınıftaki çocuk. Uzun boylu, gözlüklü. Geçen hafta kütüphanede tarih sınavına birlikte çalıştığımız."
Kerem hatırladı. Doruk Yılmaz. 11-C. Sessiz, çalışkan, göze batmayan biri. Meridyen'de olması gerektiği gibi. Kerem onunla sadece bir kez konuşmuştu; geçen dönem bir grup projesinde aynı takıma düşmüşlerdi. Doruk işini yapmış, fazla konuşmamış, tam zamanında teslim etmişti. Ne eksik ne fazla. Tam ideal Meridyen öğrencisi.
"Bugün sınıfta yoktu," diye devam etti Eren. "Kimse bir şey sormadı. Hoca yoklama alırken adını atladı. Sanki hiç var olmamış gibi."
"Belki hastadır."
"Hastaysa revire çıkarlar. Revir listesinde de yokmuş. Sordum."
Kerem kaşlarını çattı. "Revir listesini sana kim söyledi?"
Eren bir an sessiz kaldı. Gözleri boşluğa kaydı. Sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyor ama zihninin bir köşesinde o bilgiye ulaşamıyordu. Kerem bu bakışı daha önce de görmüştü. Geçen ay Eren bir öğretmenin adını unutmuştu. Üç gün sonra hatırlamıştı ama o üç gün boyunca yüzünde hep bu ifade vardı; aranan ama bulunamayan bir şeyin gölgesi. "Ben de bilmiyorum," dedi Eren sonunda. "Sanırım biri söylemişti. Hatırlamıyorum."
Kerem bir şey demedi. Üst kata çıktı, sırtüstü uzandı. Gözleri tavandaki havalandırma ızgarasındaydı. Izgara her zamanki gibi hafif aralıktı, içindeki karanlık boşluğa belli belirsiz bir gölge düşüyordu. Kamera. Her odada vardı, herkes biliyordu, herkes normal karşılıyordu. "Güvenlik için," demişlerdi ilk hafta. "Yangın, hırsızlık, acil durumlar için." Müdür Kara kürsüden anlatmıştı; sesi sakindi, güven vericiydi. "Bu kameralar sizi korumak için. Kayıtlar sadece acil durumlarda incelenir."
Ama Kerem geçen ay bir şey öğrenmişti. Yangın tatbikatı sırasında, herkes bahçeye çıkarken, yanlışlıkla Doğu Kanadı'nın arka merdivenlerine sapmıştı. Yangın çıkışı arıyordum demişti sonradan, inandırıcıydı. Ama aslında kaybolmamıştı. Okulun haritalarda gösterilmeyen bölümlerini merak etmişti ve o merak onu güvenlik odasının aralık kapısının önüne getirmişti. Kapıyı aralamıştı, sadece birkaç saniye. Ama o süre yeterliydi. İçeride bir duvar boyunca ekranlar. Onlarca ekran. Sadece koridorlar değil; duşlar, revir odaları, öğrencilerin uyurkenki yüz ifadeleri. Kameralar sadece güvenlik için olsaydı, uyuyan öğrencileri neden izlerlerdi?
Kerem telefonunu çıkardı, az önce çektiği fotoğrafa baktı. Barkodun altında sistemin otomatik olarak tanımladığı bir metin belirmişti: Öğr. No: 02178 – D. Yılmaz – Sınıf: 11-C – Durum: PASİF.
"PASİF."
Kerem bu kelimeye uzun uzun baktı. Silinmiş mi? Taşınmış mı? Yoksa başka bir şeye mi dönüştürülmüş? Ceyda'yı düşündü. Defterine aynı cümleyi sayfanın sonuna kadar yazan kızı. O da bir zamanlar aktifti, bir soru sordu ve şimdi pasifti. Aynı şey Doruk'a da mı olmuştu?
"Eren," dedi. Sesi her zamankinden alçaktı.
"Efendim."
"Doruk'un sınıfı kaçtı?"
"11-C. Neden?"
Kerem cevap vermedi. Telefonu kapattı, yastığının altına koydu. Tavandaki kırmızı ışık bir kez yanıp söndü. Kerem onu izledi. Bir yerlerde biri, belki de şu an, onun kameraya baktığını izliyordu. Ve Kerem ilk kez, izlenmenin sadece rahatsız edici değil, aynı zamanda bir bilgi kaynağı olduğunu düşündü. Onlar onu izliyordu. Ama o da onları izleyebilirdi. Yeter ki ilk adımı atsın.
Montunun cebinde küçük bir devre kartı duruyordu. Elektronik kulübünden çıkardığı, henüz kimseye göstermediği bir kart. Teoride okulun kapalı devre kamera sistemine bağlanmayı sağlıyordu. Kerem kartı avucunda tarttı. Hafifti ama anlamı ağırdı. Bu kartı takmak, gözlemi bırakıp eyleme geçmekti.
Dışarıda yoklama zili çaldı. Kadın sesi bir kez daha duyuldu: "Tüm öğrenciler odalarındadır. İyi geceler. Yarının başarısı, bugünün uyumuyla başlar."
Kerem zihninde bu cümleyi ters çevirdi. Bugünün uyumu, yarının sessizliğiyle biter.
