6. bölüm · Sessizlik Protokolü
Psikolojik Destek Bölümü
Arşiv odasının kapısı kapandığında saat sabaha karşı üçü çoktan geçmişti. Kerem ve Elif tozlu rafların arasında, yere çökmüş, sırtlarını soğuk beton duvara dayamışlardı. Nefesleri hâlâ düzensizdi, kalp atışları kulaklarında yankılanıyordu. Merdivenlerden yukarı çıkarken arkalarından kimse gelmemişti. Selim onları kovalamamıştı. Bu, Kerem'i daha da korkutuyordu. Çünkü kovalamayan bir düşman, seni zaten köşeye sıkıştırmış demekti.
Elif dizlerini karnına çekti, başını duvara yasladı. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Dudakları hafifçe kıpırdıyor, sessiz bir şeyler sayıyordu. Belki dua, belki plan, belki de sadece sakinleşmek için sayılar.
"Eren," dedi Kerem. Kelime ağzından döküldüğünde, sesi kendine bile yabancı geldi. "O koltukta otururken gördüğüm şey... o Eren değildi."
"Biliyorum."
"Ama gözlerinde bir şey vardı. Bir an için. Beni tanıdı."
Elif gözlerini açtı, Kerem'e döndü. Yüzü loş ışıkta yorgun ve yaşlı görünüyordu. "Protokol böyle çalışır. Tamamen silmez. Sadece üstünü örter. Kişilik oradadır, alttadır, gömülüdür. Ama ona ulaşmak için protokolü durdurman gerekir. Yoksa her seansta biraz daha derine gömülür."
"Kaç seansı kaldı?"
"Eren dün ikinci seansındaydı. Üçüncüden sonra geri dönüş çok zor. Dördüncüden sonra imkânsız."
Kerem başını ellerinin arasına aldı. Eren'in yüzünü düşündü. Sabah kantinde şeker için kavga eden Eren'i. Dün gece uykusunda sayıklayan Eren'i. Ve bu gece, o koltukta, gözlerindeki son kıvılcım sönerken Kerem'e bakan Eren'i. "Ne kadar vaktimiz var?"
"Bilmiyorum. Ama Selim bizi bekliyordu. Bu geceyi planlamıştı. Yani bizim her adımımızı biliyor. Bu da demek oluyor ki..."
"Eren'in üçüncü seansı yakında."
Sabaha karşı arşivden ayrıldılar. Elif kız yurduna, Kerem Doğu Kanadı'na. Koridorlarda yürürken her köşe başında Selim'in çıkacağını, her gölgenin bir güvenlik görevlisine dönüşeceğini bekledi. Ama hiçbir şey olmadı. Okul her zamanki gibi sessizdi, her zamanki gibi düzenliydi, her zamanki gibi kontrollüydü. Selim'in mesajı açıktı: Nereye gidersen git, buradayım. Ne yaparsan yap, izliyorum.
Odaya girdiğinde Eren'in ranzası boştu. Yatağı düzeltilmiş, yastığı kabartılmış, nevresimi kırışıksız. Askeri bir düzen. Eren daha önce yatağını asla böyle toplamazdı. Kerem ranzanın kenarına dokundu. Soğuktu. Eren bu gece burada uyumamıştı.
Yatağına çıktı, sırtüstü uzandı. Tavandaki kameranın kırmızı ışığı her zamanki gibi yanıyordu. Ama bu gece Kerem onu görmezden gelmedi. Doğrudan kameraya baktı. Uzun uzun. Meydan okur gibi. "Beni izliyorsun," diye fısıldadı. "Ben de seni izliyorum."
Kırmızı ışık bir an söndü, sonra tekrar yandı. Kerem bunu bir cevap olarak aldı.
Uyumadı. Sabah ziline kadar tavana baktı. Eren'in boş yatağına. Kameranın kırmızı gözüne. Ve zihninde dönüp duran tek bir cümleye: Protokolü durdur. Eren'i geri getir.
Sabah 07.00 zili çaldığında Kerem çoktan hazırdı. Yüzünü yıkadı, üniformasını giydi, kahvaltıya gitti. Eren'i aradı. Kantinde yoktu, koridorda yoktu, sınıfta yoktu. Saat 08.00'de ilk ders başladı. Eren'in sırası boştu. Öğretmen yoklama aldı, Eren'in adını atladı. Tıpkı Doruk'un adını atladığı gibi. Sanki hiç var olmamış gibi.
Kerem ders boyunca pencereden dışarı baktı. Okulun arka bahçesinde, demir parmaklıkların ötesinde, bir kuş vardı. Özgürdü. Kerem o kuşa bakarken, Meridyen'in aslında ne olduğunu düşündü. Burası bir okul değildi. Bir hapishaneydi. Ama parmaklıklar dışarıda değil, içerideydi. Zihnin içinde.
