SERÇE SÖZÜ kitap kapağı

2. bölüm / 3

SERÇE SÖZÜ

1. Bölüm | İz Bırakan

Yazar: efi ִֶָ☾. ݁˖

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1. Bölüm | İz Bırakan

𓅪

"Nefret dolu bir dünyada en önemli şey, umut edebilmektir." -Michael Jackson

˚₊‧ ࣪˖ ⋆ ˚ 🌗 ˚ ⋆ ˖࣪ ‧₊˚

İzel Akça yaşamayı severdi.
Geceyi severdi.
Griyi severdi.
Kedileri severdi.
Günlüğünü severdi.
Sonbaharı severdi.
Özgürlüğünü severdi.
Abisini severdi.

Yağmuru severdi, ıslak toprağın kokusunu ve
lalelerini severdi, özellikle beyaz olanları.

Rüzgârı teninde değil, saçlarında hissetmeyi severdi.
Aşk nedir bilmezdi, sevgiye aşıktı.

Çilleriyle barışıktı, Saçlarına kıyamazdı
Kırmızı rujuna bağlıydı

İzel her şeydi belki ama
hiçbir yere ait değildi.

Sadıktı İzel.
İz bıraktığı her şeye
ve izine dokunduğu her şeye.

12.6.2026

Mehra İzel Akça.

Adım bu, Mehra sevgi anlamına geliyormuş. Annem tarafından bana verilmiş.

Abimin adı da Mahir bilge ve yetenek anlamına geliyor o adını tam anlamıyla taşıdı ama sanırım kendim için artık aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

İkinci adımı babam koymuş. İzel "iz bırakan" demek insanların hayatında, akıllarında ve gönüllerinde sevgi dolu izler bırakmamı istemiş çünkü babamın sevginin her şeyi iyileştireceğine inancı sonsuz.

İnsanlar beni genellikle sakin, kolay sinirlenmeyen biri olarak tanımlar doğruluğu tartışılır tabi çünkü gerçekten sevdiğim insanların arasında asla sessiz biri değilim, en azından değildim.

Çok konuşur çok gülerdim gizlim yoktu kolay güvenirdim ve güvendiğim herkese anlatırdım sırlarımı

Benim gözümde kötü insan yoktu, herkes iyiydi ama kötü huyları olurdu hata yapardı insan, herkes ikinci şansı hakederdi

Sonra bazı hayal kırıklığı yaşadım,

Ve değiştim.

Korkularım, şüphelerim çığ olup büyüdü içimde, beni esir etti kendine ve ben de teslim oldum.

Bir daha güvenemedim
Bir daha sevemedim.

Sonra bir gün duygularımı kelimelerle ifade edemediğimi farkettim ve kimse anlamasa da hislerimi notalara döktüm ve bunu piyanom sayesinde yaptım.

Piyano çalmak bana bir kaçıştan çok sığınak oldu

Belki de bu yüzden konservatuvarı seçtim. Ya da konservatuvar beni seçti. Bazen hangisinin doğru olduğuna karar veremiyorum.

İnsan kendini tanımlarken en çok nelerden bahseder?

Yaşından mı?

Okulundan mı?

Sevdiği şeylerden mi?

Ailesinden mi?

Ben ailemden bahsetmekte hep zorlandım.

Çünkü aile kelimesi benim için eskisi kadar kalabalık değildi artık.

Küçük bir ailemiz vardı ve sonra daha da küçüldü

Herkes bana aynı şeyi söyledi o zaman

"Güçlü ol."

Güçlü oldum.

"Zamanla geçecek."

Geçmedi.

Belki de zaman her şeyin ilacı değildi
Bir ağrı kesici gibi uyuşturuyordu insanı kısa süreliğine sonra acı tekrar nüksediyordu ve afallatıyordu

Benim hikayem Abimi kaybetmekle değil,
Onunla beraber ölmediğim için başladı

Peki beni anlatan neydi?

Yanımdan ayırmadığım kablolu kulaklıklarım mı?
Ya da her zaman içine gömüldüğüm kitaplarım ve kelimelere aktaramadığım, ama mürekkepimle sayfalarına akıttığım cümlelerimle dolu dolunaylı defterim mi? Belki de izlediğim her filme bağlanmam ve onları tekrar tekrar izlememdi

Kahve sevmeyen, çay bağımlısı,
kalabalığı seven, ama kalabalıkta en sessizi olmayı seçen kız.

Klişe değil mi? Her insan kendinin farklı olduğunu düşünür. Ben farklı değil de basit olduğumu düşünürüm bazen.

Mesela abimi kaybettikten sonra ondan bahsederken geçmiş zaman eki kullanmaktan nefret ettim

Ağzımdan çıkan her söz bir tokat gibi hissettiriyordu çünkü bu yüzden şimdiki zamanı kullanmaya başladım ve insanlar bunu anladıklarında yüzüme acıyarak bakmaya başladılar

Ben nefret ettim o bakışlardan

Acınmak istemiyorum.

Ben sadece birini özlüyorum.

Zavallı değildim ya da güçsüz,
Sadece yarım kalmıştım.

İnsan, hazırlıklı olmadığı acıya hiçbir zaman alışamazmış ne zaman ne de kalabalık çare olurmuş gönlündeki yangına. bastırdığı duygularla, görmezden geldiği fotoğraflarla devam etmeye çalışırmış ama tek bir anı onu yerle bir etmeye yetermiş.

Öyle anlar gelir ki her bir kavgayı, her bir hayal kırıklığını o dinmez özleme tercih eder insan. Tek bir an için her şeyini feda etmeye hazırdır. Ama hayatın tek gerçeğinin ölüm olduğunu bildiği için ellerinden hiçbir şey gelmez bir yazıya döker düşüncelerini, acısını kendisine saklar kimseden anlayış beklemez, onu anlayanı çoktan toprağa emanet ettiyse.

Şimdi serin bir yaz gecesinde, bir zamanlar yapmaktan en çok zevk aldığım şeyi içim buruk bir şekilde yapıyorum. Hafızamı zedeleyen o gecenin benden aldığı her şeyi tek başıma geri almaya çalışıyorum.

Demiştim ya,
kalabalığın içinde sessiz kalmayı seçen kız

Ama artık seçme hakkım yok
Yalnızlık içinde yalnız kalmaya mahkumum artık.

Parmaklarım usulca piyanomun üzerinde gezinirken, odamın duvarlarında aşina olduğum melodinin sesi yankılanıyordu dağınık kafama rağmen notalarım doğruydu zaten hayatımda tek doğrum onlardı o yüzden ne ruh halimle ne de varlığımla bütünleşmiş olan bu karanlık karmaşanın onlara ulaşmasına izin vermiyordum.

Çaldığım parça Mettalica'nın Nothing Else Matters şarkısıydı. Abimle en sevdiğimiz şarkıydı ve piyano öğrenmeye ilk başladığımda hayalim kusursuz bir şekilde bu parçayı öğrenebilmekti ve bunu başarmıştım. Abim neredeyse her akşam odama dinlemeye gelirdi ben de hep onun için çalardım.

Abimden sonra kimseye bu parçayı çalamadım kazaya dair anılarım silikti her ne kadar acı verse de abimle son anlarımı hatırlamak istiyordum bu sebeple ne zaman piyanomun başına geçsem ve bu parçayı çalsam o geceyi anımsıyordum.

Alışamamıştım. Her seferinde aynı biteceğini bilmeme rağmen iyileştiğim andan beri piyanomun başına geçiyor ve sonunu asla getiremediğim bu parçayı çalıyordum

Acı dolu anılar zihnime her dolduğunda başıma inanılmaz ağrılar giriyordu bir nebze olsun hatırlamak istediğim için kendime zarar veriyordum bu onun çektiği acıların yanına bile yaklaşamazdı biliyorum belki de bu yüzden huzurlu hissettiğim her an omuzlarıma pişmanlık dolu bir yük olarak biniyordu.

Masamın üstünde duran defterimi elime alarak yatağıma geçtim pencerem açıktı perdemin rüzgarın etkisiyle dışarı savrulduğunu görebiliyorudum odamdaki tek ışık yatağımın başındaki sarı lambamdı küçük ama tüm odamı loş bir şekilde aydınlatmaya yetiyordu

Defterimin rengi griydi en sevdiğim renk olduğunu bildiği için abim tarafından seçilmişti kapağının tam ortasında yarısı karanlık bir dolunay bulunuyordu 2 yıldır benimleydi ve kıyamadığım için ancak yarısına kadar doldurmuştum

kalemi tutan belki Mehraydı ama satırlarda İzel'in cümleleri vardı

Yazdığım en son sayfa geçen haftaya aitti

6.3.26

Bugün İzel'e bir adım daha yaklaştım.

"Bu akşam piyanomun başına geçtiğimde geçen sefer kaldığım yerden tutunmaya çalıştım

o geceye dair anılara, yoldaki ağaçları, günbatımının gökyüzünde bıraktığı pembe, turuncu ve biraz da sarı renklerini hatırladım
Abimin silik bir kahkahası yankılandı ve ben o an ağrının ilk adımlarını hissettim zihnimde. Sonra da felaketi.. Doktor bana hafızamı çok zorlamamamı söylese de içim içimi yiyor daha fazlasını hatırlamak istiyorum sanırım çocukken olduğumdan daha sabırsızım. Sinirle piyanonun başından kalkınca başımdaki inanılmaz ağrı için ağrı kesicimi aldım. hayır pes etmedim sadece üzüldüm güçsüzlüğüme, 9 aydır tam anlamıyla elde edemediğim anlara üzüldüm. Yarın aynı güneşle yeni bir güne uyanacağım ve yine tek temennim yarım kalmış hatıralarıma kavuşmak olacak."