Gözlerini kapattı ama uyumadı. Battaniyenin altında telefonu tekrar eline aldı. Barkodun alt katmanında bir IP adresi vardı. 172.16.44.xxx. Yerel ağ. Dışarıdan erişime kapalı. Ama içeridekiler için bir kapı. Kerem bu adres yapısını tanıyordu. Geçen yıl bilgi işlem odasında zorunlu staj yaparken öğrenmişti. Sunucu adresleri, veri yolları, güvenlik açıkları. Meridyen ona farkında olmadan sistemi sorgulamayı değil ama sistemi anlamayı öğretmişti. Eline montunun cebindeki devre kartını aldı, avucunda tarttı. Bu gece değil, diye düşündü. Ama yakında.
Aşağıdan Eren'in düzenli nefesleri geliyordu. Uyumuştu. Sol eli hâlâ yastığının kenarını sıkıyordu.
Sabah 07.00 zili ranzanın demirini titreterek çaldı. Eren her zamanki gibi zorla uyandı, her zamanki gibi beş dakika daha istedi, her zamanki gibi Kerem onu kaldırdı. Kahvaltıda yulaf lapası ve şekersiz çay vardı. Meridyen'de şeker yasaktı; öğrencilerin dikkatini dağıttığı gerekçesiyle. Kerem çayını içerken Eren hâlâ uyku mahmurluğuyla tabağına bakıyordu.
"Dün gece bir şey hatırladım," dedi Eren. Sesi farklıydı; daha düşük, daha ciddi. "Doruk'la ilgili."
Kerem başını kaldırdı.
"Pazartesi günü kütüphanede beraberdik. Tarih projesi için kaynak arıyorduk. Doruk bir kitap buldu. Eski bir kitap, kapağı yoktu, sayfaları sararmıştı. Bana gösterdi, 'Şuna bak,' dedi. Okuyunca yüzü değişti. 'Bu bizim okuldan bahsediyor,' dedi."
"Ne yazıyordu?"
"Bilmiyorum. Bana göstermedi. Kitabı aldı, bankoya gitti, kaydını yaptırdı. O günden sonra da görmedim."
Kerem çayını bitirdi. Doruk bir kitap bulmuş, okumuş, yüzü değişmiş ve şimdi kayıptı. Sistemde "PASİF" olarak görünüyordu. "O kitabı bulmamız lazım," dedi.
Eren şaşırdı. "Neden? Doruk'un nereye gittiğini mi düşünüyorsun?"
Kerem cevap vermedi. Ayağa kalktı, tepsisini aldı. "Kütüphaneye gidiyorum. Sen derse yetiş."
Kütüphane sabahın bu saatinde boştu. Sadece Bayan Tuna bankoda oturmuş, bilgisayarında bir şeyler yapıyordu. Kerem'i görünce gülümsedi. "Kerem, bu saatte? İlk dersin yok mu?"
"Tarih projesi," dedi Kerem. "Kaynak bulmam lazım."
Bayan Tuna başını salladı. Kerem bilgisayar başına geçti, Doruk Yılmaz'ın adını ödünç kayıtlarında arattı. Sistem birkaç kitap listeledi. En sonuncusu dikkatini çekti: Eğitim Felsefesinde Özgürlük Paradoksu. Yazar adı yoktu, yayınevi yoktu. Sadece bir raf numarası: 7B-442. Kerem rafa yöneldi ama kitap yerinde değildi. Boşluğa baktı, toz izi bile yoktu; biri yakın zamanda almıştı. Bayan Tuna'ya döndü. "Bu kitabı kim aldı?"
Bayan Tuna ekrana baktı, sonra Kerem'e. Gülümsemesi bir an dondu. "O kitap kontrollü erişimdedir. Almak için form doldurman gerekir."
Kerem bankoya yaslandı. "Formu verin."
Bayan Tuna bir an tereddüt etti. Sonra çekmeceden tek sayfalık bir form çıkardı, Kerem'e uzattı. "Doldur. Onay süreci üç gün sürer."
Kerem formu aldı, boş bir masaya oturdu. Sorular tuhaftı: Bu kitabı okuma amacınız nedir? Kitaptan beklentiniz nedir? Şu anki ruh halinizi tanımlar mısınız? Mevcut Uyum Skorunuz hakkında ne düşünüyorsunuz? Son soru: *Kendinizi ne kadar özgür hissediyorsunuz? (1-10 arası puanlayın.)*
Kerem kalemi eline aldı. Cevapların analiz edileceğini biliyordu. Bilinçli olarak uyumlu görünen cümleler seçti. "Akademik merak," yazdı ilk soruya. "Ders başarımı artırmak," ikinciye. Ama son soruya geldiğinde durdu. İçinden bir ses dürüst olmasını söyledi. Kalemi bastırdı: 4. .
Formu Bayan Tuna'ya teslim etti. Kadın forma baktı, sonra Kerem'e. Gözlerinde bir an için, sadece bir an için, bir şey parladı. Uyarı mı, acıma mı? "Üç gün," dedi. "Üç gün içinde dönüş yapılır."
Kerem kütüphaneden çıktı. Koridorda yürürken telefonu titredi. Mesaj Eren'dendi: "Beni PDB'ye çağırdılar. Bugün 14.00."
Kerem durdu. PDB. Psikolojik Destek Birimi. Skoru düşen öğrencilerin gönderildiği yer. Eren'in skoru düşmüştü. Ve Kerem, bunun kendi doldurduğu formla bir ilgisi olup olmadığını merak etti.