Öğle arasında kütüphaneye gitti. Bayan Tuna her zamanki gibi bankodaydı. Kerem'i görünce gülümsedi, ama bu gülümseme daha öncekilerden farklıydı; içinde bir şey vardı. Teslimiyet gibi, kabulleniş gibi.
"Eren Arslan'ı sormaya geldin," dedi kadın. Soru değildi. Tespitti.
"Nerede olduğunu biliyor musunuz?"
Bayan Tuna başını eğdi. Parmakları klavyenin üzerinde gezindi, sonra durdu. "Bilmemem gereken şeyleri biliyorum," dedi. "Ama söylememem gereken şeyleri de biliyorum. İkisinin arasında sıkıştım."
"Lütfen."
Kadın derin bir nefes aldı. Gözleri Kerem'inkilere kenetlendi. "PDB. Dün gece orada kaldı. Gönüllü olarak." Son kelimeyi söylerken sesi titredi. "Ama o gönüllü değildi. Hiçbiri değil."
Kerem kütüphaneden çıktı, doğrudan Psikolojik Destek Birimi'ne yürüdü. Kapı her zamanki gibi kapalıydı, üzerindeki kart okuyucu kırmızıydı. Ama bugün kapının yanındaki bankta biri oturuyordu.
Elif.
"Senin de aklına geldi," dedi Kerem.
"Başka nereye gidebilirdi ki?" Elif ayağa kalktı, kapıya yaklaştı. "PDB sadece bir danışmanlık birimi değil. Burası protokolün ön odası. Skoru düşen öğrenciler buraya çağrılır, test edilir, değerlendirilir. Uyum sağlayanlar geri gönderilir. Sağlamayanlar... aşağıya indirilir."
"Eren bu sabah yoktu."
"Biliyorum. Üçüncü seansına girmiş olabilir."
Kerem'in midesi düğümlendi. Üçüncü seans. Geri dönüşün çok zor olduğu seans. PDB'nin kapısına vurdu. Sertçe. Bir kez, iki kez. Cevap gelmedi. Üçüncü kez vurduğunda kapı hafifçe aralandı. Kilitli değildi.
Elif'le birbirlerine baktılar. Sonra Kerem kapıyı itti.
İçerisi sıcaktı. Dışarıdaki Meridyen'in soğuk gri tonlarının aksine, burası yumuşak bej rengine boyanmıştı. Duvarlarda manzara fotoğrafları, köşede bir koltuk takımı, sehpanın üzerinde bir çaydanlık. Her şey güven verici, her şey sıcak, her şey sahte.
Ve odanın ortasında, bir koltukta, Eren oturuyordu.
Eren'in gözleri açıktı. Ama boşluğa bakıyordu. Kerem ve Elif içeri girdiğinde başını çevirmedi, tepki vermedi. Sadece oturuyordu; elleri dizlerinde, sırtı dik, nefesi yavaş ve düzenli.
"Eren." Kerem önünde diz çöktü, gözlerini Eren'in gözleriyle aynı hizaya getirdi. "Eren, benim. Kerem."
Hiçbir şey. Sadece bakış. Boş, ifadesiz, mekanik.
"Eren, lütfen."
O zaman Eren'in dudakları kıpırdadı. Ses çıktı, ama bu Eren'in sesi değildi. Bir kayıt cihazının sesiydi: "Kerem Arslan. Doğu Kanadı, Oda 214. Skor: yüzde seksen. Durum: gözlem altında."
Kerem geri çekildi. Eren onu tanımıyordu. Onu bir veri noktası olarak görüyordu. Bir skor, bir oda numarası, bir durum raporu.
Elif Kerem'in omzuna dokundu. "Üçüncü seanstan çıkmış. Kişilik örtülmüş. Ama hâlâ orada, altta. Bak, ellerine."
Kerem baktı. Eren'in sol eli, tıpkı önceki gecelerde olduğu gibi, koltuğun kenarını sıkıyordu. Parmak boğumları bembeyazdı. O el, protokolün kontrol edemediği tek şeydi.
"Eren," dedi Kerem tekrar. Bu sefer sesi daha yumuşak, daha alçaktı. "Şekeri hatırlıyor musun? Kantinde şeker için kavga etmiştik. Sen kazanmıştın."
Eren'in gözlerinde bir şey titreşti. Çok küçük, çok hızlı. Ama Kerem gördü. Kıvılcım hâlâ oradaydı.
Elif kapıya yöneldi, kısa bir kontrol yaptı. Koridor boştu. "Onu buradan çıkarmalıyız."
"Nereye götüreceğiz? Okulun her yeri izleniyor."