Bir süre öylece yazdıklarıma baktım ne ara bu defteri günlüğüm haline getirmiştim bilmiyorum ama bundan pişman değildim. Açıkçası kazadan sonra hâlâ bir şeyler karalayıp yazabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum hastaneden sonra eve döndüğümde kendimi uzunca bir süre sadece odama kapatmıştım ne piyano çalıyordum ne de okunmak için beni bekleyen ve aylar öncesinde hevesle aldığım kitaplarımı okuyordum.

Zamanımı kendimi suçlayarak ve hafızam zedelendiği için o geceye lanet ederek geçiriyordum. Beni tekrar hayata döndüren şeyin hâlâ ne olduğunu bilmiyorum. Hâlâ bir umuda ihtiyacım olduğunun farkındayım ve bir şekilde o umudun karşıma çıkacağına inanıyorum. 9 ay önce hayata küsmüş bir insan için bunların oldukça cesur sözler olduğunun farkındayım ama bazı şeyler inanılmayı hakeder ve ben hâlâ her şeye bağlanan o küçük kızım.

Işığı kapatıp açık pencereden odama sızan ay ışığının yansıdığı defterime baktım üstünde bulunan dolunayın aydınlık olan yarısı parlarken karanlığına sadece ışık yansımıştı eşit değillerdi ama şimdi ayın tamamen karanlık hiçbir yanı kalmamıştı

onun karanlığına ışık olan yine kendisiydi

Kafamı bu düşünceyle meşgul ederek kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Uykular geceye teslimdi, benim uykularım güvenemeyecek kadar ürkek.

𓅪

Kampüsün bahçesinde büyük bir meşe ağacı var okul ilk inşa edilmeye başladığında dikildiğini söylerler çimenlerdeki kalabalık buraya uğramaz ilk geldiğimden beri her boşlukta kulaklıklarımı kaptığım gibi kendimi buraya atarım İstanbul'da olmasına rağmen okulumuz yoğun bir yerde değil yeşilliklerin olduğu ve şehri tepeden izleyebildiğimiz bir yerde o yüzden şehir dışında okuma fikrine hiç yanaşmamıştım ortaokuldan beri hayalim burada okumak olduğu için.

Gözlerimi kapatıp kendimi müziğin melodisine bırakalı ne kadar oldu bilmiyorum ama birinin kucağımda duran telefonumu kaptığını hissettiğim anda gözlerimi açtım ve müzik durdu

Lavin, en yakın arkadaşım.
dinlediğim şarkıya bakarak yüzünü ekşitti ve telefonumu yeniden kucağıma bıraktı "sabah sabah içimi kararttın Mehra, Jeff Buckley yaşasaydı o bile izin vermezdi şunu dinlemene."

Kulaklıklarımı çıkarıp kol çantama bırakırken cevapladım "herkes senin gibi sabahın bu saatinde kampüse Mustafa Sandal dinleyerek girmiyor Lavin."

Gözlerini devirirken yeni fönlenmiş kızıl saçlarını geriye attı ve çantasından çıkardığı pembe tonlardaki rujuyla dudak kombosunu tazelemeye başladı

"Tavsiye ederim. Nasıl başlarsan güne o şekil devam eder canım şuan karşıma Seyhan hoca bile çıksa neşemi bozamaz o kadar enerjim yerinde yani."

Lavin Karaca tanıyabileceğiniz en harika insandı.
Benim aksime oldukça renkliydi kahvenin en güzel tonunda gözleri vardı o her ne kadar sıradan olduklarını söyleyip lens takmayı seçse de
saçlarını boyatmayı çok seviyordu şuan kızıldı ama eminim hiç beklemediğim bir anda sarışın olarak beni bulabilirdi ve bundan sonra hayatına bir sarışın olarak devam edeceğini iddia edip 1 ay sonra sıkılacaktı. her haliyle ve her kararsızlığıyla mükemmeldi.

Beyaz bir kedisi ve genelde ısırmasından şikayetçi olsa da asla vazgeçemediği bir kaplumbağası vardı. Pembeyi çok severdi ve sevdiği her şeyin üstünde pembe görmeyi isterdi. Ben dahil.

Birbirimizi çocukluktan beri tanıyorduk ben o zamanlar çok yaramazdım Lavinin de benden aşağı kalır bir yanı yoktu hatta benden daha beterdi ben ortaokulun başlarında durulmuştum ama onu durdurmak imkansızdı.

haksızlığa gelemezdi aklınıza gelebilecek en değişik yürüyüşlerde hep ön sırada olurdu ve asla kontrol edemediği bir sesi vardı ki bu yüzden hep başı belaya girerdi.

Uzun yıllara dayanan güven problemlerim vardı ve Lavin bunları aşabilen tek kişiydi. Kolay dost edinebilen biri değildim ama o bir şekilde sınırlarımı olabilecek en iyi şekilde ihlal ediyordu.
Onu dünyalara değişmezdim ve sanırım dostluk buydu.

Hafif esen rüzgarın etkisiyle önüme gelen siyah tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdım “Bugün dersin yok sanıyordum.” Sıkıntıyla ofladı “ben de öyle sanıyordum 40. rüyamı görürken canım sınıfım grupta pratik yapmamız hakkında makale yazıyormuş resmen.” Büyük bir dikkatle elindeki kahverengi kalemiyle dudaklarını çerçevelemeye başladı “pratik yapmamız gerektiğine karar vermişler 24. aramada cevapladım.”

Kaşlarımı çattım “sene sonu için henüz bir oyun seçilmediğini sanıyordum neyin pratiği bu?” Elindekileri çantasına geri koydu “Seyhan hoca her an hazır olabilmemiz için dün bize sahneye çıkıp doğaçlama yapmamızı istedi ordan bakınca Erdal Beşikçioğluna mı benziyorum anlamadım ki ne arar bizde öyle yetenek.”

“Peki sen ne yaptın?”

Omuz silkti “aradan sıvışıp kaçtım tabii ki.” Kaşlarım şaşkınlıkla kalktı “Sonra da bu hoca bana kafayı taktı diye hayıflanıyorsun Lavin ciddi olamazsın şuan.” Gözlerini devirdi tekrardan “Tabii ki şaka yapıyorum Mehracım yürek mi yedim Allah aşkına çıktım efendi efendi doğaçlamamı yaptım duygularımı yansıtamadığıma dair azarımı yedim paşa paşa indim.” Bacaklarını dikip dirseklerini dizlerine yasladı “Adam taktı kafayı bana.”

İstemsizce gözlerimi devirdim “o sana iyi sabrediyor sen de tiyatroya.” İç geçirdim “ben yapamazdım herhalde yani aynı sahneyi tekrar tekrar canlandırmak…en fazla üçüncüde bırakırdım herhalde.”

“Canım sen piyanistsin aynı yeri yüz kere çalıyorsun zaten.”

“Aynı şey mi Lavin Allah aşkına.”

“Senin parmakların benim beynim acıyor.” oldukça dramatik bir şekilde iç çekti “her bölüm mü acı verir insana ya.”

Başımı iki yana sallayarak kolumdaki saate baktım dersin daha başlamasına 1 saat vardı olduğum yerden memnundum o yüzden vakit geçirmek adına çantamdan kitabımı çıkardım Lavin de mesajlarını kontrol ediyordu

Aylar önce yarım kalmaya mahkum ettiğim Beyaz Geceleri bugün yeniden okumaya başlamıştım. Ayracımın olduğu sayfayı açtığımda gözüme ilk çarpan şey, dün gece yatmadan önce okuduğum son satır ve altını çizdiğim cümleydi;

“Yaşadın mı, yoksa yaşadığını mı düşünüyorsun?”

Ve yanına eklediğim kendimden küçük bir not;

“Düşündüğüm için yaşayamıyorum.”

Karşımda bir duvar olsaydı bana saatlerce izlettirecek o cümleye beklemediğim bir anda rast gelmek değişik hissettirmişti alıntının altını çizdiğimi bile unutmuştum hatta yazdığım notu da

Sanki aklım beni korumak için canıma dokunan en ufak şeyi siliyordu böylece yaşanılanlar dışında yüzüme vuran gerçeklikleri bilinçaltımın derinliklerine gömülüyordu

Ne kadar işe yaradıkları tartışılır.

Önümüzdeki yarım saati yarım bir dikkatle kitabımı okuyarak geçirdim Lavin yanımda video kaydırıyor bir yandan da nasıl bir oyun yazmak istediği hakkında konuşuyordu

Yazarlık veya oyunculuk geçmişim olmadığı ve bu yönde daha önce hiç hayal kurmadığım için ona bir yararım dokunmuyordu

Okuduğum sayfanın son satırlarına yaklaşırken Lavin’in huzursuzca kıpırdanıp durduğunu farkettim ben daha soramadan o konuştu;

"Mehra?"

"Hm?"

"Ben senden bir şey saklıyorum."

Sayfayı çevirmek üzere olan elim duraksadı duymayı Lavinden duymayı beklediğim en son şey sanırım buydu.

Bu zamana kadar birbirimizden hiçbir şeyi saklamamıştık, saklayamazdık çoğu zaman anlaşır birbirimize çare olurduk bazı zamanlar varlığımızda destek bulurduk sessiz kalırdık ama her ne olursa olsun birbirimizin yanında olurduk o yüzden şuan hissettiğim tek şey meraktı

"birisiyle görüşüyorum." gözlerini benden kaçırdı "geç söylediğim için üzgünüm ama sanırım ilk defa tereddütteyim ve bu sefer hislerim için değil, hissetmeyi seçtiklerim için öyleyim galiba."

Lavin'in utandığına ilk defa şahit oluyordum. Genellikle hayatına aldığı kişiler hakkında dürüst konuşurdu ve gizlemezdi. konuşmadan üstündeki açık mavi salaş hırkasının ipleriyle oynamasını izledim, içinde tuttuğu şeyin onu rahatsız edip etmediğini anlamaya çalışıyordum. Açık sözlüydü lafı dolandıran birisi asla değildi ve bu halleri beni şaşırtmıştı.

