3. bölüm · SESSİZ ADIMLAR
3. BÖLÜM:HOCANIN GARİP HAREKETLERİ
Matematik dersi, hayatımın en uzun ve en boğucu kırk dakikasıydı. Tahtadaki denklemler zihnimde birer düğüme dönüşürken, sınıfın içindeki o ağır sessizlik polisin gidişiyle bile dağılmamıştı. Zil çaldığında, herkes derin bir nefes alarak koridora fırladı; sanki sınıftaki oksijen bitmiş gibiydi.
Hemen koridora çıktım, ancak Defne beni her zamanki yerimizde, kantin girişinde beklemek yerine adeta üzerime çullandı. Kolumdan tutup beni kimsenin olmadığı yangın merdiveni boşluğuna doğru çekti. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı, nefes nefese konuşmaya başladı.
"Miray, gördün mü? Gördün mü diyorum sana!"
Kaşlarımı çattım, hâlâ sabahın sersemliğini üzerimden atamamıştım. "Neyi Defne? Neyi görmem lazımdı? Polisi diyorsan evet, sınıfa kadar girdiler."
"Hayır, hayır!" dedi Defne, sabırsızlıkla ellerini havada sallayarak. "Hüseyin Hoca’yı! Tarih dersindeydik. Adam resmen aklını kaçırmış gibiydi. Normalde ders anlatırken dünyayla ilişiğini kesen, eline telefon bile almayan o disiplin abidesi adam, kırk dakika içinde tam dört kez kapının dışına fırladı. Telefonu her çaldığında yüzü kireç gibi oluyor, elleri titreyerek koridora çıkıyor."
Duraksadım. Hüseyin Hoca, okulun en eski ve en katı öğretmenlerinden biriydi. Onun dersinde telefonun çalması bir yana, masanın üzerinde durması bile yasaktı. "Belki ailevi bir durumdur Defne," dedim, içimdeki şüpheyi bastırmaya çalışarak. "Önemli bir haber bekliyordur."
"Önemli bir haber mi?" Defne alaycı bir sesle güldü. "Dört kere Miray! Ve her seferinde içeri girdiğinde gözleri sınıfta birini arıyor gibiydi. Ders anlatmıyor, sadece önündeki kitaba bakıp sayfaları çeviriyor. Kimseyle göz göze gelmiyor. Öğrenciler serbest bırakıldı, herkes oyun oynuyor ama o sanki bir suç mahalli üzerindeymiş gibi tedirgin. Ben eminim Miray, bu adamda bir şey var. Duru’nun kaybolmasıyla o telefon aramaları arasında bir bağ var, hissediyorum!"
Defne’nin bu kadar sert ve kararlı konuşması içimdeki o uyuyan merakı uyandırdı. O sırada koridorun sonundaki öğretmenler odasından Hüseyin Hoca’nın çıktığını gördüm. Ceketi omzuna atmış, hızlı ve düzensiz adımlarla merdivenlere yöneliyordu. Yüzündeki ifade, sadece yorgunluk değil, saf bir korkuydu. Etrafını kontrol ediyor, biri onu izliyor mu diye bakıyordu. Bakışları bizim olduğumuz yöne çarptığında duraksadı. O an, o buz gibi gözlerle saniyelerce bakıştık. Sanki ruhumun içini okumaya, ne bildiğimi anlamaya çalışıyordu. Ardından hiçbir şey demeden merdivenlerden aşağı, bahçeye doğru neredeyse koşarak indi.
"Bak! Gördün mü?" diye fısıldadı Defne, kolumu sıkarak. "Yine kaçıyor!"
Tam o sırada arkamızdan bir ses yükseldi: "Sadece kaçmıyor, bir şeyi saklamaya çalışıyor."
İkimiz de korkuyla arkamıza döndük. Gelen Emre’ydi. Yanında da basketbol takımından arkadaşı Mert vardı. Mert, genellikle gülen yüzüyle tanınan bir çocuktu ama şu an o da oldukça ciddi görünüyordu. Emre ellerini cebine sokmuş, o her zamanki mesafeli ama her şeyi analiz eden bakışlarıyla bize bakıyordu.
"Siz de fark ettiniz demek," dedi Emre, sesi koridorun gürültüsünde bile net duyuluyordu. "Ben teneffüste öğretmenler odasının yanından geçerken Hüseyin Hoca’nın içeride müdürle tartıştığını duydum. Müdür ona 'Bu işin içinde senin adın geçerse seni ben bile kurtaramam Hüseyin' diyordu."
Hepimiz birbirimize baktık. Sessiz merdiven boşluğunda sadece kalp atışlarımızın hızı duyuluyordu. Mert öne atıldı. "Hüseyin Hoca derslerde Duru’ya karşı hep mesafeliydi, evet. Ama geçen gün okul çıkışı Duru’yu onun odasından çıkarken gördüm. Kızın gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı. Hoca ise arkasından kapıyı sertçe kapatıp kilitledi."
Zihnimdeki parçalar yavaş yavaş birleşmeye başlıyordu. Hüseyin Hoca'nın o meşhur disiplini, belki de büyük bir karanlığı örtmek için kullandığı bir kılıftı.
"Artık sadece izleyemeyiz," dedim, sesimdeki kararlılık beni bile şaşırttı. "Bu işin ucu nereye çıkarsa çıksın, o kulübeye veya o ormana kadar gitse de bulacağız. Duru’nun başına ne geldiyse, o hocanın ellerinde bir izi var."
Emre hafifçe gülümsedi; bu kez alaycı değil, takdir eder gibi bir gülümsemeydi bu. "O zaman oyun başlıyor," dedi. "Ama dikkatli olun. Hüseyin Hoca sadece bir öğretmen olmayabilir. Bazı sessiz adımlar, en derin uçurumlara açılır."
O an anladım ki; bu sadece okulda geçen bir gizem değil, hayatımızın en tehlikeli macerasıydı. Ve "Dört Yıldız"ın hikayesi, bu karanlık koridorda, bir öğretmenin korku dolu bakışları altında resmen başlamıştı