"Arşive. Orada kamera yok. Babam özellikle öyle tasarlamış."
Kerem Eren'i kolundan tuttu, kaldırmaya çalıştı. Eren direnmedi, ama yardım da etmedi. Bir robot gibi ayağa kalktı, Kerem'in yönlendirmesiyle yürümeye başladı. Adımları ölçülü, hesaplı, insani olmayan bir düzgünlükte.
Üçü birlikte koridora çıktılar. Neyse ki ders saatiydi, ortalık boştu. Hızlı adımlarla kütüphaneye, oradan arşiv odasına geçtiler. Elif kapıyı kilitledi. Eren'i bir sandalyeye oturttular.
Kerem Eren'in karşısına geçti, ellerini tuttu. Soğuktu. "Beni duyuyor musun?"
Sessizlik. Sonra Eren'in dudakları tekrar kıpırdadı. Ama bu sefer ses farklıydı. Daha düşük, daha titrek. "Kerem," dedi. "İçerisi çok karanlık."
Kerem'in gözleri doldu. Elif arkasını döndü, dayanamadı.
"Seni çıkaracağız," dedi Kerem. "Söz veriyorum."
Eren'in gözlerinden bir damla yaş aktı. Yanağından süzüldü, çenesine ulaştı, orada asılı kaldı. Sonra ses tekrar değişti, mekanikleşti: "Uyum optimize ediliyor. Lütfen direnmeyiniz."
İki ses aynı anda, aynı ağızdan. İçeride bir savaş vardı. Ve savaş henüz bitmemişti.
Elif bir süre sonra konuştu. Sesi toparlanmıştı, iş moduna geçmişti. "Bu gece veri merkezine inmeliyiz. Şifreyi deneriz. Çalışırsa, protokolü durdururuz."
"Ya çalışmazsa?"
Elif Eren'e baktı. Sonra Kerem'e. "Çalışmazsa, başka şifreleri deneriz. Ama bu gece son şansımız olabilir. Selim bizi bekliyordu, evet. Ama bu gece olacağını tahmin etmiyordur. Çünkü normalde kimse iki gece üst üste saldırmaz."
"Biz normal değiliz," dedi Kerem.
"Hayır. Değiliz."
Eren'i arşiv odasında bırakmaya karar verdiler. Burası güvenliydi; kamera yoktu, kimse gelmezdi. Üzerine bir battaniye örttüler. Kerem son bir kez Eren'in elini sıktı. "Bu gece," dedi. "Dayan."
Akşam yoklamasına yetişmek için odalarına döndüler. Kerem Doğu Kanadı'nda yürürken, koridordaki panolara baktı. Aynı yüzdeler, aynı grafikler, aynı isimsiz başarı. Ama bugün onları farklı gördü. Onlar sadece tablo değildi; mezar taşlarıydı. Her biri, silinmiş bir öğrencinin yerine dikilmişti.
Odasına girdi. Eren'in boş ranzasına baktı. Bu gece ya protokolü durduracaklar ya da Eren'i sonsuza dek kaybedeceklerdi. Üçüncü seçenek yoktu.
Gece yarısını geçti. Kerem ranzasında uyumuyor, bekliyordu. Saat 01.00'de Elif'le kütüphane önünde buluşacaklardı. Elif'in babasından kalan anahtar, Kerem'in devre kartı ve Eren'in verdiği şifre: 4492. Ellerindeki tek şey bunlardı.
Tam ranzadan inmeye hazırlanırken telefonu titredi. Elif'tendi: "Biri arşive girmiş. Eren yok."
Kerem'in kalbi durdu. Yataktan fırladı, ayakkabılarını bile giymeden koridora çıktı. Kütüphaneye koştu, arşiv odasının kapısını itti. Elif oradaydı, yüzü bembeyazdı. Sandalye boştu. Battaniye yerdeydi. Ve masanın üzerinde bir not vardı.
Kerem notu aldı, okudu. Bilgisayar çıktısıydı, harfler eşit aralıklı, soğuk:
"Protokol-7B, Seans 4 yarın sabah 08.00'de başlayacaktır. Gönüllü: Eren Çelik. Durum: Kabul edildi. İmza: S. Kara."
Kerem kâğıdı buruşturdu. Elif'e baktı. "Dördüncü seans," dedi. "Dönüşü olmayan seans."
"Sekize kadar vaktimiz var."
Kerem devre kartını montunun cebinden çıkardı. "O zaman beklemek yok. Şimdi."
Arşiv odasının gizli kapısını açtılar, merdivenlere yöneldiler. Ama bu sefer aşağıya, protokol odasına değil. Daha da aşağıya. Veri merkezine.
Merdivenler karanlıktı. Hava soğuktu. Ve zaman, aleyhlerine işliyordu.