"Aşık mı oldun?"

Sorduğum ani soruyla dakikalardır çimenlere kitlenmiş bakışları hızla beni buldu. Gözlerinde hem bir rahatlama hem de korku vardı ama hepsinden çok şaşkındı

Çünkü bu zamana kadar aramızda kimi konuşursak konuşalım bir kere bile ona bu soruyu sormamıştım

Gözlerini tekrar çimenlere dikti "bilmiyorum." başka da bir şey söylemedi ardından hırkasını çıkarıp çimenlerin üzerine bıraktı ve uzanıp başını üstüne yerleştirdi

"ondan hoşlanıyor musun peki?"

Tam olarak kimden bahsettiğimize dair hiçbir fikrim yoktu ama Lavinin kalbine dokunmuş olması yeterdi ve ilk defa bu kadar sessiz ve düşünceli olduğuna göre hislerim doğruydu

"Her hoşlantı aşk mıdır Mehra?"

İster bin kitap oku ister bin hikaye dinle sana işlenmemiş ve yaşama fırsatı verilmemiş her şey'e yabancısın. Ve bu konuşmada Aşk'a yabancı olan biri varsa, o da benden başkası değildi.
"Daha önce hiç aşık olmamış birine soruyorsun Lavin." yanına uzanmak yerine yüzünü görüş alanımda tutarak oturduğum yerde kıpırdadım. "Gökyüzünü görmemiş birine güneş ve ay'dan hangisini daha çok sevdiğini sormakla aynı şey bu."

"Ama anlatılsa bilmez mi?" diye sordu

"Dinlemekle görmek aynı şey değildir ki sen o insana ne kadar anlatırsan anlat gökyüzünü ilk gördüğü anda hissedeceklerine hazırlayamazsın.
o da ezberlediği her şeyi unutur zaten."

Bu sefer "Ama alıştığında ikisinden birini seçmesi kolay olmaz mı?" dediğinde omuz silktim "insan sevdiğini seçmez ki, o kalbine işler."

Sıkıntıyla iç çekti "duygularımı ifade etmekte senin kadar iyi değilim. Hayatım boyunca kapalı kutu olmaya o kadar alıştım ki bu sınırlarımı birinin aşmasına izin verme fikri beni korkutuyor."
Haklıydı ben hissettiklerimi kelimelere dökemezsem yazıya dökerdim onu da yapmaya gücüm olmazsa da zaten yüz ifadelerimi kontrol etmeyi asla beceremezdim yani onun aksine ben açık kutuydum bu da çoğu zaman zarar verirdi bana.

Ama Lavin cesurdu.
Benim hiç olamadığım kadar.

Sakince yanına uzanıp gözlerimi ortak noktamız olan gökyüzüne diktim. "Doğru kişi sen daha farkına varmadan o sınırları çoktan geçmiş olur Lavin."

"Ya ben emin olamazsam?" dedi bu defa "içinde şüphe bırakan zaten doğru kişi değildir." diyerek cevapladım onu.

Hiç aşık olmamıştım. Kimseden hoşlanmamıştım bile ona akıl vermesi gereken en son kişiydim belki de. Benim başıma gelse ondan daha çok afallayacağım bir gerçekti.

Aşka dair tek bilgim okuduğum kitaplara ve izlediğim filmlere dayanıyordu. Hayal dünyasında aşk güzeldi gerçek dünyada da peri masalı gibi mi hissettiriyordu yoksa hüzünlü başlayıp, karmaşık ilerleyip sonu yalnızlık ve yoksullukla biten Rus romanlarına mı benziyordu bilmiyorum.

İki türlü de insanı altüst ettiği bir gerçekti.

Başımı yasladığım yerde Lavin'e çevirdim dirseğimi çimenlere dayayarak yanağımı avuç içime yasladım.

"anlatmak ister misin?"

"Hiç sormayacaksın sanmıştım."

2 ay önce:

İstanbul'da her gün hayatın erken saatlerde başladığı bir gerçekti bazıları içinse hayat, gece başlardı.

Geceyi daha çok sevdiklerinden değil, Karanlık gizlenmesi gerekeni gündüzden daha iyi sakladığından.

Eğer bir üniversite öğrencisiyseniz gündüz ve gece arasında seçim yapma hakkınız yok. Sizin yerinize buna karar verenler zaten var.

Mesela sabah 8'e ders koyan Seyhan Gürbüz hoca gibi.

"kusura bakmayın!"

Belki de 5 dakika içerisinde çarptığı 10. kişiden özür dileyerek kaldırımda koşuşturmaya devam etti. Asla fönlemeden evden çıkmadığı kızıl saçlarını bu sabah tarayamadan çıkmıştı ve bu zaten geç kaldığı sabah saatlerinde canını sıkmaya yetiyordu.

Elini bile sürmeden evden çıkmak zorunda kaldığı makyaj malzemelerini düşünmek bile istemiyordu.

Lavin Karaca hiçbir yere geç kalmazdı.
Tamam, belki geçen hafta iki gün yarım saat kadar geç kalmıştı ve ondan önceki hafta da…

Ama onun savunmasına göre sabahın 8'ine ders koyandaydı suç.

Ayrıca o saatte metro, iş'e gitmeye çalışan adamlarla doluydu ve onun tek isteği sadece 5 durak süren yolculuğunda uyumaktı.

Okulun bulunduğu sokağa girdiğinde kalbi göğsünden fırlayacakmışçasına atıyordu tüm nefesi dakikalardır koşmaktan boğazına dizilmişti. Cebinden çıkardığı telefonunu açıp nefes nefese saati kontrol etti

"20 dakika. Baban da mı koşucuydu be."

Sağındaki sokak lambasına sırtını yaslayarak soluklandığı sırada en yakın arkadaşından gelen mesajı cevapladı nerede olduğunu soruyordu çünkü anlaşılan Lavin'in kâbusu Seyhan Hoca okula giriş yapmıştı ve yine geç kalırsa başına yüklenecek sorumluluğu düşünmek bile istemiyordu.

-kapıdayım. Ondan önce girersem içeri Seyhan hocanın kelinden öpücem Mehra.

Kendine tanıdığı süreyi bitirince telefonunu kapatıp sağına soluna attığı hızlı bir bakışın ardından karşı yola kampüsün bahçesine doğru koştu.

Hesaba katmadığı şey nereden geldiğini bile anlamadığı birinin ona çarpmasıydı.Evden çıktığından beri millete çarpıyordu bunda bi sorun olmamalıydı ama bununla da kalmadı

Hemen yanında okulun kapısına park edilmiş arabaya çarpıp yere savruldu.

Sırtüstü yere düştüğünde acıyla yüzünü buruşturdu telefonu ve çantası çoktan asfalttaki yerini almıştı çarpan kişi ise arkasına bile bakmadan yoluna devam edip gözden kaybolmuştu.

Başını kaldırıp gittiği yere baktığında etrafta kimse yoktu “Bi özürünü duysaydık ya!”

Sessizlik.

"Anca benim başıma gelir" diyerek homurdandı "hayvan herif sırtımı kırdı." Neyseki etraf boştu ve belki de ilk kez okulu dağ başında bir yere yapmış olmalarına şükretti bir günü daha rezil olmadan atlatmıştı.

Dikkatlice yerinden doğrulurken çarptığı arabanın
kapısı hızla açıldı ve önüne uzun boylu biri dikildi

görüş alanına önce beyaz spor ayakkabılar girdi ardından siyah pantolon ve gri tişört...

Sabah güneşi yüzünden gözlerini kısarak bakışlarını karşısındakine yöneltti “Teşrif edebildiniz prensim hiç çıkmayacaksınız sanmıştım.” kendisine uzatılan eli umursamadan hızla ayağı kalktı

Ani hareketi sebebiyle hissettiği acıyla yüzünü ekşitti ve artık yüzünü net görebildiği yabancının karşısına dikildi.

Beyaz tenliydi burnunun üstünde ve yanaklarında sayılabilecek kadar az, uzaktan bakılsa görülemeyecek kadar küçük çilleri vardı. Kolunda ve tişörtünün açık kısmından görünen dövmeleri vardı. Kaslarından bahsetmiyordu bile.

Normal şartlarda tanışsaydı karşısındaki Yunan tanrısından hallice çocukla konuşma başlatabilir günlerini durmadan konuşup mesajlaşarak geçirebilirdi onu haftalarca Mehra'ya anlatır sonra da her zaman içini kasıp kavuran o hisse teslim olup aniden hayatından çıkabilirdi.

Çünkü Lavin Karaca bağlanmaktan korkardı içinde zerre şüphe bulunduran her şeyden kaçardı. Kaçmak zorundaydı.

Bakışları çocuğu es geçip hızla sokağa ona çarpıp giden kişinin gittiği yöne baktı ama ortada kimse yoktu

"Medeniyet buralara uğrayalı çok oldu sana haber vermediler mi?!”

bağırmıyordu bile sadece sesi boş sokakta yankılanırken öfkesini yansıtmaya yeterliydi.

Telefonu ve çantası hâlâ yerdeyken kumral çocuk eğilip onları yerden aldı ve sabırla karşısındaki kadının yakarışlarının dinmesini bekledi

Sonunda lenslerle kahvelerini perdelemiş olan yeşil gözler onu bulduğunda elindekileri ona uzattı "bitti mi?"

Gözlerini kırpıştırdı “Ne bitti mi?”

“Çoktan toz olmuş birine sövmen.”

