2. bölüm · SESSİZ AYNA

~TANIŞMA~

naz_ 28

Uçak biletimi alelacele almıştım. Bir planım yoktu. Gideceğim yeri bile tam bilmeden, sadece uzaklaşmak istemiştim. Almanya’dan, evimizden, odamdan, annem sandığım kadının ses tonundan, babam dediğim adamın o sert bakışlarından, hepsinden...

Kafam öylesine doluydu ki havaalanındaki kalabalık bile zihnimi dağıtmaya yetmemişti. Check-in sırasında elim titriyordu. İçim burkuluyor, ama bir yandan da özgürleşmenin kıyısında durduğumu hissediyordum. 19 yıl sonra ilk kez kendi kararımı veriyordum.

Uçaktaki koltuğuma oturduğumda cam kenarındaydım. Yanımdaki koltuk boştu. İçimden "keşke kimse oturmasa" diye geçirdim. Yalnızlığa alışmıştım. İnsanlar yoruyordu beni.

Ama o geldi.

Yanıma oturan çocuk... Siyah bir mont giymişti, elinde kulaklık ve kitabı vardı. Göz göze geldiğimizde hafifçe gülümsedi. Bense sadece başımı salladım. Kafamı çevirdim, dışarı bakmaya başladım.

Uçak havalandıktan sonra birkaç dakika sessizlik oldu. Sonra yanımdaki çocuk cılız bir sesle konuştu.

"İlk defa mı uçuyorsun?"

Başımı çevirdim. Gözleri çok dikkatli bakıyordu. Belki de sadece sohbet etmek istiyordu ama ben yorgundum.

“Hayır. Sadece bu sefer farklı,” dedim. Sesim biraz boğuktu.

“O zaman kaderin değişiyor olabilir,” dedi gülümseyerek. Ne alaka şimdi, diye içimden geçirsem de ses etmedim.

Biraz sustuk. Sonra yine o konuştu.

“Ben Bora. Bora Bozkurt. İstanbul’a gidiyorum. Ya sen?”

İçimden “Neden soruyorsun?” demek geldi ama boğazımda düğümlenen duygular, konuşmamı zorlaştırdı.

“Nefes... Aybak. İstanbul'a gidiyorum. Sanırım…”

“Sanırım mı?”

“Henüz emin değilim.”

Bu cevap ilgisini çekmiş olacak ki yüzü bana döndü. Uzun uzun baktı. Sonra sesi biraz daha ciddileşti.

“Kaçıyor gibisin.”

Bir an sustum. Boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu dolacak gibiydi. Ama ağlamadım.

“Sence kaçmak kötü bir şey mi?” diye sordum.

“Hayır. Ama kaçarken nereye gittiğini bilmiyorsan, bu seni yorar. Kaybolmakla özgürleşmek arasında ince bir çizgi vardır.”

O an sustum. Çünkü söyledikleri çok tanıdıktı. Sanki içimi okumuştu.

Saatler ilerledikçe fark etmeden konuşmaya başladık. Hayatlarımızı anlattık. Ben ona üvey olduğumu yeni öğrendiğimi söylemedim ama ailemle yaşadığım baskıyı anlattım. O da bana ailesinden bahsetti. Onunki dağılmış bir aileymiş. Annesiyle yaşıyormuş. Hayat ona da kolay davranmamış ama güçlü durmayı öğrenmiş.

Gülümserken gözlerinin içi gülüyordu. Kimi zaman sessizleşiyor, sonra yeniden bir şeyler anlatıyordu. Saat nasıl geçti bilmiyorum ama uçağın inişe geçtiğini anons ettiklerinde ikimiz de sustuk.

Camdan dışarı baktım. Türkiye toprakları gözümün önündeydi. Bilmediğim, belki de ilk defa gerçekten ait olabileceğim bir hayatın başlangıcıydı bu.

Uçaktan indikten sonra terminalde bavullarımızı aldık. Sonra göz göze geldik. Bora bana doğru eğildi.

“Umarım yolun, seni gerçekten sen yapan yere çıkar, Nefes.”

Sadece başımı sallayabildim. O anda fark ettim. Bu tanımadığım çocuk... Belki de ilk kez biri beni gerçekten görmüştü.