2. bölüm / 4
Sesim Kadar Sessizdin1.Bölüm “ZAMANSIZLIK”
Bölümler 4Şu an: 1.Bölüm “ZAMANSIZLIK”
- 1 Giriş57 kelime
- 2 1.Bölüm “ZAMANSIZLIK”1.845 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.Bölüm “Yanlış Kişi”3.284 kelime
- 4 3.Bölüm “Güvenin Bedeli”1.888 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Zaman bazen ilerlemez, derinleşir.”
1 Hafta önce
“Etrafım bembeyaz ışıklarla çevriliydi. O an nerede olduğumu anlayamadım.
Ne bir duvar vardı ne de bir sınır. Işık, gözlerimin içine doluyor; bakmamı değil, teslim olmamı istiyordu sanki. Arkadan hafif bir melodi yavaş yavaş yükselmeye başladı. Önce neredeyse fark edilmeyecek kadar kısık, sonra kalbimin atışına eşlik edecek kadar belirgin.
İleriye doğru bir adım atmak istedim. Atamadım.
Ayaklarım bana ait değildi artık. Sanki bedenimle arama görünmez bir çizgi çekilmişti. Eğildim… kendi ellerim… ayaklarımı zincirlemeye başladı. Soğuk, ağır halkalar tenime değdikçe içim ürperdi. Canım acımadı ama o korku, iliklerime kadar yayıldı.
Nefes almaya çalıştım.
Alamadım.
Göğsüm sıkıştı. Ciğerlerim varmış gibi değil, sadece anımsıyormuşum gibi hissediyordum. Uyan, demek istedim kendime. Sesim çıkmadı. O an anladım; bu bir rüya değildi. Bir kabusun tam ortasındaydım.
Bir anda her şey değişti.
Beyaz ışık dağıldı. Altımda sert bir zemin olması gerekirken, yer göle dönüştü. Durgun, pürüzsüz, aynaya benzeyen bir göl. Suyun üstünde iki beyaz kuğu vardı. Zariflerdi. O kadar kusursuz hareket ediyorlardı ki, dans ettiklerini anlamam biraz zamanımı aldı. Boyunları birbirine değiyor, sonra aynı anda geri çekiliyorlardı. Her dönüşleri bir melodinin notasına denk geliyordu.
Kuğular dönmeyi bıraktı.
Melodi bir anlığına duraksadı; sonra daha ağır, daha içe çöken bir hâl aldı. Bir anda, gölün yüzeyinden yükselen çatlak gibi yayılan karanlığı farkettim.
Kuğulardan biri…
Yavaş yavaş kararmaya başladı.
Önce kanatlarının ucu grileşti. Sonra boynu, gövdesi… Beyazlığını bir şey çekip alıyordu sanki. Geriye parlak olmayan, mat bir siyah kaldı. Siyah kuğu başını bile kaldırmadan, suyu yararak uzaklaşmaya başladı. Ne çırpındı ne de arkasına baktı. Gidişi acele değildi. Bilerek, isteyerek gidiyordu.
Melodi o anda hüzne döndü.
Diğer kuğu hareket etmek istedi. Kanatlarını açtı ama başaramadı. Ayağına dolanan ince bir ip vardı. Sanki başından beri oradaymış gibi. Çırpındıkça ip daha da sıkıldı. Su yüzeyinde küçük dalgalar oluştu ama göl onu serbest bırakmadı.
Bakmak istemedim.
Ama gözlerimi ayıramadım.
Siyah kuğu uzaklaştıkça müzik tek bir enstrümana düştü. İnce, yalnız bir ses. Göl karardı. Beyaz kuğunun çırpınışı sessizleşti. İp gerildi.
Ve o an anladım:
Bazıları gider.
Bazıları kalır.
Bazıları ise kalmaya mecbur bırakılır.”
