5. bölüm · SESSİZ ADIMLAR

5. BÖLÜM: OLAYI ARAŞTIRMAYA BAŞLADIK

Miranur Kocar

Ormanın derinliklerine doğru her adım attığımızda, arkamızda bıraktığımız medeniyetin ışıkları biraz daha soluyor, yerini ağaçların birbirine dolanan gölgelerinden oluşan zifiri bir karanlığa bırakıyordu. Ayaklarımızın altındaki nemli toprak ve çürümüş yapraklar, attığımız her adımda tok bir ses çıkarıyordu. Hava burada, şehrin merkezinden çok daha soğuk ve keskindi; aldığım her nefes boğazımda yanmaya sebep oluyordu. Defne hemen yanımdaydı, koluma o kadar sıkı yapışmıştı ki parmaklarının baskısını sweatshirtümün üzerinden bile hissedebiliyordum. Mert ve Emre birkaç adım önümüzde, adeta birer gölge gibi ilerliyorlardı.
"Emre," diye fısıldadı Defne, sesi rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gidecek kadar cılızdı. "Bence geri dönmeliyiz. Burası normal değil. Hüseyin Hoca neden böyle bir yere gelsin ki? Belki de yanıldık, belki de sadece yalnız kalmak istiyordu."
Emre duraksadı ama arkasına bakmadı. Omuzlarının gerginliğinden, onun da en az bizim kadar tetikte olduğunu anlayabiliyordum. "Yalnız kalmak isteyen bir adam, ormanın ortasında elinde fenerle birilerine işaret vermez Defne," dedi soğuk bir sesle. "Baksanıza."
Emre’nin işaret ettiği yöne baktığımızda, ağaçların arasından sızan zayıf, sarı bir ışık hüzmesi gördük. Işık sabit değildi; birileri sanki karanlığın içinde bir şeyler arıyor ya da birine yerini belli etmeye çalışıyordu. Mert, belindeki feneri çıkarmak için elini attı ama Emre hemen elini tutarak onu durdurdu. "Işık yakma. Bizi görmemeleri lazım. Sessizce yaklaşacağız."
Mert başıyla onayladı. Dördümüz de nefesimizi tutup o ışığa doğru, adeta toprağa basmıyormuşçasına hafif adımlarla ilerlemeye başladık. Yaklaştıkça, ağaçların arasındaki o puslu kulübe belirginleşmeye başladı. Eski, ahşapları nemden kararmış, pencereleri ise gazete kağıtlarıyla içerisi görünmeyecek şekilde kapatılmış küçük bir yapıydı bu. Kulübenin hemen önünde Hüseyin Hoca’nın silueti duruyordu. Ama yalnız değildi.
Yanında uzun boylu, üzerine eski bir işçi tulumu giymiş biri daha vardı. Adamın yüzünü karanlıkta seçemiyorduk ama Hüseyin Hoca’nın ona karşı olan tavrı hiç de bir "öğretmen" gibi değildi. Hoca, adama bir şeyler anlatırken ellerini kollarını sallıyor, adeta yalvarır gibi bir tavır takınıyordu. Adam ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, hocayı büyük bir soğukkanlılıkla dinliyordu.
"O da kim?" diye sordu Mert, dişlerinin arasından. "Okulun temizlikçisi Hasan Abi’ye benzemiyor mu?"
Dikkatli bakınca Mert’in haklı olabileceğini fark ettim. O geniş omuzlar, o ağır duruş... Hasan Abi, okulun en sessiz, en silik karakterlerinden biriydi. Hüseyin Hoca ile aralarında nasıl bir bağ olabilirdi?
"Sessiz ol," dedi Emre. "Daha yakına gitmemiz lazım. Ne konuştuklarını duymalıyız."
Birbirimize bakıp onaylaştık. Ağaçların gölgesine sığınarak, kulübenin hemen yanındaki çalılıkların arkasına kadar süründük. Şimdi aramızda sadece birkaç metre vardı. Kalbim o kadar sert çarpıyordu ki, sanki hoca sesini duyacak ve bizi orada yakalayacaktı.
"Sana söyledim Hasan," dedi Hüseyin Hoca, sesi titriyordu. "Kız çok fazla soru sormaya başlamıştı. Eğer o gün sınıftan çıkıp gitmesine izin verseydim, her şeyi anlatacaktı. Herkes öğrenecekti!"
Hasan Abi, ağır bir sesle cevap verdi. "Peki şimdi ne olacak? Polisler her yerde onu arıyor Hüseyin. Burayı bulmaları an meselesi. Onu burada daha fazla tutamayız."
Hüseyin Hoca, ellerini yüzüne kapattı. "Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Sadece sessiz kalmasını sağlamalıydık. Ama olay kontrolden çıktı. Diğer çocuklar... O 11-D’deki kızlar bile şüphelenmeye başladı. Onlara para verdim ama yetmiyor, daha fazlasını istiyorlar."
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Duru buradaydı! Bu kulübenin içinde, bir yerlerde kilitliydi. Ve Hüseyin Hoca, onu susturmak için kaçırmıştı. Defne’nin ağzından küçük bir hıçkırık kaçtı, hemen elimle ağzını kapattım. Ama çok geçti.
Hasan Abi aniden kafasını bizim olduğumuz çalılığa doğru çevirdi. "Kim var orada?" diye bağırdı, sesi ormanda bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
"Koşun!" diye bağırdı Emre.
O an her şey bir kaos bulutuna dönüştü. Hasan Abi elindeki feneri üzerimize doğrulttuğunda, dördümüz de farklı yönlere doğru deli gibi koşmaya başladık. Dikenli dallar yüzüme çarpıyor, sweatshirtümü yırtıyordu ama duramazdım. Arkamdan gelen ağır ayak seslerini duyabiliyordum. Hasan Abi peşimizdeydi.
"Ayrılmayın!" diye bağırdı Mert ama karanlık bizi çoktan yutmuştu.
Bir süre sonra arkamdaki seslerin kesildiğini fark ettim. Durup nefeslenmeye çalıştım, akciğerlerim yanıyordu. "Emre? Defne?" diye seslendim ama sadece rüzgarın uğultusu cevap verdi. Yapayalnız kalmıştım. Ormanın ortasında, bir katilin veya bir çocuk kaçırıcısının birkaç metre uzağında tek başımaydım.
O an, az ilerideki ağaçların arasında bir siluet gördüm. Birisi bana doğru geliyordu. "Emre, sen misin?" diye fısıldadım, sesim korkudan titriyordu. Siluet yaklaştıkça kalbim duracak gibi oldu. Gelen Emre değildi. Üzerindeki eski tulumu ve elindeki parlayan metal parçasıyla Hasan Abi, tam karşımda duruyordu.
"Küçük yıldız," dedi Hasan Abi, sesi buz gibiydi. "Işığın çok fazla parlıyordu. Şimdi sönme vakti."
Gözlerim kararmadan önce hatırladığım son şey, burnuma dolan o keskin kimyasal kokusu ve Hasan Abi'nin soğuk bakışlarıydı. Karanlık, beni içine çekerken sadece bir tek şey düşündüm: Sessiz adımlarımız, bizi kendi sonumuza getirmişti.