Lavin'in siniri bir nebze dinmişken karşısındakiyle tekrar nüksetti ellerindeki eşyalarını hızla kavradıktan sonra giydiği topuklu ayakkabıları sayesinde biraz olsun azalan boy farkları sebebiyle bakışlarını yukarı kaldırdı

"parkedecek başka yer yok muydu? Sizi bana sayıyla mı gönderiyorlar anlamıyorum ki!"

Kaşları şaşkınlıkla kalktı ve "çattık" diye içinden geçirdi kumral çocuk. Gerçi anlamalıydı karşısındaki saçları ateş kızılı kadının öfkesinin de yakacağını.

"Park halindeki arabaya çarpan sensin suç nasıl benim oluyor anlamadım." dedi bir adım kadına doğru atarken.

"Anlamazsın tabi." homurdandı "siz erkekler neyi anlıyorsunuz ki zaten! Mesela 10 dakika geciktim diye hoca da beni anlamayacak!"

düştükleri durumun saçmalığının ikisi de farkındaydı ancak Lavin dengesizdi çabuk asabileşiyordu ve Yunan tanrısı çocuk yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

"Ya sabır" diyerek yüzünü sıvazladı kumral çocuk. Sabahki iddiayı kesinlikle kaybetmemeliydi yoksa bu durumda şuan kendisi değil, Cihangir olurdu ve böylece bu dağ başında lanet bir paketi beklerken boyundan büyük öfkesiyle karşısında bağıran bir kadınla uğraşmak zorunda kalmayacaktı.

"Arabama çarptığın için senden özür mü dileme mi bekliyorsun?" diye mantıklı bir soru yöneltti

Sinirli bakışlarını kaçırdı Lavin saçmaladığının farkındaydı resmen tüm üniversite hayatını zehir eden hocayla ters düşmemek için karşısındaki yabancıya dakikalardır bağırıyordu.

“Aptal arabana ben çarpmadım bana çarptılar ben de ona çarptım çarpılma günümüzdeyiz sanırım bugün.”

İstemsizce güldü kumral çocuk

Bir an bakışları gülüşüne takıldı Lavin’in güzel gülüyordu vesselam

“Ne gülüyorsun?”

“Ağzımdan tek kelime çıkmadı.”

Tek kaşı havaya kalktı

“Gülüyorsun ama.”

Başını iki yana salladı çocuk “Arabamla bir problemin mi var?”
Gözlerini devirdi Lavin “pek geçinemiyoruz aşmamız gereken problemler var mesela iletişim özürlüsü sahibi gibi.”

Kaşları şaşkınlıkla havaya kalkarken dudaklarından firar eden gülüşünü engelleyemedi çocuk “Fark ettim.” Kaputa göz attı “Genelde insanlar tanışırken merhabalaşır sen doğrudan kaputa atlıyorsun.”

Gözleri açıldı “Kusura bakma ya bir dahakine çelenkle gelirim adam akıllı tanışmış oluruz.”

Sırıttı “Arabama mı?”

Somurttu Lavin “Hayır kendime bugün çok sabrım sınandı.”

Başını geriye atıp kahkaha atmasını izledi çocuğun daha iki dakika önce üstüne atlayıp kavga çıkarmaya hazırken şimdi gülüşünü izliyordu

Mehra haklıydı, bir gün içinde karşına çıkabilecek sürprizlerin ne kesin bir zamanı vardı ne de sınırı.

Elini saçına geçirip titrek bir nefes verdi "benden özür dilemeni falan beklemiyorum tama-"

Sözünün yarıda kesilmesine sebep olan şey, omzuna aldığı çantasını düzeltmek için elini uzattığında parmaklarının yırtılmış kumaşa takılmış olmasıydı.

Öylece donakaldı bir an

Yabancının da gözleri çantayı bulduğunda kaşları çatıldı ne tür bir belaya bulaştığının ancak farkında varıyordu.

“Yok artık.”

Buraya teslim alması gereken bir paket için gelmişti ve işler daha da sarpa sarmadan halletmesi gerekiyordu çünkü vakit yaklaşıyordu ve teslimatı yanında kısa ve öfkeli bir kızla yapamazdı.

Hiçbir şey demeden Lavin'in elindeki telefonu kaptığı gibi ekranı yüzüne tuttu ve açılır açılmaz rehbere girdi

Lavin'in bakışları şok içinde onu bulduğunda hızla öne atıldı "ne yaptığını sanıyorsun? Aptal arabanın çantamı mahvettiği yetmedi mi ver şu telefonu!"

Kumral çocuk sırtını ona dönerek telefonu biraz yukarıda tuttu ve rehbere hızla numarasını kaydedip diğer elini kendi cebine attı

Kendi telefonunu çaldırarak onun numarasını da kaydetmeye başladığı sırada Lavin bağırmaha devam ediyordu

"Sakin ol kızıl kafa ve bana adını söyle ki çantanı temin edebileyim ve yolumuza bakalım."

Ne yaptığını anlayınca geri çekildi Lavin her ne kadar tanımadığı birine çanta aldırmayacak kadar gururlu olsa da şuan istese de aynısını bulamayacağını biliyordu ve inadı yüzünden kendisini suçsuz olduğuna çoktan ikna etmişti bile. sıkıntıyla ofladı "Lavin Karaca." önüne gelen saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı "Ayrıca bana kızıl kafa denilmesinden hoşlanmam."

"Görünüşe göre benden de hoşlanmadın." diyerek telefonu ona geri uzatan yabancıdan asi bakışlarını bir an olsun uzaklaştırmadan çekip aldı "seni tanımıyorum bile." Ve rehberindeki yeni numaraya baktı "Yaman Ateş."

Gülümser gibi oldu Yaman. "Artık tanışıyoruz." Elini uzattı.

Dakikalar önceki saçma arbededen buraya nasıl geldiklerine dair hiçbir fikri yoktu ama yine de uzatılan eli sıktı Lavin. "Bana bir çanta borçlusun."

Sırttı Yaman "en kısa zamanda elinde olacağından emin olabilirsin." Elleri usulca ayrılıp ceplerindeki yerlerini aldı "Ayrıca arabam aptal değil." diyerek eski model siyah Ford Mustang arabasına döndü ve şefkatle kaputa hafifçe vurdu

Gözlerini devirerek kollarını göğsünde bağladı Lavin. "o sadece bir araba."

"sen ona aldırma güzelim." diye konuştu arabasına

Tek kaşı kalkarken etrafına bakındı Lavin. "Sen delisin."

"Kesinlikle senin kadar değil." Hafifçe sırıttı Yaman sağ yanağındaki gamzesini ortaya çıkararak "yeterince geç kaldığını varsayarsak."ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi "şuan seni arayanın arkadaşın olduğunu düşünüyorum."

Lavin başını elinde duran telefonuna indirdiğinde Mehra'dan gelen ikinci aramayı farketti bu sefer cidden Seyhan hocanın gazabından kurtulamayacaktı

Daha fazla konuşmadan okulun bahçe kapısından içeri girdi ve okula doğru koşmaya başladı

"Tekrar görüşeceğiz kızıl kafa!" diye arkasından bağırana Yaman'ın eğlenceli sesini duymazdan geldi.

Bir elinde yırtılmış pembe çantası ve telefonunda bir yabancının numarasıyla okula girdiğinde sabah yaşadıkları beyninde tekrar edip duruyordu bir yandan da bu kadar yakışıklı bir çocuğu daha önce kampüste görüp görmediğini hatırlamaya çalışıyordı

Sınıftan içeri girerken kendisine mental bir tokat atmayı ihmal etmedi.

Herif ukalaydı.
Yunan tanrısı olsa ne olurdu?

Lavinin okulun kapısından içeri girişini izledikten sonra duyduğu adım sesleriyle yüzündeki sırıtışı sildi ve arkasını döndü Yaman. Karşısında dikilen siyahlar içinde tanımadığı ve bu görüşmeden sonra da muhtemelen bir daha karşılaşmayacakları adama doğru bir adım attı

Etrafa attığı kısa bir bakış sonrası usulca elini uzattı ve avucuna bırakılan küçük ama bir çok şeyin kurtuluşu olan plastik parçasına bakışlarını dikti

Öteki adam hiçbir şey demeden yoluna devam etti Yaman yüzünü dahi görmemişti bir önemi de yoktu zaten.

Büyük bir oyunun parçası olduğunuzda amaç her zaman büyük resmi görmektir. Çünkü her şey sona erdiğinde küçük detayları kimse önemsemez.

Elindekini cebine attıktan sonra arabasına bindi ve aklının bir köşesinde yerini alana kızılı düşünürek yola çıktı...

𓅪

Lavin anlatmasını bitirince bir süre sadece ona baktım. Ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum tek bildiğim, tanışmalarının filmlerden fırlamış gibi sıradışı ve bir o kadar da komik olmasıydı.

Oldukça absürttü ve Lavin için başka türlüsünü düşünemezdim.

Bir süre sadece sustum. O sabahı çok net hatırlıyordum kapıda olduğunu söyleyip sonraki 20 dakika boyunca derse gelmemişti aramalarımı cevaplamıyordu ve ben de Seyhan hocayı daha fazla oyalayamamıştım. Ne olduğunu sorduğumda geçiştirmişti ama şimdi dinleyince neden anlatmadığını anladım.

Onun kafasını kurcalayan o tanışma değil, sonrasında yaşanılanlar olmalıydı. Muhtemelen durmaksızın konuşuyorlardı ve Lavin'in çantasını düşünmeye bile fırsatı olmuyordu.

Bana bıkkın bir ifadeyle baktı "sana inanamıyorum Mehra gülmemek için uğraşıyorsun resmen."

Ciddileşmeye çalışarak oturduğum yerde dikleştim
"Özür dilerim” hafifçe öksürdüm “bu son zamanlarda işittiğim en komik şeydi."