Rüyanın etkisinden hâlâ çıkamamıştım. Sorun bende miydi bilemiyordum. Telefonum elimde uzun uzun o melodiyi arıyordum.
Spotify’da melodiler arasında gezinirken rastgele bir çalma listesine girdim ve karışık çalma düğmesine tıkladım. AirPods’larımı kulağıma taktım, çalan melodinin rüyamdakiyle aynısı olması, beni bir kez daha irkiltti.
On the Nature of Daylight-Max Richter
Melodi buydu.
İçim bir anda ürperdi, hiçbir şey yapmadan uzun uzun dinledim melodiyi… Bana bir şey şuan ifade etmiyordu ama gelecekte ifade eder miydi bilemiyorum. Bir hışımla yatağımdan kalktım, piyano dersimin olduğunu unutmuştum.
Hemen dolabımı açıp aklımdan şip şak gözümün önüne getirerek kombinimi oluşturdum. Üstüme beyaz bir bluz ve siyah asil duran bol bir kumaş pantolon giyecektim. Saçlarımı aynı ilkokul zamanlarımda ki gibi iki yandan toparlayıp ve şirin beyaz bir kurdele takacaktım. Makyaj yapmayı düşünmüyordum. Yüzüme nemlendirici sürüp, hafif toz pembe bir ruj sürecektim. Harika bu zeka hep zor durumda bir anda çalışıyor. Buna da bence şükür etmek lazım. Daha fazla oyalanmadan hazırlanmaya başlamam lazım.
Banyoya doğru yürüdüm elimi yüzümü yıkayacaktım. Kapının kulpunu çevirip banyo kapısını açtım. İçeri girer girmez küçük bir çığlık dudaklarımın arasından süzüldü. Ayna da sanki başka birini görüyordum. Saçlarım dağılmış dudaklarım kuruluktan çatlamış, göz altlarım morarmış ve en önemlisi dudağımın hemen kenarında UÇUK çıkmıştı. Karşımdaki kız kimdi? Tanıyamadım. O rüya görünümlü kabus yüzünden cildim bir anda 20 yaş yaşlanmıştı. Ahhh be daha bugün video çekecektim nasıl olacak ki şimdi bu. Her neyse benim gerçekten kendimi hemen toparlamam lazımdı.
Hızlıca yüz yıkama jelimi alıp yüzümü güzelce durulayıp, kâğıt havluyla kuruladım. Dişlerimi de fırçalayıp banyodan çıktım.
Nemlendiricimi yüzüme sürdüm. Cildim ürperdi. Sanki sadece krem değil de, bir şeyleri bastırmaya çalışıyordum. Aynaya tekrar baktım. O kız hâlâ oradaydı ama biraz daha bana benzemeye başlamıştı. Uçuğun üstüne şeffaf bir krem sürdüm, üstünü de dudak balmıyla kapattım. Mükemmel olmadı ama “idare eder” sınırına girdi.
Dolaba yöneldim. Az önce kafamda kurduğum kombin hâlâ aklımdaydı. Beyaz bluzu askıdan aldım. Siyah kumaş pantolonu elime alınca bir an duraksadım. Rüyadaki beyaz ve siyah kuğular geldi aklıma. Saçma bir düşünceydi ama içime bir huzursuzluk bıraktı. “Sakin ol,” dedim kendi kendime. “Bu sadece bir rüya.”
Hızlıca giyindim.
Saçlarımı iki yandan toplarken parmaklarım titriyordu. Nedenini bilmiyordum. Sadece içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Beyaz kurdeleyi bağladım. Aynaya baktım. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldi. Hatta şirin bile sayılırdım. Ama içimde bir şey yerli yerinde değildi.
Telefonumu elime aldım. Saatime baktım. Derse geç kalıyordum.
AirPods’larımı tekrar taktım. Müzik hâlâ oradaydı. Aynı melodi. Tekrar tekrar çalıyordu. Asla değiştirmedim. Bilerek dinlemeye devam ettim. Sanki bir şey anlatıyordu bana ama dili yoktu. Sadece his vardı. Sadece ağırlık.
