1. bölüm · SESSİZ ADIMLAR

1. BÖLÜM: GRİ BİR SABAHIN AĞIRLIĞI

Miranur Kocar

Dünya, sanki dün gece üzerime yıkılmış gibi tarif edilemez bir ağırlıkla uyandım. Göz kapaklarım, her biri tonlarca ağırlıktaki kurşun plakalar gibiydi; onları aralamak için verdiğim kısa süreli savaş, sabahın ilk ve en zorlu mücadelesiydi. Nihayet gözlerimi açtığımda, odanın tavanındaki çatlaklara sızan gri ışık huzmeleriyle karşılaştım. Odanın içindeki hava öylesine soğuktu ki, aldığım her nefes ciğerlerimi keskin bir bıçak gibi sızlatıyordu.
Yatağın içinde öylece uzanırken, her zamanki o bitmek bilmeyen yorgunluğun pençesindeydim. Bu, sadece birkaç saatlik uykusuzluğun getirdiği sıradan bir sersemlik değildi. Bu, ruhumun sanki bin yıldır hiç uyumamış, hiç dinlenmemiş gibi hissettiği o derin ve karanlık bitkinlikti. Elimi yorganın üzerine atıp onu kenara itmek bile o an dünyanın en ağır işçiliği gibi geliyordu. Vücudumdaki her bir hücre "dur" diye bağırıyor, halsizliğim kemiklerimin en derin noktasına kadar sızıyordu.
Duvardaki saatin tiktakları, sessiz odada bir balyoz darbesi gibi yankılanıyordu. Göz ucumla komodinin üzerinde duran telefonuma uzandım. Ekranın keskin ışığı gözlerimi kamaştırdı. Saat 07:10’du. Bildirim panelinde iki cevapsız çağrı vardı: Defne.
Defne... Benim çocukluk arkadaşım, ruhumun gürültülü aynası. Ne zaman hayatında ufacık bir pürüz çıksa, o pürüzü devasa bir uçuruma dönüştürmeden duramazdı. Boşboğazlık yapma konusundaki rakipsiz yeteneğiyle, her sorunu bana anlatır, sanki kelimeleri üzerime boşaltınca kendi yükünden kurtulurdu. Hassastı, çabuk kırılırdı ve dersleri de tıpkı hayatı gibi "orta derece" bir karmaşadan ibaretti. Onu geri aramadım. Şu an onun heyecanlı sesini, bitmek bilmeyen cümlelerini ve gereksiz detaylarını kaldıracak bir zihinsel kapasiteye sahip değildim. Bazen onun enerjisi, benim sessizliğime bir beden büyük geliyordu.
Zorlukla yataktan kazındım. Ayaklarımın soğuk zemine değmesiyle vücuduma yayılan titreme, beni biraz olsun gerçekliğe döndürdü. Aceleyle banyoya geçtim. Aynadaki aksime baktığımda, solgun tenim ve uykusuzluktan kızarmış gözlerimle bir yabancıya bakıyormuş gibi hissettim. Sıcak suyun altında dakikalarca bekledim; suyun buharı banyoyu kaplarken, omuzlarımdaki gizli yüklerin de suyla birlikte akıp gitmesini diledim. Ama nafile; suyun altından çıktığımda yorgunluk hala oradaydı, sadece biraz daha ıslaktı.
Kurulandıktan sonra dolabımın karşısına geçtim. Dışarıdaki gökyüzü gibi ben de griyi seçtim. Yumuşak, geniş gri sweatshirtümü üzerime geçirdim; bu benim zırhımdı, dış dünyadan korunma biçimimdi. Altıma da koyu gri bir pantolon giydim. Aynada kendime son bir kez baktım: Saçlarım hala nemliydi ama umursamadım.
Mutfağa geçip hızlıca bir şeyler atıştırdım; tadını bile almadığım bir dilim ekmek ve birkaç zeytin... Çantamı omzuma asıp kapıya yöneldiğimde, kalbimde anlam veremediğim bir sıkıntı vardı. Sanki bu sabah, diğer sabahlar gibi geçip gitmeyecekti. Evin o güvenli sessizliğini arkamda bırakıp, her köşesinde bir sırrın gizlendiği okulun gürültüsüne doğru ilk adımımı attım.
Hava soğuktu, rüzgar gri sweatshirtümün kumaşını yalayıp geçiyordu. Sokaklar sessizdi ama zihnimdeki fısıltılar çoktan başlamıştı. Okula giden o uzun yolda, sessiz adımlarımın beni hayatımın en büyük gizemine götürdüğünden henüz haberim yoktu