"Anlattığıma pişman etme ne kadar sinirlendiğimi tahmin bile edemezsin çantamın o halini gördüğümde çocuğu parçalayacaktım resmen." Kaşlarını çattı "ayrıca kim 60'lardan fırlama bir arabayla gezer ki?"

Omuz silktim "neyseki sen onu parçalamadan akıllıca davranıp krizi iyi yönetmiş."

Gözlerini devirirken ayaklandı "tam bir ukalaydı."

Onu takip ederek ben de toparlandım dersime 5 dakika kalmıştı "Hayatının aşkıyla tanıştığını düşünüyorum." anında homurdandı "yanlış düşünüyorsun Mehracım okuduğun romanlarındaki aşık karakterler gibi aptal olamayacak kadar uyanık biriyim."

"Bunu zaman gösterir." diye cevapladım.

Ama Lavin inkar etmekte ısrarcıydı "sadece birkaç haftadır konuşuyoruz ve henüz bir bahaneyle benden koşarak uzaklaşmadı ya kendinden emin ya da kaybedecek bir şeyi yok." Sıkıntıyla nefesini verdi "kendimi kaptırmıyorum. Henüz bir şey söylemek için çok erken sadece uzun zaman sonra ilk defa huzurluyum." Gülümsedi "ayrıca çantama henüz kavuşmadım."

Arkasını dönüp kampüse doğru yürümeye başladı "umarım zaman bu sefer yanıltır Mehra."

𓅪

Saatler sonra derslerim bittiğinde piyano çalmak için sınıfa girdim

Burası akşam 8'e kadar açık olurdu ve bu saatlerde kimse olmazdı herkes ya evine ya da yurduna giderdi böylelikle binada ben ve güvenlikten başka kimse olmazdı

Boş koridorda ilerleyerek aşina olduğum köşeyi dönüp piyano sınıfının kapısını araladım.

İçeri girdiğimde her zamanki gibi ilk yaptığım şey pencereye yönelmek oldu. Camı birkaç santim aralayıp dışarı baktım gün batımıydı her yer turuncu ve pembe renklere bürünmüştü eğer şanslıysanız yağmur sonrası buradan gökkuşağını görebilirdiniz ancak ben henüz hastası olduğum mevsime kavuşamamıştım o yüzden şimdilik gecelerin serinliğiyle yetiniyordum. Akşamın serinliği yüzüme vurduğunda gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Birkaç dakikamı gün batımını izleyerek geçirdikten sonra odanın ortasında duran piyanoya yöneldim garip ama gün batımını görmek bile canımı yakıyordu o geceye dair olduğu için.

Siyah gövdesi odadaki loş ışığın altında parlıyordu. Kapağında kendi siluetimi görebiliyordum. Saçlarım yüzüme düşmüş gün boyu taşıdığım yorgunluk gözlerimin altına yerleşmişti.

Çantamı ve ceketimi bir köşeye bıraktıktan sonra koltuğuma yerleştim ve kendime tanıdığım bir kaç saniyenin ardından parmaklarımı tuşların üstüne yerleştirdim

Sene sonunda okullar arası bir turnuva vardı ve hoca benim katılmam konusunda çok ısrar etmişti. İlk başlarda bunu kesin bir dille reddetmiştim çünkü bir daha piyanonun başına oturmayacağımdan emindim.

Canım çok yanmıştı ve bana acımı hatırlatacak her şeyden nefret ediyordum Ama piyano buna dahil değildi, dahil olmamalıydı benim en güzel anılarıma o sahipti ve kendimi olmayacağına ikna ettiğim onca geceden sonra Uzun süre düşünüp hocaya kabul ettiğimi bildirmiştim.

Derin bir nefes aldıktan sonra gözlerimi kapattım ve ellerimin ezberlediğim notaların yönünü bulmasına izin verdim

Bana iyi geldiğine inandığım tek şeyi yapıyordum yapmaya mecburdum
Benden başka kimse bana İzel’i hatırlatamazdı kimsenin gücü yetmezdi beni bana hatırlatmaya ve benim de inancım yoktu birilerinin bana onu hatırlatmasına izin vermeye.
Ellerim evime giden bir haritanın üzerinde gezinir gibi piyanonun üzerinde dans etmeye başladı

Tek bir nota

Ardından bir başka

Sonra onları takip eden bir başkası

Parmaklarım tuşların üzerinde ilerledikçe düşüncelerimin sesi azalmaya başladı. Gün boyunca kafamın içinde dönüp duran cümleler, yarım kalan konuşmalar, söyleyemediğim şeyler ve yetişemediğim her şey, hepsini bir bir geride bıraktım.

Dışarıdan bakıldığında piyano başında pratik yapan bir üniversite öğrencisiydim ama içimde her bir tuş ayrı bir yere dokunuyordu

Her notanın ayrı bir hikayesi vardı kimi bir pamuk kadar yumuşak kimi bir kılıç kadar keskin, ama her biri uyum içinde. Çıkan her ses uyumluydu ama her uyumun içinde bir uyumsuzluk vardı ki o da aydın nidaların içine yerleşmiş düşüncelerimin karanlığıydı

Duvarlarda yalnızca piyanonun sesi yankılanırken yeni bir akora geçtim ve düşüncelerimin yönünü değiştirdim

Her bir nota ayrı bir his
Her bir nota ayrı bir düşünce

Olmuyordu geçirdiğim her dakika kendi kafamın içinde kayboluyordum düşünmekten uyuyamadığım zamanlar oluyordu ve ben buna engel olamıyordum ve sanırım benim bağımlılığım da buydu; düşünmek.

Son melodiye geldiğimde sol elimi hafifçe kaldırıp son tuşun üzerinde birkaç saniye tuttum. Ardından parmaklarımı yavaşça çekerek parçayı sessizce sonlandırdım...

Geriye bıraktığım sessizlik önceki kadar canımı acıtmadı.

𓅪

Lavin'le bahçedeki konuşmamızın üstünden tam 1 hafta geçmişti ve bu gece, bahsettiği çocuğun onu davet ettiği yere onunla beraber gelmem konusunda ısrar ediyordu.

Nereye gideceğimize dair hiçbir fikrim yoktu muhtemelen bulunmamamız gereken bir partide sonu polisle bitecek bir gece geçirecektik ve açıkçası bunlardan hiçbirine ruh halim hazır değildi.

Fakat Lavin bu sefer böyle olmayacağı konusunda ısrarcıydı güveniyordu ve başımızın belaya girmeyeceğinden emindi.

Ona göre bu, içinde bulunduğum buhrandan çıkmak için bir fırsattı.
beni asla zorlamıyordu her ne kadar evde kalıp kafamı dağıtmak için rastgele bir rom-com izleyerek uyuyakalma fikri cazip gelse de onu yeni tanıdığı biriyle daha önce hiç gitmediği bir mekanda yalnız bırakma fikri de içime hiç sinmiyordu.

Abimi kaybettiğim geceden beri Lavin yanımdaydı ve zorunda olduğum için gittiğim üniversite dışında hiçbir yerde buluşmuyorduk sırf ben kendimi iyi hissetmediğim için. O'na borçluydum.

Abim de böyle isterdi.
Hayatıma devam etmemi
Ama sorun şu ki abim burada değildi
Ve yola devam etmek eskisi kadar cazip gelmiyordu.

Yattığım yerden başımı kaldırıp pencereme baktım hava kararmıştı cuma gecesiydi ve stresli bir haftayı daha geride bırakmıştım.
Parmaklarım her gün saatlerce piyano çalmaktan ağrıyordu kendimi okula kaptırıp bir çıkmazın içine sürüklenmek istemiyordum.

Dakikalarca cevap bekler gibi tavanı izledikten sonra haftasonu geldiği için kendimi avutarak yataktan kalktım. Saate baktıktan sonra telefonumu şarja taktım.

19:21

Hızlıca aldığım bir duşun ardından saçlarımın kurutmaya başladım. Saçlarım siyahtı gür sayılamayacak kadar az, seyrek denilemeyecek kadar da çok. Çocukluğumdan beri saçlarımı kestirmekten nefret ederdim o yüzden arada uçlarını almak dışında hiç kısaltmak gibi bir cesarette bulunamamıştım bu sebeple şuan uzunluğu sırtımdan aşağı, belimin biraz yukarısındaydı.

Annem saçlarımın siyahlığının boyanmış gibi canlı durduğunu söylerdi gözlerimin maviliğine çok yakıştığını düşünüyor. Ailede gözleri mavi olmayan tek kişi babam annem iki çocuğuna da kendi gözlerini armağan etmiş olmanın gururunu hep taşırdı.

Hafif dalgalı oldukları için saçlarıma başka bir şey yapmadan sadece kurutup taradım

Makyaj için masama oturduğumda eskisi kadar makyaj yapmayı sevmediğimi bir kez daha iliklerime kadar hissettim çekmecemdeki tozlanmış far paletlerim dile gelseydi tekrar Lavinle duş öncesi makyajlarımızı yapmamız için yalvarırlardı

Makyaj çantamı elime alıp kurcalamaya başladım.Kimsenin yüzümdeki cesedi görmesine gerek yoktu o yüzden uykusuzluğumun emareleri olan göz altlarımı kapatıcıyla kapattıktan sonra kaşlarımı tarayıp biraz allık sürdüm kirpiklerim uzundu ama kıvrık değildi biraz kıvırıcıyla oyalandıktan sonra belki de en sevdiğim şey olan kırmızı rujumu elime aldım.