Çantamı aldım. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken odama son bir kez baktım. Yatak dağınıktı. Yastığımda hâlâ rüyanın izi var gibiydi. Sanki ben kalkmıştım ama rüya hâlâ orada kalmıştı.
Odamın kapısını kapattım. Koridora çıktığımda ev sessizdi. Fazla sessiz. Annem genelde mutfakta olurdu bu saatte. Ya kahve yapar ya da televizyondan Müge Anlı’yı izlerdi. Ama şimdi ne televizyon sesi vardı, ne koku.
“Anne?” dedim.
Sesim duvara çarpıp geri döndü.
Mutfağa yürüdüm. Boştu. Tezgâh düzenliydi. Hiçbir şey yapılmamış gibiydi. Saat geç olmasına rağmen ev sanki güne başlamamıştı bile.
Telefonuma baktım. Mesaj yok. Arama yok.
İçimde küçük bir sıkışma oldu. Mantıksızdı. Annem işe erken gidiyordu bazen. Ama yine de haber verirdi.
“Belki acele etmiştir,” dedim.
Ama içimdeki o his susmadı.
Ayakkabılarımı giyerken kalbim hızlandı. Nedenini bilmiyordum. Sadece hızlandı.
Dış kapıyı açtım.
Apartman boşluğu soğuktu. Işıklar loştu. Asansöre yürüdüm. Ayna kaplamasında kendime baktım. Gözlerim yorgundu. Ama başka bir şey daha vardı… Sanki korku değil de, bir şey olacakmış hissi.
Asansör geldi, içeri girdim. Kapılar kapandı. Aynada yine kendimle göz göze geldim. Ve ilk kez şu cümle geçti içimden:
“Bazı günler normal başlar ama normal bitmez.” Zemin kat, kapılar açıldı.
Dışarı çıktım.
Sokak her zamanki gibiydi. İnsanlar, arabalar, sesler, hayat… Her şey olağandı. Fazla olağan. Sanki dünya bana inat normal akıyordu.
Ama içimde bir şey hâlâ yerli yerinde değildi. Kulaklarımda melodi devam ederken yürümeye başladım.
Ve bilmeden… Bir haftalık zamansızlığın içine doğru yürüdüm.
Sokağın köşesini döndüğümde hava serindi. Güneş vardı ama ısı yoktu. İçimi ısıtan hiçbir şey yoktu. İnsanların yüzleri seçiliyordu ama ifadeleri seçilmiyordu. Herkes bir yere yetişiyor gibiydi. Kimse kimseye bakmıyordu. Hayat akıyordu, ben sadece içinden geçiyordum.
Kulaklarımda melodi ağırlaştıkça adımlarım yavaşladı.
On the Nature of Daylight…
İsmi bile insana bir şey hissettiriyordu. Gün ışığının doğası. Aydınlık bir şeymiş gibi ama içinde hüzün vardı. Tıpkı şu anki sabah gibi.
Otobüs durağına geldiğimde birkaç kişi vardı. Kimse konuşmuyordu. Telefon ekranları aydınlatıyordu yüzleri. Ben de ekranıma baktım. Annemden hâlâ bir mesaj yoktu.
Mantıksız bir düşünce geçti içimden:
“Belki de yazmaması normal değildir.”
Bu cümleyi zihnimde hemen susturdum. Kendime kızdım. Her şeyi felakete yorma huyumdan nefret ediyordum.
Etrafıma bakarken bir anda otobüs geldi. Otobüse insanlar yavaş yavaş binerken sıraya geçip bende otobüse bindim. Cam kenarına oturdum. Camdan dışarı bakarken yansımamı gördüm. İçimdeki huzursuzluk yüzüme de yerleşmişti. Gözlerim uzaklara bakıyordu ama sanki hiçbir şeyi görmüyordu. Melodi devam etti.