Rengi ne çok parlak ne de çok mattı annemin 18. yaş hediyesiydi çünkü çocukken onun kırmızı rujunu gizlice alır neredeyse her gün yüzüme bulaştırarak sürerdim albümümüzde bir çok fotoğraf vardı bununla alakalı

Uygun bir dudak kalemiyle beraber dikkatlice rujumu sürdükten sonra duş almak dışında boynumdan hiç çıkarmadığım ucunda minik bir serçe olan kolyemi taktım bileğime de uyumlu bir gümüş bileklik taktıktan sonra dolabımın karşısına geçip canlı renklerden uzak pastel tonlarla harmanlanmış askılığa baktım

Gözüme batan en ufak canlı renge sahip kıyafetlerin hepsini bir koliye tıkıp çatı katına çıkarmıştım hastaneden çıktıktan sonraki gün ilk defa abimin mezarına gideceğim gündü ve ben kıyafet seçmek için açtığım dolapta cıvıl cıvıl hissettiren ne varsa ağlayarak çıkarmıştım dolabımdan. Sanki hiçbirini giymeye hakkım yoktu sanki yaşamı ifade eden hiçbir renge bürünmeye haddim kalmamıştı

İzel’in dolabını karanlığa hapsedip, geriye kalanları da kendi karanlığıma mahkum etmiştim. Kendime yaptığım ilk acımasızlık buydu ondan sonra da durmadım zaten.

Dakikalarımı dolap karşısında kararsızlıkla harcadıktan sonra siyah uzun ince çoraplarımı ve yine siyah bir şort eteği gri bir body ile kombinleyip üstüne uyumlu siyah ceketimi aldıktan sonra bir ara alışverişe çıkmam gerektiğini kendime hatırlattım kim eğlenmeye cenaze sonrası uğramış gibi giderdi ki?

Nasıl göründüğümü bilmiyordum ama dışarıdan beni gören ne korkularımı sezebilirdi ne de üzüntülerimi sezebilirdi ki benim için önemli olan da buydu; görülmemek.

Kol çantama hızla gerekli şeyleri attıktan sonra Lavin'in aramasıyla beraber merdivenlerden aşağı indim.

Annem bahçesinden yeni çıkmıştı toprak içindeki eldivenlerini banyoya bırakırken beni süzdü "yine renklerden kaçıyorsun ama sen annenin kızısın mavilerin yetiyor." gülümsedi belki de aylar sonra ilk defa sıcak bir gülümsemeydi bu, gerçekliği tartışılırdı ama ben inanmayı tercih ettim.

Kısa siyah botlarımı dolaptan alıp ayaklarıma geçirirken cevapladım "renklerden kaçtığım yok anne sadece artık uyuştuğumuzu sanmıyorum." doğruldum "hem siyah asil bir renk her şeye uyuyor."

Bana doğru yürüyüp ceketimin altına sıkışmış saçlarımı özenle düzeltti "bunu siyahı siyahla kombinlemeyi bıraktığın zaman konuşalım Mehra." Tam karşısında olmama rağmen bana özlemle bakıyordu ve bu gerçek her seferinde canımı yaksa da alışamamıştım.

Ben annemin büyüttüğü İzel değildim
İzel'i hatırlamaya çalışan Mehraydım.
Eksiktim
Abim olmadan daha da eksilmiştim
Ve annem çaresizce o boşluğu doldurmaya çalışıyordu

"Geç gelmemeye çalışırım." diye mırıldandım yansımam gibi hissettiren o mavi gözler dışında her yere bakarken. Annemin kokusu sarmaladı etrafımı o şefkatli bir öpücüğü saçlarıma bırakırken,
sonra sarıldı bana ve ben sarılışına onun kadar sıkı karşılık veremediğim için kendime lanet ettim.

Annemden ayrıldıktan sonra evden çıktığımda gözlerim üst katta pencere önünde telefonda konuşan babamı buldu pencereye dönüktü ve hararetli bir şekilde telefonda konuşuyordu. Üstünde durmak istediğim bir an değildi çünkü babam hep önemli konuşmalar yapardı ve abimi kaybettikten sonra nedenini bilmediğim bir şekilde bu konuşmalar azalmak yerine daha da artmıştı ve babam artık benim yanımda değil, gidebildiği kadar uzakta konuşuyordu.

Sebebini anneme sorduğumda iş stresini bana yansıtmak istemediğini söyleyip geçiştirmişti. Beni görünce gülümseyip el salladı ve konuşmasına geri döndü. Ona karşılık olarak ben de el salladığımda gülümseyip gülümsemediğimi bile bilmiyordum.

Dakikalar sonra Lavin'in arabasındaydım
arka planda radyoda çalan rastgele bir Kalben şarkısını dinleyerek Üsküdar sokaklarını izliyordum.

Bakışlarımı ona çevirdiğimde şarkıya mırıldanarak eşlik ediyordu.
Lavin saçlarını düzleştirmişti üzerinde toz pembe tonlarında bir tişört, altında kot kısa bir etek vardı takıları yine ellerini süslüyordu makyajı kusursuzdu yanında duran pembe işlemeli ceketiyle mükemmel bir uyum içindeydi

En azından ikimizden birisi renklerle barışıktı

Göz ucuyla bana baktı "şu ruju dudağında görmeyeli asırlar oldu." Kırmızı ışıkta dururken tamamen bana döndü "her ne kadar siyah ve grilere kuşanmış olsan da yine nefes kesici görünüyorsun Mehracım."

Gözlerimi devirdim "bunu iltifat olarak kabul ediyorum Lavin." Başımı cama çevirdim "sen her ne kadar alttan alttan pembe giyinmemi ima etsen de." güldüğünü işittim yola devam ederken "bir gün sana tekrar pembe giydireceğim Mehra." Başımı iki yana sallarken cevapladım "önce sevgiline giydir sen."

Kahkaha attı bu dediğime “motosiklet çetesinden fırlamış gibi giyinen çocuğa pembe giydirirsem kimse havamı söndüremez.” sola saptı “imkansızlığı hakkında konuşmuyorum bile.”

Aklıma gelen şeyle kaşlarımı çatarak ona döndüm “Ben neden bu çocuğun neye benzediğini hâlâ bilmiyorum?” duraksadı ve dehşete düşmüş bir şekilde “hiç aklıma gelmemişti resmen en yakın arkadaşım potansiyel sevgilimin neye benzediğini bilmiyor!” dedi

“Profil fotoğrafı falan yok mu?”

Omuz silkti “profil fotoğrafı yok fotoğraf paylaşmıyor biraz gizemli takılıyor.” İç çekti “ben de öyle yakışıklı olsam paylaşmazdım herhalde kendimi düşünsene bizim çıkmaya başladığımızı oğlanın suratına kafam kadar nazar boncuğuyla paylaşırdım.” göz ucuyla bana baktı “Kurtlar sofrası malum ya Yağmur gibi akbabaların görüş alanına bi düşse.” Huzursuzca kıpırdandı “bak tüylerim diken diken oldu Mehra benim şahsi Yunan tanrımı korumam lazım.”

Gözlerimi devirdim “halledersin sen.”

Bir kaç dakika sonra sonunda gideceğimiz yere varmıştık.

Arabadan indip kapıyı kapattığımda başımı kaldırıp karşımdaki yapıya baktım. Yaz akşamlarının rüzgarı yumuşaktı saçlarım nazik dokunuşlarla yüzümü perdeliyordu.

Önüme gelen tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdım. Başımı kaldırıp önümüzdeki binaya baktığımda ne olduğunu anlamam için biraz durup izlemem gerekti.

Karşımdaki her neyse büyüktü bir evden daha çok korunaklı bir yapıya benziyordu. Uzun ve kalın duvarları vardı yer yer ince çatlakları görülüyordu yeni boyanmıştı açık griydi ve büyük pencereleri vardı sanki basık ve ürkütücü havasını kapatmaya çalışmışlardı ama o bir şekilde aslını belli ediyordu

Pencere kenarlarında ve duvarların belli yerleri taşlarla kaplanmıştı ve ömrümde görmediğim büyüklükte bir kapısı vardı siyah ve demir. Bir evden çok hapishaneyi andırıyordu olabildiğince güvenlikli.

Binanın solundan başlayarak duvarlarını nazikçe sarmalayan sarmaşıkların arasındaki üzümleri seçebiliyordum böylesine soğuk bir duvarda bir şeylerin tutunabilmesi hayrete düşürmüştü beni

Soğuk duvarlara tıtunabilen bir üzüm bağı gibi saf bir sevgi de soğuk bir kalbe tutunabilir miydi?

Etrafında çok fazla ağaç vardı.

Şehrin bu kısmına daha önce hiç gelmemiştim ve Lavin'in de gelmediğine emindim. Dışarıda kimse yoktu sadece birkaç araç etrafına parkedilmişti.

Sırtımı döndüğüm manzaraya çevirdim bakışlarımı

Bu şehri her açıdan görmüştüm, "İstanbul'da yaşayanlar yaşamayanlardan daha az gezer." sözü benim için geçerli değildi büyüsüne bir kere kapılmıştım ve evim gibi olan bu şehrin her köşesini görmeye çalışıyordum.

Ama İstanbul hiç bu kadar güzel görünmemişti gözüme.

Denizi ayrı sokakları ayrı güzeldi buradan.
Çok yüksekte değildik ama yine de bir an şehrin tamamını gördüğüme inandırmıştım kendimi.

Kalabalıktı özellikle bu saatlerde daha da kalabalık olurdu ama ne kadar bakarsam bakayım yorgunluğunu hissedememiştim belki de aylardır bastırdığım yorgunluğumun koca bir şehre galip gelmesindendi ya da ruhuma ağır gelen yüreğim değil tek başına yüklenmeyi seçtiği acıydı belki

Ya da ben yine dünyayı kendi etrafımda döndürmeyi seçmiştim ve kendi Samanyolumdan dışarısını görmekten korkuyordum.

Düşüncelerimden kendimi sıyırdım ve Lavin'i takip ederek kapıya doğru yürüdüm.

Kapıyı açan genç bir çocuktu Lavin'in duyamadığım şeyler söyleyerek bizi içeri almasını bekledim.