Bir anlığına rüya geldi aklıma.
Beyaz kuğu.
Siyah kuğu.
İp.
Göl.
Gidiş.
Kalış.
Mecburiyet.
Başımı hafifçe cama yasladım.
“Saçmalıyorsun,” dedim içimden.
“Rüyalar bazen sadece rüyadır.”
Ama içimde başka bir ses daha vardı. Daha sessiz, daha derin bir ses:
“Bazen değildir.”
Otobüs durak durak ilerlerken zaman garip bir şekilde akıyordu. Ne hızlıydı ne yavaş. Sanki ölçüsüzdü. Zamansızdı. Saat vardı ama his yoktu. Telefonum titredi.
Kalbim gereksiz yere hızlandı. Ekrana baktım. Mesaj değildi. Reklam bildirimi.
Kendi kendime histerik bir şekilde güldüm ama o gülüş içimde yankılanmadı.
Piyano kursunun bulunduğu sokağa girdiğimizde içimde hafif bir rahatlama oldu. Tanıdık bir yer görmek iyi gelmişti. Rutin. Normal. Güvenli.
Oturduğum yerden kalkıp otobüsün bu durakta durması için düğmeye bastım. Otobüs durağa yanaşıp kapıları açtı. Rüzgar bir anda tenimi ele geçirdi. Hafif rüzgarla birlikte binaya doğru yürüdüm. Kapının önünde durdum.
Derin bir nefes aldım. Kapıyı ittim.
İçeri girer girmez o tanıdık koku geldi. Ahşap, eski kitaplar, cilalı zemin ve hafif kahve… Sessizlik vardı ama rahatsız edici değildi. Koridorda yumuşak adımlarımın sesi yankılandı.
Resepsiyon masasındaki görevli kadın başını kaldırdı.
Gülümsedi.
“Günaydın, Bade.” dedi. “Günaydın.” dedim. Sesim normal çıkmıştı. En azından dışarıdan öyleydi.
Merdivenlerden çıkarken duvarlardaki eski konser afişlerine baktım. Siyah-beyaz fotoğraflar. Genç yüzler. Hayaller. Alkışlar. Başlangıçlar.
Piyano salonunun kapısı yarı açıktı. İçeriden bir melodi geliyordu. Başka bir melodi. Ama yine de hüzünlü.
Kapının önünde durdum. Bir an içeri girmek istemedim. Nedenini bilmiyordum. Sadece bir an daha dışarıda kalmak istedim. Sonra kapıyı ittim. İçeri girdim.
Piyano başında hocam vardı. Parmakları tuşlarda yavaşça ilerliyordu. Gözleri kapalıydı. Müziği yaşamıyor gibiydi; müziğin kendisi gibiydi. Beni fark etti. Başını kaldırdı.
“Bade,” dedi yumuşak bir sesle.
“Bugün yüzün biraz solgun.”
Gülümsedim.
“Biraz uykusuzum hocam.” dedim.
Yalan değildi. Ama gerçek de değildi.
Çantamı kenara bıraktım. Tabureye oturdum. Ellerimi dizlerimin üstüne koydum. Derin bir nefes aldım.
Ve o an, içimde garip bir düşünce belirdi:
“Bazı başlangıçlar, bitişlerin hemen öncesindedir.”
Ama bunu henüz bilmiyordum.
Sadece hissediyordum.
Hocamın parmakları tuşlardan çekildiğinde odada bir boşluk oluştu.
Sesin gidişi bile ağırdı.
Sanki müzik bitmemişti de sadece görünmez olmuştu.
“Başlayalım,” dedi. Ama ben başlamadım. Ellerime baktım.
Parmaklarım bana ait gibiydi ama bana bağlı değil gibiydi. Rüyadaki ayaklarım gibi. Oradaydılar ama kontrol bende değildi.