Ne bir kimlik sorgulaması ne de boş sorular
Keşke her yer böyle olsa diye düşündüm
Kimse sorgulamasa da sustuklarımızla devam etsek yolumuza ve yeni yollara.

İçeride bizi karşılayan yine büyük ve uzun bir koridordu. Müzik sesi arka bahçeden geliyor olmalıydı ki boş duvarlarda yankılanıyordu. Dışarıdaki görüntünün aslına burası bambaşka bir atmosferdi aydınlıktı, sıcaktı.

Ucuz bir parti mekanı olamayacak kadar temizdi
Hatta masumdu.
Duvarlar boydan boya pastel boyalarla yapılmış resimlerle doluydu.Kimisi balon çizmişti kimisi çiçek bahçeleri çok fazla uçurtma vardı rengarenkti her detayı gözlerim her birini hayranlıkla incelerken en büyük resmin önünde durdum.

Belki de 20 tane çocuk çizilmişti her biri farklı görünüyordu farklı kişiler tarafından kendi tarzlarınca çizilmişti ve tam ortada onlardan daha uzun, yetişkin olduklarını tahmin ettiğim 5 tane silüet çizilmişti bunları çizen çocuklar her kimse çok özen gösterdikleri belliydi her biri saç renklerine kadar özenerek resmedilmişti her birinin yanında minik kalpler ve gülücükler vardı

Kalbimi ısıtmıştı.

Biraz daha geri çekilerek tüm resmi görüş alanıma aldığımda hepsinin el ele tutuştuğunu farkettim aile gibi ve hepsinin yüzünde bir gülümseme vardı sanki bu yer bir yuvaymış gibi.

her birinin bir çocuğa ait olduğundan emindim çünkü çocukluğunu geride bırakmış kimse böylesine güzel hayaller çizemezdi düz bembeyaz hiçbir şey ifade etmeyen duvarlara

O an geldiğimiz yerin herhangi bir parti mekanı olmadığını anladım.

Genelde yumrukların deldiği, diplerinde içki şişelerinin yer ettiği ve kirli ellerin lekelediği duvarlar oldurdu koridorlarda
Kalabalık olurdu
Yine de yalnız hissettirirdi
Her bir kirli günaha seni de şahit ederdi

Oysa ben bu koridorun hiç bitmemesini istedim.
Yuva gibi hissettirmişti.

Hayranlıkla baktığım hiçbir resme dokunmadım.
Olur da karamsarlığım o masum ruhlara ulaşır diye.

“Pekala bu asla beklediğim şey değildi.” diyen Lavin’in sesini işittiğimde bakışlarımı duvardan ayırıp ona döndüm “Anaokulu öğretmeni falan mı bu çocuk? Dışarda da gardiyan olduğunu düşünmeye başlamıştım.” Diye bitirdi cümlesini

Omuz silktim ve onu takip etmeye başladım. Arka bahçeye açıldığını düşündüğüm kapının önüne geldiğimizde müzik sesi şimdi daha yakından geliyordu ve Lavin kapıyı açtığında dışarı çıktık.

Şaşkınlığımı gizleyemeyecek kadar afallamıştım.

İçerideki sıcaklıktan eser yoktu burada dışarı adımımı atar atmaz yüzüme çarpan rüzgarın etkisiyle gözlerimi kısıp etrafıma bakmaya başladım. Bir arka bahçe olamayacak kadar devasaydı. Büyük alanı geride bırakırken üstünde yürüdüğüm betonun devamının da olduğunu anlayınca ilerlemeye başladım korkulukların oraya ulaştığımda aşağıya doğru baktım ve Karayoluyla çevrili lastik izleriyle dolu bir yerin tepesinde olduğumuzu farkettim kafamı sağa çevirdiğimde arabaları farkettim. Yanyana dizilmiş 5 tane nefes kesici arabayı

Normal arabalar değil,
Yarış arabaları
Ve yanılmıştım
Buradan şehrin manzarası daha güzeldi.
Yanıldığım bir diğer şey ise Lavin'in beni bir partiye değil, yarışa getirmiş olmasıydı.

Ve bulunduğumuz konuma bakılırsa illegal olmalıydı.

Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında etrafıma bakındım. Kalabalık dağınık bir şekilde takılıyordu ve herkes mutlu görünüyordu. Ne bir esrar ne bir kavga. Yüksekçe bir yerde DJ ve ekipmanları etrafında birkaç kişiyle eğleniyordu çaldıkları şey ise AC/DC'den anımsadığım Back In Black şarkılarıydı.

Abim çok severdi.

Lavin'in elimi tutup beni bir köşeye çekmesine izin verdim ne ara elime bira tutuşturmuştu bilmiyorum ama benim aksime o çoktan kendini bu atmosfere "Beni bir yarışa getirdiğini ne zaman söylemeyi planlıyordun?" diye sordum elimdeki birayı koyacak yer ararken

Kıkırdayarak içkisinden bir yudum aldı "aslına bakarsan benim de hiçbir fikrim yoktu. Sadece onu meşgul eden neyse onu merak ediyordum ve öğrenmiş oldum." etrafına bakındı "ısrarlarım sonucu işte buradayız."
Kaşlarım şaşkınlıkla kalktı "yani kendini zorla mı davet ettirdin?" Gözlerini devirdi "hayır tabii ki Mehra istese yalan söyleyip sigortalı bir işte çalıştığını ve kafasını bilgisayardan kaldıramayacak kadar meşgul olduğunu söyleyebilirdi ama o dürüst oldu ve bir yarışçı olduğunu itiraf etti." etrafına baktı "kim sadece haftalardır tanıdığı birine risk alıp gerçek işini söyler ki? Üstelik legal olmayan." omuz silkti "belki arkası sağlamdır." ona inanamaz bir halde başımı iki yana salladım.
"İnanılmazsın Lavin. Ve biz bu geceyi karakolda geçireceğiz."

Şen bir kahka attı "bize hiçbir şey olmayacak tamam mı? Biraz rahatla ve etrafına bak yarışa geldik kızım bundan daha kafa dağıtıcı bir ortam daha olabilir mi?" İçkisinden art arda bir kaç yudum aldı

"Yavaşla." homurdandım "daha önce hiç gelmediğim bir yerdeyiz ve sarhoş olmanı istemiyorum." gözlerim etrafta gezindi "ayrıca araba kullanacak havamda değilim."

Şen bir kahkaha atıp birasını bir önümüzdeki masaya bıraktı "o kadar aptallaşmadım." gözleri deli gibi etrafta gezinmeye başlayınca kaşlarımı kaldırdım "Onu arıyorsun."

Anında bana döndü "kimi?"

Bu sefer ben devirdim gözlerimi "Bana numara yapma Lavin kimden bahsettiğimi biliyorsun."

"Abartıyorsun Mehra."

"Hayır sen çarpıtıyorsun."

"İkisi aynı şey değil mi?"

"Değil hem sen ne zamandır lens takmayı bıraktın?"

Gözlerini kaçırdı "Yaman gözlerimin gerçek rengini beğendiğini söylediğinden beri"

Şaşırmıştım "bir çocuk geldi ve 4 yıllık alışkanlığını değiştirdi ha?" omuz silkti "Onun için yaptığım bir şey değil ama kesinlikle daha iyi hissettirdi." gülümsedi "pişman değilim."

Etrafı incelemeye devam ederken biramı dudaklarıma yaklaştırdım içmeyeli aylar olmuştu ve tadını unuttuğumdan emindim. Alkolik birisi değildim ama düşüncelerimi buğulayacak her yola koşabilirim.

Bir yudum aldığım sırada gözüme çarpan şeyle duraksadım hemen solumda biraz uzakta duran bir motosikletti siyah, tekerleklerinde gri motifleri olan ve hafif esen rüzgarın etkisiyle sallanan rengi solmuş eski bir Guardian Bell‘i..

Anılarıma sahipti ki bu sebeple şuan bulunduğum yeri daha çok sorgulamama sebep olmuştu bu durum.

Beynimin kabul etmekten kaçındığı bir aydınlanmayla kaşlarımı çatarak hızla Lavin'e döndüm. "Sevgilin kim demiştin?" Yudumladığı birasını indirirken beni cevapladı "Yaman, ayrıca o sevgilim değil Mehra."

Kalbimin hızlandığını hissettim “Hayır soyadı ne Lavin?"
Şaşırmıştı "Ateş, Yaman Ateş."

Ben duyduğumla kalakalırken tanıdık bir ses kulaklarımda çınladı. "Mehra?" Ve zihnim geçmişe ait anıları oynatmaya başladı.

Piyano kursumun önü, sıcak bir yaz akşamıydı.

"Abin gelemeyecekmiş. Seni ben almaya geldim, prenses."

Motora şöyle bir bakıp yüzümü buruşturmuştum.

"Ben o şeye binmem."

"Bineceksin."

"Hayatta binmem."

Yamanun sırıtışı.

"Abin bunu diyeceğini biliyordu zaten, iddiayı ben kazandım."

"Yine mi benim üzerimden iddiaya girdiniz?"

"Ne yapalım çabuk sinirleniyorsun."

Devirdiğim gözlerim

"Bir gün şu saçma iddiaları bırakacaksınız değil mi?"

"Cihangir bana kafa tutmayı bırakınca."

"Yani?"

"En az on yıl var."

"Kardeşim olmadığınız için çok şanslı hissediyorum."

"Abinin kardeşi olmamız yeter bence."

Lavin'in sorgulayan bakışları beni es geçerek arkamdakini bulduğunda bu yüzleşmeye hazır olmadığımı biliyordum. Zaten abime ait neyi görmeye hazırdım ki?

Yine de sırtımı döndüğüm o tanıdık yüze çevirdim gözlerimi

İkimizin de zihininde aynı sima'nın yansıması olduğunu hissetmiştik ama hiçbirimiz de itiraf edecek cesaret yoktu.

Gülümsemeye çalıştım "Merhaba."
Karşılığında endişeli bir gülümseme sundu bana gözlerine ulaşmamıştı bile "Merhaba."

Lavin kollarını göğsünde birleştirerek şaşkınlıkla konuştu "siz ikiniz tanışıyor musunuz?"

"Abim.." yutkundum "Abimin-"

"Dostu." diye tamamladı cümlemi Yaman.

Onu onaylarcasına başımı sallayıp bakışlarımı yere indirdim. Gözlerim yanıyordu ve gözyaşlarımın bu geceyi mahvetmesine izin vermek istemiyordum.Güçsüz görünmek istemiyordum. Ya da güçsüz olduğumu hatırlamaktan.

Lavin anında sessiz kaldı canımın yanmaması adına.
Yaman'ın yüzüne bakmıyordum ama aynı acıyı iliklerimize kadar paylaşıyorduk. Karşılaşma beklenmedikti ve devamında getireceği şeylere karşı kendimi hazırlamaya çalışıyordum.

Kimi kandırıyordum ki? konu anılarım olunca kendimi korumak uğruna kaçtığım her yolda, geçmişim bağcıklarımı çözüp tökezlememe sebep oluyordu dönüp bakacak cesareti kendimde bulamadığım için kaçmaya devam ediyordum ben de. Her adımımda bedenimi parçalaya parçalaya.

Kendime tanıdığım kısa bir an sonrası kafamı kaldırıp Lavin'le kısaca sarılmalarını izledim. Lavin'in bahsettiği ukala Yunan tanrısı Abimin dostlarından biriydi ve ben bunu ancak farkedebilmiştim.

Yaman tekrar bana döndüğünde bakışları etrafta gezinip duruyordu gergindi ve duruşundan bile bir şeyin onu rahatsız ettiğini anlayabiliyordum yine de bana sarılışı eskisi gibiydi bir kardeş edasıyla.

“Nasılsın?” diye bir soru yönelttiğinde gözlerimi kırpıştırdım demek yalan dinlemeye ikimiz de hazırdık. “İdare ediyorum.” Diye geveledim idare edemiyorum. “Sen?”

Omuz silkti bakışları anlık olarak Lavine değdi “daha çok idare ediliyorum.” Lavin’in utangaç bakışlarını ve onu hafifçe dürtmesini izlerken üstümdeki ağırlığın bir nebze azaldığını hissettim en azından birimiz kalbe yas’tan daha ağır gelen bir duyguya kapılmıştı

Yaman gülümseyerek Lavinle konuşmaya başladığında gözlerimi onlardan çekerek içeceğimden bir yudum daha alıp etrafıma bakmaya devam ettim.

Dj daha sakin bir rock çalmaya başlamıştı atmosfer benim için çoktan değişmişti daha durgun bir hal almıştı.

Dakikalarımı manzarayı izleyerek geçirirken tanıdık bir başka ses doldurdu kulaklarımı

“Minik serçe minik serçe çok düşünme böyle yazık etme kendine.”

Sanki bu anı bekliyormuş gibi yaşlarla dolan gözlerimi sesi duyduğum tarafa çevirdim.

Cihangir Öz.
Abimin bir başka dostu.

Tam karşımda aylar sonra yüzündeki her zamanki muzip gülümsemesiyle dikiliyordu sarı saçları uzamıştı hafifçe gözlerini örtüyordu hepimizi içine alan o durgunluk yeşil gözlerinde çoktan yerini almıştı. Gözleri yanağımdan süzülen bir damla yaşa takıldığında kaşları çatıldı ve gülümsemesi yavaşça silindi

Elimin tersiyle hızla gözlerimi silip derin bir nefes aldım ve ona baktım çaresizliğim tüm yüzüme yerleşmiş halde.

“İyiyim.”

Kaşları havalandı “yalana da başlamışız bakıyorum.” yine içimi ısıtan o gülümsemeyle sarıldığında bana gözlerimi kapatıp karşılık verdim.
Sıcacıktı Cihangir her zaman sıcaktı benim soğukluğumda da kış ayında da canı yandığında da.

Kollarımı ondan ayırıp iki adım gerilediğimde konuştum “görüşmeyeli uzamış gibisin.” ellerini ceplerine yerleştirdi “sen de küçücük kalmışsın Mehra.” gözlerimi ondan kaçırdım endişeliydi belli etmese de göz ucuyla buraya bakan Yaman da öyle. Ama ben kendim için endişelenmeyi bırakalı çok uzun zaman olmuştu.

“Toparlanıyorum.” diye geveledim ağzımda inandırıcı olması için uğraşmadan. “Zamanla.” üstelemeden başını sallayarak onayladı beni başka söze gerek yoktu yapabileceğimiz her şeyi yapıp Zamana emanet etmişti acımızı.

Telefonuna gelen mesaj sesiyle elini cebine attı Cihangir okuduklarında her ne yazıyorsa kaşları çatıldı ve Yamana doğru yürüyüp kulağına bir şey fısıldadı.

Yamanın yüz ifadesinin değiştiğini farkettiğimde içimi huzursuz bir his kapladı ikisi de saniyeler içinde değişmişti.
Cihangir bu sefer Yamanla beraber yanıma geldiğinde Lavin de hemen kolundan ayrılmış sağıma geçmişti sorgulayan bakışları beni bulduğunda ona bilmiyorum dercesine omuz silktim.

Yaman “Artık gitseniz iyi olacak.” dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla kalktı Lavinin yanımda huzursuzca kıpırdandığını hissettim.

Tam olarak neyin içinde olduğumu idrak edemiyordum tüm bunlar bir tesadüf müydü? Yoksa yanlış yerde yanlış zamanda bulunan kişi ben miydim? İkisini hastanedeki ziyaretlerinden bu yana görmüyordum ve geçen ayların onlara da ağır geldiğini anlamamak zor değildi ama şuan her ne dönüyorsa bununla alakası yoktu.

"Burada olmamalısın Mehra. İkiniz de."

"Ben de seni gördüğümde sevindim Yaman şimdi neler döndüğünü anlatacak mısın?" Kollarımı göğsümde birleştirdim ve göz ucuyla Cihangir'e baktım "sen de."

Sıkıntılı bir iç çekişin ardından söze Yaman girdi elini saçlarına geçirip zaten dağınık olan tutamları iyice karıştırdı "ne olduğunu açıklayamam sadece şunu bil-"

"Misafirimize hoşgeldin bile demeden kovuyor musun Yaman?"

Hiç de tanıdık olmayan birinin sesini işitmemle beraber hepimizin bakışları birkaç adım uzağımızda duran yabancıyı buldu.

Yamanla aynı boylarda sarışın bir çocuktu siyah pantolonu ve siyah botları vardı yüzünde belirgin bir yara izi sağ yanağından boğazına doğru ilerliyordu ve yaranın bittiği yerde boynunda ne olduğunu kestiremediğim bir dövme vardı üstündeki kırmızı cekete ve elindeki anahtara bakılırsa yarışçılardan biriydi ve şuan üzerimizdeki gözlerin hissettirdiği kadarıyla bilinen birisiydi

Sevildiği tartışılırdı tabi çünkü Yaman çenesindeki kasılma ve sıktığı yumruğuyla kulak misafirimizden hiç hoşlanmamıştı. "İşine bak Alatlı" Duruşunu dikleştirdi Yaman "seni ilgilendiren bir şey yok."

Sarışın çocuğun kaşı hafifçe havalandı

"Bak sen."

Kısa bir kahkaha döküldü dudaklarından sesinde eğlenceden çok bir meydan okuma vardı. Etrafıma baktım kimse konuşmuyordu kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Gözlerimi tekrar ona çevirdim başını hafifçe eğmiş eğlenir bir halde Yamana bakıyordu "işte seni bu yüzden seviyorum Yaman." Sırıttı "kimseye eyvallahın yok."

Yamanın yüzünde en ufak bir tebessüm bile oluşmadı "ben senin için aynısını söyleyemeyeceğim."

Sarışının omuz silktiğini gördüm "Biliyorum."
Bakışları yeniden beni buldu

"...Zaten sevilecek bir olduğumu iddia etmedim."

Gülümsemesi soğuktu. Kendinden emin ve garip bir şekilde tehlikeli gözlerimi kısmış onu daha önce görüp görmediğimi anlamaya çalışıyordum Cihangirin ve Yamanın bir anda bu kadar gerilmesi o mesajın sebebinin ve bizi burdan göndermek istemelerinin sebebinin bu çocuk olduğunu açıklıyordu

Adını bile bilmediğim sarışın çocuk kısa bir mesafe bırakacak kadar ilerleyip tam karşımda durduğunda ben çoktan afallamış olduğum yere adeta çakılmıştım.

Başını yavaşça bana doğru eğdi "Mehra Akça." yüzündeki o belli belirsiz gülümseme derinleşti "Karaşimşeğin herkesten sakındığı biricik kız kardeşi."

"Sen..." diyebildim sorgularcasına sadece, nefesim yarıda kalmıştı

Yamanın adımlarını işittim, adımları öylesine sert ve öfkeliydi ki birkaç saniyede yanımıza ulaşmıştı "Yeter." dedi sıktığı dişlerinin arasından hem uyarır hem de yalvarırcasına ki bu duraksayıp ona bakmama sebep olmuştu

Bence de yetmeliydi
Yol yakınken daha fazlasını işitmemeliydim

Sonra gözleri gözlerime kitlendi yabancının

"Sen onu toprağa verdin..."

Kısa bir sessizlik bıraktı yıkıcı cümlelerinin arasına

"...ama pistler hâlâ adını taşıyor."

𓅪

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…