Tuşlara dokundum. İlk nota çıktı. Sonra ikincisi. Sonra üçüncüsü.
Ama melodi bir bütün olmuyordu.
Sesler vardı. Ama anlam yoktu.
Sanki her nota ayrı bir yere gidiyordu. Birleşmiyorlardı.
Hocam bir şey demedi.Sadece dinledi. Ben çaldıkça içimde başka görüntüler belirmeye başladı.
Göl.
Durgun.
Pürüzsüz.
Bir yüzey değil, bir derinlik.
Her nota düştüğünde sanki suya taş atılmış gibi içimde halkalar oluşuyordu.
Yayılan, büyüyen, kaybolmayan halkalar. Bir nota daha bastım.
Siyah kuğu. Bir nota daha.
Beyaz kuğu. Bir nota daha.
İp. Bir nota daha.
Gidiş. Bir nota daha.
Kalış. Bir nota daha.
Mecburiyet. Parmaklarım titredi. Durmak istedim. Ama duramadım.
Sanki piyano değil de ben çalınıyordum. Hocamın sesi uzaktan geldi:
“Bade… müzik sadece ses değildir.”
Başımı kaldırdım. “Duygudur,” dedi “Hatıradır.” Belki… “Bazen de haberdir.”
Bu cümleyi kurarken yüzü çok sakindi. Ama sesi ağırdı. Derin bir anlam taşır gibi. “Ne demek istiyorsunuz?” dedim. Gülümsedi.
Ama o gülümseme öğretici değil, bilici bir gülümsemeydi. “Bazen bazı melodiler, olmadan önce olan şeyleri anlatır.”dedi, ve gülümsemedi samimi geldi.
Bu cümle içimde bir yere oturdu. Ama adını koyamadım. Telefonum titredi. Bu sefer gerçekti. Ekran aydınlandı. Bir isim. Annem. Kalbim aniden hızlandı. Parmaklarım dondu.
Ekrana bakakaldım.
Bir çağrıydı.
Arama. Ama garip olan şuydu: Telefon çalmıyordu. Sessizdi. Titreşim yoktu. Sadece ekranda ismi yanıyordu. Zaman durmuş gibiydi.
Hocam bana bakıyordu. Ben telefona.
Piyano.
Melodi.
Sessizlik.
Bir anda her şey üst üste bindi. Telefonu açtım. ”Anne?” dedim.
Sesim ince çıktı.
Cevap gelmedi. Sadece bir nefes sesi. Derin, yorgun, uzak.
“Anne?” dedim tekrar. Bu sefer sesim titredi. Bir şey söylemek istedim. Ama kelimeler içimde düğümlendi. Sonra… Bir ses,metal gibi. Bir yandan sert, kısa. Ok gibi keskin. Ve ardından… Bir boşluk.
Derin.
Ağır.
Sonsuz gibi.
Telefon hâlâ kulağımdaydı. Ama ses yoktu. Bağlantı kopmamıştı. Ama hayat kopmuş gibiydi. Hocam ayağa fırladı.
“Bade!” dedi. Ama sesi bana ulaşmadı. O an dünyada sadece iki şey vardı:
Kulaklarımda yankılanan o ses. Ve içimde çöken o karanlık. Telefon elimden düştü.
Yere çarptı. Ama sesini duymadım.
Sadece şunu hissettim:
Bir şey bitti.
Ama daha kimse bilmiyordu. Ve bazı bitişler vardır…
Başladığı anda anlaşılmaz. Sadece bir boşluk bırakır. Ve o boşluk, zamanla anlam kazanır.
.
.
.
.
Selam canlarım. Aslında bu hikayeyi yazdım ve bitirdim. Buraya düzenleyip atmayı düşünüyorum. İnşallah beğenirsiniz her hafta 1 veya 2 bölüm planlıyorum. Yorumlarınız ve beğenilerinizi bolca bekliyorum.
Bölüm etkileşimi
